28 Nisan 2010 Çarşamba

Flowers for Algernon


Hola! Bavul arka odada sakin ve boş oturmaya devam etsin, giysiler dolapta! Annemle öğle gezimizi bitirmiş, köşede ayrılmıştık; o işe tırmanacak, ben eve. Telefonuma baktım ki İtalyan Kültür'den mesaj gelmiş, 1 ve 2 Mayıs'ta kapalıyız diye. İki dakika olmamış annemden ayrılalı, hemen aradım. O da benden ayrıldığı anda özleyivermiş beni, demek Pınar da beni özledi de arıyor diye düşünmüş. Dedim madem İtalyanca yok, yansın perşembe akşamına tiyatro biletim, ben de pazar dönerim!

Azıcık içim buruldu tabi tiyatro işine. Önce Küçükçekmece'de diye gidemediğim ve içimde büyüttüğüm Aziz Nesin oyunum, onca bekleyiş ve heyecanın ardından şimdi yine seyredemeyeceğim. Sanki planlarımı değiştirerek, uygulamayarak; odamı temizlemeye, yerleşmeye, makaleler okumaya, tiyatroya, buzdolabı alışverişi yapmaya, sahil yürüyüşlerine erkenden gitmeyerek, hedeflerimden ve yarattığım kimlikten uzaklaşıyor gibiydim.

Otobüse bindiğim gün, sonuna kadar "ben"dim: mutlu, huzurlu, evet hala bazı korkuları kalmış ama hiç olmazsa kısıtlayıcı saplantılarını yenmiş, hedefleri, istekleri ve algısıyla gelen sevinci bulunan, kendini seven, beğenen, gülümseyen bir kız. Otobüste saatleri sayarken, seslere sinir olurken, koltuk aralarının darlığından hareketsizken de bendim, boğazım ağrıyarak eve geldiğimde de ben.

Hastalıkla beraber planlarım değişmek durumunda kaldı sanki, o sabah uyanıp spora gidecektik ve gün böyle başlayacaktı, oysa hırıltılı ciğerlerim buna izin vermedi ve ben -evet- sarsıldım. Sarsıldım, çünkü yazıp çizdiğim planlarım baltalanmıştı, ve ben buna gülüp geçemedim. Tüh bak hastalandık, neyse olan oldu diyemedim. Aylardır pek çok şeyi baştan inşa ediyorum: derslerim -yani kimliğim-, bedenim ve ilişkilerim. Okul hayatıma kimliğim dedim, çünkü ben başarmayı seviyorum, hatta başardığım ölçüde yaşamayı ve kendimi seviyorum. Tabii ki başarısız olduğumda kendimi yerlere atıp hayata küsmüyorum, ama önemli olan elimden gelenin en iyisini yaptığımı bilmek, o zaman zaten sonuca bakmaksızın başarılı hissedebiliyorum kendimi. Belirli bir amaca ulaşmak için çalışmayı, didinmeyi ve öğrenmeyi -süreç ne kadar sancılı olursa olsun- sevdiğimi sürekli yansıtıyor olmalıyım. Tüm bunlar bedenim için de geçerli, iki sene önce yaklaşık on beş kilo verip üstüne spora da başlayarak yarattığım çok sevgili vücudumu kaybetmekten hala korkuyorum biraz, belki hala tam alışamadım görüntüme. Geçen sene boyunca her şeyi inceldiği yerden kopartışımdan bedenim de beş-altı kilo ile nasibini alınca kendimi hepten dışladım; ama şimdi, sonunda, hepsini hallettim ve eski kiloma, hemen hemen de eski görüntüme kavuştum. Eskisi gibi, haftada iki kere salona gidilecek dedim bir kere, öyle ya da böyle gidilecek - gittim de. Düzenli spor yapan çoğu kadının gerçekten ellerinde olmayan sebeplerden spora gidemediklerinde kendilerini nasıl "suçlu" hissettiklerini duyuyorum hep. Ben de onlardan biriyim, evet. Bunda bir kötülük yok bence, zira bazı şeyler gökten zembille inmiyor. Bu bedeni seviyorsan, onu korumak istiyorsan, koşarken ilk birkaç dakika zorlansan da sırtından boşanan terle birlikte rahatlıyorsan, zaman ayıracaksın.

Bazen öyle bir oluyor ki ama, beklenmedik bir durum çıkıyor önüne ve planlarını değiştirmek zorunda kalıyorsun. Hatta kimi zaman sırf keyif için gitmiyorsun, erteliyorsun ve kendini azıcık suçlu hissediyorsun. Yine de bu seçimi yapan sensin, bilinçli bir tercihte bulunuyorsun ve zaten bir istisna, bir kaçamak yaptığın için kendine cezalandırırcasına kızmıyorsun. Hayat böyle kaçamaklar olmadan yaşanmıyor diyebiliriz belki, küçük, keyifli istisnalar. Oysa ben sanki istisna yapmıyordum. Hastalandığım, güçsüz düştüğüm halde, annemin poğaçalarından iki-üç tanecik yediğim halde sanki yapmam gerekenlerden, bedellerden kaçıyor ve kendimi kolayın, bozucunun kollarına atıyordum. İki öksürük ve üç kurabiyenin hesabını çok fena soruyordum kendimden! Sembolik bir yargılamaydı bu, ufak bir başarısızlığa uğramış gibi hissediyor ve kendimi kaçmakla suçluyordum, kaçtıkça değersizleştiğimi hissediyor ve değersizleştikçe kaçmak istiyordum. Gelecekten, toz almaktan, tiyatrodan, yemek pişirmekten, makalelerden, her şeyden. İpleri bıraktığımı sanmış ve sırf bu yanılgı yüzünden ipleri bırakmıştım - hayır, yine bıraktığımı sanmıştım.

Bir üflesem uçar, uçup gider her şey...


Bugün durdurdum kendimi. Günlerdir güzel şeyler yapmaya, yazmaya, gezmeye çalışırken hep rol kesiyormuş gibi hissetmemin nedenini açık açık sordum kendime. Lise birinci sınıfta, İngilizce dersinde okumuştuk bu hikayeyi. Deneylerle zekası başarıyla yükseltilen kobay Algernon'un ardından düşük zekalı Charlie de aynı deneylere maruz bırakılır ve benzer sonuçlara ulaşılır; ancak bir süre sonra Algernon'un zekasının gerilemeye başladığı görülür ve Charlie de aynı sonla karşılaşacağını anlar. Charlie'nin gelişimi ve gerileyişi, onun yazdıklarıyla, duygularıyla anlatılır; başarılarından duyduğu coşku ve sevinç, durumunun geçiciliğini öğrenişiyle tıkanan hayalleri, istekleri ve en başa dönüşü. Charlie gibiydim sanki, sildiğim kötülerin geri dönmesinden, tanıdık ve karmaşık düşüncelerle kendimden uzaklaşmaktan korkuyordum. Kendimi klimalı otobüste bıraktığımı ve şimdi idare ettiğim beynin de bedenin de dostum olmadığı endişesini taşıyordum. Bu sefer hiçbir şey bahanem olamazdı; şöyle canım yandı, böyle küskünüm diye bir köşeye büzülmeyecektim! "Neden?" diye sordum, cevaplayamasam da sorabildiğim için kendimi buldum.

Ama bunlar da üfleyince uçar :)


Rol kesmiyorum bugünden itibaren. Zaten eskisi gibi değildi, rol yapmayı hiç beceremediğimden herkes anlıyordu sahte güldüğümü önceleri. Birkaç gündür kopuk kopuk rol zamanları geliyordu, ama normaldir bunların olması. İnsan geride bıraktığı (göreceli) büyük şeylerin etkilerini ara sıra tekrar hissedebiliyor, korkuyor birazcık dönecekler diye; ama biraz düşünüp konuşunca, derin nefes alıp kendimi şöyle bir sarsınca sakinleşebiliyormuşum! Üstümde yolculuk giysilerimle otobüsten yeni inmiş gibiyim şimdi, bir yandan da üzerimde pijamalarımla salonda oturduğumun farkındayım.

Geldiğimden beri bu düşüncelerle bir nevi boğuştuğumdan belki, dönesim yoktu. Tatilim böyle bitmemeliydi, daha çok şey hissetmeliydim. Gariptir, öyle de oldu! Tatilimin uzayacağı tuttu, önümde üç gün daha var şimdi. Temizlik, bavul açma, dolapları dökme, alışverişe gitme, makaleler okuma, şöyle bir alışma safhalarını hızlı çekim gerçekleştireceğim - varsın olsun! Sonra okul sıkıştıracak, ama çizgi filmler gibi olmalı. Gargamel görünsün, sonra sevimli sevimli hezimete uğrasın; ya da koşu bandının ilk üç dakikası gibi nefes nefese, ardından rahatlık gelsin ve azmin tadı damağımda kalsın.

2 yorum:

Melmoth dedi ki...

su hayatta neredeyse hicbir seyden emin degilim, az cok emin oldugum seylerden biri ise hani su kisacik, keyifli istisnalar dedigin anlar var ya, iste seneler sonra oturdugumuz koltuktan kalkamayacak hale geldigimizde, gözlerimizin önüne gelecek ve bizi gülümsetecek anlar o anlardir, kisacik ve keyifli istisnalar.

pın dedi ki...

evet! zaten onlar "istisna" oldukları için güzel bence. bazı şeyleri sürekli yapamamaktan garip bir keyif aldığımı biliyorum. belki onları sürekli yapamamaya böyle boyun eğiyorumdur ama kimin umurunda :)