17 Nisan 2010 Cumartesi

Süit


Çaykovski, Romeo ve Juliet süitini yazarken çok umutlu, yılmayan, hayat dolu birisi olmalıymış, diye düşündüm. Barındırdığı tüm güzelliklerle rağmen sınıflandırmada trajediye yakıştırılmış bir oyundan esinlenmesine, minörlere ağırlık vermesine karşın içindeki ümidi ve aydınlığı hiç bırakmamış olmalıydı. Öyle birbiri ardına değişen bir ruh hali vardı ki, yaşamla yeni tanışıp karmaşıklıklardan başı dönmüş birinin anlatımına bırakılsa dengesizlik diye nitelendirilebilirdi; oysa bu akşam dinlediklerimde korkunun, koşuşturmacanın, kovalamacanın hemen arkasından gelebilen o yegane çözüm dalgaları her bir enstrümandan teker teker yayıldı içime. Aniden gelmiyordu çözüm, kısa gibi görünen birkaç notanın özenle düşünüp birleştirdiği bir muhasebe gibi kararlı ve olması gerektiği şekilde gelişiyordu. Gerektiği kadar zaman alıyor, fazla ümitlenmeye de pes edip vazgeçmeye de yer vermiyordu. Güzelliklerin ve üzüntülerin, endişe ve rahatlığın arka arkaya geldiğini ve birbirini tamamladığını, üstelik bu döngünün adeta kesin ve yanılmaz olduğunu vurgular gibiydi müzik.


Gözlerimin önünde taş sokaklar arasında koşan bir kız vardı, etekleri uçuşuyor, korkuyordu. Yüzüne savrulan uzun saçlarının arasından ardına bakmaya çalışıyordu, bir yandan hız kesmeden önündekilerden de korumaya çalışıyordu kendini. Giydikleri değişiyordu zaman zaman, bazen bileklerindeki eteği çekilip kısalıyor, beyazdan renkliye dönüyordu. Derken kendini koca bir meydanda buldu, akşamın karanlığını lambaların, yaprakların ve çiçeklerin aydınlattığı bu meydanda içine huzur doldu ve koşmayı bırakıp yukarı kaldırdı başını. Peşindekilere ne oldu bilinmiyor artık, o da bilmiyor; çünkü onlardan yalnızca öğrenmesi gerekenleri aldı ve bir daha da anmadı yüzlerini, sebeplerini. Genç bir adam geliyor yanına sakince, her adımını hissettirerek yürüyor kıza doğru ve dans etmeye başlıyorlar. Meydanda gezinenler, yolu oraya düşenler, evi orada olup da tesadüfen camın kenarında bulunanlar seyrediyor onları; aslında tam seyretmiyorlar, zira seyirlik bir şeyden çok doğal bir şey bu ve bu sadeliği bozup törenleştirmemek adına gözlerini şöyle bir değdirip hissedilenlere ortak oluyorlar.


Sonra başka bir kız, daha karanlık korkuları var; bu sefer başka insanlar da yok, içine kaptırmış kendini. Uzun yeşil çimenlerin, küçücük çiçeklerin olduğu bir yerde, tükenir gibi olmuş ve kendini otların üzerine bırakmış. Müzik öyle gerektiriyor ki çıplakmış. Biraz sonra vücudunu kırmızı bir elbise sarmaya başlıyor önce, ardından yüzünde hafif bir gülümseme ve rahatlık beliriyor. Orada öylece yatarken, son notalara doğru, şakağına yaklaşmış elinin üstüne bir papatya büyüyor. Sadece bir papatya, ve bu ona yetiyor da artıyor bile.


Belki de ilk defa dinlerken hayatımın rutinlerinden, tasalarından, mutluluklarından daha bir soyutlanmış; yaşamın kendisine indirgenmiş, genelleştirilmiş, başka motifler üzerinden hikayeleştirilmiş görüntüler hayal edebildim bu kez. Artık kendimle ilgili düşünmem, çözümlemem gereken bir şey kalmamıştı ve sıra kurmacaya, yaşanılanı gözden geçirmekten ziyade üretmeye gelmişti.

Konser sonunda ayağa kalktım ve o anki heyecanımın sesimi garipsememe yol açacağını hiç umursamadan orkestraya seslenenlerden biri oldum! İki kere bis yapıldı ve ikisi de birbirinden şahaneydi. İlkini biliyorum fakat adını bilmiyorum, ikincisi ise öyle ahenkliydi ki bütün sözlüğü kullansam yine yetmez. Ayrıca gözümün önüne gelenler arasına üç boyutuyla aşina olduğumuz hayatın içine koşuşturan iki boyutlu karakterler de katıldı ara sıra. Ortaokul piyano hocam Bora'nın Tom ve Jerry bölümlerinde son derece profesyonel yorumlara yer verildiğini, bazen sırf müzikleri için hala onları izlediğini söyleyişini hatırladım. Çaykovski'nin bu konserdeki besteleri gerçekten Susam Sokağı'ndan SüngerBob'a kadar bir sürü çizgi filmde kullanılmış!

5 yorum:

Melmoth dedi ki...

bu yaziyi cok sevdim ben. özellikle, tas sokaklarda etekleri ucusa ucusa kosan kizi ve artik hayal ediyorum baska yasamlari dedigin cümleyi.

pın dedi ki...

sanırım yine en önemli yerini yakalamışsın :)

Melmoth dedi ki...

hissettirdigin ve hayal ettirebildigin icin ve sanirim biraz da her seyden fazla en önemli gercegin düsler olduguna inanan biri oldugum icin :)

miracsaral dedi ki...

Efendim, yalnızca Tom ve Jerry değil neredeyse tüm klasikleşmiş çizgi filmlerde klasik müzik çalınır, çaldırılır. Zira en başta telif ücreti derdi, yeniden yorumlama sıkıntısı yoktur vs vs.

Mesela Sünger Bob'da Squidward'ün çaldığı tüm klarnet soloları Mozart'tır. Klarnet solo no2 falan

pın dedi ki...

Squidward da iyi çalıyor ama Tom ve Jerry'dekiler efsane. Çizgi filmleri bu açıdan pek ele almamıştım, şimdi düşünüyorum da inanılmaz tamamlayıcı bir etkisi oluyormuş klasik müziğin. Telif hakkı olmamasıyla ilgili açıklama için de teşekkür ederim, o boyutu da hiç aklıma gelmemişti.