22 Nisan 2010 Perşembe

Arrivederci İstanbul!



Çok gerçek bir mühendisim artık, bilgisayarıma bugün Ubuntu yükledim Vista'ya ek olarak. Böylece Linux ile iyice içli dışlı olacağız. Henüz internete bağlanmıyor, dakika bir gol bir anında sorun çıkardı başıma ve dilinden hiç anlamadığım için ne zaman bu sorunları halledeceğim bilmiyorum. Gerekli kütüphaneleri yükledikten sonra aşağı yukarı lablardaki gibi bir bilgisayarım olmuş olacak yani. Yakında terminal komutlarını falan da yutarım inşallah. İkinci ödevimizle tatil boyunca uğraşabilmem için tek yol Ubuntu yüklemekten geçiyordu. Aman ne şahane. Ne kadar farazi şeyler bunlar, sanki tatilde çok uğraşacağım da ödevle. Ne zaman el atmaya kalksam içim sıkılacak ve içim sıkıldığından vazgeçeceğim, sonra vazgeçtiğim için de içim sıkılacak, elim mahkum. Dilerim ikisinden birini seçerim de kurtulurum bu eziyetten, yaparım veya gönül rahatlığıyla yapmam. Of, ya da belki de günde iki-üç saatçik uğraşırmıyım ki? Al işte, olmuyor. Her şeye gelince ya siyah ya beyaz, ödevlere gelince bir türlü kesinleşmiyor ne olacağı!


Çok şaheser yükledim ama Ubuntu'yu. Sabah kalkıp felsefe dersine gittim, bak bak bir de dersten çıkar çıkmaz spora gidiyordum. Nerdee... Bölüme gittim, kimsecikler yok. İçim sıkıldı. Dunkin'e inip kola içtim, sigara içtim, gazete alayım dedim kitapçıda benim gazeteden kalmamış. İçim daha da sıkıldı. Birkaç paper bastırdım okuyayım da sonra spora gideyim diye, laba döndüm hala kimse yok. Dolandım durdum, ay nasıl basık içim. Neden biliyorum. Tatil moduna girdim çünkü. Kimseyle bu konuda konuşmamış olmama rağmen sanki insanların tatil enerjisi gelip içime yerleşti. Gitsem gidemiyorum, hadi atla otobüse git, ama olmaz labda durmam lazım bir şey olur falan. Sonra annemle benim spora gitmemin en iyisi olacağına karar verdik. Spora gittim ve kapıdan döndüm, merdivenlere oturdum. Sonra tekrar içeri girdim ve çok şükür sporumu yaptım. İsteksizliğimi yenmek için o kadar çok uğraşmam gerekti ki! Biliyorum ki bu halde hiçbir şey yapamayacağım ve oturmaya devam edersem iyice bunalacağım, ama oturmamak için de nasıl bir güç gerekiyor, şaşırıyorum.


Sporda labdan bir arkadaşımla karşılaştık ki artık sürekli daha güler yüzlü ve daha içten bana karşı, sanki üstümden dağlar kalkmış gibi bu yüzden. Bunun iki sebebi var, biri genel sebep: gün içinde pek çok kez karşılaştığın ve zaman zaman aynı ortamda çalıştığın birine yakın olmak iyi hissettiren, güzel bir şey, sosyal bir gereklilik gibi. İkincisi ise daha kişisel bir şey, onun deneyimlerine ve başarısına saygı duyuyorum ve bu nedenle bana karşı samimi olduğunu duyumsadığımda kendimi daha iyi hissediyorum.


Çıkışta rahatlamış, eylemsizliğimi atmış halde laba gidip Ubuntu kurmaya başladım, Serkan da gelmişti neyse. Bu arada Ankara'ya gidişimi cumaya almaya karar verdim, aslında cumartesi İtalyanca'dan sonra gidecektim ama koca bir gün kaybetmiş olacaktım, İtalyanca da öyle toparlanamaz şey değil yani. Güney'de bir ağacım var, baharda kocaman pembe çiçekler açıyor ve o kadar şahane ki. Geçen sene de bolca fotoğrafını çekmiştim, ama artık asıl kameram var ve kameramın ilk baharı bu, oysa hiç fotoğraf çekmedi. Bense işten güçten bahar çiçeklerini kaçırmama ramak kala yarın Ankara'ya gitmeye karar verdim. Fotoğraf çekmek için son şansım bugün olabilir, döndüğümde büyük ihtimalle çiçekler dökülmüş olacak. Üstelik pazartesi günü ağacıma bir baktım da geçen sene açık pembe olan çiçekleri bu sene koyulaşmış, daha bir kırmızıya çalıyordu sanki. O halini mutlaka kaydetmem gerektiğini düşündüm. Ubuntu kuruladursun, koştura koştura odama gittim, kamerayı kaptığım gibi Güney'e indim, başladım fotoğraf çekmeye. Zaman da kısıtlı, aslında en güzel saatler ama gölgeler biraz daha uzayıp güneş çekilirse keyfi kalmayacak. Ben de ordan oraya dönüp durdum, öyle çok rahat ve çok fotoğrafçı bir gün olmadı ama en azından yetiştim.


Bugün öğrendiğime göre bir özel üniversitemizdeki gençler, makale yazmaları gerektiği zaman bizim üniversitemizdeki öğrencilere ödeme yapıyorlar ve kendileri yan gelip yatıyorlarmış. Benim anlamadığım başka ne işleri olduğu. Şu projemi para verip birine yaptıracağıma hakikaten sınıfa kek börek götürsem daha iyi, en azından benim kekim böreğim olur ve vicdan azabından kıvranmam. Hem bununla uğraşmasam ne yapacağım, sinemada tiyatroda yedi yirmi dört avarelik etsem nereye kadar? Garip bir zihniyet bu. Bir de Boğaziçi özelleşsin, evet. Daha kaliteli bir üniversite olmanın yolu bu çünkü. Eğitim sistemin temelsiz olacak, öğrencileri orta öğretime göre sınıflandıramayacaksın; zira ülkemizde orta öğretim denen şey artık okulların değil dershanelerin ve rüşvetlerin tekelinde. Bu durumda tek geçerli yol diye insanları çok tartışmalı bir sınavdan geçirip elemek durumunda kalacaksın. Bu sistemden iki grup faydalanacak, birincisi Allah vergisi ya da ekonomik ve sosyal imkanların desteğiyle gerektiği gibi çalışabilmiş ve yüksek puan almış olanlar, diğeri de özel üniversitelere ödeme yapabilecek durumdakiler. İkinci zümrenin şanssızlığı, aile yapıları değerlere, görgüye, kültüre ve bunun gibi insanı düzgün düşünmeye ve yaşamaya sevk eden olgulardan uzak bulunan kimselerin de bu gruba sorunsuzca dahil olabilmesi. Sonra biz tutmuş daha kaliteli olsun diye okulumuzu özelleştiriyoruz, çünkü eğitim eğitmekle değil herkesi her yere almakla mümkün. Böylece zavallı hocalarımızın da cebi dolar, okulumuzun seviyesi de yükselir, hepimiz mutlu ve çok kaliteli oluruz.


Derdim özel üniversiteleri yermek değil. Hayatım boyunca özel okullarda okudum zaten, üniversitenin ilk yılı buna dahil. Bu konuda az çok deneyimim var. Boğaziçi'nde kendimi öyle iyi, buraya öyle ait hissettim ki bunun büyük bir kısmını öğrencilerine borçlu olduğumu düşünüyorum. Boğaziçi Boğaziçi'dir işte. Her yerin bir yapısı, yeri geldiğinde bir ulaşılmazlığı yok mu? Bunun ne sakıncası var peki? Gurur duyulacağı yerde kaç devlet üniversitesi hakarete uğradı şimdi. Evet, buralarda herkes okuyamıyor, fena mı yani? Hak edip buraya gelemeyenlere çözüm bulun o halde. Tüm siyasi ve ekonomik bilinenleri bir kenara bıraktım, bir de bu açıdan baktım ben. Gerçekten çok kalitesiz bir kitle olduğumuza göre kapılarımızı herkese açmalıyız, zira burası lise eğitiminin öyle yeterli olduğu bir ülke ki aslında öğrenci alımlarını başvuru sistemiyle yapmalı ve resmen Harvard olmalıyız. Zaten başkanlık sistemini örnek aldığımıza göre yakında eyalet sisteminden falan da söz etmeye başlarız.

Dün tiyatroya gittim, "Vahşet Tanrısı"na. Oyun güzel olmasına güzeldi, özellikle Zafer Algöz'ün performansını çok beğendim; ama beni öyle iten bir durum oldu ki oyuna karşı saygımı yitirdim sanki. Ne zaman küfür içeren bir cümle sarf edilse salon kahkahaya boğuldu. Bir oldu, iki oldu, çok oldu bu. İnsanımız başka hiçbir inceliğe tepki vermedi de devamlı küfürlere güldü durdu. Bir de bir karakter karşısındakini taklit eden mimikler yaptığında ya da konuşmasıyla dalga geçtiğinde herkesin pek komiğine gitti. Oyuncular da sanki bu durumu fark etmişçesine yerli yersiz, eğreti bir abartmaya gitmişler gibi hissettim. Perşembe sıra Aziz Nesin'de.


Yarın 14:00'te Nilüfer Turizm'in ayrıcalıklı(!) yolculuğuya Ankara'ya gidiyorum. Bavul hazırlamaktan hiç hoşlanmadığımı belki daha önce belirtmişimdir. Bugün babam günübirlik İstanbul'daydı, ama işleri(miz) yüzünden görüşemedik. Yarın geleceğimi söylediğimde bu akşamdan gelseydin, beraber dönerdik dedi; ama birkaç günlük bir tatil için bile Kraliçe Elizabeth'ten aşağı kalır bir bavul yüküm olmadığını ve bir değil iki uçak bileti masrafına eşdeğer bir kimse olduğumu unutmuştu bunu söylerken. Beni özlediğinden olsa gerek. Ben de babamı çok özledim, Tonton'u da feci özledim. Şimdi annemle Hülya'ya gideriz, Kafe Kahve'ye gideriz, zaten gider gitmez Cafemiz'e gideriz, alışveriş yaparız, yemek yaparız, annem temizlik yapar, babam büroya gider, narin kirlilerim yıkanır mis gibi olur, akşam yemeğe gideriz ama suşi yemeyiz çünkü dönüşte Murat Hoca'yla yiyeceğiz, bir de ben inşallah bir gün Kosmos'u seyrederim.

Tatil ne güzel şey! Öğrenci olunca insan bir şımarıyor böyle, iki ay sonra tatil olsun istiyor. Şimdi çalışıyor olsam böyle uzun bir tatilim olmazdı, acaba tatile bu denli gereksinim duyar mıydım o zaman? Sanki dinlenmezsem olmaz gibi geliyor, öyle de bir lüks öğrencilik. Gerçekten bir tatile ihtiyacım var şekerim.

Bavul, ah bavul beni bekler.


Hiç yorum yok: