19 Nisan 2010 Pazartesi

Şeftali, Somon ve Narçiçeği


Oh blog, öyle yorgunum ki! Sabah sadece bir saat uyudum, ezan okunduktan ve güneş doğduktan çok sonra. Saat yedi buçuk olmuştu ve üstümde giysilerimle yatağıma kıvrılırken tek dileğim o bir saatçik uykuyu öyle huzurlu uyuyabilmekti ki bana saatlerce dinlenmişim hissi versin. Yazdığım ve yazamayıp internetten bulduğum kodları hocanın nezdinde çalıştırmak için okula gittiğimde hangi sınıfta olacağımızı bilmediğimi fark ettim! Bir süre arandıktan sonra bari laba gideyim dedim, hocayla Sema oturmuş bir şeyler yapıyordu bilgisayarın karşısında. İyice şaşırdım, günleri saatleri falan karıştırdım zannettim, gayet de kodları çalıştırıyorlarmış meğer. Sema'dan sonra benim kodlara sıra geldi, bu sırada Burak Hoca Sema'dan filtrelerinden birini bir parmak izi imgesi üzerinde denemesini istiyordu. Bu demek oluyor ki Sema'nın o filtresi öyle güzel çalışıyordu ki parmak iziyle ilgili biyometrik işlerde de sonuç verebilecek kapasitede olduğu varsayılabiliyordu. Benim aynı filtremde ise olmaması gereken boncuklar çıktı. Şimdi buna nasıl üzülmeyeyim? Bir başka filtremde de tuhaflıklar oldu. Sonra Burak Hoca'nın sorduğu bir iki soruda baston yutmuş gibi kalakaldığım da oldu. Sıra son filtreye geldi, kodu yazmak için günlerce uğraştığımı ve sınıfta yaptıklarımızla makalelerden okuduklarımdan yola çıkarak bin bir zahmet ve denemeyle oluşturduğum kodun düzgün çalışmadığını, bu nedenle internette rastladığım ve mükemmel çalışan kodu raporu yazabilmek için oturup saatlerce kafa patlattığımı, sadece bir yerde indeksleri çözemediğimi söyledim. Burak Hoca pek tatmin olmuşa benzemiyordu aslında, yani ne kadar emek verdiğimi biliyordu; ama galiba işi buraya kadar çözüp de indeksleme gibi çer çöp bir konuda nasıl takılabildiğimi anlamamıştı, ya da kodu tam olarak anlamamış olduğumdan mı endişe ediyordu, artık bilmiyorum. Öyle ya da böyle, geçti gitti. Labdan çıktım ve raporumu bastırdım, bu sırada canım çok sıkılmıştı çünkü sanki herkesin filtreleri tıkır tıkır işliyormuş da bir benimkisinde sıkıntı varmış gibi, pek de becerikli ya da kavrayış gücü yüksek değilmişim gibi hissettim. Ne gereksiz hisler, ama saatlerce uykusuz kaldıktan sonra zapzayıf kalan insanı böyle durduk yere vurabiliyorlar. Hiç koyvermedim kendimi ama, eğer gerçekten geride kalmışsam bile devam edeceğim dedim ve laba dönüp diğerleri neler yapmış izlemek istedim. Madem becermişler o zaman ben de göreyim de anlayayım yani! Sınıfta bir çocuk var tanımadığım, onun kodlarıyla ilgileniyorlardı. Hey maşallah hepsini de pek güzel yapmış, sade bir tanesinde ufak pürüzler olmuş. Adam bir de ekstra GUI benzeri şeyler de koymuş. Demosu bittikten sonra C++ kütüphaneleri, open source kodlar, adlarını pek bilmediğim yazılımlar gibi pek çok uzaylı konuda hocayla sohbet havasında konuşmaya başladılar, onlar konuştukça çocuğun ne kadar çok şey bildiği ve kullandığı iyice açığa çıkıyordu ve ben nasıl olup da bütün bunlara bu kadar uzak olduğuma git gide daha çok şaşırıyordum ki çocuk şöyle dedi: "Evet, ben onu master tezimi yazarken kullanmıştım aslında."

Oh be boşuna endişelenmişim! Adam nereden baksan beni ikiye katlamış zaten, tezini bile yazmış da doktorasına gelmiş sıra. Bir zahmet benim bilmediğim şeylerden konuşsun ve filtreleri benimkilerden daha iyi çalışsın yani! Sonra benim yaşıtlarım, aynı zamanda lab arkadaşlarım iki çocuğun filtrelerine geldi, ki bu ikisi çok ama çok çalışkanlar, çok çalışıyorlar, mütemadiyen çalışıyorlar. Laba ta üçüncü sınıflarının başında girdiler ve dördüncü sınıfa başlarlarken bütün kütüphaneleri ve kullandığımız sistemleri sonu gelmez bir aşk ve hevesle yiyip yutmuşlardı, bu süreci elimde paket paket mısır patlağıyla izlerken tüylerim diken diken olmuştu. Bu süper deneyimli arkadaşlarımızın filtrelerinde de benim filtrelerde çıkan sorunlar oluştu, demek ki aşağı yukarı aynı şeyleri yapmıştık. Sonra Burak Hoca referans olsun diye bende bulunan o internetteki kodu incelemelerini bile tavsiye etti, Pınar'dan alın dedi ve demolardan sonra biraz o kodun ne yaptığını falan anlattım. Bazen vermiş olduğum bir senelik aranın da etkisiyle oh hayır yoksa ben beceriksiz miyim esintileri çarpıyor suratıma, neyse hemen geçiveriyor iyiden iyiye. Labdan ikinci kez çıkarken halimden son derece memnundum.

Çok yorgundum ama o saatte uyuyup ne yapacağım, ben de güneye indim. Benden birkaç dakika sonra Egecan geldi ve kendisi bugün çok ama çok yakışıklıydı, gerçi zaten hep yakışıklıdır da bugün ne yapmış bilmiyorum oturup seyredilesi bir şey olmuş çıkmış. Gerçi hep seyredilesidir de işte anlayın. Sonra Damla geldi, ardından kalkıp çimlere Emir'in yanına gittik ki Emir'le herhalde yüz yıldır görüşemiyorduk. Bugün Meltem'le tanıştım, daha önce bir kez karşılaşmıştık fakat bugün oturup birkaç saat sohbet ettik hep beraber, ve ben harika zaman geçirdim. Ilgın'la Refik de geldiler sonradan. Hiç yorulmadım, hiç üşümedim, hiç sıcaktan bunalmadım, acıkmadım, susamadım, yorgundum ama serilmedim ve içimden geldiği için bol bol güldüm, içimden çok geldiği için aklıma da bir sürü şey geldi zaten, çok çok ve çok çeşitli konuştuk durduk ve böyle yaklaşık üç saat geçti. Gökyüzünden beş-on damla yaş düşünce bir anda toparlandık ve ayakkabıcıklarımı almak için Cevahir'e gittim.



Blog, benim çok sevdiğim bir allığım vardı ve bu sezon o allığı üretmeyi durdurdular. Somon ile şeftali arası bir renkteydi, öyle çok pembe de değildi çok kavuniçi de. Çok parlak değildi ama inanılmaz canlıydı. Uzun zamandır ona benzer allık arıyordum ve alışveriş listemde hep allık diye kafamda tutuyordum, ama allık bakmak hiç de kolay bir şey değil; yani parfüm denemek gibi makyaj malzemesi bakmak, bir süre sonra insan denediklerini birbirinden ayırt edememeye başlıyor. Daha önce bir parfümeride çalışan bir kadın bana bahsettiğim allığı bildiğini ve hiçbir markada aynı rengi bulamayacağımı dürüstçe söylemişti. Bugün nasıl oldu bilmiyorum ama elimin tamamı şerit şerit olacak kadar çok allık denedim, yüzümü iki kere temizleyip üç kere boyadılar ve hepsinde sonuç fiyasko. İyice kafam karıştı. Derken bambaşka bir mağazaya girdim, burası sadece tek bir kozmetik markasının mağazasıydı ve dünya çeşit allığın arasından otuz iki numarayı gözüme kestirdim. Sürdüm. Artık ayırt edemez seviyesine ulaşmış olduğum için iki kat fazla düşündüm benimkine benziyor mu diye. Aldım! Allıkla aynı fiyata bir fırça kakalamak istediler bana. Fırçaya bir dokundum da hakikaten yumuşacık, versen verirsin belki o parayı; ama kapağı yok bir şeyi yok, yanımda taşıyamadıktan sonra ne yapayım ben onu. Kendime başka bir yerden üçte bir fiyatına kapaklı mapaklı da bir fırça aldım. Yazlık pijamalarımın artık toz bezi yapılmaları gerekiyor, bugün kendime pijama altı da buldum bir tane Snoopy'li!


Tabii ki en bombası narçiçeği ayakkabılarım! Zaten gider gitmez aldım onları, giydim, aynada baktım, baktım, ay bir mutlu oldum. Sonra çıkarıp torbaya attım, arada torbadan carıl carıl gördükçe bile heyecanlandım.

Aslında içimden bir sürü şey geçiyor günlerdir, meşguliyetten düşüncelerim akıp gidiyor sanki ve toparlayıp yazmayı nasıl da istiyorum, devir devir bazılarını unutup tekrar hatırlıyorum, ama bugünlük yine bekleyecek o aklıma çalınanlar. Az önce sol lensim gözümden fırladı, çünkü artık yorgunluktan gözyaşı stoğumu tüketmiş durumdayım. Dün gece aylardır ilk defa kitap okuyamadım ve kitabıma hala öyle bayılıyorum ki birazdan gidip yumuş yumuş uyuyacağım. Sabah ondan önce de katiyen uyanmayacağım!

Hiç yorum yok: