8 Nisan 2010 Perşembe

Attenzione!


Ne geçmez yorgunlukmuş iki gündür peşimi bırakmıyor. Enerjim çekildi resmen, ama NTV'deki hava durumu sunucusu amcayı görür görmez kendime geliyorum. Bir adı var biliyorum, ama çok pamuk bir amca olduğu için böyle kalsın. Minik güneşlerin, bulutların önünde sürekli yaylansın ve işini azami ciddiyette yaparken aynı anda çok da tonton olunabileceğini bize kanıtlamayı hiç bırakmasın!


İnsanın yaptığı işi sevmesi, hava durumu sunucusu amca gibi coşkulu olması ne kadar önemli aslında. Buradaki market çalışanları da işlerini seviyor olsalar gerek. Ne zaman alışverişe gitsem altıma bir kırmızı halı sermedikleri kalıyor. Herkes hal hatır soruyor; sizi gördüm daha iyi oldum, aman ne iyi ettiniz de geldiniz, bak bak bunlar yeni geldi güzellerini sana ayırdım. Böyle içtenlik topağına girip meyve sebze alması çok zevkli oluyor.

Bir de samimiyetsiz şeyler var ama, onlara, nasıl diyeyim, kıl oluyorum. Mesela biri var, ne zaman yakınından bir yerden, hatta pek yakınından sayılmayacak mesafelerden geçiyor olsam ortalık inliyor, amaaaaan bu ne güzellik, yüreğim yandı falan diye anons başlıyor. Bir olur, iki olur. Her yürüyüşümde mehter takımını peşime takmış gibi hissediyorum, benim de sessiz sakin iki adım gitme özgürlüğüm nerde? Eeh diyorsun bir yerden sonra, ne gerçekçiliği kalıyor iltifatın, ne sıcaklığı. Sünüp yapış yapış oluyor sonunda.

Dünden beri okuldan bir arkadaş benimle kahve içmek istiyor, samimiyetsiz bir durum yok. Aslında önceden beri istiyordu, ama dünden beri bu uğurda seferberlik ilan edilmiş gibi bir hava oluştu. Altı üstü okulda, binanın önünde bir kahve içeceğiz, her gün yaptığım şey. Bunun için belli bir gün ve saat belirlemeye çalışmanın ne gereği var şimdi? Bugün sonunda çok mühimleştirilmiş kahvemizi içtik. Spontane karşılaşınca gayet güzel sohbet edebiliyorken işi dört köşeli hale getirince zorla konuşmaya çalışır gibi olduk. Sessizlik olmasın diye konular arasında lüzumsuz geçişler yaptık. Yetersiz kalınca anında elli yıl yaşlanıp evetlemeye ve kafa sallamaya koyulduk. İki dirhem bir çekirdek kahve mi içilir kardeşim, anlamıyorum ben bu mantığı. Hadi işin gücün arasında bir fincan kahve içelim de kendimize gelelim gibi yapmaya çalışmak, iki insanı da durduk yere acayip gülünç durumlara sokuyor.

Şimdi duygusal ilişkilerden hayalet görmüş gibi kaçıyorum ya, dur bakalım biliyorum benim de karşıma bir gün şöyle uzun boylu, beyaz tenli, sarı olmayan saçlı ve obsesif kompulsif bozukluktan muzdarip biri çıkacak. Şayet bu gerçekleşirse kesin evlenir, çoluğa çocuğa karışır, mutlu mutlu yaşarız; üstelik ikimiz de hep formda kalmaya falan dikkat eder, örnek çift oluruz. Yatmadan önce bulaşık bırakmayız, çoraplarımızı yere atmayız. Gerçekleşmezse de canıma minnet, şu aralar duygusal ilişkilerde orta yolu bulma çalışmalarına girişecek havamda hiiç değilim.

Memleketimizin en mühim meselelerinden biri de Baykal'ın yeni saç stili, bu saç stilinin onu kaç yaş gençleştirdiği ve ihanete uğramış hisseden eski kuaförüyle tüm kanallarda boy gösterip mesleğinin inceliklerini ve Baykal'ın saç tellerinin inceliklerini anlatma şerefine erişmiş yeni kuaförünün söz düellosu.


Resme tıklayıp Treviso sokaklarında kol gezen eşsiz tabelaların hikayesini öğrenebilirsiniz.

Bir de estetik tartışmaları esnasında bir izleyiciyi maymuna benzeten Arto, dava edilmesi üzerine kendisini "Bir kişinin maymuna benzemesi yasalara göre suç olmamalı, zira Evrim Teorisi'ne göre insanın maymundan geldiği bilimsel olarak söylenir." diye nasıl da ilmî savunmuş, hakkını vermeden bitiremedim yazımı.

Hiç yorum yok: