Dönüşüm Varan sponsorluğunda gerçekleşecek. Çağlayan terminalini kapatıp Kavacık'ta terminal açmışlar, bütün sorunlarım halloldu çok şükür. Belki dönüş yolunda makale bile okurum, koltuk araları geniş ya, klostrofobik hislerle hemen uykum gelmez.
Bu tatilim pek kokmuyor çünkü doğru düzgün koku alamıyorum! Hala hastayım, o aptal klima yüzünden, durduk yere kafama indirdikleri buz gibi hava yüzünden. Böyle lüzumsuz yere hastalandığım için iyice sinir oluyorum. Birinden bulaşsa falan bu kadar gıcık olmazdım. Boğazım ağrıyor ve öksürüyorum, sırtım kaşınıyor. Yediğim içtiğim biraz saman. Sigara yok, of zaten olmasın. Bırakmak istediğim şeyler var. Bir, sigara. Bunu daha önce bıraktığıma göre yine bırakmakta sıkıntı çekmeyeceğim, sadece bildiğim tek şey bunu şu an yapamayacak olduğum. Ertelemeye mahkumum yani. Projeyi sunduğum günü takiben birkaç gün içinde bitecek bu iş. Kola. Numero due. Hem de yerine yeni bir içecek gelmemek üzere. Sakız. Numero tre. Böylece sürekli çalışan şu ağzım boş duracak.
Annemle Kafe Kahve'ye gitmeyeceğiz. Annemin içi buruluyormuş. Kafe pazar günleri hiç açmıyor. Açık olduğu zamanlar da işler iyi gitmiyor anlaşılan. Cansız, dramatik olmuş. Halbuki öylesi bir kafe başka hiçbir yerde yoktu. Renkli şemsiyeleri, beyaz koltukları, şemsiyelerin rengindeki yastıkları, tahta masaları, kocaman ağaçları, of ne kadar güzeldi! Ama kapanıyor işte, hele annem böyle kapanma, yitme yolundaki yerlere baktıkça çok üzülür. Karum'daki dükkanlar birer ikişer kapanmaya başladığında nasıl üzülmüştü. En son Karum Zara kapanınca iyice canı sıkıldı. Her öğlen iş yeri yakın diye oralara gider, gezinirdi; maksat kalabalığa karışmak, canlanmak. Şimdi hepsinin üstüne bir örtü çekilmiş, geçmişin güzellikleri unutulmaya yüz tutmuş gibi. Bir şeyleri istemediğimiz halde çekip alıyorlar bizden, bağlandıklarımızın yenildiğini görüyoruz.

Cumartesi günü annem öğle uykusuna yatınca ben de biraz dolaşmaya çıktım. Eski evimiz bir sokak ötede. Eski sokağımıza gittim, apartmanın bahçesini turladım. Çocukluğum sokakta geçti benim; o bahçede, o sokaklarda. Havalar ısındı mı eve girmezdik. Ayaklarımız tekerlekliydi, o patenleri neredeyse hiç çıkarmazdık. Evin küçücük girişinde bir aşağı bir yukarı kayar dururduk. Yakantop, istop, saklambaç, futbol, her türlü oyunu oynardık. Piknik yapardık, kızlar erkekler iki takım halinde su savaşı yapardık. Apartmanın önü şimdi nasıl ıssız, bir tane mi çocuk olmaz şu güzel havada? Biz her gün geleni geçeni selamlardık, bütün mahalle bizi tanırdı. Hep oradaydık biz, oysa şimdi koca mahallede bir tek çocuk yok bahçede, sokakta oynayan. Ne kadar tuhaf. Karşı apartman açık olan garaj girişini kapatmış. Biz o garaja inen yokuştan hız alır, kaygan garaj zemininde paten kayardık, sonra kapıcı gelir bizi kovardı (sanki yiyeceğiz senin garajını). Herkes o garaj kapısı gibi kendini kapatmış sanki, sıkı sıkı içeri kilitlenmişler. O kadar garip ki eski apartmanın önü çocuklar olmadan. Bizim trendimizmiş bu ve bizimle beraber son bulmuş gibi.
Apartmanın bahçesi de küçülmüş sanki. Bizim balkonun önündeki kavak ağacı artık yok. Kedilerimizin içine girip yavruladıkları çalılardan da kurtulmuşlar. Dut ağacı eskisi gibi ulu ve sahiplenici görünmüyor. Koskoca bir bahçesi vardı bizim apartmanın, öyle yan yana blokların olduğu bir sokak değildi. Otoparkın yanında kocaman boş bir saha vardı sonra, çevresi ağaçlarla çevrili. O sahada top oynardık işte. Günlerden bir gün, artık hangi sivri zekalı yönetim kurulu üyelerinin kararıyla oldu bilmiyorum ama, sahanın tam göbeğine koskocaman bir taş havuzu yapıldı. Hilkat garibesi gibi bir şey, bir hendek, içi küçük taş dolu. Bari kum olsaydı minikler oynardı en azından. Top sahası da böylece uçtu gitti. Biz büyümeye yüz tutmuştuk o sıra, yine de üzülmüştük.
Aşağı, markete indim. Her gün gidip dondurma aldığımız "Gardenya". İşe bak, her gün en az bir dondurma. Adam beni tanıdı. "Uzun zaman oldu." dedi, şaşırdım beni tanıdığına. Üç ortaktı bunlar, diğer ikisi çok tatlıydı ama bu adam o kadar tatlı değildi. Diğer ikisinden biri beni tanısa şaşırmazdım, ama bu adam daha bir çevresine ilgisiz gibiydi. Gardenya pek değişmemiş ama. İçi falan hep aynı kalmış. Ürünler değişmiş. Aa, aklıma ne geldi! Ben bebe bisküvisini çok severdim, hala da bayılırım üstüne süt döküp ezip mama gibi yemeye. Yalnız bebek yemeği olduğundan emin olduğum için almaya çok utanırdım ve olmayan kardeşimin çok ısrarcı bir şekilde bunlardan istediği üzerine konuşmalar yapardım parayı öderken. Böylece kimse kazık kadar olup da bebek maması yediğim için benimle dalga geçmezdi!
Akşam teyzemlere gidip kurabiyelerden yedik. İçim dışım hamur oldu. Ertesi gün annem kısır yaptı. Karbonhidrata tam gaz devam. Babaanneme gittik. Sinan da oradaydı, sonra halam da geldi. Sinan da hep içimizi açar. Keşke daha yakın olsaydık şu aile bireyleriyle; kuzenlerimle, babaannemle, halamla. Ne hikmetse o da olamadı bir türlü. Sevmesine pek severiz birbirimizi de niyeyse bir iki saatlik ev toplantılarında göstermek durumunda kalırız sevgimizi. Görev gibi sevmeyiz, ama görev gibi seviyormuş gibi yaparız.
Bebeğin fotoğraflarına baktık da aynı Yavuz. Şaşılacak bir şey. Yeni doğmuş bebek hiç birine benzer mi? Vallahi de benziyor babasına. Yavuz baba oldu şimdi yani, Sinan amca oldu. Allah Allah. Bu gelişimde bebeği görmeye gidemeyeceğim sanırım. Annemle salı günü Cafemiz'e gidelim dedik. Oh bir dolu sohbet eder, eğleniriz. Hem bir ayakkabı beğendi onu alacağız. Küçük kurabiyelerden de yeriz! Bugün de inşallah Hülya'ya gideceğiz. Ben bu hasta halimle nasıl gideceğim onu bilmiyorum. Sırf derse girmekse tabi girerim, ama yok olmaaz benim illa kardiyo da yapmam lazım. Çok ayıp olur sonra. Orada bir buçuk saat koşmam, hoplamam, zıplamam lazım. Ay ne takıntılıyım öyle. Yoksa değil miyim?
Benim gözlük almam lazım blog. Artık akşamları cidden gözlük takmam lazım. Kemik gözlük olsun. Pekii, rengi siyah mı olsun beyaz mı? Beğendiğim beyaz bir kemik gözlük var da, aylardır gidip gelip onu deniyorum. Biraz aykırı bir durum ama beyaz kemik gözlük, ben aykırılıkları pek sevmem. Göze batmak için bir şey giyiyormuş, takıyormuş, yapıyormuş gibi görünmek istemem. Hem kışın da pek takılmaz beyaz gözlük. Ama gözlükte beyazı çok seviyorum, o gözlüğü de çok sevdim. Zaten genelde evde, kendi kendime takıyor olacağım. Öte yandan siyah da beyaz da bir pahalılar ki fiyatları gerçekten utanç verici. Annem babam çalışsın didinsin, parmak kadar gözlüğe servet dökelim. İçime oturuyor. Ucuz gözlük nerde vardır, kaliteli midir, güzel midir, bilmiyorum ben böyle şeyleri. Markanın bir kalitesi oluyor, iyi hoş, hadi o parayı da verdik diyelim, ama beyaz gözlüğün kenarına markasını öyle bir işlemişler ki ayaklı reklam panosu gibi gezmek de istemiyorum! Hiç sevmem öyle kafam kadar marka logolarını. Onunla gösteriş yapar gibi. Ben gözlüğü beğendim, gözlük o marka olduğu için beğenmedim ki. Ne diye sizi her gittiğim yerde tanıtayım, bir de böbürlenir gibi görüneyim. Ne karışık işmiş gözlük almak. Başka gözlükçülere de baktım, o ikisi gibi gözlük bulamadım. Uf.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder