
Kızlar. Okul öncesi, ilkokul ve ortaokul zamanlarımda hep çok yakın kız arkadaşlarım oldu, ama liseye geçmemle beraber durumlar değişmeye başladı. Erkeklerle konuşması, eğlenmesi, paylaşması, bir yerde bulunması, tanışması, merhabalaşması, pek çok şeyi yapması daha kolay, daha rahat. Evet, gerçekten büyük bir rahatlık. Bu kızlar yok mu, çoğu zaman devamlı süzme halindeler. Yeni mi tanışıyorsunuz, seni şööyle baştan aşağı süzüyorlar. Öylesine karşılaşıyor olsan kaşını gözünü bir çırpıda ama özenli bir incelemeye alıyorlar. Ağzını açıp iki laf ettin mi hemen senin baskınlığını hissetme endişesine kapılıp umursamamaya, görmezden gelmeye başlıyorlar. Bunu göstere göstere yapmıyorlar tabi, ama hislerim beni yanıltmaz ve buram buram yayılan o soğuk, gergin, samimiyetsiz enerjiyi kanıtlamak için hiçbir somut göstergeye ihtiyaç duymam.
Vallahi düşündüm bir ara, bende mi bir problem var diye. Acaba ben, hani biliyorum değil ama, insanlara tepeden bakan, arkadaş çalma potansiyeli yüksek, ben merkezci, herkes beni sevsin ve etrafımda dört dönsün stratejik planlayıcısı, diğer kızlara yol göründü artık burası benim çöplüğümcü biri gibi mi görünüyorum diye; ama emsali okunmaz ki bende böyle şeylerin. Aksine etrafıma ilgiyi öyle eşit ve sevecen paylaştırmaya çalışırım ki bunun için matematiksel formüllere bile dayanabilirim.
Lisede başladı. Okulun ilk günü, sınıfımdaki kızlar daha kapıdan girdiğim anda beni öyle bir süzdüler ki neye uğradığımı şaşırdım. Sırf süzseler iyi, taramaları bitince kafalarını hıh diye çevirdiler ve arada göz ucuyla denetlemekten başka benimle temasa geçmeye tenezzül bile etmediler! Kendi aralarında ne de güzel anlaşıyorlardı oysa, ama ne hikmetse beni kabullenmeye hiç niyetleri yok gibiydi. Bu senin paranoyan olabilir mi diye bir soru geliyorsa aklınıza, hayır; çünkü haftalar süren uğraşlarım sonucunda gedik açabildiğim duvarları inşa edenlere başka yolunu bulamadığımdan açık açık sordum önceki bakışlarını ve o bakışların gerçekliğini, ve hiç sakınmadan doğruladılar. Nedeni hakkında bir fikirleri yoktu; beni tanımıyorlardı, hayatlarında ilk kez görüyorlardı ve bana anında diş bilemeyi seçmişlerdi.
Daha hayatımda ne bir kızı, ne bir insanı kıskandım; birisi gibi olmak istemek ve olamayınca bütün sinirini ona yansıtmak gibi şeyleri hiç bilmem, hiç yaşamadığımdan da aklıma bir türlü yatmaz, aklım almaz! Birine sinirlenirsem sebebi vardır, birinden hoşlanmıyorsam hoşlanmamışımdır, ama hasetten yana hiç deneyimim yok. Kıskanmak nasıl bir şeydir bilmiyorum işte, o yüzden kıskanılacak bir yanım olduğunu ya da insanların beni kıskandıklarını falan da hiç düşünmedim. Öte yandan kızların başka kızları kıskandıklarını sık sık gözlemledim, hepsinde de şaşırdım, nedenini nasılını çıkaramadım!
Liseden hiç yakın arkadaşım yok, onlar hala kendi aralarında görüşmeye ve sürekli yaptıkları gibi birbirlerini öpücüklere boğmaya devam ediyorlar. Onların bu peşin hükümlülüklerini ve sayılamaz dedikodu zincirlerini bolca gözlemleme fırsatı bulduğumdan tüm bu yapışık samimiyetler bana inanılmaz itici geliyor. Eksikliğini hissetmedim anlayacağınız. Derken üniversite başladı ve kültürel çeşitlilikle belki de ilk kez karşılaştım. Daha vasıflı, daha kendini bilen, tabii ki daha farklılaşmış insanlar vardı ve evet, daha az süzüyorlardı, aslında içten süzmesini benimsemişlerdi sanıyorum. Bende bolca samimiyet, içimden taşan bir girişkenlik vardı; ama içimden sadece taşıyor ve karşımdakilere doğru çağlamıyor olabilirdi. Olmadı, o sürekli beraber gezen, birbirlerine sevgililerini, izledikleri filmleri anlatan, yatağın üzerine oturup saatlerce sohbet eden kızlardan olamadım. Seneler geçtikçe onların arasındaki bağ kuvvetlenirken benim köklü arkadaşlık girişimlerinde bulunmam biraz zorlama kaçacak konuma geldi, geç kalmıştım artık. Son bir senemi adeta farklı bir boyutta geçirmiş olduğumdan böyle olmasını normal karşıladım ve kendimi kayıpta hissetmedim. Hayat uzun ve ben de kendimi sevdiğime göre istekle tanıyacağım bir sürü insan olacak, onlarla iletişim kurmak denince iğneyi kendime batırmasını bileceğim zaten.
Yazın Amerika'da sadece üç kız vardı örneğin genel takıldığımız grupta, ne hikmetse özellikle ikisi dehşet kaynaştılar ve ben onlara doğru şöyle bir seğirteyim dedim ama olmadı. Erkeklerin hepsiyle yumuk yumuk ne güzel anlaştık oysa. İlk iki haftanın ardından sadece projeciler kaldı, o üçüncü kız da projecilerdendi ve kalan altı haftada neredeyse sadece merhabalaştık diyebilirim. Kimseyle anlaşamıyor olsam bende ciddi bir sıkıntı olduğuna kanaat getirirdim, ama sorun sadece dişi bireylerde kendini gösteriyor. Erkeklerle uyumlu, kızlarla uyumsuz bir durum var benden bahsediyorsak - ve ben kızların bu tutumunu an-la-mı-yo-rum!

Bütün bunlar benim için pek de önemli değil, fakat bugün bir şey yaşadım ve gözümün önünde şu yazdıklarımın hikayesi belirdi. Okulda yardıma ihtiyacım oldu, birkaç erkek ve bir kız arkadaşa danıştım. Serkan kendi işiyle ilgilenirken ona en az on soru sordum ve adam bana bir kere olsun "Şu işimi bitireyim de öyle ilgileneyim seninle." bile demedi, anında cevap verdi ve üstelik elimden kağıtları, makaleleri aldı, okudu, kafa yordu. Sınıfta içindeki iyilik yüzüne yansımış bir arkadaşımız var ve bugün adının Erinç olduğunu öğrendim, onunla biraz baktık kodlara ve Çarşamba günü devam etmeye, o güne kadar da yapabildiğimiz kadar çok kafa patlatmaya karar verdik. E-mail attığım başka bir erkek arkadaşım da henüz sorularla ilgilenmemiş bulunduğunu, ancak bir-iki gün içerisinde bakacağını ve ondan sonra olursa sorularımı yanıtlayabileceğini söyledi. Yöneldiğim dördüncü insan, kız arkadaş, ise bana özetle (özetle derken mesajın son cümlesi aynen bu şekilde) "Kusura bakma, kolay gelsin." yazdı! Belki bana herhangi bir kastı olduğundan değil, ne bileyim belki de tarzı böyle, ama neden, neden biraz daha düzgün ifade edilemiyor? Ve neden bir erkek vatandaş profesyonel bir konuda nazikçe yapılmış bir öneriyi insanın kafasına atar gibi reddetmiyor?
Bir başka hikayem de var ki o tam ömürlük, bugün telefonda anneme anlattım ama maalesef burada alenen aktarmayacağım; çünkü öyle bir hikaye ki, yani kızın bana öyle benim dünyamdan uzak, bana öylesine anlaşılmaz gelen bir nefreti var ki sadece hislerim anlatmak adına yazsam bile onun görüşlerini anlamış, üstüne hamle yapmış gibi olurum. Gariptir, bölümde aynı devir öğrencileri olarak yaklaşık yetmiş kişiyiz ve on kız vardı. Bir buçuk tanesi haricinde kimse benimle merhabadan öteye gitmedi. Şimdi herkes bir yana dağıldı ve koridorda karşılaştığımızda bazen kafalarını çevirip gidiyorlar bile.
Burada daha genel bir konuya da değinmek isterim ki ne zamandır kafamı kurcalar durur. Yakın çevremde, bizim gibi güya üniversite eğitimini ve bunun daha da önemli ve belirgin katkısını, vizyonunu almış olması beklenen insanların medeniyetten çook uzak davranışlar sergilediğini gördükçe üzülüyorum. Asansörden inerken hiçbir şey söylemeyen öğrenciler, ıkına sıkına anca bir günaydın diyebilen asık yüzlü görevliler. Asansör ahalisinin neredeyse yüzde ellisinin böyle bir gruba dahil edilebileceğini söylersem hiç abartmış olmam. Daha fenası beraber derse girdiğim ve hatta aynı ortamda çalıştığım insanların, yani sözde belli bir tanışıklığımızın olduğunu varsayabildiğim kimselerin sessizliği, sessizlikten öte bedensel boyuttaki umursamazlığı. Koridordayız, karşıdan geliyor, ve bana bırakın gülümseyip ufak bir mimik jestiyle geçmeyi, gözlerini hareket ettirip bir bakmıyor bile! Ya karşıya, ya yere. İnsan kendini ne acayip hissediyor. Sen kendini selamlamaya hazırlıyorsun, duvarlara. Günaydın diyorsun, çıt çıkmıyor. Mırıltı bile etmeyeni var. Bu nasıl bir anlayış, anlamıyorum.
Bizim gibi teknik işlerle içli dışlı kimselerde bu asosyallik genelde daha fazla; evet kafanın daha soyut ve anlaşılması zor şeylere basması gerekiyor, feci çalışmak ve anlamamak sıkıntısıyla başa çıkmak gerekiyor, zamansızlığa alışmak gerekiyor. Her işin kendine göre zor olduğunu biliyorum, ama bizde okumanın, çalışmanın üzerine bazen aşılması çok zor, belki de mümkün olmayan anlamama sendromları var; yani bir şeyi gerçekten anlayamamak mümkün. Fazla beylik görünse bile iddiam şudur ki işimizin insani normlardan öte zorluğa sahip olduğu oluyor, bunlarla başa çıkmak için çok zaman harcamamız ve bildiğimiz hayattan ortalamanın üzerinde mahrum kalmamız gerekebiliyor. Ne koşulda olursa olsun bu durum insaniyeti yitirmenin bahanesi olamaz.

Aklıma düşmesiyle gözümün önüne daha canlı, daha cıvıl cıvıl sahnelerin üşüştüğü pazarlama, işletme, finans, hizmet sektörleriyle kendimi pek bağdaştıramıyorum. Öte yandan bilimle uğraşmak için ruhsuz, bakımsız, bugüne kadar sürdürdüğüm anlayıştaki hayatı ikinci plana atan biri olmak ya da geri kalan yaşantımı böyle olmayı benimsemiş kimselerle kuşatılmış geçirmek de istemiyorum! Okuduğum bölümü sorduklarında aldıkları cevapla bakmakta oldukları insanı bağdaştıramayan insanları o kadar çok görüyorum ki bu duruma isyan ediyorum. Olduğum şekilde görünmek ve yaşamak için, bilimle uğraşmak ve başarılı olmak için piyano çalmak, deli gibi kitap, dergi, gazete okumak, müzik dinlemek, çılgınca alışveriş yapmak, yeri geldiğinde çıkıp dağıtmak, spor yapmak yasak mı olmalı yani? Hepsini bir arada görebilmek herkese o kadar ilginç geliyor ki, zorlama bir yolda olduğum hissine kapılıyorum. Belki bir süre sonra etrafımdaki bu başarılı ama farklı boyuttaki insanlarla iletişim kurabilmeyi, onlarla yaşayabilmeyi beceremeyeceğimi fark edip başka bir gelecek çizeceğim kendime. Mutlu olabilecek miyim acaba?
Sevecen, pozitif, sağlam, en önemlisi kendiyle barışık insanlar tanıyacağım, bunu biliyorum!
Tamaam, bu kadar yeter! Sıra bugünkü güzel şeylere geldi! Mesela bugün labda su ısıtıcımızın olduğu sehpanın üzerinde bir kağıt bardakta çay ve içinde de bir çiçek vardı! Çiçekçi düşürmüş, Mehmet de almış laba getirmiş ve solmasın diye çayın içine koymuş. Neden suyun içine koymadığını sorduğumda pek bir cevap veremedi ya da verdiği cevabı ben anlayamadım, ama suya değil çaya koymayı tercih etmiş besbelli! Sonra akşam domates almaya gittiğimde dünkü pörsümüş salatalıkların yerine cilalanmış gibi parlak, tombul salatalıkların geldiğini gördüm ve sevincimi manav amcayla paylaştım, o da hemen bir tane kapıp içeri gitti, yıkadığı salatalığı yemem için bana verdi. Paramı öderken hatır hutur salatalık yedim. Güney'de bir firma bana anket yaptı. Dün Cumhuriyet'te aynı firmanın referandum üzerine yaptığı bir anketin sonuçlarına göre halkımızın yüzde 7'si referandumu genel toplantı, yüzde 5.1'i Anayasa Mahkemesi'nin Latince adı olarak "biliyor" ve yüzde 13.1'lik kesimin fikri yok.
Nick Hornby'nin "İyi de Nasıl?"ı öyle güzel bir kitap ki keyiften dört köşe uyuyorum iki gecedir. Sadece "Ölümüne Sadakat"i okumuştum ve evet güzeldi, ama edebi açıdan öyle altı çizilecek kadar içime işleyen deyişlerden örülü olmadığını söyleyebilirim. Bu romanın çoğu satırı içime işliyor, nasıl diyeyim böyle klasiklerdeki gibi ama klasiklerle en ufak ilgisi olmayan cümleler var hep. Her şey yanı başımdan anlatılıyor, ama anlatıcı rolünde Katie sanki benim kafamdan geçen o en anlaşılmaz ve tanıdık anlara vakıf olabilmiş, öyle anlar ki bir şimşek çakmasına eş, kısacık zamanlara sığdırdığımız bir öbek düşünceyi ayırt etmekle boğuştuğumuz ve zamansızlıktan bunları aktaramadığımız - işte bunları yazmış adam, bunları çözümlemiş, dökmüş.
Bu da Burak Hoca'dan gelen maili okur okumaz, soluklanıp bürokratik düşünmeden gruba yolladığım cevap:


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder