11 Nisan 2010 Pazar

Bir bardak daha!


Büyümek garip bir şey, büyüdükçe ve hayat anlayışımın nasıl da değişmekte olduğuna an be an tanıklık edebildikçe görüyorum bunu ve garipsiyorum kendimi. Çay demliyorum; demliğe yalnız bir kaşık çay atıyorum, suyu koyuyorum üzerine ve bardak bardak içmeye başlıyorum. Ankara'da her akşam (aslında annemin evde bulunduğu her an) çay yapılır, içilir ve yatmadan önce ben her tarafı toplarken kalan çayı döker, demliği yıkarım. Kalan çayı dökmemden anlaşılıyor ki genellikle çayın tamamı içilmez ve kalanı da lavaboya boşaltılır. Orası annemle babamla yaşadığım ev olduğu için çayın kalması, dökülmesi önemsiz. Oysa burada azıcık kalan çayı dökerken içim gidiyor! Bu nasıl tuhaf bir şey? Günün birinde diyelim ki ben de anne oldum, akşamları kalan çayı dökerken içim yine hep burulacak mı ziyan oldu diye? Peki benim annemin canı sıkılıyor mu tüh hepsini içemedik bak fazla yapmışız döküyoruz diye? Herhalde sıkılmıyordur, öyle olsa bana da yansırdı ve daha az çay yapardık. Bazı akşamlar öyle oluyor ki aman kalmasın diye fazladan bir-iki bardak daha içiyorum. Baba evinde neyin döküldüğünün, neyin bozulduğunun fazlaca bir önemi yok ne de olsa. Hayır çay da dolu dolu var yani, dolapta iki karton çay duruyor, e neyin hesabını yapıyorum? Elbet içilmeyen bir miktar çay dökülür işte. Ama ben dökünce ziyan, anneminki dökülünce gayet normal olarak her akşam dökülmesi gereken ekstra çay oluyor ya, ona şaşırıyorum. Kendi hayatımı sürdürmenin böyle gariplikleri ortaya çıkıyor. Hayatımın geri kalanında, hele çocuklarımın (olurlarsa tabi) gözünde "çayı dökerken üzülen (anne)" olmak istemiyorum.


Galiba daha bir piştiğim zaman böyle şeyleri de göz ardı etmesini öğreneceğim. Vay be, aslında hayata dair öğreneceğim daha epey şey var, düşünsenize çay dökmeyi rutinleştirmek ve ziyandan saymamak gibi saçma sapan bir konu bile evrimleşebilir nitelikte!

Bu sabah erken merken uyanamadım. Alarmımı bir buçuk saat boyunca on dakikada bir erteledim, insanüstü bir başarı bu. Alarmı yarım saat sonrasına kurmak gibi mantıklı bir harekette bulunmaya tenezzül edemedim. Zira böyle bir teşebbüs, on dakika içerisinde uyanmayacak olduğunu ve en az bir yarım saat daha uyuyacağını insanın kendine itiraf etmesidir ki ben böyle bir şeyi kendime itiraf falan edemem, müthiş bir suçluluk hissederim çünkü. Büyüdüğümde yarım saat fazla uyuyacağımın kararını verirken hiç de suçluluk duymayacağım mesela. Şimdilik on dakikalarla kendimi kandırarak bir buçuk saat gidebiliyorum.

Sabah on buçukta uyanıp bir de yürüyüş planımdan vazgeçsem, işte o zaman suçluluk duygusu öyle tastamam içime çöreklenirdi ki bütün gün kendimi küçük görebilirdim. Karar verdiğim güzel şeyleri haksız bir miskinlikten boşverip bir kenara atarsam, kendime karşı böyle de acımasız olurum. İnsanın kendine karşı bu kadar acımasız olabilmesi çok ince bir çizgiden geçiyor; öyle ki bu acımasızlığı gereğinden fazla gösterecek olursak kendimizi dönülmesi çok zor bir aşağılık kompleksine itebiliriz ve bu kendimize, üstelik hiç hak etmediğimiz yerde yapabileceğimiz en büyük kötülük olur. Öte yandan her şeye tasasızca boş veriyorsa biri, bunda da bir yanlışlık sezerim ben; iş sorumsuzluğa vardırılırsa insan hangi emelinin peşinden gidebilir ki? Burada güzel bir sabah yürüyüşünden bahsediyoruz. Geç uyanmışım, hava kapalı. İçimde minik bir şeytan gitme diyor, boşver. Gerçekten beni ele geçirmek üzere, işte o noktada ona direniyorum ve sıkı giyinip çıkıyorum dışarı; çünkü keyif alacağımı biliyorum bu yürüyüşten ve ertelemek istemiyorum. Bu benim kafamda durdukça gözümde büyüyen işlerle baş etme yöntemim. Kötü zamanlarımdan arta kalan toz yumağında zevkli zevksiz her türlü devinimi gözümde büyütmek de var çünkü. Tozu süpürmek için ister sorumluluk ister keyif olsun, yapmam gereken ya da yapmak istediğim hiçbir şeyi ertelemiyorum artık. Doğru sokağa.


Benim bu yürüyüşlerim, benim gözümde, pek meşhurdur. Burdan çıkarım, Galatasaray Üniversitesi'ne kadar yürürüm, sonra ordan geri buraya yürürüm ve hepsi bir saat elli dakika alır, hızlı yürürüm. Küçük Bebek'ten inerken, inmekte olduğum yokuştan yukarı çıkacağımı düşünmeye başlar ve biraz dertlenirim. Kuruçeşme'den Ortaköy'e kadar parkurumun sevimsiz olduğu kanısındayım. Bugün kızlı erkekli bir grup çocuk, bir tanesinin elinde üzeri altıgenli bir top, koşa koşa geçtiler yanımdan. Çok balıkçı vardı. İskeleye doğru varilin üzerinde geçen hafta duran kuş yoktu. Dönüş yolunda ilk adımımı atana kadar, odadan çıkmadan önce soğuk diye endişelenmemi boşa çıkaran harika bir hava vardı, hatta montumu belime bağlamıştım. Yüzümü çevirmemle beraber nasıl geldiğini hala anlayamadığım ani bir rüzgar çıktı ve eve kadar da hiç dinmedi. Kafamda kışlık, tüylü şapkamla çok eskimo vaziyette yürürken soğuktan sürekli burnum aktı. Sıra yokuşu çıkmaya geldiğinde boyumun ölçüsünü öyle bir aldım ki ben bile inanamadım. Uzun zamandır ilk defa çıktığımdan mıdır, ilk defa soğuk havada çıktığımdan mıdır yoksa hiç mola vermediğimden midir bilmiyorum ama eve gelip terden sırılsıklam halde kendimi banyoya attığımda yorgunluktan bir süre kollarımı kaldırıp saçlarımı yıkamaya başlayamadım bile! Sporda iki saat deli gibi koşturup ter attıktan sonra bile böyle yorulmuyorum, iki yürüdüm diye ne oldu ki?


Kafama koydum, yürüdüm. Güne daha güzel bir başlangıç yapamazdım! Pazar gazetemi de okudum, yine bir sürü ilgi çekici şey vardı ama ilerde aklıma geldikçe söz edebilirim, şimdi öyle yorgunum ki! Dörtten beri ders çalışıyorum, filtreleri tamamladım sayılır, ama yarın yine hocanın zamanını çalacağım, artık iyice deli olacak. Biliyorum aslında öyle olmadığını. Hem upuzun bir aranın ardından yine devamlı kapısını tıktıklayıp elimde seksen kitapla koltuğuna kurulup dünyanın sorusunu sıralamamın hoşuna bile gittiği kanısındayım. Sonra yarın akşam inşallah filtreleri tamamlayıp, raporu yazma aşamasına geçebilmek için parametrelerle oynayacağım. Salı akşamı da yazar bitirirsem bu raporu, diğer üç gün projeme falan vakit ayırırım iyi olur. Bu arada bu ödevi teslim edince diğeri gelecek ve diğeri yeni konuyla ilgili olacak - ve tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan konusunda ne kadar bilgiliysem yeni konu hakkında da o kadar bilgiliyim. Kısaca geçen yılın istisnai koşulları hariç her sene olduğu gibi bu sene de Nisan sonu itibariyle fıttıracağım!

Akşam yemek için sipariş verdim ve normalde yirmi dakikada gelen yemek kırk beş dakikada geldi. Hep aynı yemeği istiyorum, kekikli ızgara piliç, ve hep Multinet'le ödeme seçeneğini işaretliyorum, ve o kadar çok başıma geldi ki notlar kısmına Mutlinet'i unutmamalarını özellikle belirtiyorum, ve o adam yok mu işte o adam Multinet'i devamlı unutuyor! Bugün kırk beş dakika sonra geldiğinde bana Multinet'i unuttuğunu ve tekrar gidip geldiğini söyledi, özrü kabahatinden beter! Bari yemeğimi bıraksaydın da öyle gitseydin acayip adam, yemeğim soğumuş ve ben kırk beş dakika odada iş yapamaz halde dört dönmüşüm, haberin var mı senin bundan? Bir değil, üç değil, beş bile değil yahu. Dedim sonunda ben ne yapayım artık, çıkıştım bu sefer adama, ama kibarca çıkıştım tabi, yine de hiç beklemiyordu. Aslında o iki defa gidip geldiğini söylerken alkış bekliyordu; ah ne düşüncelisiniz, unuttum diye hemen gidip getirmişsiniz. Kabak gibi yazıyor o elindeki fişte unutmayın diye. Bundan sonra tepeden planör uçuracağım ve üstünde "Multinet'i unutmayın!" yazacak.


Gözlerimin kapanmasına yaklaştım, ama bugün beni çok mutlu eden bir şey oldu ve onu yazmadan yatmayacağım! Geçen haftalarda söylemiştim takip ettiğim bloglar var ve onlara da bir ara okuduğumu, sevdiğimi söylemeliyim diye, ama niyeyse bir türlü söyleyemiyorum. Belki yakın geçmişimde kendime biçtiğim değerin azlığından kaynaklanan bir kabul görme endişesi de taşıyorum, gölgeden ortaya çıkarsam ve umursanmazsam diye çekiniyorum. Çok önemli bir açılımmış gibi benim için, hani öyle bir söylemeliyim ki o yazıları okumaktan nasıl keyif aldığımı ve devamında içimden geçenleri - bakın hala devamında içimden geçenler diyorum, açamıyorum bunları, çünkü benim için rahat bir zamanda daha iyi ifade edilmeye değer şeyler okuduğumu hissediyorum, birkaç cümleyle şöyle süper böyle şahane demeye kalkacak olsam hissettiklerimi aktaramazmışım gibi geliyor. Mükemmeliyetçilik mi denir acaba buna, belki daha uygun bir adı vardır; ama yanlış tarafı şu ki o coşkulu kelimeler bir türlü yerini bulamıyor, hep daha coşkulu olmalı derken derken zaman ilerliyor ve bir bakıyorum ki aslında benim için onca şey ifade ediyor diye ifade etmeye çekindiğim şeyleri aslında hiç ifade etmemişim ve kimsenin haberi olamamış bana kattıklarından! Bu döngüyü ben kıramamıştım henüz, belki çok daha sonra kıracaktım ve daha önceden yapsaydım diye hayıflanacaktım, ama iyi ki benim yerime DoDo kırdı! Üstelik kendimi epey deneyimli ve sevimli bir editörden iyi bir kritik almış gibi kıdemli, sıcak, mutlu hissetmeme de neden oldu, içim açıldı! İki cümleyle de ifade edilebiliyormuş değil mi? Önem verdiklerimizden keyiflisi yok şu hayatta, onları fazla itinalı yapımızdan ya da belki fark etmediğimiz halde arada bir bizi geri tutan çekingenliğimizden sıyırıp zıplaya zıplaya, bir anda ortaya çıkarmalıyız.




Buona notte tutti!

7 yorum:

Dilcun D. dedi ki...

Bu sefer zıplama sırası bendeydi, son paragrafa geldiğimde kendi adımı görünce :)

güzel bir hafta dilerim!

pın dedi ki...

O kadar da olsun:) Ben de sana süper bir hafta diliyorum, ne şekilde geçerse geçsin dört gözle bekliyorum duymayı! Köpük köpük bir pazartesi için iyi geceler :)

Melmoth dedi ki...

bu blogda bir yazi okumustum, yogun bir güvensizlik vardi o yazida, okula, okuldaki arkadasliklara iliskin bir ic gecirmeydi, hüzünlüydü dogrusu ve dusundurmustu beni. o zaman bir seyler yazmak istemis sonrasinda vazgecmistim.

aradan epey zaman gecmis olmali, simdi su son iki yaziyi okuyunca goruyorum ki bazi seyler yerli yerine oturmus, yazilara da yansimis bu sadelik, böbürlenmeyen, alcakgönüllü yazilar cikmis ortaya.

dingin bir yasamdan süzülmüs dingin sözcükler okumak memnun etti beni.

pın dedi ki...

Tam da bu yorumun üzerine yeni yazımı yayınlamam ironik oldu belki:) Bahsettiğin yazının hangisi olduğunu anladım sanırım. Aslında orada bir güvensizlikten çok güven vardı, ama başkalarına değil, kendime. Tam da o sıralarda kötü zamanları ardımda bırakıp kendime iyice güveneceğimi sanmıştım, ama henüz zamanı gelmemişti. Şimdi tam sırası!
Güzel sözlerin için çok teşekkür ederim:) - ve yaşadığım değişimi buradan yansıtabilmiş olmak, bunun bana söylenmesi öyle güzel ki anlatamam!

Melmoth dedi ki...

cok haklisin, o yazi bir degisimin habercisiydi hatta cok hosuma giden, okula yeni baslayanlar icin, yeni baslangiclar yapacaklar icin kurulmus bir cümle vardi. ve bence o cümle degisimin en acik ifadesiydi. tabii bu kadar uzaktan ahkam kesmek de istemem.

yazdiklarim kucucuk de olsa bir gülümseme olusturmussa ne mutlu, daha düzenli takip edecegim burayi :)

pın dedi ki...

Oluşturmaz mı!
Ben de seni düzenli izlerim o halde :)

Melmoth dedi ki...

tesekkur ederim, sikintili ve biraz karanlik bir blogu katlanilmaz bulmayacagini umarim :)