31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ağzında çöpüyle ufka yürüyordu Red Kit...


Geçen hafta hakikaten güzeldi blog! Bu hafta yaşayacaklarıma ve onlardan ötürü yaşayamayacaklarıma inat bol bol izin verdim kendime. Günü gelmeden her iş yapılabilir, her sorun çözülebilir gibi görünüyor. Zamanı geldiğinde tamamlayamadığım bir görevim henüz olmadı, bu sefer de olmasın diye var gücümle çalışıyorum; ama arada ümitsizliğe kapıldığım çok oluyor!

Perşembe akşamı derslerin bitimini hep beraber eğlenerek belgelemek için 1. Geleneksel Su Savaşı'nda hazır bulunduk. Özge'nin yüzlerce öğrenciye ulaşan teklifine yüz ellinin üzerinde katılımcı beklediğimiz halde aşağı yukarı on kişiydik diyebilirim. İlk duyduğumda aklıma çocukluğum geldi hemen, ilkokul çağlarında mahallede kızlı erkekli yaptığımız su savaşlarını pek ciddiye alırdık. Kızlar ve erkekler olmak üzere iki takıma ayrılırdık, biz kızların hiç öyle fiyakalı su tabancaları olmazdı, şişelerle idare ederdik. Öte yandan erkek arkadaşlarımızın pompalı tabancaları vardı, birkaç kez basıp nişan aldılar mı panzer tazyikine hedef olmuşuz sanırdık; ama bu adaletsizlikten hiç yakınmaz, tam tersine iyice keyiflenirdik. Bazen kızların ayaklarında patenler, oğlanların altında bisikletler olurdu üstelik. Yaz sıcağında baştan aşağı sırılsıklam olmadan, koşturup yorulmadan bitirmezdik savaşı. Düşününce saatlerce birbirimizi ıslatırmışız ve hiç sıkılmazmışız gibi geliyor.


Güney'deki organizasyona giderek çocukluğumdan bir parça çalmayı istedim önce, sonra zor geldi bir ara, biraz da zorlama geldi belki. Yeri saati belli bir ıslatma-ıslanma operasyonundan ziyade kendiliğinden gelişse, beni anlık bir tepkiyle heyecanıma gem vurmadan güldürüp koştursa daha zevkli olmaz mıydı? Üzerine çok düşünülmesi gereken bir kararmış gibi biraz daha kafa yordum, sonunda gidelim görelim dedim ve artılar eksiler tablosunu bir kenara bırakıp taytımı tişörtümü giydim, meydana indim. Şişelerimizi doldurduk, Emir Bey çanı çalıp savaşı başlattı, lakin uzunca bir süre ortalarda görünmedi ve geldiğinde çıplak ayaklarımızla ardından koşturamayacağımız asfalt bölgelerde bekleyerek uzaktan su dolu balonlarla vurdu bizi. Ayıp olmasın diye sonradan çimde bir iki gezindi de iki damla ıslattık tişörtünü. Diğer katılımcıların tamamı baştan ayağa sudan nasibini aldı, yarım saati aşan bir süre boyunca çimlerde bağıra çağıra koşturup şişeleri hareket eden herkesin üzerine savurduk. İleride daha organize savaşlar olması lazım tabi; takımlara ayıracaksın, sınırlar çizeceksin, suyu önceden hazır edeceksin, en önemlisi saldırı ve savunma üzerine stratejiler geliştireceksin ki tam oyun olacak.


Üstümüzü başımızı değiştirdik, saçlarımızı çimlerde kuruttuk, manzaraya inip bir şeyler yemeye ve sohbet etmeye koyulduk. Saat ilerledikçe erkeklerin birer ikişer aramızdan ayrılmasıyla dört beş kız kaldık ve yalnız kızların saatlerce konuşmaktan keyif alabileceği diyet, spor, manikür, kişisel bakım gibi konuların hepsini ele aldık! Daha öncelerde aynı ortamda çok bulunduğum, ama kader işte bir türlü yakınlaşamadığımız Sema ile de frekanslarımız kesişiverdi, bir güzellik daha katıldı akşamıma. Zaman geçirdiğim insanlara güven duymak istediğimi fark ettim, bu güven duygusu öyle her şeyimi anlatırım, her koşulda sırtımı dayarım gibi bir güven değil; anlaşılmanın ve aynı görüşte olmanın insana aşıladığı bir rahatlık, paylaşım ve hoşgörü dalgası. Bazı insanlar oluyor, evet onlar da tatlı, hareketli ve hiçbir kötülük de yansımıyor onlardan; ama enerji tam tutmuyor sanki, o rahatlıkla sarılmıyor etrafımız. Oysa düşündüklerini, yaşadıklarını, sevdiklerini ya da beğenmediklerini hiç çaba sarf etmeden, rol yapmadan, olduğu gibi anlatabildiğinde kendiliğinden gülüp eğlenmeye başlıyorsun ve içine kocaman bir nefes doluyor! Zamanın akışına sitemde bulunmuyorsun, hiç acele etmiyorsun; olmak istediğin yerde, olduğun insanı yaşayabilmenin, ifade edebilmenin ve bazen heyecanlı "Ben de!"lerle coşup bazen sessiz dinleyişlerde bile kendini hissettirebilen düşünce ortaklıklarının keyfini çıkarıyorsun.


Cuma okulda projemle uğraşıyordum ve tıkandım, Murat Hoca'ya koşayım dedim, sonra durdum. Bir dakika, dedim kendime, önce kendin iyice uğraş, bir şeyler düşün, bul, işe yaramazsa o zaman sorarsın. Kısa bir süre kafa yordum, şunu şöyle yapsam bunu böyle yazsam derken bir yöntem oluşturdum, yazdım, inceledim ve sonunda gerçekten baş edemeyeceğim bir noktaya geldiğimde hocamın kapısını çaldım. Epey bir süre benim yazdıklarımla uğraştık, hataları bulduk, deneyip yanılarak değişiklikler yaptık; bu sırada ciddi şekilde aklımı çalıştırıp son derece mantıklı yorumlarda bulunduğumu ve bu işten anlamaya başladığımı gördüm.

Akşam beraber Kanyon'da suşi yemeye gittik, bunu ben ısmarlıyorum ve projeden AA aldığım taktirde (aaah ah!) ikinci suşi seansını Murat Hoca Ankara'dan esintiler getirecek olan Quick China'da ısmarlıyor. SushiCo'ya ilk defa gittim, ne Ankara'da gitmiştim ne İstanbul'da. Bizim Quick China'yla kıyaslandığında insanı fast food yemek yiyormuş gibi hissettiren bir ambiyans farkıyla karşılaştımsa da yemeğimiz de sohbetimiz de çok güzeldi. İşte yine saygı, yine o güven duygusu. Düşüncelerimi, anlayacağını bildiğim birine anlatabilmenin huzuru, benim gibi olduğunu bildiğimden söylediklerini keyifle ve değer vererek dinlemenin zevki. Yeniyi hayatımıza alırken çekinebiliriz biraz, oysa güvendiğimiz seslerle bize ulaşan yenilere kapılarımızı daha rahat açıyoruz. Kör heyecanları seven, bilinmezlerin çekiciliğine kayıtsızca kapılabilen biri olduğumu sanmıyorum. Ayaklarım yerdeyken daha mutluyum sanki, yeniye atılmak değil yeniyi öğrenmek istiyorum bir nevi. Sağlam yepyenilerle, benimle bütünleşebilecek tüm duyulmamışlarla ve bunları bana katanlarla zenginleşiyorum.

Cumartesi sabahı İtalyan Kültür'e çevre yolundan tam yirmi dakikada gittim ve bundan sonra kimse beni bu yoldan saptıramaz! Derse zamanında yetiştim, her cumartesi olduğu gibi bu cumartesi de inanılmaz hayat doldum. Orada nasıl böyle mutlu olduğuma ben bile şaşırıyorum bazen! Çıkışta dergi alıp Salad Station'a gittim ve kendime harika bir salata yaptırdım. Bizim okulda bir salatacı açıldı bu dönem, yatıp kalkıp dua ediyorum getirenlere! Resmen okula gitme sebebim, sabahları uyanma ve labda çalışma isteğim; bilgisayarın başına geçer geçmez acıkmama kaç saat kaldığını hevesle hesaplıyorum desem yeridir! Bir salatadan insanın içine böyle coşku dolar mı, dolar işte! Yıllardır evimde kendime yaptığım salatamı şimdi birileri bana okulda da yapıyor, öyle diğer kafeler ya da kantindekiler gibi ağza sığmayacak ve su içindeki bir avuç marulun üzerine eser miktarda havuç ve lahana koyup iki dilim domates salatalıkla süsleyip tepesine dünyanın sosunu basarak salata diye yutturmuyor! Taksim'deki Salad Station ile okuldaki salatacının malzemelerini bırakın, kullandıkları kaplar bile birebir aynı, sadece okuldakinin fiyatı ötekinin yarısı ve üstelik bizim porsiyonlarımız daha da büyük, öyle ellerinden kayacakmış gibi çekine çekine koymuyorlar malzemeleri! Artık eve gitsem de salata yesem keyfim zahmetsizce ikiye katlandı, çalışma ortamıma dileyebileceğim en büyük lezzet katıldı, daha ne isterim!

Hafif salatamın ardından Arda'yla fikir teatisi buluşmamız başladı, Krepen'e oturup saatlerce sohbet ettik. Yazmak, kitaplar, gelecek, deneyim derken yıllar, yaşananlar ve düşünülenler aktı, tabaklar ve bardaklar gidip geldi, bazen aradan esinti geçti. Yine anlatabildim, anlayabildim, gülebildim; başka açılardan bakıp beynimi zorlarken kendime aykırı bir çabada bulunmadığımın, aksine yepyeni pencerelerden uzandığımın bilinciyle tiyatro saatim gelene dek aynı sandalyede ve bir sürü dünyada gezindim durdum. Multinet'in bozulmasına yanıp pek mahcup olsam da içim huzursuz değil ve keşfedilmeyi bekleyen yeni kitabımla sevinç içindeyim.



Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeki üç saatlik "Tatil Üçlemesi" maratonum başlamadan kapıdaki insanların şıklığından ayrı büyülendim, sahnenin bulunduğu tepede ortasındaki heykelle insana piazza hissini yaşatan koca alandan ve manzarasından ayrı. Akşamın serinliğinde İtalyanca, Türkçe, İngilizce konuşmalar ve ortalamanın üzerinde bir renklilik hakimdi bekleyişimize. Çok, çok yorgundum ve izlerken uyuyakalabileceğimden endişe ediyordum, bir yandan ertesi sabah nasıl kalkacağımı kestirmeye çalışıyordum; ama oyunun başlamasıyla tüm düşüncelerimi askıya aldım. İtalyanlar kadar kendilerini hareketleri ve mimikleriyle, konuşmalarındaki ahenkli vurgularla dolu dolu ifade edebilen başka milletler var mı bilmiyorum, bu oyunu biz sahnelemiş olsak bence aynı duyguyu veremezdik. Geçmiş yılların burjuvazisine, sorumluluklara, sınıflara ve sevmeye dair, rengarenk; hareket, koşturmaca, heyecan ve sıcaklık dolu bir oyundu. Arada çıkanlar, geçen seneki performansların daha iyi olduğunu söyleyip devamını es geçmeyi tercih edenler oldu; ama ben iyi ki gitmişim dedim. Oyun bitip sıra selam vermeye gelince ikinci ve üçüncü eğilişlerin arasında salonun yarısının kapılara hücum etmesi sahnedekilerin yüzünü biraz burdu gibime geldi, keşke çıkmak için acele edeceklerine iki dakika daha oturup adam gibi alkışlasalardı kendileri için de harcanmış onca emeği.

Bu sabah odamı temizledim, mis gibi kokuyor! Odamda en fazla on iki gün daha geçireceğim sanıyorum, on birinde burayı boşaltıp temmuz başına kadar kalacağım çadır odama geçeceğim. Eşyalarımın çoğunu burada bırakmayı ve turist hayatı yaşamama olanak tanıyacak birkaç olmazsa olmaz parçayı yüklenmeyi planlıyorum. Kraliçe Elizabeth gibi yetmiş bavulla seyahat eden biri için nasıl bir deneyim olacağını göreceğiz. Bugün beş saat boyunca labdaydım, bir türlü sonuç alamıyorum ve atmadığım takla kaldığına pek inanamadığım için iyiden iyiye açmaza gireceğimden endişe ediyorum. Yarın bir de master dersinin önceki ödevinin demosunu yapacağım, ödevde ne yaptığımı bile hatırlamıyorum ve kodlarımın çalışma şekli öylesine derme çatma ki parametreleri girmeye mi uğraşayım, onları nasıl ve neden seçtiğimi anlatıp sonuçları yorumlamaya mı çalışayım bilmiyorum! Başa gelen çekiliyor işte; yarın da geçecek, sonra öbür gün de geçecek, bir bakmışım ayın yedisi olmuş - acaba o gün elimdeki raporda neler yazıyor olacak?

Bu birkaç gün ortalıklarda pek görünmeyeceğim blog, spor bile yapamayabilirim artık gerisini sen düşün. Projelere isyan edeceğim ve o isyanları dahi yazmaya vaktim olmayacak. Adios amigos!

12 yorum:

Damlo dedi ki...

ayy yine upuzun bi post. bu kadar emek harcıyosun ya okumak boynumuzun borcu :)

ben su savaşlarında plastik şişenin kapağını delmek suretiyle bir level atlamıştım küçükken. nasıl bi sevinçti anlatamam.

hadi kolay gelsin her bi şey.

pın dedi ki...

damlacım ya senin bu emek harcamışsın demene bayılıyorum :)) iyi ki okuyorsun üşenmeden, ben de aynen okuyorum seni haberin olsun!

plastik kapağı biz de delmiş olabiliriz ama daha çok karşı apartmanın garaj musluklarından doldurup doldurup anında boşaltıyorduk galiba.

şu teslimler bir bitsin başka şey istemiyoruuum!

Damlo dedi ki...

ama napıyım o kadar uzun ve kusursuz yazıosun ki aklıma ilk gelen kelime emek oluyor.

pın dedi ki...

bazen o kadar zamanımı alıyor ki tek bir cümleyi bile tam içimden geldiği gibi anlatamadığımı düşünüp dakikalarca uyladığım oluyor ama sonunda içime sinince mutlu oluyorum, hele seninki gibi yorumlar alınca deme keyfime! çok teşekkür ederim, ne güzel bunları duymak ya!

Melmoth dedi ki...

'bazen aradan esinti gecti', onun icindir ki her sey bir o kadar dogal ve yerli yerindeydi, düsüncelerimiz mutlu, sohbetimiz sevincliydi :)

pın dedi ki...

kitabımı okumaya başladım! anlatım da dil de harika!

Melmoth dedi ki...

simdi ben de actim, zamaninda altini cizdigim satirlara baktim. maria puder'in kimi sözlerinin icime ne kadar isledigini, kimligimin ayrilmaz bir parcasi haline gelmis oldugunu saskinlikla fark ettim. bakalim raif bey ve maria'nin hikayesi senin üzerinde nasil bir tesir birakacak.

gürültü dedi ki...

merhaba:) italyan kültürden genel olarak memnun muydun ? kurlar yaklaşık ne kadardı?

pın dedi ki...

ciao! italyan kültür'den oldukça memnundum, hala memnunum ve devam ediyorum. "ne kadardı?" sorunun cevabı süre ve ücret açılarından değişiklik gösterebilir, www.iicistanbul.esteri.it adresinde "italyanca öğrenmek" sekmesinden tüm bilgilere ulaşabilirsin.

pın dedi ki...

bu arada profiline şimdi bakıp seni takip ettiğimin yeni farkına vardım! emeğine sağlık, iyi ki yazıyorsun! bu kadar çok filmi ne ara seyredebildiğini aklım almıyor :) izlemeye ve seyrettiklerinle yaşadıklarını paylaşmaya devam et lütfen :)

gürültü dedi ki...

yazdığın internet sitesini incelemiştim orda maddi konuyu hiç açmamışlar sanırım gidip konuşmam gerekiyor ve nerede olduğunu bilmiyorum!:)) artık kaybola kaybola bulurum.


blog için de teşekkürler!! tamamiyle ileride ne yaptığımı ne izlediğimi unutmamam için yazdığım bir yer ama sen blog kavramını daha iyi dolduruyorsun. kitap gibi her anı ve ayrıntıyı didik didik yazman buna zaman ayırman özenmen çok etkileyici:))bunu bir defterde saklı tutmamaman ise daha güzel:)

pın dedi ki...

italyan kültür meşrutiyet caddesi'nde. odakule'den, gloria'nın yanındaki collezione mağazası yanından istiklal'in arkasına geçince meşrutiyet'te oluyorsun, oradan sola dönüp biraz ilerleyince zaten italyan bayrağını göreceksin binanın yukarısında. 300'ü geçen bir ücretti en son. ben de kayıt yaptıracağım bu hafta ya da haftaya.

bazen fazla didik didik yazdığımı düşünüyorum ama genelde kendimi tutamamaktan memnunum sanırım ;)