5 Mayıs 2010 Çarşamba

Şekerleme varken snooze demeyeceğim!


Ravel'in Bolero'su denildiğinde fenalaşma, baygınlık geçirme, sıkıntılanma semptomlarını çok görürüm. Ortaokulda müzik dersindeydik ve hocamız bize bir parça dinleteceğini söyledi. Çok dikkatli dinlememizi istedi; çünkü aynı tema yinelenirken müziğe bir sürü yeni enstrüman katılacaktı ve hepsini ayrı ayrı duyabilmemizi, eşlik partisine de önem vererek dinleyebilmemizi istiyordu. Böylece Bolero benim için tesadüfen duyulmuş bir parça olmadı. Bir yerlerden kulağıma çalınmış dokuz dakikalık bir aynılıktan ziyade inceden hissetmeye gayret ettiğim, üzerinde uğraştığım ve içinden sevilebilecek bir sürü melodi çıkarttığım bir eser olarak girdi hayatıma. Sekiz buçuğuncu dakikada belirtmek isterim ki Bolero'yu her zaman savunurum.




Bu sabah bazı sabahlar yaptığım bir hatayı tekrarladım ve alarmı susturduktan sonra beş dakikalık bir uykucuk yapmak istedim, elli dakika kadar sürmüş. Bazı hatalardan ders alınmıyor. Dersin başlamasına bir saat on dakika uyanmış ve hazırlanma süresi bir saatlik bir insan olduğumdan kahvaltıyı atlamam beklenirdi, ama kahvaltım günümün baş eğlencesi ve moral kaynağım olduğundan tabii ki böyle bir şey yapmadım ve on beş dakikalık rötarla derse yetiştim. Kuzey Park'ın önüne park etmek durumunda kaldım, ne güzel olmuş garajda yer olmaması ki Egecan'ı gördüm gazetesini okurken, arkasından dolaşıp öptüm ve baya bir sıçrattım.

Derste ne anlatılıyordu efendim, benim geçen seneki proje konum anlatılıyordu! Bugün anlatılanları adım gibi biliyordum ya, ölsem de gam yemem artık. Oh, nasıl bir rahatlık! Ah ah, son ödevi de bundan verse nasıl sevinirim, şimdiden bir şişe şampanya patlatıp mezuniyet kutlamalarına girişirim.

Dersten sonra spora gittim. Bacağım artık ağrımıyor, çekmiyor. Spordan sonra laba bir uğradım, ama ödevimiz 17 Mayıs'a ertelendiği için haliyle bir rehavet ve açlık çöktü, ben de Güney'e inmeye karar verdim. Zaten yaklaşık iki haftadır inmemişim, fotoğraf çekmek için gittiğim günü saymayalım bence zaten, asıl arkadaşlarımla oturup bir sohbet etmeyeli öyle uzun zaman oldu ki canıma yetti. Saat beşe geliyor olsa da ben birilerini bulacağıma inandım, en olmadı gazetemi okur iki lokma yerim de keyiflenirim dedim.

Güzel düşünmüşüm. Emir Beyciğim, Melis ve bugün tanıştığım Umut'u çimlerde otururlarken buldum. Beş gündür konuşmuyormuşçasına hiç susmadım, çok iyi geldi. İstisnai bir biçimde mühendislik sohbetleri bile yaptım; projemi, hem de teknik detaylarıyla, anlattım. Gözlükler hakkında konuşurken Umut'un beğendiğim beyaz gözlüğün markasını ve hemen ardından fiyatını şak diye doğruca tahmin edebilmesi karşısında ne tepki vereceğimi bilemedim, zira kendisiyle bugün tanıştık ve o gözlükle herhangi bir geçmişi de bulunmuyor. Öğrendiğime göre bir tanıdık falan çıkmadığı takdirde gözlüklere üç aşağı beş yukarı o türden paralar hakikaten de bayılınıyormuş, yani sonunda dönüp dolaşıp beğendiğim gözlükleri alırsam hiç olmazsa kendimi biraz daha az kazıklanmış hissedebilirim. Yeni insanlar tanımak da çok keyifli bir şey, mesela Melis'le bugün ikinci kez görüşmüş olduk. Tanıştığımız gün üzerinde alenen inceleme yapmaktan geri duramamıştım, zira çok güzel olduğunu fark ettiğimden gözlerimi pek alamamıştım. Bugün ise hep birlikte bıcır bıcır konuştuktan sonra bilhassa hoş geldin ve güle güle öpücüklerini çok fazla uygulamadığım (belki de uygulayamadığım) halde Emir Bey'in başlattığı furyaya ayak uydurdum ve öyle hoşuma gitmiş olacak ki içimden Melis'i de öpmek geldi ve kendimi hiç yadırgamadım. Böyle durumlarda kendimi biraz yadırgadığım olur genelde, zira içimden gelmeyerek yaptığım hareketleri üstüme başıma yakıştıramam; ama bugün son derece samimi hisler içindeydim ve bana öyle doğal geldi ki şaşkınlık bile yaşamadım. Küçük bir sohbet ve uğurlamayı buraya aktarmama vesile olan arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Onlar gittikten sonra çimlerde gazetemi okudum, saat yediye doğru kalktım. Eve erken dönmeyi sevmiyorum, çünkü sekiz buçuktan önce yemek yemek istemiyorum ama eve gider gitmez çok aç olduğumu hissediyorum ve midemi sebzeyle doldurup şişiyorum, sonra bir şeyleri bekliyormuş gibi işlevsiz bir duruma geliyorum ve boş boş vakit öldürüyorum. Döndükten sonra da gazetemi okumaya devam ettim, arkasından beklenen an geldi de yemeğimi yedim. Annem hastalanmış sesi soluğu doğru düzgün çıkmıyor, anneciğim zaten beş güne bir hastalanmazsa olmaz ama bu sefer gerçekten hastalanmış işte. Sesinin tonuna üzüldüm, ama ne yapsın yumuş yumuş kitap okuyacak ve birkaç sayfadan sonra uyuyakalacak. Hastalığın keyfini böyle çıkarsın ve hemen iyileşsin.

Bugün düşündüm de, aslında gerçekten eve çıkabilirim ben. Yalnız kalamam diye endişeleniyordum, hala da endişelenebilirim aslında bu konuda. Eve geliyorsun, kimse yok. Ama zaten bir sürü gün ve akşam bu şekilde olabiliyor. Örneğin dün odada kimse yoktu, bugün ise Fazilet daha yeni geldi ve Meltem neredeyse hiç gelmiyor artık. İkisinin de varlığı gerçekten yadsınamaz, öte yandan "ev" duygusuna hasretliğim de gitgide artıyor sanki. Seneye de burada kalmak için gerekli başvuruları yapacağım ama hiç belli olmaz, mezuniyetten sonra kendime farklı bir yol çizmeye de kalkışabilirim. Kepi bir çiğneyeyim de sonrasını düşünürüz.




Gazetemi çok seviyorum blog. Gazetemde her gün bir sürü şey okuyorum. Önce ilk sayfaya göz gezdiriyorum, ne var ne yok fikir edinip öğreniyorum. Sonra sayfayı çevirip köşe yazarlarıma atlıyorum. İlk sayfada içimi hoplatan, yüzümü gülümsemek, kaş çatmak gibi devinimlerle şekilden şekle sokan haberlere verdiğim tepkilerin yazıyla dışavurumlarını okudukça keyifleniyorum, hislerime tercüman olan bin bir değişik kelimenin, yorumun ve anlatım gücünün hayranı oluyorum. Değerlerimi bir yandan geliştirmeye, geliştirdikçe de sabitlemeye çalışıyorum, inandıklarımı sorgulamamazlık etmiyorum. Kendime, prensiplerime ve dünya görüşüme sağlam bir yer inşa etmeye çalışıyorum, bakış açımı kendime belirginleştirmeye uğraşıyorum ve çok düşünüyorum, işe yaradığımı hissediyorum. Çok şeye içleniyorum, ama bu aralar beğenilerimi ya da isyanlarımı aktaracak bedensel ve zihinsel gücüm tam yeterli değil gibi. Yazmak yerine şimdilik okuyor ve özümsüyorum, daha berrak günlerimde kupürlerden beslenip koca bir görüş betimlemesi yapabilirim böylece. Böyle konularda yazması henüz çok kolay değil benim için, çünkü kimi konularda taraf tutarken fazla ateşli yorumlarda bulunabileceğimi hissediyorum, oysa bir yandan daha hoşgörülü olabilmenin belki de asıl ihtiyacımız olan şey olabileceğini düşünüyorum ve o hoşgörü seviyesine ulaşmış olduğumu sanmıyorum, dahası o seviyenin tam olarak nerede olduğunu da kestirebilmiş değilim aslında. Beni rahatsız eden çok şey dönüyor; ama onları anlatırken kullandığım dilden emin olmak, fişeklenip bol keseden sinir ve bilgiçlik atar duruma düşmemek istiyorum. Bir küçük şeyden bahsedecek olsam bunu beceririm sanki, ama hepsi zincir gibi sıralanıyor beynimde; onu da anlatayım, bunu da yazayım istiyorum. Gaza geliyorum. Bekliyorum.

Body Shop'tan bir krem aldım. Değiştire değiştire bir hanımeli gibi kokan Moringa serisinden alıyorum, o bitince hindistan cevizi serisine dönüyorum, çiçek-ceviz gidiyor hep. Hindistan cevizli sete yeni bir vücut losyonu eklenmiş, "shimmer body lotion" adı altında satılıyor ve gerçekten, ama gerçekten çok güzel parlıyor! Sürdükten iki gün sonra bile minik minik ışıldıyor, ne zaman bacaklarımı görsem çocuklar gibi seviniyorum.

Bir şarkım var, ne zaman radyoda çıksa işi gücün arasında bile kendimi hayatı sevmeye ve çok mutlu hissetmeye adıyorum ve her seferinde işe yarıyor! Absynthe Minded - Envoi.

2 yorum:

Melmoth dedi ki...

güncel siyasi haberlere dair görüslerini yazmadan evvel verdigin sinyaller bence yerli yerinde. sadece sunu söylemek isterim, her gazete ele aldigi konuda, yayinladigi haberde, kimi zaman muhabirlerin kisisel deneyimleri kimi zaman kurumsal-örgütsel nedenlerle bize gercekligin ancak kucuk bir bölümünü gösterecektir. sayet dengeli bir bakis acisi olusturmak, olan bitene dair kapsamli bilgi sahibi olmak istiyorsak tek bir gazetenin gercekligine degil gazetelerin cesitliligine ihtiyac duyariz.

istisnasiz bütün gazeteler gercekligi alabildigine egip bükerken, bize düsen birinde oku(ya)madigimiz bir cümleyi bir digerinde bulmaya calismaktir.

cumhuriyet okuruysan yarin bir de onun yanina yeni safak al mesela ya da taraf, ya da ücünü birden. okudugun gazete bana göre sana verecegini vermis, ondan alacagini almissin dünya görüsü anlaminda. simdi sanki biraz karsilastirma yapma zamani :)

pın dedi ki...

işin aslı sana hak veriyorum, hatta bazı arkadaşlarımla da buna benzer şeyler konuşmuştuk, ancak aklımda en canlı örnek annemle bu konuyu birebir bu cümlelerle ele almış olduğumuz. söylediğin şeyi yakında gerçekten yapacağım ve ara sıra düzenli bir şekilde yapmak gerekiyor aslında. biz savunduğumuz şeyleri içimizde, yalnız birbirimizle paylaşarak fazla yol alamayız. bizim gibi düşünmeyenler hangi açıdan bakıyor, neleri ele alıyorlar bunu da bilmek ve herkesi anlayabilmek gerek. benimsediklerim üzerine yazılanları okumak bana ne kadar güç verse de görmezden gelmek ya da daha ilerisi küçültmek yerine yadsınamaz bir karşıt görüş bulunduğu gerçeğini kabullenmek ve ona göre hareket etmeye çalışmak, onların savundukları uçurumlar ötesinde de olsa bunları ilk elden bilmeye cüret etmek daha akılcı olabilir. nihaytinde bu hiçbir zaman gerçekleşemediği için yıllardır azınlık konumundan çıkamamış bir görüşün "kendi içinde savunucuları" olarak kaldığımızı düşünüyorum.

en yakın zamanda okumaya çalışacağım, bir görev edasıyla olmaması için kafamdaki kişisel ıvır zıvırları yoluna koyduktan hemen sonraya denk gelecek sanıyorum, birazzcık gecikirse sorun olmasın :)