Moyo'daki son yemeğimi yedim - inşallah. Kafayı çizip cumartesi günü de buraya uğramazsam bugün sondu. İyi ki de sondu. Bir şeylerin suyunu çıkarmakta bazen üstüme tanımıyorum. Korkularımı, kaçındıklarımı bastırmak için tek bir noktaya odaklanıyor ve çeşitli bahanelerle bu şekilde rahatlayacağıma kendimi inandırıyorum. Bir şeylerin ters gittiğini bile bile hiçbir şeyi değiştirmiyor, kısır döngülere giriyorum. Kimi zaman silkelenmeye gücüm yetmiyor.

Yağmur konuşma dersimizde başladı ve öğleden sonra üçe kadar devam etti. Hangi site bilmiyorum ama Danielle buranın bir hava durumu sitesinden bakıp saat beşte havanın açacağını söyledi. Üçte ıslanma tehlikesinin geçtiğine hükmedip fazla aç olmadığımdan ve çok fazla şişkin, üstümüzü kaplayan bulutlar yüzünden de az biraz keyifsiz olduğumdan süpermarketten küçük bir salata ve yanında biber ve salatalık alıp eve döndüm. Gözde'yle bir saat lafladık, sonra o koltukta uyuklarken ben yazı yazdım ve beşte kehanet gerçekleşti, bulutlar dağıldı, gökyüzü yine mavi oldu. Geçen perşembeden farklı olarak bugün hava da buz gibiydi, ama daha fazla evde oturamayacağımı bildiğimden bisiklet kiralayıp yediye kadar parkta dolandım. Eve dönüp giyindim, Moyo'da tören havasında son tabaklarımı ardı ardına tüketirken flulaştığım, kendimi fark edemediğim hissine kapıldım.
Evet, kendimi bir yerlerde bırakmış olmalıyım. İtiraf etmeliyim ki şu aralar gördüğüm her şeyden keyif alan, başını yukarılara kaldırıp derin derin soluyan, yüzünde koca bir gülümsemeyle yaşama teşekkürler yağdıran halimi özlüyorum. Sanki yeni bir şeyler keşfetmeye halim kalmamış, ne olacaksa olsun der gibi eylemsizleşmişim. Kendimi insanlardan, gürültüden çekmek istiyorum. Hava açtığı zaman mutluyum, kapadığı zaman çok hüzünlü.
Oysa bulutlar gökyüzüne üşüştüğü zaman çoraplarımı giyip kitabıma gömülebilmeli, ucunda azıcık ıslanmak da olsa bir dergi kapıp yanına kahve almalıyım. Bunları sevdiğimi biliyorum, ama sevdiğim şeyleri yapmıyorum ve neden yapmadığımı da bulamıyorum. Bir şeylere isyan ediyor, bir şeylerden kaçmak istiyor olmalıyım; çıkaramıyorum oysa. Gözümün önüne hep aynı sahne geliyor: renk çoğunlukla kırmızı, büyük valizimin rengi ve iki elimde iki valiz, kollarımda çantalarla istasyonun kalabalığını atlatıyor, trenime yerleşiyorum. Üzerimde geldiğim gün giydiklerim, camlardan birinde kendime bakıyor ve bir çan eğrisinden geçtiğim izlenimine kapılıyorum. Aşağıdan başlayıp tepelere tırmandığımı ve sonra indiğimi duyumsuyor, yukarıda kalmayışımın sorumluluğunu kendime yüklüyorum. Bir kez daha sırtımı dikleştirip yeni maceralara atılıyorum; yılmıyorum, ama içimde ufak bir "Keşke!.." nidası kalıveriyor, çünkü bir yerlerde ipin ucunu uzaklara attığım hissinden kurtulamıyorum.
Dersin başında Maria bana "Neden gitmek zorundayım diyorsun? Gitmek istemiyorsan gitme, kal!" dedi ve sanki bu ses beynimde yankılandı durdu. Sahi neden gitmek zorundaydım? Kalacak yerim, yeterli param vardı; peki ben ne diye, nereye gidiyordum? Gitmemek bu kadar kolay olabilir miydi ki? Çok güçlü, hayatı ve kendini çok iyi bilen biriymiş gibi bir anda karar alıp "Biraz daha burada kalacağım!" demek nasıl bir şey olurdu acaba? Demekten ziyade bunu diyebilmek, bunu yapabilmek, sonrasında bana ne hissettirirdi?
Dersten sonra Maria'ya ikimiz sınıfta yalnız kaldık ve ona bana neden o soruyu yönelttiğini sordum. Bir anda gözlerim doldu sonra, öyle kısacık bir andı ki neden böyle bir şey yaşadığımı ya da ne hissettiğimi anlayamıyorum bile. Duygularım hakkındaki bu takipsizliğim beni daha da içime döndürüyor. Zor diyebildim yalnız, zor. Alelacele gözlerimi kurularken içimden geçenleri anlatmaya çalıştım. Bütün cümlelerin başına "belki" yazacağım bundan sonra, her ne kadar aynı sözcüğü yinelemek istemesem ve sessizce tekrarlamayı yeğlesem de cümlelerim "belki"siz çok katı olacak. Belki yalnızlık korkum var, birkaç gün içinde çok yalnızlaşabileceğimden endişe ediyorum - oysa yalnızlığı seviyor ve hatta Brno'da yalnız kalacağım günleri iple çekiyordum. Belki başarısızlık korkum var, zira kendimi başarısız hissettiğimde kendimden iyice uzaklaşıyor, aynaya yabancılaşıyorum. Bütün bunlarla birlikte, ve aynı zamanda bütün bunlar yüzünden, kendimi kaybettiğim hissine kapılıyorum. Ufacık bir zaman korkum var, oysa yoktu, peki şimdi nereden çıktı tekrar?
Hafifken mutlu, ağırken mutsuzum. Dik dururken mutlu, kamburken mutsuzum. Enerji harcadığımda mutlu, hareketsiz kaldığımda mutsuzum. Günümün yarısını hafif, dik ve hareketli geçiriyorum; oysa akşamları kendimi ağır, kambur ve kıpırdayamaz hale getiriyorum.
Maria'ya dedim ki belki zamanı geri almak isterdim; zamanı geri alıp başka seçimler yapmak, sanatçı olmak, tasarımcı olmak isterdim. Hayır, belki de istemezdim. Kendimi iyi bilmesem bu hallerime canım bu denli sıkılmazdı. Ne zaman bir şeyler ters gitse içimde, başka seçimlere sığınır, başka hayatlara imrenir ve kendi hayatımı değersizleştirerek başkalarına gıpta etmeye koyulurum. Bunu istemediğimi bile bile kendimi kandırır, sırf isyan etmeye bir bahanem olsun, her şeyden keyif almaya çabalamamamın somut bir nedeni olsun diye keyifsizliğime kılıf uydururum. Bir şeylerden keyif almaya çabalamadığım zaman ne kadar mutlu olduğumu unutmaya çabalarım, hatalarımla yüzleşip kendime gelmek yerine şımarık küçük bir çocuk gibi sihirli değnekler beklerim. Bulutları ve kendimi suçlarım sonra.

Biraz rahatlayıp dışarıdan bakabilmeliyim oysa. Hayat bazen iyi, bazen kötü gider işte. Her güne mutlu uyanmamak, her an kontrollü davranamamak bir suç ya da günah değil, başarısızlık hiç değil, hayatın doğasında bulunan bir şey olmalı yalnızca. Neden, neden diye sorular sorup kendimi aşağılara çekmemeliyim. Her "Neden?" o anın büyüsünü kaçırıyor. Belki "Neden?" demiyorum da "Böyle işte!.." diyorum, oysa sırf kendime yüklenebilmek için "Neden?" dediğimi varsayıyor ve aslında her şey güzel giderken kendimi öyle olmadığına inandırıyorum.
Maria bana bakıyor, ben sanat okudum diyor; ama evim değil, yalnız bir odam var. Resim yapmak isterdim, oysa hakiki yağlı boyanın pahasına yetişmem zor.
Bölünmek istemiyorum, diyorum Maria'ya; bir yol seçmek ve orada kalmak istiyorum. Buraya keyfimden değil, benden başka buradaki herkes gibi zorunluluktan gelmiş olsam, böyle tatlı bir zorunluluğum olsa, nasıl bir hayatım olurdu - hayır hayır, asıl soru; ben kim olurdum acaba? Eskiden bir piyano hocam vardı, günde en az sekiz saat piyanonun başından kalkmaksızın çalışıyordu. O sıralar ben de üniversite dersleriyle boğuşuyordum. Bana "Meslekleri değişelim mi?" dedi bir gün; o imrendiğim, notalarla dolu günlerini bana armağan etmeyi teklif ediyor, benden bilgisayar ekranlarını, paniklerimi, devreleri, formülleri almak istiyordu.
Maria biraz daha rahat olmalısın, dedi bana; bugüne dek hiçbir özel konuya girmediğimizi sandığım halde bir ayda birbirimizi kırk saate yakın süre gözlemlemiş, pek çok şey paylaşmıştık. Alışılagelmiş tanışma ve yakınlaşma hikayelerinin aksine tüm bunları aynı dört duvar arasında yaptığımızdan, birbirimizi ne kadar iyi tanıyabildiğimizi ancak bugün fark edebildim. Kendime kimi zaman fazlaca yüklenebildiğimi, çizgilerimi azıcık, çok azıcık inceltmemin daha güzel olabileceğini söyledi Maria. Son birkaç derse o mükemmeliyetçi, dalgalı karakterim girmişti demek.
Hiç utanmıyorum yaşadıklarımdan. Bazen anormal davranıyor, anormal hissediyorum. Normal dediğim zaten benim normalim, başkalarının değil; öyleyse anormal dediğim de yine bana göre normal olanları içermeyen her şey, yani beni mutlu edenleri erteleyip tekdüze bir savruluşa kapılmak. İster ülkemde, işimi içeren yaşantımda olayım, isterse tatilde olayım; hepsi aslında günlük yaşam. Tatilde olduğum için günlük yaşamın dışına çıkmak, tercih etmediğim ruh hallerini dışarıda tutmak durumunda değilim. Hayır, utanmıyorum hissettiklerimden. Canım sıkılıyorsa sıkılıyor, iyi ki de sıkılıyor ve bununla da baş edip daha da güzel günlere tırmanıyorum.
3 yorum:
yapma ama böyle, kendine eziyet etme. hele de baska yasamlarla kendininkini kiyaslayip yiyip bitirme kendini. bir yola cikmissin iste hepimiz gibi, kendini ariyorsun ve büyük bir gücle de tutunmussun yazgina. bosver 'neden' sorusunu, nedensiz olsun olgular dünyasi ve sen su güzelim yasaminin tadini cikarmaya devam et.
gitmesin kimse
bazen böyle oluyorum işte, ama bir süre sonra geçiyor. hayatın tuzu biberi belki bu şüpheler, bilmiyorum ki?
Yorum Gönder