24 Haziran 2010 Perşembe

Çiçekli Pencere


Bugün ne güzel gündü! Hava kapalı ve soğuktu, sabahtan akşama dek. Hiç açmadı, hiç ısınmadı. Dün gece Özge bugün kahve içmeye gitmemizi teklif etmişti. Kim bilir birbirimize bir yılı aşkın süredir kaç defa kahve içmeyi teklif ettik? Önceleri ben içemiyordum, dışarı çıkamıyordum pek, sonra da nasıl olduysa artık denk gelemedik işte. En son ben onu aramıştım finallerden önce bir gün, annesi gelmişti İzmir'den. Sene içinde birkaç defa da komşuluğumuzu değerlendirip hiç olmazsa birbirimizi odalarımıza buyur etmeye niyetlenmiştik, o da olmadı bir türlü. Bugün, artık hiçbir engel kalmamışken, efsaneye dönüşen kahvelerimizi içmek üzere sözleştik!

Okulla ilişkimi kestim önce; belgemi teslim ettim, davetiyelerimi aldım. Sanırım artık üniversite mezunuyum ve işsizim! Özge'yle buluştuğumuzda öğleden sonra üçü geçiyordu, ayrılırken akşam sekizi. Hazır okuldayken birkaç dakika Manzara'da oturduk, sonra bu mühim işi hakiki bir kafede resmileştirmemiz icap ettiğinden Bebek'e indik. Hep dışarda oturduk, bir ara çiseleyen yağmur şemsiyenin üzerinde takılı kaldı. Hava gittikçe soğudu, ama öyle güzel zaman geçiriyordum ki kalktığımız ana kadar parmaklarımdaki uyuşukluğu fark etmedim. Şimdiye dek bir sürü buluşmaya yayabileceğimiz tüm konuşmaları ancak bugün masaya yatırırken Özge bana güzellik, ışık verdi. Bugün ona yalnızlıklardan sitem etmemeye gayret ettim, çünkü bana yalnız olmadığımı gösterdi; hayır, ben o doğallıkla yalnız olmadığımı hissettim, hatta hayır, öyle de değil, ben yalnızlıkla ilgili hiçbir şey hissetmedim, içinde yalnızlık geçen cümleleri hatırlamadım bile. Zaten yalnız değildim, daha da güzeli bunu onunla paylaşabildim bugün. Onunla olduğum için yalnız değil değildim ki, yalnız olmadığımız için beraberdik zaten. Ben, dünyam, Özge, onun dünyası, insanlar, ülkeler, kameralar, anılar, gelecekler hep bizimleydi. Gün gelir de ikimizden biri gerçekten yalnız kalırsa, o yalnızlığı kırmak için yine birbirimizin yanına geliriz. Evet, belki bugünkü gibi olmaz o zaman, destek arayışı ve sağlayışının kahramanları olarak hafif bir burukluğu gidermeye gayret ediyor olabiliriz; ama ne mutlu ki bugün kendi kalabalıklarımızı sırtımıza yüklemiş, torbalarımızdan avuç avuç havaya saçmaya ve onlar havadan süzülüp masamıza dökülürken birbirimize ve yukarı bakıp gülmeye gelmiştik!


Efsanevi buluşmamızı hepten somutlaştırmak için kameramı da götürdüm, arkamda oturan çocuktan fotoğrafımızı çekmesini rica ettim. Kamerayı eline alır almaz ayarı otomatikten manuale getirmesi bir oldu, kendinden son derece emin bir ifadeyle bir süre uğraştıktan sonra fotoğrafımızı çekti ve "Bu renk ayarı iyi mi?" diye sordu! Kendisi daha üst model bir kamera sahibiymiş ve epey de deneyimliymiş anlaşılan. Maşallah bir yıldır kameram var, hala otomatik takılıyorum. Ayıp bu yaptığım! O kadar çekmeyi seviyorum, ışık daha iyi geldi mi kendi kendime mest oluyorum da bir şu kameranın altından girip üstünden çıkmaya vakit ayıramıyorum. Bu yaz bu işle ilgilenmem ne güzel olur; elimde fotoğrafçımızın da pek beğendiği iki lens ve bol bol da malzeme!

Birilerinin bir şeyleri başardığını görmek harika oluyor. Ortaokulda, bir ara piyano çalmaktan epeyce soğumuştum. Hafta içlerinde nedense piyanonun başına geçemiyordum, çalışmıyordum bir türlü. Bora'yla gayet iyi anlaşıyorduk ve gerçekten çok, çok tatlı biriydi; ama iş parça seçmeye ya da pratiğe gelince belki de uyuşamıyorduk. Aramızda dile getirilemeyecek bir profesyonel uyumsuzluk vardı belki. Bir akşam müzikleri Bora'nın çalıyor olması vesilesiyle "Azizname"ye gittik ve piyanosundan aramıza karışan coşkuyu hissettikçe nasıl heveslendim anlatamam! Ertesi hafta performansımı gördüğünde Bora'nın ağzı açık kalmıştı!

Dün akşam Kennedy'deki yemek de bunun gibiydi. Hocalar, yeni mezunlar, eskiden mezun olup şimdi çalışanlar ve iş hayatı dolayısıyla okulumuzla ilişki içerisinde bulunanlar bir aradaydık. Hepimiz farklı masalara dağıldık, benim masamda Bülent Hoca vardı, mühendislere işletme dersi veren Barhan Hoca, sonra bizden mezun ve yurt dışında MBA yapmış, çalışmış, evlenmiş ve buraya dönüp Ericsson'da yönetici olmuş bir bey, değişik ve güzel bir sektörde çalıştığı için tebrik edilen bir hanım ve Rektörlük Ödülü'ne layık görülmüş arkadaşımız Saruhan. Bülent Hoca'yla aynı masaya oturmayı baştan kararlaştırmıştık, içeri girdiğimde hemen bir fotoğraf çektirdik ve ardından hep yaptığımız gibi sanattan konuşmaya başladık. Bana "Asal Sayıların Yalnızlığı"nı okuyup okumadığımı sordu, kaçtır kitapçıda gidip gelip almaya yelteniyordum da bir türlü alamamıştım! Bayılacaksın, dedi, öyle isabet oldu ki bir anda heyecanlandım! Bu dönem Bülent Hoca'yla çok görüşememiştik, yemekten bir gün önce odasına uğradığımda haklı olarak sitem etti bana. Kennedy'de yine öyle sıcak, öyle destekleyiciydi ki. Beni insanlarla tanıştırırken yüzümü pembe yapıyor, sonra akademi konusunda sürekli pohpohluyor, başka yerde mutlu olamayacağıma ve burası için yaratıldığıma vardırıyordu bazen. Ayaklarım yere daha sağlam bastığından bulutların üstüne kurulmuyorum, yine de güzel sözlerle daha gerçekçi yüksekliklere taşınabiliyorum kimi zaman.

Şimdi dersler bitti, elim ayağım labdan çekildi ya, cumartesi günü sergiler gezerken "Sonra labda işim olsa nasıl olurdu?" diye düşündüm ve korkunç birtakım hisler geldi çöreklendi içime. Yorgunluk mu, stres mi, nasıl adlandırırsınız bilmem - ben pek adlandıramadım; ama dün akşam yemekte, bu işi başarmış ve rahat görünen pek çok insanın arasında, gözümde büyüyen zorlukları biraz küçülttüm yeniden. Fazlaca alternatifin arasında yine azar azar boğuldum tabi; master yaparken çalışmak, masterdan sonra çalışmak, akademiye yönelmek, doktora yapıp bir yandan iş tecrübesi edinerek akademiye yönelmemek, bambaşka şeylere yönelmek - üstelik bir aciliyeti de var bunların, oturup düşünerek zaman kaybetmeye gelmiyor! İş tecrübesiyse Eylül'de, doktora başvurusuysa yine Eylül'de. En güzeli master öğrencilerinin bu yaz kesinlikle tatil yapmam gerektiğinin altını çizmeleriydi. Ben de tatil yaparım öyleyse.

Kameranın butonlarıyla oynayıp renkleri güzelleştiren çocuktan nasıl heves aldıysam dün akşam konuşan, gülen, farklı yollardan geçip güzel hayatlara kavuşmuş insanları gördükçe yine heveslendim. Yola devam edebilmek için arada böyle hikayeler ne iyi geliyor!

5 yorum:

Emir Bey dedi ki...

Özge'nin fotojenikliği beni yine etkiledi yine etkiledi!

pın dedi ki...

valla ben de her seferinde hayran kalıyorum!

Özge dedi ki...

Hep dile getiriyorum ya 1. sınıfta seni benim odama atan rüzgara olan minnettarlığımı... Dün yine o rüzgar bizimleydi, hissettim. Bizi çok mutlu kılan yağmuru da soğuğu da,o rüzgar getirdi ki sinematografik bir atmosfer yaratılsın buluşmamızda diye. Seninle bir an konuşurken arkadan gelen dalgaların sesi ve yaydığın inanılmaz enerjiyle, evet dedim şu an çok uzakta bir sahil kasabasındayım,eski ve güzel bir dostla geçen yılları yad etmekteyim. Benim için de o kadar güzel bir gündü ki! Eğer gece, gündüz, akşam, zaman kavramları olmasa sanırım günler boyunca her şeyi unutup konuşmaya devam ederdik. Seni kendinden emin, enerjik, umutlu ve gözlerinin içi gülen bir vaziyette yakaladım ya, daha ne isteyeyim! Teşekkürler hayatımdaki varlığına. Bir de iyi ki yazıyorsun, hep yaz sen...

PS: En fotojenik bulduğum iki insandan böylesine yorumlar gelmesi beni nasıl mahçup ve bahtiyar kıldı anlatamam!

pın dedi ki...

İyi ki aynı odada buluşmuşuz gerçekten, hep diyorum ya hiç unutmuyorum bana kapıyı açtığın anı! Bu arada dün yer değiştirmeyi unuttuğumuz için dalga sesleri arkadan geliyordu :) Seni çooooooook seviyorum fotojenik Özge'm!

Damlo dedi ki...

oşşgeldin işsizler güruhuna! umarım kısa sürer ;)