Pazar günü kendi kendime çığır açtım! Sabah on birde uyanıp yürüyüşe çıktım. Adından anlaşılacağı üzere yürüyüş bu. Yürüyüşlerimi koşuya çevirmekten hep korktum, hızımı ayarlayamazmışım ve çok hızlanıp tıkanırmışım ya da fazla aheste gidip işin suyunu çıkarırmışım gibi gelirdi. O gün nasıl olduysa, daha ilk yatlara varmadan bir anda koşmaya başladım! On dakika verdim kendime, o on dakikada Bebek'ten Kuruçeşme'ye vardım ve yürüyerek dönüş yolumun başlangıcına kadar gittim. Dönüşte, Ortaköy'ün kalabalığını atlattıktan sonra yine Kuruçeşme'den Bebek'e, bu sefer on beş dakika koştum! İki saat alan yürüyüşüm bir buçuk saatte bitti ve kendimi inanılmaz zinde hissediyordum.
Kahvaltıdan sonra yine yüzyıllardır denk gelip Dunkin ve Manzara haricinde bir yerlerde sorumluluklarımızın arasına sıkışmamış, rahat bir çay kahve sohbeti yapmaya çalıştığımız Umut'la Bebek'e indik, üç saatin ardından yürüyerek yukarı döndük ve arabayı alıp Kanyon'a devam ettik. Bir günde iki defa Küçük Bebek'ten yukarı yürüdüğüme göre canıma susamış olmalıyım. Kanyon'da bir sürü film adı not ettim, birkaç da kitap baktım. Kitapların hepsi ilgi çekici görünüyordu gözüme, ama bir şekilde daha çok incelemek ve sonradan asla hayal kırıklığına uğramamak istiyordum, o yüzden annem geldiğinde onunla beraber bakınalım diye şimdilik yalnızca "Asal Sayıların Yalnızlığı"nı aldım, diğerlerini hala kafamda evirip çeviriyorum.
Kanyon'dan dönüp Marmara Hisar'da Yasin, Emir ve Melis'le buluştuk, bir şeyler yiyip yeni evinde ve doğum gününde Melis(ina)'yı görmeye gittik. Bizim buralarda şahane bir sitede, harika bir eve çıkmış. Hisarüstü'ndeki derme çatma evlerden sonra böylelerini görmek insana huzur veriyor. Sitenin kapısında zaten güvenlik var, ama içerde de görevliler geziniyor. Her yer yeşillik, itinalı, nezih. İçimi ne kadar açan bir kelimedir bu nezih! Buralarda kalırsam, darısı başıma inşallah. Bir zaman böyle güvenli, huzurlu, kutu gibi bir evim olsun; sade eksiği gediği olmasın, yıkığı döküğü bulunmasın yeter.
Pazar günü bir ara babamı arayıp sesini duymak istedim, konu nereden geldiyse ruhsatıma yazdığı ve sürekli hatırlattığı tarihlere geldi. Arabamın trafik muayenesinin Kasım 2009'da yenilenmesi gerekiyordu ve ben hala bu işle ilgilenmemiştim. Haklı olarak yine sinirlendi babam, bak bunun cezası yedi yüz milyondan başlar, arabanı da bağlarlar, öder arabasız kalırsın dedi. Ödersin derken de sinirleniyordu zaten, sanki ben ödeyince çok bir şey oluyor, yine ailemizin parası havaya uçuyor. Araba pazartesi günü Ankara'ya yol yapacak, bir çevirme olsa mahvolduk. Servise de gitmesi lazım öte yandan, hem bakım tarihi geçti hem de uzun yoldan önce zaten ufak da olsa bakımı yapılmalı. Egzoz emisyon pulum bile yok, sağ ön sinyalim çalışmıyor, düşünün siz benim halimi.

Dün sabah kırmızı ışık cezamı ödemek, sanayiye gidip egzoz ve sinyal işini halletmek üzere evden çıkmadan önce aşağıdaki markete uğradım. Teknik servisteki tatlı abi vardı, bizim marketçi, bir sucu ve güvenlik görevlilerimizden biri. "Bugün tam bir erkek olmaya gidiyorum!" dedim, gülüştük, trafik muayenesi için uğraşacağımı anlattım. Hepsinin, hele de bizim pek kırılgan görünen marketçimizin yüzleri bembeyaz kesildi, "Allah kolaylık versin!" diyip beni bir güzel korkuttular. Arabanı didik didik ediyorlar, bir küçük kusur bulsalar hemen geri gönderiyorlar, beklediğin upuzun kuyrukla kalıyorsun dediler. Onların tavsiyeleri üzerine önce servisi aradım, bari bakımı yapılsın da trafik muayenesinden de geçebilsin diye, bu şekilde muayeneden asla sağ çıkamaz çünkü. Servisten en yakın cumaya gün verebiliriz dediler. Servis işi böylece yattı. Sonra Umut'la konuştuk, dedi birtakım şirketler var, arabanı kapından alıp birkaç saate ön muayeneyi ve trafik muayenesini halledip yine kapına bırakıyorlar. İnternetten bunu yapan bir firma bulduk, adamlarla görüştüm ve bugün arabamı almaları konusunda anlaştık. Annemle babam arabanın çalınması ihtimaliyle azıcık huzursuz oldular, babam yine espri yapıyor "Bak Kasko da ödemez, gitti gider!" diyor; anneme arabayla beraber gitmeyi teklif ettiğimde "Aman seni de kaçırırlar, sen arabaya sakın binme! Araba gitsin, sen dur!" diye feryat ediyor.

Arabama bir GPS cihazı taktılar, internetten nerede olduğunu görebiliyorum. Arabamı gezdirmeye çıkaran Mustafa Bey bana nüfus cüzdanını verdi, hoş banka cüzdanını falan bile verse güvenemezsin ya. Her şeyin her yerde sahtesi var. Google'daki sıralamaya itimat ettik işte. Sağ ön sinyalin çalışmama nedenin beş kablodan birinin kopuk, dördünün kesilmiş olması olduğunu söyledi! Aylar önce lastik patlaması sonucu yaşadığım kazanın ardından servisten bana sağ ön sinyalimin bozulmuş olduğunu ve ne hikmetse tamir edemediklerini, arabayı bu işlemler için ayrıca getirmemin uygun olacağını söylemişlerdi. Belki de ikinci bir işlemler silsilesinden para kırmak için beni tufaya getirdiler? Biraz da garibime gitmişti yani, neticede basit elektrik devreleri bunlar, neyini halledememiş olabilirlerdi ki? Mustafa Bey kesik kabloları fotoğraflayacağını söyledi. Yine aynı kazadan sonra kontrol edilmiş farlarımın bağlantılarında da inanılmaz hatalar bulunduğunu ekledi. Epey şaşırdım bu işe.
Arabanın bakımını o yüzden Ankara'da yaptırmak istiyordum zaten, burada ben babam gibi takip edemiyorum ki. Arıyorlar, "Pınar Hanım, aracınızın bilmem neresindeki bilmem ne şeysine bıdıbıdı olmuş, o da şuna şöyle zarar verebilir, biz de bilmem nereden parça istettik, astronomik bir fiyata beş yüz seksen altı gün sonra gelecek. Onaylıyor musunuz?" Sıkıysa onaylamıyorum de, bir yerde can güvenliğinden söz ediliyor! Şubatta annem ufak bir kaza atlatmıştı da kaportası ezilmişti, servise götürdük milyarlar istediler. Aldık kaportacıya götürdük, onda biri fiyatına yapıp mis gibi teslim ettiler. Ne zaman nerede ne yapılacak, babam benden iyi biliyor. Kazıklanma düşüncesi insana çok acı geliyor. Etiketi olmayan ürün ve hizmet fiyatlarının adamına göre şişirilmesi konusundaki isyanlarımı ara ara dile getiriyorum zaten, bilmiyorum büfelerdeki sakız fiyatlarının değişkenliğine değinmiş miydim? Hadi Bebek'tekiler Hisarüstü'nden pahalıya satmalarının nedenini kira farkıyla açıkladılar. Ankara'da çalışanlarının yüzünden "Malikanemize nereden düştün sıradan halk insanı?" ifadesi okunan bir süpermarkette 1.75'lik sakızı adamlar tutup 2.50 yapmışlar, ben şarlayınca da "Abla tamam, sana 1.75 olsun!" dediler. Ne ala memleket!
Bu trafik muayenesini yaptırmamam durumunda ellerimi açıp dua etmekten başka şansım kalmayacaktı. Bir arkadaşım geçenlerde tam sınırında, elli promille yakalanmış, polis bağlıyorum arabanı demiş. Çocukcağıza önceden arkadaşları böyle durumlarda polise "Abim!" diye hitap etmesini öğütlemişler, o da abim aşağı abim yukarı konuşmaya başlamış, yok. Sonra göze gönüle pek hitap eden, spontane bir hinlikle sıyrılıvermiş işin içinden, böylece atlamış arabasına, sürmüş gitmiş. Nerde bende öyle yetenek!
3 yorum:
yetişemiyoruuum!
bana di mi :)
ivit
Yorum Gönder