Gelmeyi en çok sevdiğim ama çok sık gelmediğim bir kafedeyim. Sahile inmek zor geldi; çünkü trafik var, çünkü hep aynı bazen. Kimi zaman canım trafiğin kenarında, sokağın içinde olmak istiyor. Yazarlık yapmak için bugün burayı seçtim. Burada Multinet kartım geçmiyor, o yüzden de habire kapağı buraya atmıyorum sanki. Ama bugün buranın renkleri arasında kısa zaman yazmak istedim. Çok uzun kalınca etraf çok değişiyor, gidenler gelenler oluyor, hem burası aynı zamanda bir restoran olduğundan bir saat içerisinde iyice kalabalıklaşacak sanıyorum; nasıl diyeyim, çehre değişecek. Kahvelerin yerini şaraplar alacak, şu anda boş olan masalar birer birer dolacak. Şık kadınlar, orta yaşlı adamlar gelecek, dört ve daha fazla kişilik masalara oturulacak, çiftler görülecek, müziğin sesi belki biraz daha açılacak. O sıralar ben de buranın tadını çıkarmayı yavaş yavaş bitirip evimin yolunu tutacağım.
Aslında ben de bir kadeh şarap alabilirdim, ama üzerimde tatlı, rahat bir yorgunluk var. Öyle zamanlarda bazen çarpıveriyor o bir kadehçik, şu saatte ve bu sıcakta çarpılıp eve hepten yorgun, tatsız dönmek istemem. Cuma akşamı okuldan bir arkadaşımla dışarı çıktık ve bir şeyler içip epey muhabbet ettik, hatta biraz dans bile ettik ama o sıra biraz da geç olmuştu ve başımız dönmeye başlamıştı. Sahiden ilk mi bilmiyorum ama çok, çok uzun zamandır ilk defa anlık bir kararla gece dışarı çıkmış oldum, üstelik benim fikrimdi! Üç gün gündüzleri alışveriş yapmış, akşamları film izlemiş ve çok güzel zaman geçirmiş, çok tatlı yorulmuştum; fakat artık farklı bir şey yapmak istiyordum sanki. Okuldan çıkıp bir alışveriş merkezinde ufak tefek işlerimi halletmeye gittiğim sırada, feci bir trafiğin ortasında bir anda arkadaşıma mesaj attım. Aslında hala o kadar spontane değildim, bir ara bir şeyler mi yapsak ne yapsak deyip topu ona attım. Bu akşam yapalım dedi, içimde hala her şeyi muntazam yapmak isteyen karakterim beni engellemek ister gibiydi; ama sonunda olur dedim ve arabayı binbir zahmetle trafikten kurtarıp tekrar eve döndüm. Bir iki salatalık biber attım ağzıma, saçlarımı taradım, üzerimi falan değiştirmedim çünkü yeni şortlarımdan birini giymiştim.
Normalde gece dışarı çıkacaksam bunun planını çok önceden yapmam, o gün ona göre yemek yemem ve ona göre koşmam gerekir ki alınacak alkolün kalorisi nötrlensin. Tabi cuma günü kahvaltının üzerine bir ton yemek yemiş olsam bilmiyorum yine böyle rahat rahat çıkar mıydım, ama bir şey yememiştim. Öte yandan spor da yapmamıştım, varsın yapmamış olayım dedim ve her zamankinden farklı bir seçim yapmış olmanın tadını çıkardım. Başka bir şey yapmaya ihtiyacım vardı ve bunu ertelememe gerek yoktu, oh be işte rahat olabildim. Çok güzel zaman geçirdim, üstelik ertesi sabah da kendimi hiç kötü hissetmedim. İçtim diye suçlu hissetmedim, azıcık dilim çözüldü diye kendime kızmadım. Bunları normalde hep yaparım aslında. Ben olmak kolay iş değil bazen.
Ertesi sabah geç uyandım, günün çoğunluğunu evde geçirdim. Bir iki defa böyle eğlencelerin ertesi gününde akşama doğru yorulduğum, başımın döndüğü, tansiyonumun falan düştüğü olurdu, o yüzden sıcaklarda sokaklara atmak istemedim kendimi. Akşama doğru iyice dinlenmiş halde, bir gün önce yapmayı planlarken döndüğüm işlerimi halletmek üzere alışveriş merkezine gittim. Gezdim tozdum yine, bu sefer kafam mücevherlere gitti. Tamam, hala kuyumcularla işim yok, ama kuşlu kelebekli ıncıklı cıncıklı şeylerden de vazgeçtim artık. Onun için kendime bir kolye, bir çift küpe, bir de incili taşlı çok zarif bir yüzük aldım. Bir de çok zarif bir bilezik beğenmiştim, ama bileğime bol geldi ve bütün klası kaçtı, ardımda bıraktım. Ondan sonra da bir kafede oturup kendime kahve ısmarladım, kitap okudum.
İki resim arasındaki on farkı bulun. Sevimli ısırık efektini ve macchiato höpürtüsünü duyuyor musunuz?
Hani demiştim ya bir kadının ayağında güzel terlikler vardı ve benim bakmadığım bir mağazadaydı diye, azmedip o mağazaya gittim perşembe günü. Öyle dışarda giymeye terlik bulamadım ama evde giymek için şu yeni moda olan plastik terliklerden aldım kendime. İnanılmaz rahatlar, öyle rahatlar ki anlatamam. Süperler. İlk gördüğümde, bu ne yahu, demiştim. Plastikten terlik, ayakkabı yapmışlar, marka olmuşlar, bize kakalıyorlar. Şimdi terliklerime ööyle bakıyorum arada, bunlardan bir çift daha mı alsam, diyorum, hani başlarına bir şey gelir falan, ne bileyim! Nasıl kolay siliniyor bir de, anında tertemiz oluyor. Çok rahat, ay çok rahat. Karşıma çıksa bir çift daha alabilirim; ama şimdilik yeniden alışveriş merkezlerine gitmeye pek de niyetli değilim!
Çok pembe rujlar denedim. Çok yazlık ve pespembeydiler. Birini alacaktım ama ellerinde yokmuş, ayın yirmisinden sonra gelecekmiş. Belki o ara çok pembe olasım gelir. Bir kız o rujlardan sürdü ve "Aaabla ya baksanaa, Barbi oldum!" dedi. Sarı boyalı saçları vardı ama yaşı öyle fazla değildi belli ki. Dünyanın rujunu deneyip deneyip böyle değişik yorumlar yapmasını izlemek eğlenceliydi!
O arada bir gün de kitapçıya gidip daha önceden kafamda yer eden bazı kitaplar aldım. Okunmamış on beş kitabım olmuş şimdi, bana herhalde birkaç ay yeter! Dün gece Brunelleschi's Dome'u bitirdim ve hemen arkasından "S*ktir et"i okumaya başladım! Çok satanlara, hele bir de kişisel gelişimvari falan bir kitapsa pek yüz vermemeyi tercih etmeme rağmen, gördüğünüz üzere kitabın başlığı bize farklı bir şeyler vaat edecekmiş gibi duruyor! Çok satan kitap olduğu için epey önyargıyla inceledim onu, içinden birkaç sayfa okudum, sonunda alayım bunu dedim; çünkü şöyle yapın, böyle edinden ziyade böyle az ve öz, iki kelimelik ve çok etkili tavsiyelere ihtiyacım olabilirdi! Bu sabah, uyumayı, ehm, boşverip diyeyim, koşmaya çıktım örneğin, okuduklarımın hakkını vermeye koyuldum. Sıcağı boşverip koştum, kolay değildi ama olsun. Çok sıcaktı, o yüzden -normal rotam gereğince- Ortaköy'den Çırağan'a kadar dört dakika koşmayı da boşverdim!
Sonra korkularıma boşverdim ve havuza gittim. Neden korkuyordum bilmiyorum, ama biraz korkabilirdim. Kendi kendime havuza gitmemiştim hiç, hani havuza arkadaşlarla, aileyle, birileriyle gidilir ya. Sonra, belki küçükken hep biraz toplu olduğum için de çekiniyor olabilirdim. Çocukken ve ergenlik döneminde, hep arzu ettiğim gibi zayıf olana değin bikinili halimi bir türlü beğenememiş, onunla bir türlü barışamamıştım, biliyorum. Şimdi ufacık psikoloji bilgimle o zamanki hislerimin bugüne nasıl etki ettiğini açıklayamam, ama içimde hala birtakım çekinceler saklı olabilir.
Havuzda bone takmamız gerekiyordu ve girişte duş almamı istedi spor salonundan tanıdığım çalışan arkadaşım. Sabah koşudan sonra yürüyerek havuzun oraya gidip onunla konuşmuştum kaça kadar açık diye; duş almam istenince "Aa, ben koştuktan sonra banyomu yapıp geldim!" dedim. Üstümü başımı ıslattıktan sonra "Oldu mu, işte ıslandım! Zaten bone takmak da zorunluymuş! Nazi kampı mı burası?" dedim. Sanki bunları söylerken böyle birtakım çığırlar açıyordum içimde. Tek başıma havuza gitmiş, daha kapıda espri yapar olmuştum, çok hoşuma gitti!
Bu bone işi nedir? Ben çocukken havuzlarda kimse bone mone takmazdı! Yeni mi icat oldu bu keyif havuzlarında bone takma işi? Ne sevimsiz şey bu bone! Saçlarımı çekiştiriyor, kulaklarımı acıtıyor, alnıma yapışıyor! Saçlarımı sıkı sıkı toplasam, dökülmese olmuyor sanki. Bunları bir kağıda yazıp okula iletebilirmişiz aslında. Bone takmayalım kampanyası başlatacak değilim, ama sevmiyorum boneyi. Hem bone takınca saçımız havuza düşmüyor mu sanki, yine düşüyor! Aman neyse.
Boş şezlong yoktu, ben de havlumu güneşin ortasına serip uzandım. Spor salonundan tanıdığım arkadaşım yanımdan geçti bir ara, "Hem de şezlong yok!" dedim. Sen koştuktan sonra hemen buraya gelecektin aslında, duşunu falan burada alıp serilecektin, dedi. Yok, dedim, ben evde süper bir kahvaltı yaptım, varsın bedeli yerde uzanmak olsun. Söyleseydin bir yer ayarlardık, dedi. Zaten şezlonglarda kimse yok, hepsinde yalnız havlular yatıyor. Herkes yukarda! Bir de şuna üzülüyorum, yani bizim havuzumuz biraz böyle bakımsız, işletme zayıf. Koç'un havuzunu ne övmüştü orada okuyan arkadaşım; ormanın ortasında, pazarları açık büfe brunch oluyor, şöyle güzel böyle zevkli diye. Bizim havuza da bir bakan, bir güzelleştiren olsa keşke! Üç dört sene öncesine göre daha iyi belki, en son o zaman gelmiştim; ama çok da bir fark yok bana sorarsanız. Yine de çok keyifliydi, son yarım saatimde bir şezlong bile buldum. Dergimi kitabımı okudum, bir şeyler içtim. Fazla yüzmedim, bir ara suya girdim tabi ve o da pek keyifliydi. Suda olmak rahatlatır derler ya, ben de herkes öyle dediğine göre rahatlatıyordur dedim ve sahiden de rahatladım. Değişik, keyifli bir şeydi. Fazla yüzmedim, çünkü adam gibi yüzemiyorum, yüzerken nefesimi ayarlayamıyorum ve anında kesiliyorum. Sevmiyorum yüzmeyi, ama suda kalmayı sevdim. Güneşlendim, aslında yanmak istiyordum ama yok, yanmamışım! Evde sırtıma bir baktım ki bugün koşarken giydiğim tişörtün de izi çıkmış! Yine geçen yılki gibi, bacaklarımda şorttan yukarısı, gövdemde tişört askılarından aşağısı bembeyaz. Komiğim komik!
Yüzmeyi sevmediğim gibi küveti doldurup içinde oturma işini de hiç anlamam. Çocukken bir iki yaptım ama bana pek manasız geldi. Bir küvet su, köpük köpük, uzanıyorum. Ee, ne yapacağım? Küveti doldurup okuyanı var, çayını kahvesini, şarabını içen var, o halde küvette sigara içen duydum, aman! Ben kurulanayım, koltuğa uzanayım mümkünse.
Havuzda çocuklar falan da vardı, babamı düşündüm. Güneş kremlerinin kokusunu çok, çok severim. Bir şeylere, artık çocukluğa mıdır, yazın rahatlığına mıdır, (yoksa çocukken yaşadığım rahat ve bir o kadar da heyecanlı yazlık günlerine midir) müthiş bir özlem doğurur bende bu koku; ama tatlı bir özlem, öyle üzülüp iç çekilecek bir özlem değil. Mutlu, yumuş bir özlem!

2 yorum:
aman tanrım sen ne kadar güzel bir kızsın! maşaallah gerçekten.
canıım teşekkür ederim :) arada söyleyin böyle, iyi oluyor :) ayrıca senin duru güzelliğin hakkında daha önce yorum yapmamışsam şimdi yapmış olayım :)
Yorum Gönder