

Birtakım gariplikler, sorgulamalar oluyor. Ellerim yapış yapış olmuş sanki. Yıkasam geçer biliyorum, ama geçmesi neye yarar? Yıkamaya gidemiyorum. Çamaşır makinesi durmuş, çalışmakta olduğunu gösteren ışıl ışıl halinin yerini yalnız iki lamba almış. Üzücü bir gerçek bu: çamaşırlar asılmak istiyor. Çamaşırları asmak istiyor da değilim, istemiyor da; ama banyodan gelen döngü sesleri beni daha sakin, daha dingin tutuyor. Henüz çamaşırların asılma vaktine gelmediğimizi biliyorum. Işıklar aşağı doğru ilerliyor; yıkama, durulama, sıkma... Kırışmayı önleme/Son. Artık çamaşırların asılması gerek. Makine yaklaşık bir saat daha az biraz yuktunarak, içindekileri şöyle bir çevirerek hayatımın odağındaki erteleme prensibini yerine getirmeye devam ediyor. Son bir gayret. Artık ondan bu kadar. Çamaşırların asılması gerekiyor.
Hayır, maydanozları yıkamadım. Eski maydanozları atamadım. O kadar çok eski maydanoz vardı ve öyle yeşil görünüyorlardı ki kaptan çıkarıp onları atsam, sonra yeni maydanozları kaba yerleştirsem yanlış bir şey yaptığım hissine kapılabilirdim. Yeni maydanozlar o kadar uzun ve sıktı ki saplarını kesip kaba yerleştiremezdim. Saplar baştan aşağı maydanozdu ve hiçbir şekilde kaba sığdıramayacaktım. Bu bahanenin altına sığınır gibi maydanozları öylece dolapta bıraktım. Eski, yeni, hepsini.
Ama erikleri ve üzümleri yıkadım. Çamaşırları astım. Üzümleri yıkarken her defasında birer ikişer yemeye başladım. İki erik, yarım da yeni gelen incirlerden yedim. Erikleri ve üzümleri yıkadım ama incirlere dokunamadım. İncirleri yıkamak istemedim. Tıpkı zeytinler gibi, onları da yıkamadım. Poşetlerini bile açmadım. Zeytini yıkamazdım hiç, sonra zeytinyağının zeytinin tadını değiştirebileceğini aklıma getirerek zeytinlerden elimi eteğimi çektim. Hem başka insanların pis elleri zeytinlere değiyordu. Şimdi bir de zeytinyağının tadı işin içine karışıyordu. Korktum zeytinlerden. Başkasının yıkamasını bekleyerek öylece setin üstüne çıkardım poşeti. Kimse yıkamadığı takdirde hiç yemeyeceğim, uzaktan bakacağım, bakmak istemeyeceğim zeytinler. Mutfağa her girişimde içimdeki bu katı hissi alaya alacak zeytinler.
Akışkan değilim, ama bulunduğum kabın şeklini alabiliyorum. Kap büyüdükçe ben de genleşiyorum. Bir bıçakla yavaş yavaş alınıp duvarlara, yerlere, koltuklara sürülebilirim; ama asla küçülmüyorum. Küçücük, misket gibi olmalıydım oysa. Her hareketim, yürürken bir bacağımı diğerinin önüne atışım öyle bir zarafet içermeliydi ki en rahat ve alelade giysilerin içinde, uçuşan tüllere bürünmüş hissi uyandırmalıydım. O rahatlık hiçbir çaba sarf etmeksizin bedenimden yayılmalıydı. Saçlarım sıfıra vurulmuş gibi hafif, telleri yüzümü kesmeden yerleşmeliydi.
İçimde bir hüzün? Yok. Korku yok, keder yok, heyecan yok. Yorgun değilim. Hayalci değil, vazgeçmiş değil. Öyleyse boş mu? Hayır, boş da değil. Neyle dolu olduğumu anlamıyorum sadece.
1 yorum:
ben de bunu yazabilecek ruh halindeyim.
Yorum Gönder