1
Yalnızca birkaç gündür buradayım. Biliyorum, her yıl olduğu gibi bu yıl da buraya alışacak, hayatımı düzene koyacak ve kendimi aidiyetin ısınan kollarına bırakacağım. Ocağı yakmak için yavaş yavaş topluyorum çalı çırpıyı, fakat setin üzerine dizdiğim tüm yakacak günün sonunda çöpe atılıyor. Yaktıklarımın harlı dumanı koridordan geçerek başkalarının genzini yakıyor; o başkaları ki titizliği, temizliği raflara gazete kağıtları sermekle ölçüyor. Yasaklara boyun eğmek durumunda, haksız bir hissin parçalayıcılığı altında, ensemde sürekli bir nefesle yaşamaya çalışıyor ve ev olmayan evime kadar giren yasaların gözlerimi doldurmasını engellemek için kirpiklerimi kırpıştırıyorum. Omzuma birisi dokunacak gibi, yalnız olduğuma yemin edebilecekken arkamda birinin beklediğinden korku içinde şüphe ediyorum. Kollarımdan yukarı tüylerimin diken diken kalktığını hissediyorum, her saniye, bu satırları yazarken bile arkama rahatça yaslanamıyorum. İnsanın en özel alanında, evim dediği yerde, bugüne dek hak diye getirdiklerinin artık onun hakkı olmaktan çıkması ve gardiyanlar hükmündeymişçesine yaşaması zor.
Bugün okulda ilk günümdü, fakat hiçbir şey yeniden başlamıyordu. Kısa bir bayram ziyaretinden dönmüş gibiydim. İlk derste defterime nasıl yazacağımı bilemedim, hoca üç bölmelik tahtanın üçüncü bölmesini doldurmaya başlamışken ben hala dünyanın en pahalı defterinin ilk sayfasına tahtadaki diyagramı simetrik ve içime sinecek şekilde çizmeye uğraşıyordum! Yazdıklarımı tekrar tekrar silip ter içinde tahtayı kopya etme çalışmalarıma tanıklık eden biri olduysa, üniversitede mi yoksa ilkokulda mı olduğunu sorgulayabilirdi. İlk dersin konusu da ilkokul savını destekliyordu üstelik: kümeler. İlkokul birinci sınıftan beri, on yedi yıldır, ilk gün hep kümeler! Aslında bu duruma içten içe bayılıyorum. Tahtadaki her şeyi anladığım bu harika günün tadını çıkarıyorum doyasıya. Bugünkü dersten haftalık ya da iki haftada bir ödevlerimiz olacak ve bence bu da harika, zira bu ödevler insanı günü gününe çalışmaya zorluyor. Eski günlerdeki gibi, kitaptan ödevler; öyle proje yapmak falan yok. İçim ısındıkça ısınıyor.
Programımda onay alamadığım bilgisayar bölümü hocasıyla randevum vardı. Bana ders için onay vermediği gibi onunla görüşme isteğime de hiçbir açıklama yapmadan saat kaçta ofisinde olacağını bildiren bir yanıt verdi. Düşündüm, acaba bu dersi almak için çok engin bir programlama bilgisi gerekiyordu da hoca elektrik mezunu olduğum için bu işi kotaramayacağımı falan mı düşünüyordu? Kendimi garantiye almak için, yine bilgisayar bölümünden ve seneye almayı düşündüğüm dersin hocasıyla konuştum beklerken. Benim dersimi elektrikçiler de bilgisayarcılar da alır, öyle programlama bilgisine falan da gerek yoktur, istersen onay veririm dedi. Böylece biri olmazsa öteki olacaktı. Rahatladım, asıl istediğim dersin hocasıyla görüşmeye gittim. Meğer dersi yirmi kişiden fazlasına vermek istemiyormuş, zira projelere, ödevlere zaman ayırmakta zorlanıyormuş. Ortalamamı sordu, herhalde yanıtımdan memnun kaldı, ardından ben ona bu dersin altından kalkıp kalkamayacağıma ilişkin bir endişesi olup olmadığını sordum, yaparsın dedi ve dersi verdi. Sizin için çok zor olacaksa ödevleri, projeleri yapmayabilirim, dedim. Esprimi anlamadı ve "Aa, öyle olur mu ama!" falan diyecek oldu, zaman bu zamandır deyip gülmeye başladım; bayat ve yakışıksız bulunması çok muhtemel ve işin içinde mutlak bir basitliğin olduğunu bilmeme rağmen nedense kendimi engelleyemeden yapmak için can attığım bu esprim neyse ki saniyeler önce öğrencisi olmama izin vermiş olan hocanın tepesinin tasını attırmadı.
Okul saatlerimin geri kalanını son derece hazırlıksız yakalandığım, on beş dakika sürer diye yemek yemeden girdiğim ve bir buçuk saat sorularıyla cebelleştiğim bir sınavda geçirdim. İlk sayfada sonunda kurtulacağıma inanarak çalıştığım bir dersin soruları, eski defterlerimi ve vizelerden önce bölümde bu derse nasıl çalıştığımızı gözümün önüne getirdi; ama iş soruları cevaplamaya gelince anılar yetersiz kalıyordu! Devamında ise benim alanımda, bir o kadar da teknik sorular. Geçen sene verdiğim bir yıllık ara bildiklerimi epey unutturmuştu demek, fakat çalışsam hatırlayamayacağım şeyler değildi bunlar. Yalnız bir sınava değil, hayatın bir eşiğine hazırlıksız yakalanmıştım sanki. Hayat kolay değildi, insanın önüne öyle her şey bir çırpıda serilmiyordu. Çalışmak, didinmek gerekiyordu ve tam bu sırada birilerinin bana pes etmeye yanaşmayan, kolaya kaçmayan, kararlı biri olduğumu hatırlatmasına ihtiyaç duydum. Kendi kendime bunu tekrarlamam işe yaramayacaktı, içten bir ses bana beni anlatmalıydı, bir iki cümle de olsa yeterdi. Yalan olmayacağını, kimsenin beni kandırmayacağını biliyordum. Yalnızca duymak istiyordum, duymak.
Yemek yemek için Bebek'e gittim. Dört yıl boyunca her yıl yaptığımı bugün öylesine yaptım, Güney'e indim. Rotamın Bebek olduğunu, okulun çimlerine uzanıp gazete okumayacağımı biliyordum. Tanıdık yüzler aramak için uğraşmayacak, bir kahve alıp sohbet aranmayacaktım. Yolcular beklemek istemiyordum; yalnız adet yerini bulsun diye meydanı görmenin zararı olmayacağını biliyordum, sınavın karmaşasını kendi içimde ayrıştırabileceğimi de. İhtiyacım olan şey biraz yemek ve rahatlıktı. Bedenimle barıştığımı hissediyordum, akşam yemeğinde ne yiyeceğimi ve kaçta yiyeceğimi hesaplamıyor, beni yorgunluktan kurtaracak doygunluğa erişmekten çekinmiyordum.
Bir sürü dergi okudum. "Okulun ilk günü sınav yapılır mı yahu?" serzenişlerim üzerine garson beni en ilerde, ağaçların altında bir masaya oturttu. Yanı başımda sakin bir müzik çalıyordu. Önce en anlamsız magazin dergilerine bakmak istedim, fakat sayfalarını çevirmek için yaptığım kol hareketine bile değmeyeceklerini anladığımda onları götürüp birkaç tane kadın dergisi aldım. Ecem'in tavsiye etmiş olduğu Women's Health dergisini pek beğendim. Bu dergiyi okumaktan hep çekinmiştim, çünkü bedenimle ilgili tavsiyeler alma fikrine dayanamıyordum! Sonu olmayan tavsiyeler girdabına kapılmak istemiyordum; her ay şu kasım için ayrı, bu kasım için ayrı, otuz yeni hareket yapmaya, bilmem ne yiyerek toksinlerden arınmaya, bilmem ne otunun içindeki bilmem ne sıvısının belimi nasıl inceltebileceğini okumaya falan tahammülüm yoktu. Öyle her şeyi bilen, ukala, sağlıklı yaşam delisi havalarında, elinde cetveliyle başımda bekleyen bir dergi değilmiş oysa.
Yaseminli yeşil çayım bir harikaydı. İnanılmaz bir kokusu vardı. Benimle içtenlikle ilgilenen garson kıza bu çayı bir yerlerde bulup bulamayacağımı sordum, yurt dışından getirttiklerini ve epey pahalı bir şey olduğunu, evde hazırlamaya falan pek gelmeyeceğini söyledi. İyi dedim, böyle deneyimleri evde her akşam tekrar edip suyunu çıkarmayacak olmak işime geldi. Bugün uzun yokuşun aşağısına yeni bir kaçış noktası eklendiğini hissettim, iyi hissetmek istediğimde beni gerçekten iyi hissettirecekte bir.
Eve dönmek için geldiğim yöne doğru yürürken, otobüs durağında, eski ve yerleşik kaçış noktamdan tanıdık bir sima ilişti gözüme. Yüzünü biliyordum, ama ifadesi yeniydi benim için. Kasanın ardındaki koşuşturmacada, etrafı meslektaşlarıyla sarılıyken, hummalı bir çalışma içindeyken hayatını, kendini düşünmeye zaman bulamıyordu demek - bana böyle hissettirmesi işini nasıl da iyi yaptığını gösteriyordu. Onun da gününü bitirmiş, önlüğünü çıkarmış, sanki yoğun bir gün geçirmiş ve yorulmuş biri olarak, hayatımın kahramanlarından biri değil de kendi hayatının kahramanı halini almış olmasını, bu yeni duyguyu garipsedim biraz.
Dergilerin dayatmalarına patladığım günden sonra, kömürleşmiş teniyle masama önden buyur ettiğim derginin her üç sayfasında bir karşıma çıkan kadına bile sinirlenmedim bugün! Hiç çekemeyeceklerime takılmadım, bana hitap etmeyenleri ise içlerinden bambaşka eğlenceler yaratarak okudum. Örneğin, "Kendinizi seksi hissetmenin 50 yolu" başlığı altında yazanlara güleyim mi ağlayayım mı bilemedim! Hemen her cümlenin sonunda bir falso geliyordu; uyanır uyanmaz perdeleri ve varsa panjurları açın, güneş ışığının odaya dolması sizi canlandıracak. Buraya kadar tamam; peki mis gibi temiz havayı içeri doldurmak yerine komşuların bizi çıplak (pamuklu pijamayı zaten geçmişiz) görme ihtimalinin hayatımıza katacağı müthiş renk ve heyecanın (!) vurgulanması ne oluyor? Sanki hepimiz dizilerden fırladık! Spordan önce yakışıklı baristalarla dolu bir Starbucks'a uğramalıymışız. Kafeinin yanı sıra enerjimizi yükseltecek flörtü saymıyorlarmış bile! Olmadığımız insanları oldurmak, hayatımızı müzik videolarına ya da beş saniye aralıklı kahkaha efektlerinin odağına çevirmeye heveslenen, ardı arkası kesilmeyen satırlar!
Spor yaparken hissettiklerim açıklığa kavuştu. Başlarda geçmek bilmeyen, bazen tek tek saydığım dakikalar sona gelince ne hikmetse uçup gidiyor, bitirmeye yaklaştığım sırada inanılmaz bir enerjiyle dolup devam etmek istiyorum - bunu beynimiz yapıyormuş. Spora başladığımız zaman beynimiz hedefimize ulaşmak için ne kadar enerjiye gereksinmemiz olduğunu hesaplamaya koyuluyormuş, sona geldiğimizde ise hesaplar bittiğinden rahatlıkla kaplanıyormuşuz! Aynı şekilde egzersize başlamadan önce hissettiğimiz yorgunluklar, isteksizlikler, bedenimizdeki asitler, hazımsızlıklar, yorgunluklarla falan değil, yalnızca beyinle ilgiliymiş. İki set daha çıkarabilecekken anne gibi bıdı bıdı yapıp, aman evladım çok yaptın bak sakatlanacaksın, gibi söylemlerle bizi korkutan ve çalışmamızı sabote eden de yine beyinmiş. İş bedeni azıcık zorlamaya gelince beyin habire böyle konuşuyormuş ve bizi patatesliğe sürüklemesini engellemenin yolu onu susturup çalışmaya koyulmakmış. Bazen spora başladığımda içimden bir şeylerin "Aman ne yapıyorsun? Mis gibi, boş boş oturmak varken ne diye böyle terliyorsun ki? Ay ne saçma ve takıntılı hareketler bunlar! Ne işin var senin şimdi burada?" diye makineli tüfek gibi konuştuğunu duyuyordum. Demek beni kıskanıp sindirmeye çalışan tembel beyinmiş. Neyse rahatladım; doğruyu yapıyormuşum ve manyak değilmişim!
2


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder