26 Eylül 2010 Pazar

Optimum


Kafayı her şeyi takip etmenin gerekliliğine taktığımdan olsa gerek, hiçbir şeyi takip edemiyorum. Yapacak, yazacak, göz atacak, alacak, dikkat edilecek, üzerinden üstünkörü geçilecek o kadar çok şey var ki! Hangisine ne kadar zaman ayırmalı, neye kafa yorulmalı ve hangi biri atlanmalı ayırt edemiyorum. 

Otobüs yolculuğumu ele alalım. Otobüse binmeden önce günlük gazete ve haftalık mizah dergisi aldım. Seyahat ettiğim firmanın koltuklarında priz yok, bilgisayar iptal. Her gün yaşadığımdan bazen kendi kendime "Acaba kabak tadı mı veriyor?" diye soğumaya yüz tuttuğum internete birkaç saat mola vereceğim demek, güzel. Böyle zorunlu molalar insana iyi geliyor. Sonra tek bir televizyon kanalı açık olacak, program da ilgimi çekmeyecek, televizyona da takılmayacağım yani. Gazete, dergi, yastık ve ben. Planlar bu şekilde. Fakat otobüse bindiğimde gördüm ki bu azıcık daha pahalı seferin otobüsünde her koltuğa bir priz, herkesin önünde bir televizyon. Televizyon dediğim de sade televizyon mu, kanalların yanında çeşit çeşit filmler, müzikler, resimler. Hoop, benim planlar gitti işte! Yani bir şey gitmedi (gitmesi gerekmiyor) da, kafam karıştı. Bu yeni seçenekleri hiç hesaba katmamıştım! Peki hiçbir şey değişmemiş gibi katmamaya devam edersem vurdumduymazlık mi olur? Otobüste geçireceğim altı saati altı yüz birbirinden mühim saat gibi hissetmeye başladığım o dakikalarda en doğru sıralamayı nasıl yapmalıyım - televizyon mu izlemeli, filmlere mi bakmalı, müzikleri mi karıştırmalı, bilgisayarı açıp internete mi girmeli, kaç zamandır toparlayamadığım düşüncelerimden birkaçını derleyip yazı yazmaya mı yeltenmeli, yoksa her şey öngördüğüm gibiymişçesine yaşamaya devam edip eski gazeteme ve dergime mi sığınmalı? 





Evin eksiklerini giderirken balsamik sirke alışım: rafta bir sürü, bir sürü balsamik sirke. İçindekilere bakıyorum, kimi diyor şeker ve üzüm sirkesi, bir başkasında üzüm şarabı ve bilmem ne konsantresi, kiminde daha afili, duymadığım sözcükler. Hangi birini seçmeliyim, hangi sirkeyi en çok sevebilirim diye rafın önünde oflaya poflaya kim bilir kaç dakika geçirdim! Üstelik böyle zamanlardan sonra kısır döngüye giriliyor bir kere; düşündükçe yoruluyor, yoruldukça karar vermekte zorlanıyor ve daha çok düşünmeye çalışıyorum. Alışveriş bir süre sonra kabusa dönüyor. 

Yaklaşık iki buçuk yıl önce aldığım kot pantolon, aynı markanın satın almış olduğum bütün pantolonları gibi zayıfladı, zayıfladı ve yırtıldı. Bu sefer sağ dizi kaybettik. Mecburen yeni bir kot almam gerekti ve bu fikirden hiç hoşlanmadım. Kot almak çok zor iştir. Yedi yüz tane birbirine benzeyen ve yalnız ufak nüanslarla ayrılan kotu giyer çıkarırsın, kabinde ter içinde kalırsın, yanakların kızarır ve o hengamede hangisi daha güzel duruyor, hangisinin rengi daha bir açtı, hangisi arkada ve hangi bölgelerde toplanıyor ya da kat yapıyor, bunların hepsinin incelenmesi lazımdır. Üstelik göze çarpan, uygun görünen bütün kotlar denenmelidir ki onca emeğin üstüne insanın içinde bir "Acaba?" kalmasın. Beş kot falan seçtim kendime, giy çıkar derken en son iki seçeneğe indirdim. Birini giyiyiorum, sonra öbürünü, sonra tekrar ilkini. Bir süre sonra renkleri ve duruşları arasındaki zaten küçücük olan farklılıklar iyice birbirine giriyor, hangisinin neresi nasıldı artık kafam almıyor! Seçimime yardımcı olmaya çalışan kız da bu kararsızlığımı görünce "İkisini de alın bari!" dedi. Hadi o kadar param var, her gün öyle gani gani kot alırım, hatta denemeden gösterir alırım, eve götürdüğümde beğenmediklerimi atarım falan diyelim. Sağındaki çizgiyle cebindeki işleme ya da renk uzmanı olmayan kişileri fazla ilgilendirmeyecek farklar haricinde resmen birbirinin aynı iki kotu ne demeye alayım? Bu açıdan bakıldığında aynı olan kotlar, iş parayı verip eve götürmeye gelince bir farklılaşıyor sanki - kotlar benimle resmen dalga geçiyor. Kabinde bana fark ettirmeden özelliklerini takas falan ediyorlar ki iyice aklım karışsın. Sonunda fiilen silkelenip derin nefes alarak ve "Eeeh, ikisi de aynı zaten!" diyerek içinde daha bir rahat ettiğim, yırtılan pantolonumun kalıbındaki kotta karar kılacak akla kavuştum. 

Fakat bu böyle bitmiyor. Her yeni gün, her yeni bakış, yeni kararsızlıklara gebe. Daha ilkokul çağındaydım. Piyanonun başına oturur, beklerdim. Mahir, başla, derdi ve ben boynumu yana büküp utangaç, yamuk bir gülümsemeyle ezilip büzülerek, ne yapacağımı bilemez halde, büyük bir ikilemdeymişçesine bana tempo vermesini isterdim. Adam haklı, ben bilmiyorum ki diyor sen ne kadar çalıştın, hangi tempoda daha rahat çalıyorsun. Sana rahat gelen tempoyla başla diyor. Yok, başlayamıyorum. Yavaş çalsam yavaş diyecek, hızlı gitsem çok hızlı gittin diyecek - gerçi hızlı başlamak daha iyidir, diye düşünüyorum, zira yavaş başlarsam hiç çalışmamış ve pek ilerleyememiş gibi olurum. Nuh derim peygamber demem, en sonunda Mahir bir tempo verir ve o temponun bana uymadığı zaten birkaç dakika içinde anlaşılır. Bana uymayan tempoyu da kendime uyacak şekilde değiştiremez, tekrar Mahir'e döner ve acıklı bakışlarla gereksindiğim daha yavaş tempoyu yine onun belirlemesini arzulardım. İnsanın çocukluğundan gelen birtakım haller geleceğine daha farklı temellerle yansıyor olabilir mi acaba? Piyano başındaki kararsızlığım o zamanlar fazla karar alan bir yapıya sahip olmadığımdan, hayat idaresi gibi konularla uzaktan yakından ilgimin bulunmamasından, belirgin utangaçlığımdan kaynaklanıyor olabilirdi. Şimdi bir şeylere karar vermem gerektiğinde utandığımdan ya da kendi kararlarımı kendim vermediğimden çakılıp kalıyor değilim, ama belki de bilinçaltı gibi bir yerlerimde, doğru kararı başkalarının benden daha iyi verebileceklerine ilişkin bir şeyler var ve yorgun düştüğümde bilgin bir elin bana uzanmasını, benim yerime her şeyi yerli yerine oturtmasını izlemek istiyorum. Bu kadar yorulacak bir şey yapmadım, ama kim bilir?


Hiç yorum yok: