Geceleri yanı başımda rengarenk saatimin tiktaklarını duyuyorum. Beni hiç rahatsız etmiyor. Duyuyor da duymuyor gibiyim o sesleri, şaşmayan aralıklarından huzur beklemiyor ya da susmasını dilemiyorum. Alışkın olmadığım, aynı zamanda reddetmediğim bir değişiklik hayatımda.
Odamda iki sene önce duvara yapıştırdığım siyah çiçeklerim gitmiş, zira biz gelmeden lambriler sökülüp arkalarına çıtalar çakıldı. O çıtalar olmadığı ve lambriler duvara bitişik olduğu için tabandan gelen su tavana kadar ilerliyor, her sene lambrilerin bittiği yerden tavana kadar iki karışlık duvarın sıvaları dökülüyordu. Annem tek başına bu işi de göğüsledi.
En fena iş banyoyu yenilemekmiş. Bütün fayanslar indirilmiş, banyo yerden tavana kapkara olmuş. Ne duş var ne tuvalet. Her gün ustalar orayı kırmış, burayı dökmüş. Böyle inşaat zamanlarında annem sabahtan akşama söylenir, gerginliğini bu şekilde atardı; halbuki ne zaman telefonda konuşsak sesi pek keyifli geliyordu bu sefer. Şimdi babam ve ben yanında olmadığımızdan gerginliğini bize yansıtmıyordu, arada bir ümitsizliğe kapılmışsa bile bizim bundan haberimiz olmadı. İyi ki böyle oldu, yoksa banyo yenilenirken üçümüz birbirimizi kim bilir nasıl didiklerdik!
Babamla ikimiz gelir gelmez annemin önderliğinde banyoya koştuk. On dokuz senelik banyomuz en son gördüğümde üflesem un ufak olacak gibiydi, oysa şimdi... Burası artık tam bir "ev" olmuştu! İki sene önce değiştirdiğimiz yatak odası mobilyaları, cephe taşları, bahçe takımları, geçen sene yenilenen mutfak ve şimdi banyomuz ile panjurlarımız. Bir de terasın taşları değişecekmiş seneye, ama o zaten en kolay işmiş. Hiçbir şey kırılıp dökülmeyecekmiş, yeni taşlar eskilerin üstlerine yapıştırılacakmış.
Şimdi banyoya girmek, sabahları uyanıp yüzümü yıkamak ne keyifli anlatamam. İnsan tertemiz olduğunu hissediyor. Yerlere bile bir eğreti basıyordum önceden, yıkanırken ayaklarımı farkında olmadan büzüyormuşum. Şimdi ayağımın her noktası duş teknesine temas ediyor.
Bayramın en güzel anları, ilk günü Çandarlı'ya nöbetçi eczane bulmaya ve gazete almaya gittiğimde eczacıya ve marketteki amcalara bakıp gülümsemek, onlarla bayramlaşmaktı. Hepimizin yanakları kırmızı kırmızıymış gibi!

Bu sene de hafif bir nekahat havasında geçti sanki. İlk üç gün panjurların işi bitmedi, salı günü İzmir'e gittik, çarşambamız yine boş geçti, sonra bayram gezmeleri ve yarın dönüyoruz. Döneceğimiz için mutluyum, çünkü bu sene de buraya entegre olamadım. Entegre olamadım derken neyi kast ediyor olabilirim ki? Kendimi anlama çabalarıma tanıklık edeceksiniz şimdi. Küçüklüğümde sabah kalkar, sütümü içer, biraz televizyon izleyip annemlerle denize giderdim. Öğleden sonra denizden dönmüş olurduk, banyonun ardından rehavete kapılırdık. Ben kitap okurdum, annemler uyurdu. Akşamüstü Öznur'la çocuk parkına gider ya da sitenin içinde dolaşırdık, konuşacaklarımız ve yapacaklarımız hiç bitmezdi. Yemekten sonra da dışarı çıkar, gezinirdik. Yavaş yavaş büyüyüp buluğ çağına girdiğimizde saatler değişti, aileme ayırdığım zaman kısıtlandı, hatta bir ara yok olma noktasına geldi. Sabah geç uyanıp doğru denize koşuyordum, ben giderken onlar dönüyor olurlardı. Öznur'la ikimiz akşama kadar sahilde kalır, bir dolu arkadaşımızla sürekli lak lak ederdik. Çocukluğumuzdaki gibi habire denize girmez, denizde hoplayıp zıplamaz, burnumuzu tıkayıp taklalar atmaz, amuda kalkmaya çalışmaz, birbirimize su atıp uydurma şarkılar söylemezdik; artık büyümüştük ve işimiz gücümüz poz olmuştu. Yemeğe ucu ucuna yetişebilmek üzere eve döner, yıkanır ve sofraya otururdum, alelacele bir şeyler tıkındıktan sonra da akşam gezmesi için giyinir, süslenir ve tekrar dışarı çıkardım. Neredeyse her dakikamı evin dışında, arkadaşlarımla geçiriyordum ve hiç, hiç sıkılmıyordum.
Geçen yaz yalnız üç gün buradaydık, zaten benim kafam kim bilir nerelerdeydi? Bu sene ise niyetim ailemle olmak, onların saatlerine uymaktı. Sabah erken uyanıp koşuya çıkacak, sonra daha gölgeler kısalmamışken bahçede kahvaltımı yapacak, annemle çayımı içecektim. Babam da uyanınca hep beraber denize gidecek ve öğleden sonra dönüp yine hep beraber rehavete kapılacaktık. Ergenliğimden beri yapmadığımı yapacak ve onlar uyurken kitabımı okuyacak, hatta belki ben de uyuyakalacaktım. Akşamları yemekten sonra sohbet edecek, komşularımıza gidecek ya da onları burada ağırlayacaktık, onlar gittikten sonra kimi geceler sandalyelerimizi bahçenin ortasına çekip sohbetimize devam edecek ve arada bir başımızı kaldırıp şehirde göremediğimiz bütün yıldızların tadını çıkaracaktık.
Tüm bunların yerine her gün ve bütün gün rehavete kapılıverdim. Sabahları kalkıp koşuya çıkmak gülünç bir şey oldu. Ustaların gelip gitmesi, babamın doğru düzgün uyku uyuyamaması derken ne annem ne babam denize gitmeye zaman bulamadılar. Ben de nedense deniz aşığı olamadım. Hayalimde sahile gidip kitap okumak, bunalınca denize girip çıkmak, şort ve tişörtten arta kalan bembeyaz gövdemi bronzlaştırmak vardı, ama şimdi hepsi çook uzaklarda duruyordu. Kahvaltımın son lokmasıyla beraber bir şeyler vücudumdaki bütün enerji ve isteği emiyor, dünyaya bakışımı değiştiriyordu. Görmeye geldiğim bütün güzellikleri elimin tersiyle itiyor, etrafıma gözlerime inen birtakım tüllerin arkasından bakıyordum. Sıkıntının ve cezanın en temel belirtisi buzdolabıyla kurduğum ilişkiydi. Ağzım asla boş durmadı; bir iki gün rahatlıktan, hevesten yiyorum diye kendimi rahatlatmaya çalışsam da durum başkaydı. Altı günde iki kilo alınır mı, alınır! Yedikçe kendimden uzaklaşıyor, kendimden uzaklaştıkça inadına yiyordum ve hiçbir şekilde nefsime hakim olacak gücüm kalmamıştı. Kontrolsüzlüğüm öngörülmemiş bir başarısızlıktı ve ipin ucunu bırakmıştım.
Yine de hiç ses etmedim. Hiç sıkıldım, her şey kötü gidiyor, hiçbir şey planladığım gibi olmadı diye patlayıp gözyaşı dökmedim. Kendimi böyle biliyordum çünkü; bir şeyler istediği gibi gitmediği vakit korkutucu dönüşümler geçiren, öfkelenen, öfkesini bastırmayı aklının ucundan bile geçirmeyen, isyanı kendine hak gören biri. İçimde yoğun, sert bir şeyler kaynardı ve fütursuzca her şeyi annemin üzerine taşırırdım. Hepsini, hepsini dinlerdi. Yüklendikçe yüklenirdi ve ona yazık ettiğim düşüncesi yanıma uğramazdı bile.
Bir şeylerin yolunda gitmediğini, ruh halimin normalden saptığını gördüğüm halde ne kendime ne başkalarına içinde bulunduğum durumu açıklamak istemedim. "Oh, hayır, ben hiç iyi değilim! Her şey üstüme üstüme geliyor! Kaçmak, gitmek istiyorum!" Yoo, bu sefer böyle keskin sözcüklerle işim yoktu. Oyuncak bebek gibi boş hissetmek de bir histi. Çok yemek, kendini frenleyememek ve iki adım atmaya dahi mecal bulamamak ufak bir bunalımın habercisiydi - ama hepsi geçecekti, ben geçirecektim ve geçip bitecek üç beş günlük bir ruh halini, hayatı ve kendimi yerden yere vurarak sözcüklere dökmem çocukça göründü gözüme. Yine aynı tatsız, beklenmedik hislere kapılmıştım, evet. Bu sene olmayacaklar sandım, ama buradalardı. Değişen şuydu: onları sakinlikle kabul ettim ve gelişlerine üzüldüm. "Keşke daha güzel olsaydı"lı bir serzenişle üzüldüm ve gelecek yıllara ümitle bakıp rahatlamasını öğrendiğimi fark ettim. Öfkelenmedim. Hayal kırıklıklarına teslim olmadım. Neden hayal kırıklığı olsundu ki tüm bunlar? Canlılığımdan bir şeylerin eksilmesinde büyütülecek hiçbir şey yoktu. Çok beklediğim ya da beklediğimi sandığım bir uzam, ihtiyacını hissettiğim duyguları bana sağlayamamıştı. Belki de ben o duyguları bulamamıştım, neticede sonuç değişmediğinden ikisinin birbirinden hiçbir farkı yoktu. Yaşadıklarım isyana değmiyordu.
Kaya Amca'yla Necla Teyze yoldalar. Akşam yediye doğru burada olacaklar. Hava iyice erken kararmaya başladı. Her sene olduğu gibi bu sene de büyük yemeğimizi yapacağız bu akşam. Tiraje Teyze, adı geçtiğinde annemle ikimizin gözlerimizi kocaman kocaman açıp heyecanla gülümsememize yol açan domatesli pilavından yapacak, yanına piyaz. Suna Teyze tavuk ve mücver pişirecek. İkisinden bayram tatlıları da gelecek soframıza, bizim evden ise yumurtalı, naneli mantar kavurması. Öyle güzel oluyor ki bu yemeklerimiz! Herkes elinde kokulu tabaklarla bahçe yolundan geçip masanın etrafına doluşuyor, bütün gece ondan bundan konuşulup bol bol gülünüyor ve senede bir defa görüşebiliyor olmamıza karşın sofrada o tarifsiz samimiyet, yakınlık, sevgi paylaşılıyor asıl. Zaman ilerledikçe hepsinin keyfini daha bir anladığımı hissediyorum.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder