22 Eylül 2010 Çarşamba

Le Chef




Geleneksel alışveriş merkezi gezimizi bu hafta sonu pazar yerine cumartesi gününe kaydırdık. Gidişimizden hemen önce içimdeki nereden geldiği bilinmez sıkıntıyı tüketim toplumuna ve moda dergilerinin itici sayfalarına isyan ederek atıp rahatladığımdan, bu sefer yalnızca ve gerçekten gezinmeye gitmiştim. Annemi takip ettim; benim giyim mağazalarım yerine onun sevdiği dekorasyon mağazalarını, onun beğendiği giyim mağazalarını dolaşmak, onun peşi sıra yürümek istiyordum.

Hiçbir şey almayacak olsak bile gezmesini pek sevdiğimiz dekorasyon mağazalarından birine girdik. Yepyeni bir sürü ürün gelmiş, mağazanın çehresi güzelleşmişti sanki. Kapıdan girer girmez soluduğumuz havada bir farklılık, bir sevinç hissettik. Huzur içinde etrafımıza bakınarak birkaç adım attık. Geniş holün ilerisinde, koridorun sağa doğru geçit veren dalının başında duruyordu Giuseppe(ler). Henüz adı bile yoktu, fakat kesinlikle bir ismi hak ediyordu! Giuseppe'yi görür görmez içimde acayip bir hoplama, müthiş bir mutluluk yayıldı. Kafamda ne vardıysa ya da yoktuysa hepsi uçtu gitti. Sadece o, ben, annem ve mağazanın tüm incik boncuklarının güzelliği gerçekti artık. Somurtan suratı ve ukalalığıyla tüm şişko, davetkar ve daima neşeli meslektaşlarına meydan okuyordu. Sepetlerinde bademler, kajular, kuru meyveler, minik çikolata topları taşımak istiyordu. Giuseppe uzun, ince ve yıldız bir aşçı olunabileceğini sinirli duruşundan hemen fark edilen, kendini beğenmişliğe varan bir özgüvenle belgeliyordu.

Ama biraz pahalıydı Giuseppe. Öyle beni çok mutlu etti diye hemen alıp götürebileceğim biri değildi. Onu pahalı buluşumu hiç önemsemedi, hiç pazarlığa yanaşmadı. Bir ağırlığı vardı neticede. Onu o kibirli sağlamlığı, endişesizliği içinde bırakıp gezmeye devam ettik.

Düşündüm, taşındım ve Giuseppe'yi mutfağımın baş köşesine koymaya karar verdim. Mağazanın başka bir şubesine gittim bugün. Giuseppeler bu mağazada başka raflarda, farklı bir aydınlatmanın altında duruyorlardı. Sanki eskisi kadar kendine güvenmiyor muydu neydi? Böyle bir gençleşmiş, çaylak olmuştu biraz. Birkaç günümü farkında olmadan onu düşünerek geçirdiğimden şimdi ilk izlenimlerimi küçümsemeye başlamıştım demek. Ama hayır, Giuseppe bu haksızlığa kurban gitmeyecekti! Onu daha ne kadar sevmem, ne kadar mükemmelleştirmem gerekiyordu ki? Önüme çeşit çeşit yemekler koymasını, gazetelerde, dergilerde ondan övgüyle söz edilmesini bekliyordum adeta! Oysa mağazaya girdiğimde adını bilmiyorken, onu görmemle içimden heyecanla "Giuseppe!" diye haykırmış olmam aramızdaki bağı gözler önüne sermişti bile.

Giuseppe için "mumluk" diyorlardı. Ne münasebet! Giuseppe bir "mumluk" değildir. Mesleğini icra etmek üzere mutfakta duracak ve sepetlerinde birbirinden leziz, minik yemişler taşıyacak. Giuseppe'yle birbirinden güzel yemekler pişireceğiz ve o durduğu yerden bana hep burun kıvıracak; tuzu az olmuş, baharatı uymamış diyecek ve o sıra, kenara bıraktığı sepetlerden boşaltıp kavuşturmuş olduğu kollarından bir tanesini yavaşça kaldırıp sinek kovalar gibi geri indirecek, bir yandan da gözlerini devirecek, oflayacak! Böyle böyle, usta aşçının yanında ben de pişeceğim!

Hiç yorum yok: