İnsanın evi gibisi var mı? Daha az klişe bir giriş yapmak isterdim, evet, ama nasıl olacağını çıkaramadım işte! Evimiz çok güzel, çok, çok sıcak. Öğle saatlerinden itibaren mutfakta oturmak imkansızlaşıyor. Kahvaltı ederken saçlarımı topladığım halde resmen ıslanıyorum. Tamirat sezonu açılmış. Üst katta iki gündür tahminimce banyoda bir yerleri kırıp döküyorlar. Bizim apartmanların banyoları da çok güzel üstelik, neyini kırıp döküyorlar anlayamadım. Üst kattan gelen matkap sesleri, aşağıda bir yerlerde başka bir aletin sesine karışıyor. Bu aralar ne müzik dinleyeceğimi bilemiyorum, dolayısıyla bu sesleri gönlüme göre bir müzikle de perdeleyemiyorum. İtiraf ediyorum, kabul etmesi benim için çok zor ama bir süredir Max FM dinlemek istemiyorum. İnternetim yokken dinlememeye çok alışmışım, bir türlü tekrar dinlemeye başlayamıyorum. Belki her sabah spor yaparken sürekli müzik dinlediğim için günün kalan kısmında bir şeyler dinlemeye halim kalmıyordur. Yine de bir kafeye, restorana gittiğim zaman çalan müzikleri seviyorum. Kendim bir şeyler dinlemeye kalkınca film kopuyor. Anlaşılacağı üzere bu aralar yine her şeyi didik didik düşünmeye başladım! Dinlediğim müzik nasıl olmalı - klasik müzik mi dinlemeliyim, sözleri olan şarkılar mı dinlemeliyim yoksa sözsüz mü; ah şu şarkı bilmem kimi çağrıştırıyor, dinlemeyeyim, of bunu da şöyle şöyle hissederken çok dinlemiştim, hiç çekemeyeceğim, bu güzel ama o zamanlar da çok eskide kaldı, yani güzel zamanlardı ama eskidi ve eskidikleri için şimdi anımsamak istemiyorum. Dinleyecek şarkı seçemiyorum!
Geçen salı akşamı yine o Arap-Hint yerine gittik ki zaten asıl adı "The Arabic-Indian Restaurant"mış. Son gidişimizde belirlemiş olduğum üzere şiş kebap istedim, hiçbir şeye de benzemiyordu iyi mi! Arnab'a da verdim hatta, o da dedi benim geçen yediğim çok daha güzeldi diye. Bir sürü şey ikinci sefer denemeye kalktın mı aynı tadı vermiyor. Yemek boyunca hayati önem taşıyan bir sabır testine tabi tutuldum ve çok şükür başarıyla geçtim. Daha labdan bile çıkmamıştık, uzun boylu Petr o akşam bira içmem konusunda baskıcı şakalar yapmaya başladı. Lukas'ı telefonla arayıp "Yemeğe gidiyoruz, Pınar bira içecek ona göre!" demeler, şöyle içersin böyle içersinler, espriler uzadıkça uzadı. Yol boyunca ben ve güya içeceğim bira hakkında yapılmadık espri, söylenmedik söz kalmadı. Güldük eğlendik, iyi hoş, sonra restorana vardık ve içecek siparişlerini vermeye başladık. Yine aynı bira muhabbeti, yavaş yavaş kabak tadı vermeye başlıyordu ama. Daha sonra olacakları bilsem o sıralar bu şakalardan sıkılmamaya çalışırdım tabii. İki buçuk saat boyunca sürekli ben ve bir türlü içmediğim bira hakkında o kadar çok üstüme gelindi ki artık gülünecek hiçbir şey kalmamıştı. Kendi biralarını arka arkaya yuvarlayan iki arkadaşım, belki de içtikçe iyice artan bir muhakemesizlikle ciddi ciddi sinirlenmeye başladığımı görmüyor, anlamıyorlardı - hakikaten sinirlendiğimi göstermeye ya da bir süre sonra tane tane söylemeye çalıştığım sırada beni daha fazla sinirlendirmek için ne yapabileceklerini, ne söyleyebileceklerini tartışmaya koyuldular. Bir süre idare etmeye çalıştım, sonra onları hiç takmamaya, başımı onlardan yana çevirmemeye başladım, sinirlendiğimi gösterdim, yumuşadım, sakinleştim, sonra tekrar sinirlendim ama hep sakince hislerimi anlatmaya çalıştım - hiçbir şey geçmedi elime. Sanki sağ çaprazımda iki ilkokul çocuğu oturuyordu ve ne yaparsam yapayım onların yegâne eğlencesini değiştiremeyecek, ellerinden alamayacaktım. Yatma saatleri gelene dek benimle uğraşacaklardı. Dönüş yolunda -diğerlerinin uyarıları sayesinde- ben ve bira üzerine bir şeyler söylemediler, fakat otuzunu çoktan aşmış iki genç adamın sokak ortasında birbirlerini itip kakmaları ve gülmeleri, o geceki hal ve tavırlarını hem tamamlayan hem de oldukça iyi bir şekilde özetleyen bir görüntüydü. Ertesi sabah yemekteki diğer arkadaşlarla konuşurken kötü niyetli olmadığı kadar rahatsız edici tüm o muamelenin kendilerini bile çileden çıkardığını, benim yerimde olsalar benim kadar nazik ve sabırlı olamayacaklarını öğrendim. Ne yapayım, elimi masaya vurup "Eeeh, yettiniz ama!" diye bağırmasını da bilirdim; oysa o zaman ben haksız duruma düşer, durup dururken fevri davranan, gram espri anlayışından yoksun biri olur çıkardım. Yüzüme bir gülücük oturtup saatlerce aynı okların hedefi olmayı bile başarabiliyormuşum demek. Nereden nereye!

Eski Şehir meydanı ve meydandaki Belediye Sarayı Saati. Her saat başı saatin üzerindeki figürler oynamaya, yukarıda küçük bir pencereden aziz heykelleri geçit yapmaya başlıyor ve kulenin tepesinde borular öttürülüyor, herkes bu minik gösteriyi izlemeye saatin önüne toplaşıyor!
Perşembe sabahı 8:35 treniyle Prag'a gittik. İki saat sürmesi gereken yolculuğumuz iki saat kırk beş dakika sürdü, çünkü tren rotası üzerinde durulmadık yer bırakmadı. İstasyondan otelimize gitmemiz fazla sürmeyecekti, ama yükümüz ağır olduğundan taksiye binmeyi denedik ve taksicinin söylediği fiyat karşısında şoke olduk, üstüne şoför bey bize "Peki onun yerine ne kadar vermeye niyetlisiniz?" diye iyice açık verince valizlerimizi çeke çeke on beş dakika gibi kısacık bir süre yürüyerek otelimize vardık. Hava çok güzeldi; ne soğuk ne sıcak. Otelimiz de olabilecek en merkezi yerdeydi, valizlerimizi bırakıp hemen gezmeye koyulduk.

Meydanın hemen ilerisinde telefon şirketlerinden birinin sponsorluğunda yapılmış anahtarlardan oluşan bu eseri gördük. Sağ tarafta Yahudi mezarlığı ve sinagoglardan birinde, ölülerin adlarının yazılı olduğu duvardan bir parça.
Prag güzel, çok güzel bir şehir. Sayamayacağım kadar çok ve görkemli katedral, ortasında uzun bir nehir ve bir dolu köprü. Öyle çok turist vardı ki bir şeylerin içime sinen fotoğraflarını çekmek neredeyse imkansızdı. Ben de şunu gördüm, bunu gördüm diyebilmeme yetecek fotoğraflar çekmekle yetindim. Açıkçası öyle sağa sola koşturmaya, ilginç bir şeyler bulup fotoğraflamaya da fazla halim kalmamıştı. Bu hislerimi okuyanların bir kısmı anlamayacak belki, içlerinde kendini beğenmiş, beylik bir anlatı bulacak; öte yandan bir o kadarı da duygularımı paylaşacak sanıyorum. Prag'da gezinirken anladım ki kiliselere, meydanlara, yüksek, işli kulelere, köprülere, memleketimde yer almayan tüm o sokaklara, gökyüzünün az ilerisinin altında uzanan her şeye doymuşum. Yine güzel, yine gördüğümde her şey hoşuma gidiyor; ama yeni bir şeyle karşılaştığım hissine kapılmıyor, başımı yukarılara kaldırıp şaşırmıyor, ağzım hayretten ve mest olmaktan aralanmış vaziyette boynumu sağa sola çevirmiyorum. Önce bu hissi biraz yadırgadım, bulunduğum yerin kıymetini bilmiyor muyum yoksa, diye düşündüm; sonra pekala da alışmış olabileceğim kanaatine vardım. Senelerce pek çok bayram tatilini uçağa binip sağı solu gezerek, son iki yazımın ise neredeyse tamamını yurt dışında geçirmiş olmam bu doygunluğu sağlamayacaksa daha başka ne sağlayabilirdi ki? Ömrüm boyunca memleketimden her havalandığımda hop oturup hop kalkacak, el toprağını yere göğe sığdıramayacak olsam çok daha anlaşılmaz, çok daha kıymet bilmez duruma düşerdim. Ortaokul yıllarımdan beri beni heyecanlandıran o yurt dışı sevdası artık resmen durulmuş, her yer dünyanın başka köşelerine dönüşmüştü sonunda. Elbet işin içine sona yaklaşmanın iyice körüklediği bir sıla hasreti de karışmıştı, tüm bunların etkisiyle artık görülmedik yer, girip çıkılmadık sokak bırakmama isteğim yoktu. Hele önümde topu topu bir buçuk gün varken. Adı sanı bilinmeyen bir şehirde gezintiye çıkmayı yeğliyordum yalnız. Yine de bir yol arkadaşım vardı ve bana kıyasla o her şeye daha hevesliydi, hatta biraz fazla hevesliydi. Önümüze çıkan tüm kiliselere uğradık, tavanlara, fresklere, camlara baktık. Onlarcasının ardı ardına gelişiyle aynılaşması çok beklendik bir sonuçtu, fakat arkadaşım için öyle olmadı işte. Yalnız kiliseler mi, Yahudi Mahallesi'ndeki, içlerinde mimari açıdan pek bir enteresanlık bulunmadığından tarihi eserlerin sergilendiği ufak müzelere çevrilmiş sinagogların da tamamına girip çıktık. Prag kitabını elimde tutuyor, gideceğimiz sokakları ben belirliyordum; kendisine ilginç gelen sokakları, binaları görüp beni oralara yönlendirmek Nagendra'ya kalıyordu. Genelde onun gidelim dediği yerlerin altından pek bir şey çıkmıyordu, ama despotluk edip "Hayır efendim, oraya gitmeyeceğiz!" demek de yakışık almazdı. İlk akşam yemeğimizi beğendiğim bir restoranda yemeyi teklif ettim, Nagendra çiçeklerin yanında boş masa kalmadığından başka bir yere gitmek istedi. Bir saat taban teptikten sonra benim ilk gördüğüm yere dönmek istediğini söyledi! İkinci günümüzde sabah marketten aldığım domates, salatalık ve peyniri otelin kahvaltısıyla birleştirip kaleye gittik. Öğlen kaleyi gezmemiz bittiği anda yağmur başladı, kendimizi ufak bir kafeye atıp yağmurdan korunduk. Kalede gezindiğimiz sırada yakınlarda Cartier'nin bir mücevher sergisi olduğunu öğrendik. Cartier'nin böyle sergilerinden birine Rusya'da tesadüfen denk gelmiştik. Bana kalsa umrumda bile olmazdı, ama annem görmek isteyince peşine takılmıştım tabi. O sergiyi gezdiğimiz sırada şimdiden dört yıl daha gençtim ve şimdi bile mücevher meraklısı olmama uzuun seneler var; fakat buna rağmen gördüğüm her tasarıma, yansıyan o binlerce minik parıltıya ve her biri zarafetle işlenmiş takılara bakarken mücevherden ziyade sanat eseri olduklarını görüp büyülenmiştim. Şimdi ikinci bir sergiyle karşılaşınca başta gitmek istedim, fakat tam biletler öğrenci biletlerinden daha pahalıydı ve Nagendra bu işlere pek meraklı olmadığını, ama ben gitmek istiyorsam kesinlikle gitmemizi önerdi, o beni dışarda bekleyecekti. Gidelim mi gitmeyelim mi diye o kadar çok düşündüm ki sergi gözümde büyüdükçe büyüdü ve içeride ne olursa olsun bu kadar düşünüp taşınma zahmetine değemeyecek hale geldi. İkinci mücevher sergim için biraz daha beklesem pek de bir şey kaybetmiş olmam nasılsa!
İlerleyen saatlerde yine biraz yağmur yağdı, hava soğudu, böyle olunca gezmek eskisinden bile az keyifli hale geldi. Nagendra'nın halletmesi gereken birtakım işler çıkınca akşamüstü otele döndük. Otelde otel müşterilerine ücretsiz sergilenen bir tiyatro mu desem, kukla mı desem gösterisi vardı. Hiçbir şeye benzemediği o kadar açıktı ki! Otelimiz küçücük, derme çatma bir işletmeydi. Merkezdeydi, odalar temiz görünüyordu ve başka bir özelliği de yoktu, hani öyle konforuyla ya da sanatıyla öne çıkmış, ün yapmış bir yer olmadığı son derece aşikardı. Buna rağmen o göstericik daha otele adım attığımız anda ne hikmetse Nagendra'nın aklına yerleşmişti bir kere. Kitapta konser salonu, tiyatro salonu, opera sahnesi ya da galeri olarak kullanıldığı belirtilen tüm binaların içlerini görmeye inanılmaz bir istek duyuyor, çoğunun kapılarının kapalı olmasına ya da içerilerin yalnızca bir gösteri esnasında görülebilecek, alelade, bildiğimiz salonlar olduğu gerçeğine hiç aldırış etmiyordu. Yolda gördüğümüz ve tesadüfen bir tiyatronun yakınında oturmakta olan, değişik giyimli çekik gözlü bir gruba "Yoksa az önce gösteriniz mi vardı?" diye sordu defalarca (öğle vakti bir gösteriden çıkmış olmaları bana pek abes göründü, nitekim çıkmamışlardı da). Nagendra'nın işleri bittiğinde ben odamda dinleniyordum, saat yedi buçuk olmuştu - böylece akşam vaktimiz olursa yaparız dediğimiz bot gezintisi de rafa kalkmıştı. Odamın kapısını tıklatıp "Otelin gösterisini izleyelim, aşağıdaki kadınla konuştum beş dakika sonra başlıyormuş!" dedi. Fazla bir şeye hevesim kalmadığından, iyi bari yarım saat bir şeydir, diye düşünüp itiraz etmedim; fakat aman Tanrı'm nasıl bir şeydi o öyle! İnanılmaz bir ses düzeni, şarkıların neredeyse tamamı hızlandırılmış, dolayısıyla o ince, çocuksu ses dolduruyor kulaklarımızı. Kediye benzer kuklalar, evet, birkaç dakika için ilginç gelen ışık oyunları, fakat bir saat boyunca aynı ışık oyunları; kedi makyajlı insanlar, kuklalar, eller! Hikaye yok, oyun yok, yalnız şarkılar ve aynı şekilde dans ettirilen kuklalar. Yarım saati geride bıraktığımızda içimden usul usul "Allah'ım benim burada ne işim var?" diye soruyordum kendime, yine de ilginç bir şeyler bulmaya, keyif almaya çabalıyordum ama bu saçmalık yerine neredeyse her kilisede düzenlenen akşam konserlerinden birine gidebileceğimiz ya da çoktan ısınıp berraklaşmış havanın tadını çıkarabileceğimiz gerçeklerini görmezden gelemedikçe iyice bunalıyordum. Bir noktada daha fazla dayanamadım ve Nagendra'nın "Sıkıldın mı?" sorusunun ardından itiraz etme zamanının geldiğini duyumsayarak salondan çıktım, odamda on beş dakika sakinleşip yemeğe gitmek üzere girişe döndüm.
Buna benzer sahneler gezimiz boyunca birkaç kez yinelendi, fakat her zaman olduğu gibi zaman bir şekilde geçiyordu işte, böylece hiçbir şeye ses etmeme gerek kalmadığını hissediyordum. Önceki gece yemek yediğimiz restoran az ilerdeki bir otelin restoranıydı, yemekler kadar atmosfer de güzel olduğundan yine orada, fakat bir değişiklik yapmak adına otelin önündeki kısımda karar kıldık. Oturduğumuz sırada yine şiddetli bir yağış başladı, neyse ki şemsiyelerin altındaydık şimdi. Güzel bir yemek yedik ve sabah erken kalkmak üzere otelimize döndük. Kahvaltımızı yine marketten aldığım sebzeler ve peynir eşliğinde, havaalanından aldığımız salatalar ve çaylarla yaptık. Bankodaki Çek kadının avroyla kron arasındaki dönüşümü tamamen kafasından uydurması sayesinde valiz cezamı olması gerekenin çok üzerinde bir rakamla kapattım, fakat tartışmaya ne benim zamanım yetiyordu ne de kadının İngilizcesi.
Atatürk Havalimanı'nın önünde üç haftadır hasretini çektiğim, yapış yapış ve sıcacık bir hava beni bekliyordu. Birkaç saat içinde Ankara uçağına bindim, kalkış için onuncu sırada olmamız bana elli dakika kaybettirdi. Bir türlü dönmek bilmeyen, döndüğü halde üzerinde bavulların görünmesi de sanki saatler alan banttan sonunda valizimi aldım ve dışarda beni bekleyen babama kavuştum! Arabanın anahtarlarını bana verdi, "Özlemişsindir araba kullanmayı!" dedi, sahi araba kullanmayı hakikaten özlemiştim ve yorgunluğumu bir kenara bırakıp direksiyona geçtim. Bana sevdiğimi bildiğinden bamya ve zeytinyağlı fasulye pişirmiş; kahvaltılık biberlerimi, domateslerimi, salatalıklarımı, Ezine peynirimi, tulum peynirini günler öncesinden hazır etmişti - yalnız bilmediği bir şey vardı, artık eskisi gibi biber yemiyordum, üstelik havuç da yemiyordum ve dolayısıyla gittiğim güne oranla ellerimin, hatta ayaklarımın bile rengi epey açılmıştı! Babam bunları duyduğuna ve gördüğüne çok sevindi, sonra her ne kadar benim için bir dolu yemek pişirmiş olsa da onunla dışarda yemek yiyip sohbet etme isteğime hayır demedi ve beraber Big Chefs'e gittik.
Daha içeri girer girmez, yer bakındığımız sırada, girişteki masalardan birinin üzerinden harika bir yemek kitabı alıverdi. Siparişlerimizi vermeden önce kitabı incelemeye koyulduk. Kitap Gamze Üner Cizreli'ninmiş, adını ve hikayesinin bir kısmını daha önce duyduğum bu hanım meğer yalnız Cafemiz'in kurucusu ve Kuki'nin kurucu ortağı değil aynı zamanda Quick China'nın da kurucu ortağı ve Big Chefs'in sahibiymiş! Ömrümde belki de en çok sevdiğim tüm kafelerin ortak bir beynin, ellerin ve emeğin ürünü olduğunu görmek kadar sayfalarını çevirdiğimiz kitabın güzelliği ve içeriği de heyecanlandırmıştı beni. Bu kitaptan bir tane almalıyım, dedim kendi kendime, sonra siparişlerimizi verdiğimiz sırada canım babam hemen atılıp "Bu kitabı satıyor musunuz?" diye sordu, onu da hesaba ekleyin dedi. Bir dahaki gidişimizde belki masalardan, sandalyelerden de birer ikişer toplamaya başlarız. Kitaba bakarken "Keşke şöyle bir işim olsaydı!" dedim. Babam senelerdir "Ben de isterdim kızım incik boncukla uğraşsın..." cümlesiyle anlatmaya çalıştığı, sevdiğim işi yapmamı isteyen ama genel geçer bazı mesleklerin daha bir garantili olduğu gerçeği tarafından önü tıkanan özlemlerini tekrar etti; diplomamla elimizde tuttuğumuz kitabın arasındaki mesafeyi, iç çekişlerime tercüman olan başka cümlelerle özetledi.

İtalya'dan geldiğim üzere, peynir uzmanı babam hemen ikinci gün bana mozzarella aldı. Ben de taze fesleğen ve patlıcan alıp domates ve mozzarella ile omlet yaptım. Patlıcanları fırında ızgara yapayım derken dilimlerin yarısından fazlasını kömür ettim. Dormda fırınımız olsa bunlar olmazdı.
İkimiz de öyle bir yorulmuşuz ki pazar günü öğlen on ikiye kadar uyanamadık. Babam sabah on gibi bir uyanmış, ama benim hala uyuyor oluşumdan cesaret alıp tekrar yatmış. Kalktığımızda ben çamaşırları yıkamaya koyuldum, bu sefer tecrübeliydim artık, nereye ne koyulacağını kendim de çıkarmıştım, ama yine de yazlıkta banyomuzu yenileyen, işçilerle ve inşaat artıklarının temizliğiyle uğraşan annemi arayıp gözleri bir kez daha teyit ettim. Önceki gece yorgunluktan dokunamadığım valizlerimi açtım, giyeceklerden arta kalanları yerleştirdim, sonra kendimi banyoya atıp üstüme başıma çeki düzen verdim. Her şey hallolduğunda çoktan akşam olmuş, sıra bamyayla fasulyeye ve lezzetini İtalya'da hatırladığım üzere bol soğanlı bir salataya gelmişti. Bir sonraki gün ikinci parti çamaşırlar falan derken zaman yine hızlıca geçiverdi.
Eskiden olsa, söz konusu en sevdiğim ve özlediğim arkadaşlarımla buluşmak olsa bile o buluşmayı ne zamana sığdıracağımı bilemezdim; elim telefona bir türlü gitmez, yapacak başka bir işim olmadığı halde o buluşmaları nedensiz yere ertelemeye koyulurdum. Pazartesi günü kahvaltıdan sonra yine aynı şeyi yapacak oldum önce; sanki bunlar ince ince tasarlanması, uzun uzun düşünülmesi gereken meselelermiş gibi en yakın iki arkadaşımı arayıp geldiğimi ve onları görmek istediğimi söylemeyi ertelemeye yeltendim. Bir dakika sonra elime telefonu alıp ikisini birden aradım! İkisinin de gün içinde halletmeleri gereken başka işleri vardı, ama Ecem'le salı günü, Selen'le de çarşamba akşamı buluşmaya karar verdik, böylece ben de kalan işlerimi halledip akşamı ettim.
Salı sabahı Ecem'e karar verme özürlü ve çok düşünen yapım geri dönmüş olduğundan tek mesajla sorulabilecek bir soruyu üç mesajda yollayarak anlaştığımız saatten daha erken buluşup kahvaltı yapmayı önerdim. Birkaç sene önce yine beraber bizim burada bir kafeye gidip kahvaltı yapmıştık beraber, ondan beridir beraber yapacağımız her kahvaltıdan en az benim kadar keyif alacağını hissediyorum. Günümün en önemli öğününü, en zevkli anlarını en sevdiğim insanlarla paylaşmaktan güzeli var mı? Ben spordan döndüğümde o daha yeni uyanmıştı zaten, böylece saat konusunda da hiçbir sorun yaşamadık. İkiye doğru Kuki'ye giderken babamın sürekli alışveriş yaptığı, yolumun üstündeki manavdan birkaç salatalık ve bir paket kiraz domates aldım!
Bir önceki buluşmamızda ve ondan öncekinde ve ondan öncekilerin hepsinde olduğu gibi, her şey öyle huzurlu, öyle neşeliydi ki belki farkında olmadan hasretini çekiyordum böylesi bir samimiyetin. Oturur oturmaz ayaklanıp tuvalete, bostanımı yıkamaya gittim ve Ecem'e kahvaltıya giderken yanına domates salatalık alacak başka bir arkadaş daha edinmesi ihtimalinin ne kadar az olduğunu hatırlattım. Son görüşmemizin üzerinden altı ay geçmişti, dolayısıyla Ecem'in hatırındaki hikayem, daha eski bir "ben"in oralarda bitiyordu. Eski tanıdıklarımla, görüşlerimle, düşüncelerimle ilgili sorular soruyordu ve bunları yanıtlaması pek tuhafıma gidiyordu; sanki onun kadar, hatta ondan daha bile az tanıdığım bir insanın neler yapıp etmiş olduğu hakkında zihnimi kurcalıyordum. O zamanlar adeta başka bir kimlikle, başka bir hayat yaşıyordum, ya da ben bilmediğim bir yerlerde bilmediğim bir tatil yapıyordum da benim yerime başka birisi, hatta çeşitli ve değişken birileri, genelde benim hayatımda yer alan mekanlarda dolaşıyor, kendine birtakım tanıdıklar buluyor ve gününü kurtarıyordu. Bütün bunlardan daha yeni sıyrılmaya, tam yüzeye süzülmeye başladığımız sırada son defa buluşmuştuk, hatta yeniden yazmaya tam o sıralarda başlamış ve ikinci yazımı onunla buluşmamızın ardından yazmıştım. Altı aydır neler düşündüğümü, neler yaptığımı tabii ki bilmiyordu - oysa yakınlığımız sanki ona hepsini bir şekilde fısıldamış gibi farz ediyordum. Uzun uzun anlatabileceğim bir şey değildi, biz de bir yerlerden başladık ve elbette bu zaman içerisinde, bu sefer gerçekten, değiştiğimi ve mutlu olduğumu gördü. Ben de onun değiştiğini gördüm; bu defa konuşmalarımız öncekilerin tamamından daha da hızlı akıp gidiyordu, konularımız hiç bu kadar rahat değişmemişti sanki ve bir an olsun sohbetimizin tükeneceği hissine kapılmadım. İkimiz de bu altı ayı bir şeyler yaparak, yeni bir şeyler düşünerek ve hayatla ilgili yeni yollar benimsemeye çalışarak geçirmiştik, belliydi. Yeni yollar, yeni gelecekler bizi birbirimize daha da yakınlaştırmıştı; zira o kadar zaman sık sık haberleşmemiş olsak bile sanki aşağı yukarı aynı değişimleri geçirmiş, ne yapıp edip yine birbirine uyan görüşlere, planlara dayanmıştık. "Arkadaşlık"ın belirlediği sınırlar nedir bilmiyorum; kim "çok yakın" arkadaşımızdır, kim "tanıdığımız"dır, kim "dost"umuzdur, bunların hiçbirini önemsemiyorum uzun süredir. İnsanları gördüğüm gibi kabul ediyor, hayatıma hangi rol ve vesileyle girdilerse öyle sürdürmeye alışıyorum - oysa benim için yeri çok özel olan birileri olduğunu duyumsamanın da bambaşka olduğunu hissettim dün.
Tam beş saat geçti ve akşam babannem ve halamla yemeğe çıkacağımız için kalkmak durumunda kaldım. Babaannem köfte sever diye halam bir İnegöl köftecisine gitmemizi uygun bulmuş, babam da öyle köfte möfte yemeyeceğimi bildiğinden beni arayıp sevdiğimi ve menülerinde köftenin de bulunduğunu bildiği bir kafede yer ayırtmayı önerdi, yine de gönülleri olsun şimdi arıza çıkartmayayım diye düşünüp boşver dedim. Aile yemeği denince köfteciyle bağdaştırabileceğim son insan olduğunu düşündüğüm halam, tüm kafelerden ve yemeklerinden pek sıkılmış olduğunu söyleyerek beni epey şaşırttı. Babaannemle halam köftelerini yediler, babam tavuk şiş söyledi, ben de piyaz aldım iyi geldi. Eve dönünce kendime kocaman bir salata yaptım haliyle. Bir dolu da elma yedim. İnsan günde bir kilo elma yememeli.
Ertesi akşam Selen'le buluştuk. Ben kendimle meşgul olduğum sıralarda o Londra'daki masterını tamamlayıp temelli dönmüştü ve en son görüştüğümüzde kafam bunların hiçbirini kaydetmeye müsait olmadığından artık gitmeyeceğinin kısa bir süre öncesine dek farkında bile değildim. Onun sorularını duyduğumda da aynı hisleri duyumsadım; bahsettiği isimler ve hayatlar bana öyle uzak kalmıştı ki yanıtları verirken bir yandan gülüyor, bir yandan tanışıklığımızı çıkarmaya uğraşıyordum. Tıpkı Ecem gibi Selen de sorduğu her şeyi benden daha iyi tanıyordu adeta, sanki ben ona anlatmıyordum da o sorularıyla bana bir şeyler anımsatıyordu. Son birkaç buluşmamızda hep Selen bizim bu taraflara gelmişti, bu sefer o yorulmasın diye ben onun yanına gittim, zira yine gece gündüz ders çalışması gerekiyordu! Londra'daki eğitimini ne zorluklarla tamamladığını ilk kez dün adam gibi öğrenip idrak edebildim. Anlattıklarını dinlerken kendi yüzümü görebilsem korkardım belki; duyduklarıma çok üzülmüş, içten içe de öfkelenmiştim. Kaşlarımın gitgide çatıldığını, dudaklarımın incelip yana kaydığını hissettim. Bunca zaman arkadaşımın yanında olamadığıma, ona destek çıkamadığıma, onun inanılmaz bir stres altında kaldığını ve çok gözyaşı döktüğünü öğrendiğime çok, çok üzüldüm. Layıkıyla bir şey de söyleyemedim, zira şimdi bir sıkıntıyı atlatmış, yeni -ve dilerim son- bir maratona girmişti. Ortaokul yıllarımızdan beri sözünü ettiği o işe alınabilmek için sınava hazırlanıyordu. Bir yandan hayatıyla ilgili başka ve önemli kararlar almaya uğraşıyordu. O bunca yükün altındayken bunlar hakkında tavsiyelerde bulunmak, nasıl diyeyim, gereksizdi; onu öyle iyi tanıyordum ki rahatlamasını, sınavını atlatması gerektiğini biliyordum önce. Tanrı'm, artık rahatlamasını istiyorum onun, gerçekten rahatlamasını; daha fazla uğraşmamasını, arkasına yaslanmasını ve sıkılmasına yol açmayacak kadar bir süre, kılını bile kıpırdatmadan, yalnızca emeklerinin karşılığını aldığını ve mutlu olduğunu derinden hissetmesini. Aklını kurcalayan onca şeyin arasında bir an durup ellerimi tuttu ve beni çok özlediğini söyledi. Beni ne kadar özlediğini ve birbirimizi kısa bir süre daha özleyeceğimizi biliyordum, o sınav bitene kadar ve sonra, tıpkı yemekten sonra evlerine gittiğimde Nilüfer Teyze'nin özlediğini söylediği gibi, bol bol gülmeye, ışıl ışıl bakmaya gelecek sıra.
Çok küresel ısınıyoruz. On sekiz yıl Ankara'da yaşadım, ne yaz ne kış dünkü gibi bir hava görmedim. Sanki baştan bir gıcıklık vardı zaten, bütün gün havanın ağırlığı üstüme çökmüş gibi keyifsizdim; ama yine çok sıcak, yine güneşliydi. Sonra ben daha ne olduğunu anlamadan dışarısı karardı, fırtına öncesi sessizliği evin içinde çarpan camlar, kapılar bozdu. Bir iki dakikalık feci bir rüzgarın ardından acayip bir dolu yağmaya başladı. Camları kapatmam bittiğinde öylece durup bu beklenmedik yağışı seyrettim. Birkaç dakika sonra babam telefon açıp doluya arabada yakalandığını ve önünü bile göremediğini söyledi. Rüzgar öyle şiddetliymiş ki akşama böyle olursa benim arabayı al, seninkiyle uçabilirsin dedi.
Yazlıkta işler bugün tamamen bitmiş. Biz de babam ve Tonton'la yarın arabaya atlayıp annemin yanına gidiyoruz. Annemin evde olmadığı günden güne yalnız hissedilir değil aynı zamanda gözle görünür hale gelmeye başladı. Ne kadar silersek silelim annemin hızına yetişemediğimizden mutfakta habire kırıntılar birikiyor, bir yerler sürekli pislenip duruyor! Bugün annemin yokluğunda köpeklerini emanet ettiği, eski evimizin oradaki bir apartman görevlisine yeni bir paket mama götürdüm ve evdeki kuru ekmekleri parkta kuşları beslemeye ayrılmış kaplara yerleştirdim. Kendime taze fesleğenli ve patatesli şahane bir omlet yaptım. Dün bir Marie Claire aldım, ne zaman son noktaya gelecekler bilmiyorum! Sekiz yüz küsur sayfa; pakette dekorasyon dergisi, bilmem ne gazetesi, giyim kuşam eki, duvar kağıtlarında son moda derken ansiklopedi olmuş çıkmış! Birine fırlatsam cinayet aleti görevi görür. Gitmeden kuru meyve almak istiyordum ama zamanım kalmadı gibi. Belki yoldan buluruz bir şeyler. Kuru meyvem de eksik kalıversin canım! Yazlığımızı ve annemi öyle özledim ki. Anneme anlatacaklarımı maddeleyip bir kağıda yazmayı planlıyorum ve bir değil beş kağıt tutacağı hissine kapılıyorum, beni dinlerken sıkılıp bunalmasından endişe ediyorum. Komşularımız tam takım hazır olacaklar, bir tek Kaya Amca'yla Necla Teyze yarın gidiyorlarmış ama bayramın ikinci günü döneceklermiş. Banyoyu gördüğümde ne hissedeceğim acaba? Yazlıkta bir hafta kalacağız, fakat o bir haftayı bin hafta gibi değerlendirmek istiyorum. Orada zaman çabuk geçiyor, ama öyle dingin, huzurlu ve sessiz ki her şey, insan istedi mi her dakikanın tam anlamıyla tadına varıyor.
Gelecekle ilgili aklımdan öyle değişik şeyler geçiyor ki, yazabileceğim kadar gerçekçi olduklarına inanma safhasına erişebilmiş değilim şimdilik. Hayal kurmayı hiç sevmediğimden hayal kurmuyorum, hayal kurmadığım için henüz "hayal" olarak nitelendirebileceğim hiçbir şeyi kelimelere dökmek istemiyorum. Zamanla her şey yolunu bulmaya başlayacak, o zaman aklımdan geçen hisleri bir bir sayıp dökmeye koyulacağım. Öncelik annemin!





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder