Sizin çok haberiniz olmadı ama tatilimin en başında mezuniyetimi de araya sıkıştırdım! Mezun olma telaşım günü gelene kadar törenlerden tamamen bağımsız şekilde ilerliyordu, öyle ki hangi gün ne töreni olacak, balomuz ayın kaçında yapılacak, bütün bunları annemden ve daha sonra arkadaşlarımdan öğrenebildim. Soran olursa "Temmuzun bir şeyleri!" diye yanıtlayabiliyordum ancak.

O hafta neredeyse her gün yağmur yağdı. Mezuniyet töreninde de mutlaka kafamıza indirecek diye epey endişelendik. Toplu törenin gerçekleşeceği sabah kalkıp yürüyüş yaptığımı ve dönüşte fotoğraf makinemi kapıp süslenmiş stadın fotoğraflarını çektiğimi anımsıyorum. Günlerden perşembeydi ve annemle babam sabahtan yola çıkmışlardı.
En son kepimi kafama geçirip tel tokalarla sabitlediğimi hatırlıyorum. Saçımı makyajımı falan hep kendim yaptım. Aynanın karşısında sallana sallana hazırlandığım sıralarda kuaför randevularını ayarlamaya çalışan oda arkadaşlarım vızır vızır geçiyordu arkamdan.
Akşamüstü annemler geldiler, beni şöyle bir görüp oturacakları yere geçmek üzere stada gittiler. Teyzemin davetiyesi olmadığı halde bir yolunu bulup geleceğini ve gerekirse teyzemi yanımda oturtacağımı yazmıştım, işte o teyzem törenin başlamasına iki saat kala stada gelmiş ve eniştemle beraber güzelce bir yer bulup oturmuşlar! Yanıma fotoğraf makinemi de almak istiyordum, daha doğrusu benimki Ankara'da tamirde olduğundan babamınkini almam gerekecekti; ama tabii ki babamdan makineyi bana bırakmasını istemeyi unuttum.

Stadın girişine çıktım, arkadaşlarımı gördüm - arkadaşlarım dediğim politikacılar oluyor. Arada bir bölümümün tabelasını gözlerimle arayıp buluyor, içim rahat ettikten sonra politikacıların yanında durmaya devam ediyordum. Kafamdaki koca kep haricinde hareketlerimi kısıtlayan pek bir şey yoktu. Seksen tokayla sabitlenmiş olmasına rağmen o düşecekmiş hissini bastırması kolay değildi. Düşmeyeceğini bilsem de kafamı fazla oynatmamaya gayret ederken buluyordum kendimi. Bu şekilde beklemesi, hele o sıcağın altında epey eziyetli oldu. O kadar saçımızı makyajımızı yaptık, hepsi yarım saatte eridi gitti.
Alana yürüyeceğimiz an geldi. Çoğu zaman böyle olur, bir şey yapılacak diye heves edersin, beklersin ve o şey yapılmaya başlandığı anda hislerinin uçup gittiği duygusuna kapılırsın. Bana da aşağı yukarı böyle olmuştu işte. Zaten benim için mezun olmak demek projeden ve derslerden kurtulmakla eşdeğerdi, onları yaptığım gün kafadan mezun olmuştum işte. Törenle ilgili kafamda hiçbir düşünce, hiçbir abartı ya da önemsememe yoktu. O sıralar yazdıklarımdan yardım almadan düşündüğümde, başka bir odada bulunmanın ve derslerin bitmiş olmasının verdiği yabancı hislerle, ikinci ve aşina olmadığım başka bir hayatın içinde koşturup durmaktan benimtörenlerim, benim balom diye bir beklentiye girmemiş olduğumu fark ediyorum. Ne zaman ki o müziği çalmaya başladılar ve biz, bizleri ayakta alkışlayan onca ailenin önünde ilerlemeye başladık, o zaman bunun benim törenim olduğunu, artık üniversite mezunu sayıldığımı, hakikaten alkışlanacak, kutlanacak bir başarım olduğunu anladım - ve ağlamaya başladım! Bir yandan gülümsüyor, bir yandan kendime hayret ediyor ve ne demeye gözlerimden sular aktığını idrak etmeye çalışıyordum. Sanki filmlerde gördüğüm sahneleri kopya etmeye heveslenmiş gibiydim, zira ortada ağlanacak denli bir mutluluğum yokmuş gibi görünüyordu; yani öyle bir mutluluğum olsa bunu daha önceden zaten hissedermişim ve böyle hiç alışık olmadığım dışa vurumlar yaşamazmışım gibi geliyordu. "Ve genç kız mutluluk gözyaşları dökmeye başladı!.." gibi bir şeydi bu! Öte yandan o müzik eşliğinde alkışlanıyor ve yürüyor olmak da film gibiydi hani. İçimdeki büyük gururu ve oralarda bir yerlerde beni çoktan görmüş olan ailemin hissettiklerini taşıyarak gözlerimi kurulamaya çalışırken, muzip bir sesin dünya barışı özlemi çeken güzellik yarışması finalistleri gibi gözyaşları içinde poz gülücükleri dağıtmakta olduğumu söylediğini duyumsuyor ve epey eğleniyordum.
Kalabalıkta herkes ailesini bulmaya çalışıyordu, ama benimkiler işte oradaydı! Kocaman, krem rengi, dantelli bir Venedik şemsiyesi sağ tarafta fırıl fırıl dönüyordu - işte teyzem ve geçen sene benden istediği üzere ona armağan ettiğim şemsiyesi!
Yavaş yavaş herkes alana gelip yerine oturuyordu, daha doğrusu yerini bulan hiç kimse oturmuyor, herkes ailesini görme derdine düşüyordu. Cübbelerinin içinde hocalarımız göründüler, Kadri Hoca gelince bizim bölüm ayağa fırladı ve büyük bir alkış koptu. Kısa süre sonra kürsüden bize hitap edişi nasıl güzel, nasıl candandı! Törenin devamı hiç aklıma getirmemiş olduğum kadar uzun, saklamaya gerek yok, sıkıcıydı da. Yine de koskoca adamlarız, bir de üniversite mezunu olmuşuz bugün, artık sıkılsak da bunalsak da görev icabı sessizce oturup bir törenin, hem de bizim için hazırlanmış bir törenin, bitişini sabırla bekleyebiliyor olmalıydık. Nerdee! Arkamdaki oğlanlar, bir de mühendis olmuşlar güya, her konuşmacının her kelimesiyle, kürsüye inip çıkanların adımlarıyla, mimikleriyle, her şeyle dalga geçmeye koyuldular. Konuşmaları öyle saygısızca ve rahatsız ediciydi ki anlatamam. Önceleri ses etmedim, sıkılmışlardır (üstelik törenin daha en başındaydık), birazdan susarlar dedim, susmadılar. Bir iki bakış atayım dedim, yine yok. Kibarca, esprili bir dille uyardım, yok. Sonunda ciddi ciddi sessiz olmalarını istedim, aman dediler herkes konuşuyor, biz niye konuşmayalım? Tabi bunun üzerine bir şey diyemedim artık. Üzüldüğüm, orada bizim için bir şeyler yapılıyor. Çok uzun, sıcağın altında bir süre sonra hakikaten eziyet gibi gelmeye başlamış bir şey, ama herkesin de hakkının verilmesi gerekiyor. Birileri ödüller alacak, isimleri okunacak, birtakım konuşmalar yapılacak. O kürsü ailelere değil, bize çevrilmiş; bizim izlememiz için yapılmış her şey. Annem törenden sonra "Sen bir de yukardan bakacaktın!" dedi. Kalkıp gezinenler mi ararsınız, çimlerin üstünde yuvarlananlar, boğuşanlar mı.
Tokalarımı çıkarıp kepimi havaya attım, ama ertesi gün de aynı kepi kullanmam gerekeceğinden öyle içimden geldiği gibi yükseklere savuramadım. Dışarda annemlerle buluşup yemeğe gittik, yemekten sonra Bebek'ten Ortaköy'e trafik yüzünden bir saati aşkın bir sürede varıp, annemin "Bu gece bizimle kalıyorsun, değil mi?" sorusunu defalarca yinelemiş olması üzerine tekrar Etiler'e geçip eşyalarımı aldık ve gecenin bir vakti otelimize dönebildik.

Ertesi gün bölümün töreni vardı, fakat babamın toplantısı olacağından beni izlemeye gelemedi! İki ayağımız bir pabuca girdi sabah, zaten ayaklarım o pabuçlara ayrı ayrı sığdığında da çok rahat edemiyordum ki. Yazın sıcağında o siyah cübbeleri giydiğimiz yetmiyormuş gibi bir de topuklularla yürümek hiç rahat değildi! Bugün o günü düşündüğümde hep serçe gibi sekmekte olduğum hissine kapılıyorum, bir de babamın yokluğunu sevmediğim. Bölümden de kimseyi tanımadığım için aşağı yukarı formalite icabı steplere çıkıp çok keyif alıyormuşçasına kepimi fırlattım. Böyle anları insan sevdikleriyle paylaşmak istiyor demek, oysa orada annemden ve üç en sevgili hocamdan başka tanıyıp sevdiğim pek kimse yoktu. Merdivenlerden inip annemin yanına koştum, beraber fotoğraflar çekilip elimizde diplomamla manzaraya indik.
Asıl hikaye buradan sonra başlıyor. Banklarda annemle oturmuş diplomama bakıyorduk, sonra acaba diplomanın aslı bu mu yoksa bu yalnızca sembolik bir diploma mı diye merak ettik. Bunun üzerine Kayıt İşleri'ne gidelim de bir soralım dedik, zira ayın altısında master için ön kayıtlar başlıyordu ve İstanbul'dan ayın beşinde ayrılmam gerekeceğinden belgeleri ne zaman verebileceğimi de kesinleştirmemiz gerekiyordu. Aslında daha önce bu sorularımı Kayıt İşleri'neki görevlilere iletmiştim, ama bana biraz muğlak cevaplar vermişlerdi.
Kayıt İşleri'nde bunun diplomanın aslı olduğunu söylediler, sonra asıl derdimi tekrar açıkladım ve belgelerimi altısında değil beşinde getirmemin mümkün olup olmadığını sordum. Bunun üzerine bana bölümümü sordular ve arkada bir kadın birtakım dosyaları karıştırmaya başladı, sonra bana "Siz erken girişlerle kabul almışsınız, ama erken başvuru ön kayıt tarihlerinde kayıt yaptırmamışsınız!" dedi! Yani? Yanisi şu: o sırada ön kayıt yaptırmamış olduğumdan master yapmamaya karar vermiş olduğum sonucu çıkarılabilir, kabulüm kontenjan sınırlaması ve birtakım bürokratik engeller nedeniyle düşebilir ve eylülde master yapacağım diye rahat rahat oturup sırtımı dayadığım duvarlar bir anda çökebilir! Burası Türkiye! Kayıt işlerine başvurum sırasında kaç defa sordum, bana hep "Eylülde geleceksin!" dediler. Eylül, eylül, eylül. En az beş defa sordum, hatta bir seferinde "Annem Akademik Takvim'den bakmış, bir ön kayıt falan görünüyormuş?" dedim, anca o zaman "Öyle miymiş?" diye bakıp "Aa, evet, diplomanızı falan getirirsiniz." dediler, ama devamında yine üstüne basa basa eylül; oysa şimdi öğreniyordum ki ta martta, nisanda gidip belgelerimi götürmem gerekiyormuş. O sıra, tıpkı şimdi olduğu gibi, diplomayla ALES sonucum eksik kalacaktı, yani belgelerde bir farklılık yok, ama insanın içine koca bir kurt düşüyor işte. Kadın dedi ki şu an müdürlerimiz törende, bu sorunu onlarla görüşmemiz lazım. Fen Bilimleri'ne telefon açıp ne yapacağımızı, hala kayıt yaptırıp yaptıramayacağınızı öğrenmemiz lazım. Bu arada benim başımdan aşağı kaynar sular boşanıyor da boşanıyor. Ayakkabılarımın topuğu gittikçe uzadığı gibi eteğimin boyu da gitgide kısalıyor sanki. Rahatsızlık bütün bedenimi ele geçiriyor, saçlarım da uzayıp karman çorman hale geliyor. Ve mecburen orada oturmuş, müdürlerin törenden dönmelerini bekliyoruz.
Bir süre sonra müdürler geldi, bölümden durumumu açıklayan bir yazı almamı istediler. Önce o ayakkabılardan ve elbiseden kurtulmam gerekiyordu, ALES sonucum da odamdaydı, böylece annemle taksiye atlayıp yurda döndük. Bölüm sekreterimiz ne hikmetse ilk başta gözümü korkuttu, vay sen neden bu işi takip etmedin, bak bir çocuk bu duruma düştü de onu almadılar falan diye beni ağladı ağlayacak duruma getirdi. Birkaç dakika sonra çark edip endişelenecek bir şey olmadığını, o zaman kayıt olmuşum bu zaman kayıt olmuşum bir şey fark etmeyeceğini söyledi! Bu sırada zaten bölüm başkanımız da sekreterin odasındaydı ve hazırlanan kağıdı imzalarken sorunumu hiç önemsemiyor gibiydi, yani demek oluyor ki ortada bir sorun falan da yoktu. Birtakım formaliteler işte. Yine de insanın içi bir türlü rahat etmiyor. Elimizde yazımız, bölümden çıkıp fotoğrafçıya gittik ve benim vesikalıklarımı çoğalttık. Oradan okula dönüp bankaya kayıt parasını yatırdık. Makbuzumuzu da belgelerin arasına ekleyip tekrar kayıt işlerine döndük. Ayın beşiydi altısıydı diye kafa yorduğumuz bütün belgeleri teslim ettik, kaydımı yaptırdık ve her şey yoluna girdi. Diplomama en fazla bir saat dokunabildim, babam onu göremedi bile!
Şimdi biz bunun yerine ayın beşinde belgelerimi hazır edip, Ankara'ya doğru yola çıkmadan önce Kayıt İşleri'ne basit bir teslim işimiz var havalarında gitsek ve bunları öğrensek kim bilir ne hallere düşerdik! Yolculuk zamanları zaten bizim ailede bir stres olur, o stres üçe beşe katlanacaktı; annemle babam bu kadar önemli bir konuda nasıl olup da yanıldığımı soracaklardı, bir yandan birbirimizi yiyecek, bir yandan sorunu çözmekle uğraşacaktık. Daha fenası, daha önce Kayıt İşleri'nden bana söylenen ikinci bir çözüm yolunu uygulamayı seçmem olurdu: ayın altısında teslim etsin diye belgelerimi bir başkasıyla göndermek. O bir başkası arkadaşım beni telefonla arar ve kayıt zamanımın geçmiş olduğunu söylerdi; ben Ankara'da ne hale gelirdim ve sonrasında bu işi düzeltmek için artık atlar tekrar İstanbul'a mı dönerdim, ne yapardım düşünmek dahi istemiyorum!
İşte o gün, mezun olup diplomamı aldığım gün, Akademik Takvim'le yatıp Akademik Takvim'le kalkmam gerektiğini anladım.
Annemle ikimiz üstümüzden nasıl bir yük kalktığını anlayamayacak kadar yüklü halde Nero'ya gittik. Kahvaltımızın üzerinden saatler geçtiğini ve epey acıkmış olduğumuzu bile ancak çayımızı içip kendimize gelmeye başladıktan sonra fark edebildik!

Balomuz çok, çok güzeldi! Bir gece önceki BÜMED fiyaskosundan sonra balonun neye benzeyeceğini merak ediyor, fazla beklenti içine de girmiyordum. Eğleniriz umuduyla BÜMED'e gittiğimizde bizi pek bir şeye benzetemediğimiz bir müzik, kimseyi göremediğimiz, konuşamadığımız bir kalabalık karşılamıştı da yarım saate kalmadan meydana çıkıp sakin sakin oturmayı yeğlemiştik. Balo öyle miydi oysa; masalar, sandalyeler hepsi ne güzel sıralanmış, her şey nasıl da yerli yerine oturtulmuştu! Yemekler bu tip organizasyonlarda karşılaşmayacağımız türden güzeldi, hatta bence baya güzeldi, müzik güzeldi, kalabalık keyifliydi, bir ara yağmur yağacak diye endişelendik ama hava da çok, çok güzeldi. Hele meydan; etrafımızda o binalarımız, altımızda çimlerimiz olması ne güzeldi! Olabilecek en güzel yerde, olabilecek en güzel baloydu bizimki.
Kadri Hoca'nın gelişini kaçırdığıma hala inanamıyor ve üzülüyorum. Birkaç gün içinde Facebook'a düşen fotoğraflardan sahneye çıkıp pasta kestiğini görünce, herhalde ben gittikten sonra, yani gece ikiye doğru falan gelmiş olmalı diye düşündüm, zira ben oradayken gelmiş olması ve benim bunu görememiş olmam çok saçmaydı. Saçma olduğu kadar gerçekti oysa, Kadri Hoca'nın ben gayet de meydandayken geldiğini, hatta gelişinin anonslarla duyurulduğunu ilerleyen günlerde bizzat kendisinden öğrendim. O da benim o sırada orada olmadığımı düşünmüş, Pınar burada olsa kesin gelirdi demiş, bunu duyunca hepten üzüldüm. Aynı anda hem kör, hem sağır olmuşum ve bu en az yarım saat böyle sürmüş!

Ertesi gün odamı tekrar kutuladım, gönderilecekleri kargoya verip kalanları depoya kaldırdım ve misafir odamdan çıktım. Akşama doğru otelimizde süslenip aile düğünümüze gittik. Ebru'yla Hakan'ın düğünü Anadolu Hisarı'nın oralarda bir yerlerde, çok tatlı, zarif ve sıcacık bir yerde gerçekleşti. Uzun süredir görmediğimiz aile üyeleriyle bir araya gelip yemekler yedik, şarkı söyledik, arada annemin iteklemesiyle piste çıkıp iki dans ettik. Gelinle damadı fazlaca görememiş olmamıza rağmen baba tarafımın bir araya gelmiş olması, babamın tanımadığım ya da hatırlamadığım kuzenleriyle onların çocukluk oyunlarını, hikayelerini dinlemek çok güzeldi. Ebru da masmavi gözleri ve zarafetiyle gördüğüm en harika, en mutlu gelinlerden biriydi.
İstanbul maceramızı böylece tamamlayıp Ankara'ya döndük, sonra topu topu altı güncük orada kalıp İtalya'ya uçtum. İki günümüz zaten annemle babamın "Bir insanın nasıl bu kadar çok kıyafeti ve ayakkabısı olabilir?" serzenişleri eşliğinde bütün dolabımı yıkamak, ütülemek ve katlamakla geçti. İlk sabah ben uyurken annem sessizce babamı çağırıp girişteki odaya yayılmış tişörtlerimi gösterip, "Bak bak! Şuraya bak! Bu nasıl iş?" dedi, ben duymuyorum sanıyor. Ayırmaya çalıştım, aradan anca üç beş tane şey çıktı. Vallahi hepsini giyiyorum, giymediğim olsa hemen vereceğim ama giyiyorum da. Beni de ürküttü bu sefer bu bolluk, dorma nasıl sığıyormuşum bilmiyorum ama Ankara'ya sığmakta daha bir zorlandım resmen. Yapacak o kadar çok işim vardı ki geldiğimi bir Çağlar'a haber verebildim, onunla Kuki'de geç ve çok leziz bir kahvaltı yapıp hasret giderdik. Onu o kadar özlemiştim ki sohbet ederken bir fotoğraf çektirmek aklıma bile gelmedi ne yazık ki.
Bizim ortaokulda o zamanlar çok garip olduğunu düşündüğümüz, şimdi bakınca bana baldan tatlı gelen bir Saliha Hoca'mız vardı. Derste gülmememizi ister ve bu isteğini "Dişlerinizi görrrmiyceeem!" diye gürlemek yoluyla iletirdi. Amasya'lı olduğundan her ders en az bir Amasya anısı anlatırdı. Kendisi coğrafya hocamızdı ve bir gün tahtada bir arkadaşımız "Türkiye'de ulaşım" konulu bir sunum yapacaktı, başladı: "Türkiye'de ulaşım. Türkiye'de ulaşım, eskiden kömürlü trenlerle sağlanırdı." "Kömürr!" diye ileri atıldı Saliha Hoca ve en öndeki arkadaşımızın kalem kutusunu da kullanarak Amasya'daki kömürlü ütüleri anlatmaya koyuldu. Sunumu yapacak olan Necati tahtada, daha ilk cümlesini tamamlayamadan dakikalarca bekledi, bekledi, bizler kömürlü ütülerin neresinden kömür konurmuş, nasıl giysilerin üzerinde gezdirilerek ütülenirmiş, hem nasıl da ağırmış, hepsini kalem kutusuna bakarak öğrendik, öğrendik ve öğrendik. Neden sonra hikaye sona erdi, sınıfı bir sessizlik kapladı ve Necati "Hocam, baştan başlayayım mı?" diye sordu. "Türkiye'de ulaşım. Türkiye'de ulaşım, eskiden kömürlü trenlerle sağlanırdı." İşte tam bu noktada Saliha Hoca yine "Kömürr! Kömür dedi de oradan aklıma geldi!" diye ileri atıldı ve bu sefer hepimizi bir gülme aldı -bir yandan da dişlerimizi görmesin diye sıraların altına eğilmeye çabalıyorduk, fakat beş dakikada bir bizleri çekiştire çekiştire "Dik oturun! Doğru oturun!" dediği için eğilmek de pek iyi bir çözüm değildi- zira öyle bir ses tonuyla söylemişti ki bu son cümleyi, aynı kömürlü ütü hikayesini en baştan anlatmaya koyulacağı ve ömrümüzün bu kısır döngüde geçeceği hissine kapılmıştık!
Sonra valizlerimi topladım ve İtalya'ya uçtum. Kömürr dedi de oradan aklıma geldi...



6 yorum:
Tebrikler
Çok teşekkür ederim!
kendinizi politikalarla mutlu hissetmeniz bizim için bir şeref =P
Ah efendim, o şeref bana ait. Tekrar teşekkürü borç bilirim. Mühendis mühendis masanızda yedirdiniz içirdiniz, ellerin(!) arasında bırakmadınız beni.
bravaaa!
Asıl size bravaa ;)
Yorum Gönder