Galleria Palatina’da sergilenen tablolardan ziyade yaşanmışlıklar ilgimi çekiyordu: On yedinci yüzyıldan kalma tavan freskleri, duvar kağıtları; yırtılmadan, solmadan salınan perdeler, ayaklarımızın altında hala temizce serili duran renkli halılar, ufak tefek konsollar, çalışma masaları, saatler. Duvarların neredeyse her karesini dolduran tabloların çoğu portreler ile tanrılar ve dini anlatıları betimleyen resimlerden oluşuyordu. Bir iki derken aynılaşmaya başlıyorlar gözümde, oysa kuş figürlü sarı duvar kağıtları, yeşil odanın papağanlı duvar kağıdı öyle mi! O duvar kağıtlarının şaşaalı giysilere, balolara, tüylü kalemlere, nazik üsluplara tanıklık ettiğini düşünmek başka benim için. Bugün hayranlıkla incelediğim halılarda yüzyıllar önce kocaman topuzlu, kabarık etekli, korseli kadınlar yürümüş; birileri bugün de güneşe geçit veren perdeleri ara sıra oynatmış, usul usul bahçeleri izlemiş arkasından. Başka birileri iskeleler kurmuş, günlerce tavanları boyamış; hem de ne boyamak, ince ince işlemiş her köşesini! Görkemli tahtlarda sahiden birileri oturup ayaklarını küçük tabureye yerleştirmiş, geceleri yüksek yataklarına uzanmışlar. Çalışma odalarında masaya geçip mektuplar yazmışlar, büfelere kendi eşyalarını yerleştirmişler. Zamanda yolculuk etmek gibi sanki, sessiz her ufak esintide dantel yakalı birilerinin yanımdan geçtiğini hissetmek.

Galerinin içinde burada şu sıralar çok ünlü bir koleksiyon sergileniyor, “Caravaggio e Caravaggeschi”. Koleksiyon, on altıncı yüzyılın sonlarında Caravaggio’nun başlattığı ve Bartolomeo Manfredi, Jusepe de Ribera, Bartolomeo Cavarozzi (“San Gerolamo con due angeli” tablosu gerçekçiliğiyle beni büyüledi) gibi isimlerini bugün öğrenip not ettiğim sanatçıların takipçisi oldukları akım süresince yaratılmış eserlerden oluşuyor. Caravaggio’nun çizgilerini çok belirgin bulup diğerlerinden daha bir ayrı tuttum, zira son derece fark edilir, kendine özgü bir üslubu vardı.
Galleria d’Arte Moderna’da sergilenen, 1800’lerin son çeyreğine ait tablolar beni en çok etkileyenlerdi. Artık resimler fotoğraf gibi görünmekten çıkmış, yağlı boyanın dağınık havası kendini iyice hissettirir olmuştu. Fırçalar daha sert, renkler daha canlıydı; tarım ve çiftçilik üzerine, kent hayatı üzerine, daha sıradan yaşantıları ve olayları konu alan tablolarda karamsarlıktan eser yoktu. Daha önce bilmediğim bir sanatçı tanıdım: Plino Nomellini. Bu ressamın “Mezzogiorno” ve “Primo Compleanno”sunu görmelisiniz! Bugün Palazzo Pitti’den çıkarken beni gülümseten en güzel şey, bana böylesine hitap eden bir sanatçıyı ve eserlerini keşfetmiş olmamdı!

Odalardaki görevliler zaman zaman sandalyelerini terk edip çene çalmaya başka odalara geçtiklerinde kameramla, bir şeyler okuduğunu saptadığım nispeten ilgisiz görevlilerin bulunduğu odalarda ise fazla dikkat çekmemek için telefonumla kaydettiğim ve en az beş kere fotoğraf çekmenin yasak olduğu konusunda uyarıldığım sıralarda ayıp etmiş ve eserlerin kimlere ait olduğunu dikkatlice not almamışım. Palazzo Pitti’den çıkarken üç kartpostal satın aldım: birisi “Mezzogiorno”, diğeri Silvestro Lega’nın “Il canto dello stronello”su, üçüncüsü de Antonio Puccinelli’nin “Ritratto della nobildonna Morrocchi”si. Üçü de 1800’lerin son çeyreğinde yapılmış, olağanüstü tablolar. Kartpostal almak hiç adetim değildir ama bunları almadan duramadım! Kartpostal almak adetim olmadığı gibi birilerine kartpostal yollamak da galiba hiç yapmadığım bir şey, zira küçük kartlara bir şey sığdırabilecek tipte biri olmadığım anlaşılıyordur. Yazmaya başladım mı sayfalarca duramadığımdan olacak, kimseye sağdan soldan kart alıp yollamadım. Doğum günü hediyelerinin yanında mutlaka kart alır, içine de bir şeyler yazarım, ama böyle yurt dışından kart yollamak gibi bir hevesim yoktu – Henrichetta’nın geçenlerde ailesine kartlar yolladığını duyana ve sınıfta Jonina’nın aldığı ya da yazdığı bir kartı görene dek! Hala üzerinde şehir adı yazan fotoğraf baskısı kartları hiç sevmemekle beraber beğenime göre kartların satıldığı bir dolu kitapçı inceledim, bir gün birkaç kart alıp buradaki masaların kokusunu sindirerek sevdiklerime yollayacağım.

İtalyanlar da evleniyor! Bugün Floransa'da düğün günüydü, iki tanesinin önünden geçtim. Davetliler daha sabahın sekiz buçuğunda giyinmiş süslenmiş kiliselere doğru yol alıyorlardı. Biz evlenince tamam oluyor da burada evlenenleri görünce olağanüstü geliyor nedense! Siz göremiyorsunuz ama bu kızcağızın gelinliğinin kuyruğu öyle bir pislenmişti ki! Düğünleri önceden olup bitmiş, balaına buraya gelip yeniden giyinerek fotoğraflanmak istemiş gibiydiler; zira gelin alelade bir sokak standı önünde İtalya tişörtlerini tutarak poz veriyordu.
Dün gittiğim kitapçıda ayrıca harika yemek kitapları sıra sıra dizilmişti. Ben, yemek, fotoğraflar ve kitaplar; ömrüm oldukça hep aynı hikaye sürecek! Derdim o yemekleri pişirip yemekten ziyade parlak sayfalarda harika kameralar aracılığıyla belgelenmiş taptaze soslu yüzlerce tabağın ciltlenip raflara yerleştirilmesi, o kitaplarda kaybolabilirim. Annemin “Benim için risotto ye!” serzenişinin geldiği sıralarda cıvıl cıvıl trattoria’larda deniz mahsullü makarnaları, enfes risottoları ve bıçağa gereksinmesi olmayan yumuşacık etleri görmemle beraber, bar aperitivolarını arkamda bırakıp her lokmasını yüzlerce kez çiğneyeceğim gerçek Toscana mutfağını damağıma yerleştirmeye karar verdim!
Kızlarla buluşup bu taraftaki trattoria’ya gittiğimizde saat sekize geliyordu ve henüz yemek yemek için oldukça erkendi, ama onlar öyle istediler ne yapalım. Ashley’le gezerken gördüğümüz gibi bir ortamda yemeyi hayal etmiştim oysa; tüm masalar dolu, hava karardı kararacak, ışıklar yanmış, çatal bıçak seslerine hafif konuşmalar, bardak çınlamaları ve enfes kokular karışmış. Dün akşamki trattoria diğerleriyle karşılaştırıldığında daha ortalamaydı diyebilirim, ama bu yediklerimizin harika olmadığı anlamına gelmiyor. Toscana’lılar fasulyeyi tüm yemeklerde kullanıp bolca tükettiklerinden onlara “mangiafagioli” de denirmiş! Fasulyeyi kim sevmez zaten, iki tabak fasulye aldık. Bir tabak ıspanak aldık, bir tabak da porcini mantarı. Lara ve ben bir ravioli paylaştık, Ashley ile Henrichetta ise bir et yemeği aldılar. Hepimiz hepsinden yedik; ama o porcini mantarı yok mu Tanrı’m nasıl bir şeydi! Sanki mantar değil et yiyordum, mantara zaten bayılırım ama bu başka, bambaşka bir yemekti! Mantarlar bittiğinde çaresiz kalan suya ekmek banmaya koyuldum, tek damlasından mahrum kalmak istemedim!

Yemek sırasında arka masamızda oturan Amerikalı kadının abartısız en az beş kere konuştuklarımızı dinleyerek lafa girmesi ve her konuda görüşlerini bildirmeye koyulması günün en sinir bozucu olayıydı. Tavırlarından dengesiz bir ruh haline sahip olduğu sonucu çıkıyordu ve öylesine itici bir havası vardı ki biraz daha orada oturmuş olsak içimizden biri ona kendi işine bakması gerektiğini söylemek durumunda kalacaktı! Ashley ülkesinde çok fakir çocukların yerleştirildiği okullarda öğretmenlik yapıyormuş, bize birkaç anısını anlattı da gülsek mi ağlasak mı bilemedik! Öğretmenlik deneyiminin ilk haftasında Birinci Dünya Savaşı’yla ilgili bir sayfa yazmalarını istemiş öğrencilerinden, sınıftaki bir çocuk “Birinci Dünya Savaşı’yla ilgili hiçbir fikrim yok, ama…” diye yazmaya başlamış ve gerisini burada getiremeyeceğim öyle fantezilerle devam etmiş ki Ashley kağıdı çerçevelettirdiğini ve öğretmenler arasında yapılan “En korkunç davranışa kim maruz kaldı?” başlıklı çekişmeyi açık ara kazanmış bulunduğunu söyledi. Durumun vahameti üzerine okul müdürü bilgilendirilmiş, çocuğun annesine telefon açılmış ve annesi böyle bir şey için sıcak yatağından çıkmayacağını bildirerek telefonu müdürün yüzüne kapatmış! On yedi yaşında bir başka öğrencisi ise iki çocuk sahibiymiş, daha neler neler!
Porsiyonlar öyle büyük olmamasına rağmen her akşam olduğu gibi dün akşam da hepimiz şiştik ve yemekten sonra yürüyüş yaptık. Ashley ve Henrichetta’yı evlerine bıraktıktan sonra Lara’yla ikimiz kendi mahallemize döndük, bu sırada yine dünya kadar ortak yönümüz olduğunu keşfettik! Santa Spirito’dan geçerken dedim ki: “Zaman dursun istiyorum, zaman dursun ve midem de mucizevi bir şekilde yediği hiçbir şeyle dolmasın, ve ben bu restoranlarda tek tek gezinip menüdeki her şeyi, ama her şeyi yiyeyim!” Lara da bana katıldı, sonra başladık yemek üzerine konuşmaya. “Groundhog Day”de en sevdiğimiz bölüm, her gün aynı güne uyanan adamın kocaman bir sofranın başına geçip delicesine yemek yediği sahneler. İkimiz de sabah kahvaltılarını ve öğle yemeklerimizi titizlikle ayarlıyor, abartacaksak akşama bırakmaya çalışıyoruz; böylece gün içinde ne yediğimizi bildiğimizden akşama ne yiyebileceğimizi hesap etmiş oluyoruz ve içimiz rahat oluyor. Normal bir günde, beklenmedik bir şekilde birileri bizi öğle yemeğine davet etti mi içimiz buruluyor, bu teklifi geri çevirmek ve öğleni hafifçe atlatıp akşamı beklemek istiyoruz! İçki içmek istemiyoruz, bir şeyden altı yüz kalori alacaksak bunun çiğnenerek tüketilecek, leziz mi leziz bir yemek olmasını kesinlikle tercih ediyoruz. İkimiz de yaşamak için yemiyor, adeta yemek için yaşıyoruz ve bu hislere sahip kadınlar olarak görüntümüzü muhafaza edebilmek için kontrolü asla elimizden bırakmamaya gayret ediyoruz – üstelik tıpkı sosyoloji dersinde okuduğum makalelerde söz edildiği gibi, bu güç ve kontrol hissi egomuzu besliyor, böylece yalnız duyularımızı memnun etmekle kalmıyor, aynı zamanda başarılı, sistematik ve düzenli olduğumuzu hissedip iki kat keyifleniyoruz. Kısaca aynı tencerede kaynatılmış iki mükemmeliyetçiyiz biz, birbirimizin her cümlesinden sonra “Sen de mi! Yaşasın, dünyada tek değilmişim!” diye haykırıyoruz!
Herkesin bir yapısı var, benimki de böyle işte ve böyle olduğu için kendi adıma çok, çok memnunum ben. Kimilerine garip, anlaşılmaz geliyor ve günün aklımı toplayamadığım zamanlarında yanlış yaptığım hissine kapılıyorum; örneğin sabahları koşu için erken uyandığımda doğrunun uyumaya devam etmek, miskinlik yapmak, öğlene doğru kalkmak ve koca pancake’ler tüketmek olduğunu düşünüyorum, ta ki giyinip sokağa karışana ve nefeslerim hızlanana dek. Erken kalkan insanları görüyorum, çok fazlayız; kimisi koşuyor, kimisi bisiklete biniyor, kimi tempolu tempolu yürüyor; uzun gölgelerin tadını çıkarıyor ve içimize mutluluk hormonları yayıyoruz. Eskiden kendime izin vermesini çok bilmezdim, yemek ya da herhangi bir konuda işler istediğim gibi gitmedi mi delicesine köpürürdüm; oysa şimdi hem kendime izin verebiliyor, hem de kontrolüm dışında gelişen tüm durumlar karşısında soğukkanlı davranıp yeni günle her türlü dengeyi sağlayabileceğimi hissediyorum. Karşılaştığım olumsuzluklar önünde dizginleri elden bırakmıyor, istemeden yaşadıklarımın –ve istemeden yemek durumunda kaldıklarımın da- iyi yönlerini görmeye gayret ediyorum ve böylece tadım hiç kaçmıyor!
Bugün ise dün ertelemek durumunda kaldığım gezimi gerçekleştirebilmek için sabah daha erken uyandım, koştum, sonra uzun uzun yürüdüm. Yeni bir yol keşfettim, koşumun bitip yürüyüşümün başladığı köprüden sonra başlıyor. Uzun ağaçların gölgesinde, uzun bir yol; sağda koca bir tenis kortu var, iki yanda harika evler. Beş-on dakika ilerde başka bir yol başlıyor, işte burası gerçekten varlıklı insanların oturduğuna inandığım harika bir yer, bir dolu müstakil, bahçeli villa – artık villa mı desem, malikane mi desem; şato demem belki daha yerinde olur! Tabii ki çoğunun etrafı yüksek duvarlar ve sarmaşıklarla kaplı, ama bakışlarıma geçit vermeyecek denli gizli değiller, yine çoğu panjurlar kapalı ama evlerin önünde arabalar, balkonlarda sakinler görünüyor, bahçelerden köpek havlamaları duyuluyor ara sıra. Bazı bahçelerde küçük bağlar, sebzelikler bile var; öyle derme çatma, çirkin değiller üstelik, alabildiğine düzenli, bir o kadar da gönül okşayıcılar.
Yürüyüşüm sandığımdan uzun sürünce iki ayağım bir pabuca girdi, 12:38 trenine yetişmek için 12:00’de evden çıktım ve Amore Mio’ya gittim. Genç ve acar Francesco olmadığı gibi eli ağır Renato’cuk da yoktu, ben kapıdan girdikten biraz sonra elinde torbalarla eşikte belirdi. O torbaları yerleştirip bana bir tabak salata hazırlaması asırlar süreceğinden süpermarkete dalıp bir elma aldım. Trende elmamı yerken gezi kitabımı okurum diye düşündüğüm sırada gezi kitabımı evde unuttuğumu fark ettim, gerisingeriye döndüm ve kitabımı alıp nefes nefese istasyona yetiştim.
Pazar günleri pek de bir şey yapmayan Floransalılar, pazarları pek çok tren seferini de gerçekleştirmeyi gereksiz bulmuşlar. 13:38 treni 15:30’daLucca’ya varıyor ve 17:30’dan başka Lucca’dan dönen hiçbir tren yok! İki gündür Floransa’nın dışına yapacağım gezileri ertelemekten gına geldi, planlarımın bozulmasını bir gün çekebilirim ama ikinci bir gün de buna katlanmak istemiyorum artık! İnternetimin olmaması böyle bir şey işte, akşamdan bakıp her şeyi yoluna koyamıyorum ki! İnternet kafeye falan da gitmek istemiyorum bunun için, zaten vaktim de olmuyor. Ben de oturup bütün gidiş geliş tablolarını inceledim, kendi kendime sahil kenti Viareggio’ya giden trenin bugün sefer yapmakta olduğunu ve Lucca’da duracağını gördüm, üstelik tam da benim planlarıma uyuyordu: 13:08’de kalkacak, diğerinden daha hızlı gidip 12:38 treniyle aynı saatte, 14:30’da Lucca’ya varacak ve akşam 18:32’de Lucca’dan beni alıp 19:52’de Floransa’ya bırakacak!

Biletlerimi aldım, beklerken elmamı yedim, saati gelince trenime atlayıp Lucca’ya ulaştım. Hafif bulutlu, sıcağın bunaltmadığı, tam gezmelik bir hava ile kenti çevreleyen koca surlar karşıladı beni. Ufak bir geçitten sonra San Martino katedrali ile gezmeye başladım. Floransa’nın keşmekeşinden Lucca’da eser yoktu, birkaç dakika sonra sessizliği ve sakinliği nasıl özlemiş olduğumu fark ettim. Lucca’da bu saatte bile kuş cıvıltıları ve ayak sesleri işitilebiliyordu, sanki herkes usulca konuşuyor ve etrafı hayran hayran izlemeye kaptırıyordu kendini. Her pencereden bir başka çiçek sarkıyor, her sokakta kendine akıl almaz yerler edinmiş koca ağaçlar göze çarpıyordu. Yaşlı ve köklü, adeta bilgece ve aynı zamanda hınzır bir huzur vardı bu kentte!

Büyük meydan bir konser alanına çevrilmişti, Paco de Lucia, Simply Red gibi sanatçılardan sonra Salı akşamı Placebo’ya ev sahipliği edecek olan Lucca yaz festivali sürüyordu. İlerde, San Michele di Foro kilisesinin önündeki asık yüzlü akordeoncu atmosferi olabilecek en güzel haline büründürmüştü. Biraz ilerde Via Fillungo’da, kentin ana alışveriş caddesinde, ünlü kitapçı Edison’a daldım. Tarihi eser gibi bir kitapçı, nasıl güzel. Yine cilt cilt yemek kitapları, bir de beş avroluk küçük kitaplar var; Çin mutfağı, Etler, Balıklar, Meksika mutfağı, Tatlılar ve bir sürü başlık altında bir dizi. Lucca’daki ikinci meydana geldiğimde kalabalık bir kafeden peynirli domatesli, sade bir sandviç almıştım. Daha tabak elimde masama oturmak için ilerliyordum ki yanımdan muhteşem bir risotto servis etmek üzere olan garson kız geçti. Menüye göz attım, pahalı kafelerin arasında ve onlardan farksız bu yerde beş buçuk avroya öyle güzel yemekler sunuluyordu ki aklım gitti, iki gündür deniz mahsullü risotto için yanıp tutuşuyordum! İçime oturan bu görüntüyü aklımdan bir türlü silemedim ve Edison’daki küçük makarna kitabını uzun uzun evirip çevirdim!

Fillungo’dan devam ederken bir kiliseye rastladım, kapıdan göz atınca içerde şahane bir sergi olduğunu gördüm. Daha sonra kitabımda okudum ki on üçüncü yüzyıldan kalma bu kilisede yerel ressamların sergileri düzenlenirmiş! Bugün Franco Pegonzi’nin mermer heykellerine denk geldim, kilisenin atmosferiyle birleşen eserlerin arasında, hafif bir müzik eşliğinde fotoğraflar çektim.
Bir sonraki durağım San Frediano kilisesi, bugüne dek beni en çok etkileyen kiliselerden biri buydu sanırım. İçeri girer girmez hafif bir büyülenme ıslığı çıktı dudaklarımdan. Etrafı sarı meyveler, yeşil yapraklarla donatılmış oymalar önündeki koca vaftiz kurnası, yüksek sütunlar, kubbeler. Fotoğraflarda göründüğünden daha alımlı her şey, hele gördüğüm tüm kubbeler beni inanılmaz cezp ediyor. Kiliselerin tavanları yükselip en tepede küçük pencerelerden ışık huzmeleri girdi mi çocuklar gibi gamsız oluveriyorum.

Amfiteatro Romano, Romalılardan kalma bir arena üzerine, amfiteatrın biçimi bozulmadan yapılandırılmış. Dört taraftaki kapılardan zamanında gladyatörler geçer, alana girerlermiş. Şimdi bir sürü kafe ve dükkan var içerde.

Lucca’nın ünlü kulesi, Torre del Guinigi’ye çıktım. Kulenin tepesinde meşe ağaçları, küçücük bir alana sığışmışlar. Tepelerden fotoğraf çekmeyi çok sevmiyorum, ama yine de duramadım. Bugün canım aşağı inmek istemedi, zamanım azalıyor olmasa orada biraz daha oturabilirdim bile! Yanımda kimse olmadan belki de ilk kez derme çatma demir merdivenlerden çıkıyordum, böyle yerlerde aşağı düşmekten değil bir şeylerimi aşağı düşürmekten korkuyorum. Çantam açık kalsa örneğin ve içinden önemli bir eşyam düşse, kafamdaki gözlüklerim başımı oynattım diye kayıp yitiverse kim bilir ne renk olurum! Tepeden hep kuleleri, çatıları görüyoruz; bir de aşağıdan göremediğimiz küçük avlular, teraslar var ki onları bulup çıkarmaya bayılıyorum. Bir de demiştim ya, bulutlar. Burada mı farklılar yoksa gözlerim yeni mi açıldı bilmem; gelmeden İstanbul’da hep yağmur bıraktıklarından belki onlara bakmıyordum bile, oysa şimdi pamuk yığınları gibiler.

Villa Bottini, halka açık bahçesini görmek için uğramıştım buraya. Yine o çocukluk huzurunu aldığım bahçenin önündeki villadan dışarı müzik sesleri yayılıyordu, biraz yaklaştım ve dayanamayarak içeri girdim. Evi müzeye çevirdiklerini sanıyor ve bu nedenle içeriyi gezmeyi pek istemiyordum, oysa içerde ücretsiz bir fotoğraf sergisi vardı ve on altıncı yüzyıldan kalma muhteşem fresklerin altına yerleştirilmiş tüm fotoğraflar pop müzikle iyice canlanmış, boyalı tavanların altında çağlar birleşmişti!

Naomi Campbell'ın fotoğrafı babama hediyem!
Yavaş yavaş istasyonuna doğru harekete geçtim, görmediğim sokakları tercih ederken rengarenk bir meydan pazarına rastladım. Yiyemediğim risotto yerine o minik makarna kitabını almak üzere Edison’a döndüm, kitabım elimde mutlu mutlu ilerlerken makarna kitabı var da neden pirinç kitabı yok, kesin ben görmemişimdir diye düşünüp geri döndüm. Risotto kitabı nasılsa gerçekten gözümden kaçmış, o kadar aramama rağmen ona ilişmemişim bir türlü. Pirinci makarnadan daha çok sevdiğim malum, ama makarna kitabını da bırakmak istemedim! Risotto kitabını da attım torbama, iki kat mutlu, zıplaya zıplaya devam ettim. Umur ziyaret ettiği her şehirden bir kitap ayracı satın alıyormuş. Bu fikir çok hoşuma gitmiş olsa da hayatımda hiçbir şeyin koleksiyonunu yapmadım, üstelik böylesi bir koleksiyon yapmaya kalksam önceden gezmiş olduğum ama ayraç mayraç almadığım onca şehrin eksikliğini hep içimde hissederim. Kartları da sevmediğime göre, fotoğraflarımın, yazılarımın ve belleğimin yanında belki gittiğim yerlerden böyle minik yemek kitapçıkları alırım!

Geçen sene hiç ağlamadıklarını görüp şaşkınlık ve şükranla incelediğim küçük İtalyanlar bugün her yerde ciyak ciyak bağırıyorlardı. Her zaman olduğu gibi, özellikle trende tam uykuya dalacağım sırada sesinden bir şeyler isteyip alamadığı için isyan ettiği anlaşılan çocuklar, sokaklarda da peşimi bırakmadı. Dün Palazzo Pitti’de de bir sürü çocuk, az bir sıkıntı ve bolca enerjiyle devamlı sağa sola koşturuyordu, anne baba olup çocukla galeri gezmenin neye benzeyeceğini hayal edemedim!
İstasyona zamanında yetişip trene kurulduğumda bedenimde bir yorgunluk vardı olmasına ama içimdeki mutluluk onu güzelleştiriyordu. Bugün kafamı gökyüzüne kaldırıp kaldırıp burada olmamı sağlayan ne varsa hepsine, her şeye teşekkür ettim.
2 yorum:
seyehatname tadında :)
hadi yaz artık be pin hanimciiim =(
Yorum Gönder