18 Mart 2010 Perşembe

Az uyumak iyidir!



Bu gece Elf ve Noel Baba'nın yanımda olabilmelerini çok, çok istiyorum. Onları bana küçükken, belki çok da küçük değilken babam yurdtışı seyahatlerinden birinin dönüşünde hediye etmişti ve hiçbir zaman bebeklerine ayılarına sarılıp uyumak gibi bir alışkanlığı olmayan ben, onları öyle sevmiştim ki yatağımda bir orduyla uyumaya başlamıştım geldiklerinden sonra. Sabah uyandığımda sağa sola uçmuş olmalarına üzülür, gülerdim. Her gece yatmadan önce ikisinin de burnunu öperdim. Bir şeye üzülmüşsem, hele ki ağlıyorsam onlara sıkıca sarılır öyle yapardım bunu. Elf ve Noel Baba sanki her gün burda yatağımın üzerindelermiş de bugün kayboluvermişler gibi hissettim az önce, odama girince. İkisini de kucağıma alıp sıkıca sarılmak istedim ki ondan sonra huzur bulup banyo yapmak, müzik dinlemek, gülümseyerek uyumak daha bir mümkün görünürdü gözüme. Bugün çok yorgunum çünkü. İşin içine tam giremediğim için benim içime giren işlerle uğraştım, oysa Elf ve Noel Baba burda olsalar bana gerekli desteği fazla fazla sağlayabilirlerdi. Olsun. Ben yine de ojelerimi çıkartıp banyomu yapacağım, sonra müzik dinleyerek giyinip kremleneceğim ve madem yorgunum, yatağıma erken gireceğim. Böylece ikisinin de burnuşunu öpmüş kadar olacağım!

17 Mart 2010 Çarşamba

Through the Looking Glass



Şöyle bir şey, ben diyelim ki yaşadığım hatırı sayılır bir tecrübe sonucunda bu dünyadan ayrıldım. Örneğin karşıdan bir araba son hız üzerime gelirken bir anda direksiyonu kırdım, phew!, dedim ve sözde ucuz atlattım. Daha gerçek örneklerim de var, mesela kayak öğrenirken nasıl olduysa artık düşüp kafamı buzun üstüne küt diye koyduğum gün, kafamı kaldırdığımda bir süre gözlerim karardı ve neye uğradığımı şaşırdım. Sonra alttaki kafeye gidip oturdum bir süre, kendime gelmek için bekledim, anneme telefon açtım ve ağladım. Çok korkmuştum ve canım çok acımıştı. Günün geri kalan büyük bir kısmını şok ve bana bir şey olacak mı diye panik içinde geçirdim. Neyse bir şey olmadı - belki de ben öyle sanıyorum. Aslında belki ben kafayı vurduğum gibi işler değişti. Bir anda bilincimi yitirdim ve insanlar hemen yardımıma koştular, apar topar beni kendime getirmeye çalıştılar, ama bir daha asla uyanamadım. Beni bilenler için artık bensiz olduğundan farklı bir dünya yaşanmaya başladı, oysa ben o dünyayı hiç bilmiyorum. Ben uçtuğumun farkında bile olmadan o hepimizin çok merak ettiği ikinci hayatı yaşamaya başladım, ama deneyimlediğimizden değişik bir yanı olup olmadığını henüz idrak edemiyorum, hala bildiğim hayatta sanıyorum kendimi. Belki burası benim cennetim, belki de azap yerim. Belki bana bundan sonra hiçbir şey olmayacak, her şeyi "ucuz atlatacağım", çünkü zaten bir kere hiç de ucuz atlatamadım ve artık benim ya da bundan iki önceki hayatımın kefaretlerini ödüyorum. Karşıma çıkan her güzellikle ödüllendiriliyor ve zor zamanlarda da kötülüklerimin cezasını çekiyor olabilirim.

Rüyamda hiç öldüğümü falan görmedim; biri böyle bir şey yapmaya yanaşacak olsa bile, rüyada olduğunun ayırdına varıp nasılsa bu bir rüya diyenlerin ya da tam o anda uyananların aksine, bana çok mistik gelen şekillerde kurtuldum hep. Ayrıca dünyayı kendi gözlerimden görüyor olmanın da son derece tuhaf olduğunu düşünürüm zaman zaman. Benim için dünya demek, açılarını hesaplayamadığım ve "uçsuz bucaksız" diyebileceğim bir balık gözlü perspektiften görmek, bakmak. Dudağımın üzerindeki beni hep sağda görmek, saçlarımı sola ayırdığımı düşünmek, bazı aynalarda zayıflayıp bazılarında kilo almak. Bir ben varım, bir de etrafımdaki insanlar ve kalan her şey var. Oyuncak Hikayesi gibi olabilir mi acaba, ben yanlarında değilken, ya da duymazken, ya da hissetmezken her şey ve herkes donuyor olabilir mi? Daha da ileri gideceğim ve çok egoistçe duyulacak biliyorum, ama bu dünyakendi gözlerimin bahşettiği perspektiften görebilen tek insan ben olduğuma ve geri kalan her şeyin ve herkesin formubundan farklı olduğuna göre, benim başrol oynadığım bir düzen olabilir mi bu? Benden başka, insan dediklerimin ikişer bacağı ve kolu var ve birer gövde halinde oradan oraya gidiyorlar; ama ben onlar gibi görünmüyorum, ben kocaman bir pencereden onları izliyorum. Diğerlerinden tamamen farklıyım yani kendime göre. Herkes bu bağlamda diğerlerinden farklı değil mi - hayır, bunu nerden bileceğim ben, belki de değil!

Belki dünya dediğim, sadece duyup bildiklerimden ibaret. Şu an bilmem kim, dünyanın bilmem neresinde bir film izlemiyor, ama onu tanıyorsam ya da tanıyacaksam belki bir gün bana o filmi izlediğini söyleyecek ve bu şekilde izlemiş olacak. Şu an hiçbir şey icat edilmiyor, ama yarın gazetelerde yepyeni bir buluş okuduğumda sadece onlar icat edilmiş olacak; öncesinde bir çaba olmadan, öyle oluverecekler.

Hayır, az önce Truman Show'u izlemedim, felsefe dersimin dozunu kaçırmadım, mağara alegorisini yeni duymadım ya da bu benim hayatım düşüncesini kafasında büyüttükçe büyüten bir küçük-dağları-ben-yarattım narsist değilim; ama benden başka kimse bu gözlerin arkasından bakmıyor, bu bedeni uyutmuyor, giydirmiyor, yedirmiyor; herkes uyuyor, giyiniyor ve yiyor. Belki herkesin başka ve en az benimki kadar büyük dünyaları var, mesela başka birinin dünyasında tüm nüfus mavi ve burunsuz...


... olamaz mı yani?

Magic


Banyo yapmak gibisi yok! Ben banyoda çok düşünürüm, ama çok rahat düşünürüm ki çıktıktan sonra bakış açım değişmiş olur. Saçlarımı fazla karıştırarak yıkadığım için banyodan sonra öcü oluyorum. Kuaförler ne güzel masaj yaparak ve saçları hiç bozmadan yıkıyorlar işte, belki de ben ve benim gibiler, saçlarımızı boşuna çitiliyoruz. Aslında diplerini güzelce yıkayıp saçın tamamını tortop etmeden de başarabiliriz bu işi. Bir de işin öğretmesi var, ne garip annem hep şöyle yıka böyle yıka diye göstermeye çalışırdı küçüklüğümden beri. Günlerden bir gün, bir arkadaşı, lisedeki oğlunun ayaklarını yıkamadığını öğrenip şok geçirmiş. Kadıncağız ben bunu bu oğlana nasıl öğretmedim, nasıl oldu da es geçtim diye şaşkınlıklara gark olmuş. Hakikaten insan oğlunun banyoda ayaklarını yıkayıp yıkamadığını nasıl bilsin ki? Durduk yere sorulmaz ki küt diye. Yıkanırken yıkanıyordur işte, demiş çocuk.

Fazi Pazar akşamı içinde bir terslik bulunan gönül işlerini halletmek üzere dışarı çıkmıştı ve beklediğimden erken, tam yazımı bitirmişken ağlaya ağlaya geldi eve. Ama nasıl içinden gelerek ağlıyor, çok yaralanmış, kırılmış, kızmış. Elini gerdanına götürüp öyle bir "İçim yanıyor!.." dedi ki sanki benim de içim yandı o an. Önce olup biteni konuştuk haliyle, sonra tek basamaklı yaşlarımızdan bugüne uzanan her türlü yaşanmışlığa dair bir sürü şey geldi aklımıza; benim küsmeyi pek seven teyzelerim, onun kilo almaya yatkın akrabaları, ilkokul aşkları ve onların insanı çok ağlatan ama hiç üzmeyen güzellikleri... Ne kadar keyifliydi değil mi o sevgiler, o kadar içten ve katıksız olurlardı ki bakmadı ya da kalemtıraşını bilmemkimle paylaştı diye saatlerce gözyaşı dökmenin hiç yorgunluğu kalmazdı üzerimizde. Şimdi, olması gerektiği üzere, Fazi "gerçek" demeye mecbur bırakıldığımız (sanki çocukluktakiler daha az gerçekmiş gibi) kalp kırıklıklarını tekrar tekrar yaşamak durumunda kaldı, bense aşk denen şeyin bir yıla yakın ya da bir yılı aşkın bir süredir benden ne kadar uzak olduğunu bir kez daha idrak etmiş oldum. Birkaç ay önce kafayı buna takmıştım; yıllar yılı dakika başı birilerine kapılıp hobi haline getirdiğim bu kuş cıvıltılarımı ne oldu da yitirdim diye kendime yüklenerek kendimi resmen aşık olmaya zorladığım oldu. İyisi mi ben bir aşık olayım dedim yani. Sonra fark ettim ki büyümüşüm yahu, değişmişim yani, eskiden menemen sevmeyip şimdi bayılmak gibi bir şey olmuş, çok doğal bir sürecin sonunda olmuş ve öyle aman benim karakterim değişti denecek bir eksiklik değilmiş ki! Kendime olan aşkımı biraz yitirmişim sadece, onu da kendimden başka yerlerde aramak yanılgısına düşmüş olabilirim, ama böyle anlıyorum zaten her şeyin özünde neyi barındırdığını. Bazen diptekini görmek için üstleri az ya da çok eşelemek gerekiyor demek.


Karnım ağrırdı ve ben hüngür hüngür ağlardım, kıvranırdım, kendimi oradan oraya atasım gelirdi. Sonra ağrı geçerdi ve ben durup, ne diye ağladım ki o kadar, alt tarafı bir karın ağrısıydı işte, şurda bir yerde bir şeydi yani, ne kadar acı verici olabilirdi ki, diye düşünürdüm. Tekrar ağrıdığında tekrar ağlardım oysa, ve bittiğinde yine, amma abarttım yahu, ne diye bu kadar yaygara kopardım ki, derdim. İçinde bulunmadığımız zaman mı azımsıyoruz acıyı, yoksa gerçekten bazen abartıyor muyuz, bilmiyorum. Hayat basit karın ağrılarından daha kolay belki de, bir kere çektiğimiz acıdan öyle çok öğreniyoruz ki bir daha aynı şiddette çekmiyoruz onu.

Laflarken Fazi, Pazartesi Briç Kulübü'ne gidip derslere başlayacağını söyledi. Babam da üniversiteye başladığımdan beri briç öğrenmemi ister, insanın briç bilmesi lazım, diye bir sürü lafın arasında sıkıştırır durur. Bu spontane fırsatla karşılaşınca, yıllardır bir gün öğrenirim nasılsa diye kulak arkası ettiğim bu ısrarları boşa çıkarmamaya karar verdim ve dün ilk dersimize gittik. Hocası da çok ünlüymüş, şampiyonlukları varmış demişti Fazilet, ben de geçen dönem Disko Kralı'nda izlediğim o sempatik ve karısıyla sürekli briç oynadıklarını söyleyen, briçten tutkuyla bahseden o adam mı acaba diye düşünmüştüm. Hakikaten de o adamın kapıdan girmesi inanılmaz güzel bir motivasyon oldu. Yalnız çok tehlikeliymiş bu briç, Tezcan hocamız da kulüptekiler de birden fazla uyardılar, başka şeyler de yapın dediler. Bir süre sonra etrafındakileri karta falan benzetiyorsun demek. Maça yerine Pik, Kupa yerine Kör, Sinek yerine Trefl artık, insanın briç bilmesi lazım.

Bugün ders arasında koştur koştur Akmerkez'e gittim. Kemerimin tokası kırıldı diye yeni toka koyarız buna dediler, yirmi beş lira istediler. Akmerkez Lostra'ya gidersen böyle olur tabi. Kemerin kendisi zaten yirmi beş liradır, dedim içimden. Geçenlerde taktıkları çanta askısının da takıldığı gün kopması üzerine hemmmen bunu yenisiyle değiştirin dedim. İşaret parmağımı da yine içimden sinirli sinirli salladım. Böyle ders arasında bir çanta askısıyla kemer tokasına gitmedim tabi, anneciğime hediyesini alıp büyüsü bozulmadan kargoya yetiştirmek için acele ediyordum aslında. Mudo'dan bir şey kaparım hemen diyordum, orayı da tadilata alıp fare deliği gibi yapmışlar. Ben de kitapçıdan çok huzurlu bir not kağıdı seti buldum, çok şekilli bir şey, kullanışlı da hem. Çıkarken gözüme çarpan kitap ayracını da aldım ve hoplaya zıplaya kargoya verdim!


Benim annem dünyanın en yumuşacık yanaklı annesidir.

Anniş, senin gibi bir en yakın arkadaşa sahip olabilmeme, var olabilmeme ve ben olabilmeme neden olduğun için, beni ilk günden zzzıt diye karnında hissedebildiğin için, yaptığım ve düşündüğüm istisnasız her şeyi sana anlatabildiğim için ve ben bunu yaparken zaman zaman çok paniklediğin, allanıp morlandığın, ama sonra tekrar rengine dönebildiğin için, ve tüm bunların sonunda her geriye bakışımızda kahkahalarla gülebildiğimiz için, arada bir sen olmanın gerektirdiği şekilde annelik yaparak dengemizi koruduğun için, sokakta yanından geçenlere bile ışık saçtığın için, sahipsiz köpekleri bu sıfattan kurtardığın için, Tonton'la her akşam ikinizinkinden de farklı bir dilde konuşabildiğin için, babamın buzdolabını haddinden fazla doldurmasına hep isyan ettiğin için, kapıları, duvarları ve kalorifer peteklerinin aralarını silebildiğin için, az yağlı muhteşem yemekler pişirdiğin için, kafamı dolaba çarptığımda hemen dolabın köşesini dövdüğün için, midem bulandığında elimden tutup koridorlarda beni gezmeye çıkardığın için, için, ... iyi ki doğmuşsuuun!

14 Mart 2010 Pazar

Judy Jetson


Az önce annecik'i yolcu ettim. Birbirimizi çok özlemiştik, benim de konuşacak birilerine çok ihtiyacım vardı. Hafta boyunca hava soğuk olduğundan dersim olmadığında ortalarda pek dolanamadım, evde beni bekleyen bir sürü iş olduğu düşüncesine kapıldığım için de sosyal programlar yapmaya fazla yanaşamadım. Aslında aldığım dergiler yanı başımda, kucağımda laptop, sürekli tiyatrolar, konserler, sinemalar, sergiler araştırdım, kendi kendime listeler hazırladım, oyun eleştirileri okudum. Önüne geçemediğim bir aşırı yüklemeye sebep oldum, neye ne zaman gideceğimi, kimle gidebileceğimi bir türlü hesaplayamadım. Spontane hareket etme şansının biletlerin tükenivermesi sıkıntısı nedeniyle kaçabileceği düşüncesi doldurdu içimi, gazetelere ilan verip kim şu gün şu saatte şurda olmak ister diye anketler açmam gerekiyormuş gibi hissettim - ve yetmezmiş gibi rüyamda da bir sürü tiyatroya yetişmeye çalışır, oradan oraya koştururken buldum kendimi. Hafta sonunda ve gün içinde olan iki Haldun Dormen oyunu var hala kafamda, ama onların da eleştirileri pek güzel değil niyeyse, gidenlerin çoğu beğenmemiş. Haldun Dormen artık emekliye ayrılmalıymış, zaten hızlı konuşuyormuş bir de kısık sesle tek kelimesi anlaşılmıyormuş, hem kostümler çok özensizmiş, böyle sürüp gidiyor. Devlet Tiyatroları'nın oyunları çok övülmüş, ben de onlara gidebilmeyi çok istedim, ama çoğu taa karşıda, tek başıma da atlayıp karşıya gidesim gelmiyor hiç. Şimdiden de kesin programlar yapamıyorum kafamda, yani gitmesine gidilir tabi ama esas projem ve master dersi projem yakında kapımı çalmaya hatta kapıma yüklenmeye başlayacaklar, o yüzden kendim yan çizebileceğim durumlar bulunurken bir de arkadaşlarımı heveslendirip ikilemlerde kalma ihtimalini göze alamıyorum diyelim. Neyse, önümüzdeki hafta sonu belki -kısık sesli ve özensiz de olsa- bir Haldun Dormen ya da hafta içinde yapacağım araştırmalar doğrultusunda daha değişik bir şeyler bulur, bir anda kafama estiği gibi koltuğa otururum işte (ama o çok istediğim "Ne Dersin Azizim?" koltuğu değil, çok uzakta çok). Mesela Kaan Erkam'ın "Kadınlar, Erkekler, İlişkiler ve Çelişkiler" diye bir oyununa gitmek istemiştim Ortaköy'de, komedi, girişe bir içki dahildi ve anladığım kadarıyla sahneyle izleyiciyi birbirine katabilen bir şeydi ki üzerine fazla açıklama ya da yorum bulamamış olmama rağmen kafamda güzel bir imge vardı. Ne var ki dündü oyun, ben de gitmedim çünkü Cuma akşamını boş geçirmiştim, bari Cumartesi akşamı öyle gitmesin ve oyun da kaçıversin dedim; çünkü böylesi bir akşam için küçük çapta da olsa bir iletişim ağı oluşturmam gerekiyordu, bir kişi bile olsa telefon açmak ve davet etmek gerekiyordu ve ben bu hareketi yaptığım anda sorumluluklarımı fena boşladığım hissine kapılacaktım iyiden iyiye.

Aslında belki de gitsem bir şeyleri fazlaca boşlamış olmazdım, öte yandan dün gece staj raporumu neredeyse bitirdim ve felsefe okumamı da yaptım, iyi geldi tabi. Cuma günüm önceki birkaç gün gibi kafamda yapılması gerekenler ve aslında biraz da bunlara zaman ayırsam dediğim hayatın içindenleri yalnızca düşünerek geçti, böyle olunca ne gerçekten işleyebildim ne gerçekten gezebildim. En güzeli şöyle olmalıydı: hafta içinde çalışmalı ve çalışmalıydım, ama gerçekten çalışmalı ve kafamdakileri dökebilmeliydim, gerekiyorsa sıkıntıyı öyle bir yedirerek yaşamalıydım ki bir yerde kalemi kitabı fırlatıp "Ben çıkıyoruum!" diye şakımalıydım. O zaman hayatın dengesini kurabiliyor muyum üzerine inşa edilmiş, yeterince gezip görüyor muyum, eğleniyor muyum ucundan bir saniyede aman tanrım ne de çok geziyorum oysa mesleki anlamda ne kadar boş kaldım ucuna geçmek gibi sorunlar yaşamaya vakit ya da neden bulamadan go-with-the-flow yapmış olurdum. Cumartesi sabahı Taksim'de aklımda bunlar vardı işte, bir yandan devamlı yürümek ve ellerimi cebime sokup kafamı yukarı kaldırmak istiyordum; ama bunu yapan kızın bir gece önce masasını sıra sıra makalelerden ve araştırmalardan gözü arkada kalmaksızın temizlemiş olması gerekiyordu. Biri olmadan diğeri olmuyor işte, kendimi ödüllendirir gibi tadını çıkarmak istiyorum hayatın içinin. Hepsi iç içe. Kafamı önce kendimle doldurmalıyım yani, çünkü öbür türlü gördüğüm her şeye özeniyorum. Avare gezici, boyacı, kestaneci, fotoğrafçı, edebiyatçı oluyorum, feci şekilde turist oluyorum; halbuki "ben" olsam zaten profesyonel benden arta kalan zamanlarda ister istemez profesyonel bir turist de olurum ve farkına bile varmadan yaşarım bu geçişleri; böylece boş zamanların hakkını veriyor muyum ya da boş zamanlarım çok mu geçiyorum çelişkilerine düşmem. Uçsuz bucaksız bir denge kurmak için gereken tek şey, başlamak: bitirmenin yarısı.

Yaa işte o yüzden galiba, Cumartesi akşamı oyuna gitmeye çalışmak ve kafamdaki şaraplı-kahkahalı görüntüleri zorlaya zorlaya gerçeğe çevirmek yerine uyandığım gibi Taksim'e koştum, Türbülans'ın son gününe yetiştim!



Öyle çok çarpılacak hissiyatta değildim, o yüzden daha çok havayı ve tahtaları kokladım, ama özellikle üstteki resimdeki renklere ve tekniğe hayran kaldım! Payetli kargalar var mesela, arkada aydıngere kara kalem gibi, üstünde de tavandan indiğinde beni hep mutlu eden modern avizeleri çağrıştıran top top çiçekler. Hepsine tıklayıp kocaman yapın.





Asansörle çıktım bu sefer beşinci kata, ama inerken iyi ki merdivenleri kullandım ve aşağıdaki fotoğraf sergisini de gezdim. Adına sanına dikkat etmemişim bile. Ben küçük makinemle fotoğrafların fotoğraflarını çekerken camdan galerinin kalanı yansıdı.





Yine Türbülans, bazen şu soldaki gibi hissettiğim oluyor bu okula dönüş ya da bir sürü daha şeye dönüş sürecinde. "New citizen" gibi, çok belli belirsiz afalladığım oluyor, aslında gerçekten belli belirsiz ki bana karikatür gibi geliyor zaten. Sağdaki de bir nevi Rorscach sanki, o da geçmişin bir muhasebesi gibi belirdi gözümde, ama bu sefer tepelerde duran büyük büyük adamlar da ya kazan karıştıran böceklere benzetmedim.
En alttaki de daha bir alt katta, Engin Güneysu'nun insanı bir anda oradan oraya uçurarak gezdirdiği "Sokağın Dili: Bildiğin İstanbul" sergisinden.




Dönüş yolunda annemle telefonda konuşuyorduk, çünkü ben kendimi birazcık yalnız ve çizgileri karışmış ya da silgiyle biraz üzerinden geçilmiş gibi hissediyordum. Doğum gününde Ankara'ya gitme planım vardı, öğlen birde dersim bittiği gibi okuldan çıkacak ve iki otobüsüne yetişecektim, annemin gitmek isteyip henüz gidememiş olduğu Niki'de yer ayırtacaktım ve babamla ikisini oraya yollayıp karşılarına çıkacaktım ya da onları evden alıp götürecektim, hediyesini verecektim, sonra bol bol laflayıp sarılacaktık ve aynı gece dönecektim. Master başvurularının 15 Mart'a kadar olduğunu bildiğimden rahat davranıyordum, yine de bir şeyler beni dürtmüş olacak ki 9 Mart'ta biraz bilgileneyim dedim ve Fen Bilimleri'ndeki kadının imalı imalı "Yarın son gün (hıh)!" deyişiyle kendime geldim. Transkript, dekont derken 17 Mart'ta mülakatım olduğunu öğrendim, böylece doğum günü balonları ardı ardına patladı. Evet, artık master başvurusunu yapmış bir çok-az-kaldı-mühendis'im! Tabi bunun karşılığında vazgeçmek durumunda kaldığım sürprizimi anneme açıkladım, o da iki ay önce kılını bile kıpırdatamayacak kadar bezgin kızının şimdi böyle ışıl ışıl planlar yapabiliyor olmasının alabileceği en güzel hediye olduğunu söyledi.




Çarşamba felsefe p.s.'im olacaktı, ama asistan gelmedi. Ben de okulda boşu boşuna epey bir takılmış oldum, kötü de olmadı o kadar, dergi falan okudum. Sonra dönerken Kadınlar Günü için BÜKAK'ın eğlencesine rastladım, inanılmaz keyifle şarkı söylüyorlardı, önlerinde bir sürü kız bağırarak halay çekiyordu ve kendi başıma pek dinlemeyeceğim türden şarkıları solistin sesi öyle güzel yankılıyordu ki bensel bir şey olacağını bilebilsem halaya fiilen bile katılırdım.


Annem dün akşam karar verdi, bu sabah yedi otobüsüne atladığı gibi öğlen kapıda belirdi! Ne gerek var telefonda konuşmaya, gelirim çayımız kahvemizi içerek otururuz dedi. Annem Fazi'yi çok sevdi, Fazi de annemi çok sevmiş. Odada içtiğimiz bir bardak çayın ardından Bebek Nero'ya indik ve orayı bugün çok acayip beğendik, hatta bundan sonra orası bizim kafemiz olsun dedik. Ben bazen oraya gidip ders falan da çalışmak istiyorum. Hatta heyecanlanıyorum oraya gidip ders çalışabilsem diye. Annecikle bir sürü şey konuştuk, ne güzel şeymiş insanın annesiyle böyle dolu dolu konuşabilmesi! Perşembe gecesi de tam yatmaya hazırlanırken Fazi'yle laflamaya başladık bir anda, bıdı bıdı konuşup durduk. Bir ara bu kız hakkında uzun uzun yazmaya başlayabilirim, zira öyle duru, öyle güzel ve ayakları yere sağlam basan bir kız ki beni kendine hayran bırakıyor zaman zaman; ama çok zevkli bir hayranlık bu. Salon sohbetimiz bana öyle tatlı geldi ki yatağıma yatıp elime kitabımı aldığımda inanılmaz huzurlu hissettim kendimi, aldığım nefesi dolu dolu verdim dışarı, üstelik etkisi ertesi sabah bile devam etti. Annem de daha dolu nefeslerim olsun diye geldi zaten, hem kendi nefesleri de doldu gelişiyle. İyi ki, iyi ki geldin!



Annecik'le Bebek'e inerken bir sürü ev, bahçe, yıkıntı, döküntü gördük, hepsi birbirinden güzeldi ve annem kafamı her çevirişimde ona yeni bir şey gösteriyor olabilmeme çok sevindi, artık fark ediyorsun, dedi. En aşağıda onun çok sevdiği tarzda eski bir evin önünde bu ağacı gördük. Uzaktan çiçekli bir bahar ağacıydı ama yakından çiçekleri çok kocaman, lale gibiydi. Ayrıca Nero'da paylaşmalık paylaştık, minicik hindistan cevizli ve kayısılı toplar bunlar, yiyince kocamanmış gibi geliyor üstelik, pofidik pofidik.


Paul'e bayılıyorum dedim ve sonra İtalya ya da Fransa'ya gitmeyi öyle istedim ki, o zaman bütün vitrinler croissantlar, paniniler, pastalar, poğaçalar ve ekmeklerle kaplı olurdu, her yerde meydanlar ve önlerine atılmış minik masalarla sandalyeler olurdu, güzel bir şey görmek için illa belli bir yere gitmek gerekmezdi, kapının önüne çıkmak yeterli gelirdi. Dün Starbucks'a girip çıktığımda da o Starbucks'ın kendine has kokusu bir şeyler çağrıştırdı bana, ne olduğunu tam bilmiyorum ama güzel şeyler geldi aklıma sanki, sevdiğim yanlarımı kokluyormuş gibi oldum. Staj defterimi yazarken Baltimore'daymış gibi oldum sonra, makaleleri Lukas ve Dan'in ağızlarından duyar gibi.

Bugün ilkokul arkadaşlarımı ve eski evimizi düşündüm ara sıra, Ayşe'yle yakalayıp beslediğimiz kertenkele, çekirge ve larvaları düşündüm, annesinin mikroskobunda soğan zarını izleyerek nasıl eğlendiğimizi.

Dün hayatımda bir kere yemiş olmama rağmen mücver gibi bir omlet yapmak istedi canım. Kabak ve yeşil soğan kavurdum, sonra üstüne süt-yumurta-maydanoz-tuz-karabiber döktüm. Kokusu yavaş yavaş burnuma gelirken kendi kendime, buna nane de gider, diye düşündüm ama sonra çok ileri gitmeyeyim dedim. Gerçekten nane konurmuş mücvere. Galiba gurme oldum.

9 Mart 2010 Salı

The grass is always greener...




Hayır efendim, anlamıyorum! Bu master dersi haftada sadece 3 saat, bugün 1 ve yarın 2 olmak üzere. Hoca tahtada gölge oyunu falan yapsa benim için bir şey değişmez. Arka arkaya birtakım formüller sıralanıyor, ama şimdi birtakım diyerek haksızlık ettim aslında; ordu, araba, koloni, alem gibi sözcükler daha bir yakışır. Tahta sanat eserine dönüyor sigma'lar, ters ve düz üçgenler, omega'lar, ksi'lar, öyle ki alfa-beta falan görünce seviniyorum artık. Arada sınıfa göz gezdiriyorum da kimse şikayetçi değil halinden, hatta ben deftere gömülmüş bir yandan dinleyip bir yandan da yazmaya çalışarak algılama kısmını neredeyse boşlamışken belki onlar hocayla göz teması bile kuruyor ve kafalarını sallıyorlardır! Burak Hoca zaten tez canlı, eli ayağı hiç durmaz fırıl fırıl döner heyecanla. Hızlı hızlı konuşup tıkır tıkır yazıyor. Sonra eve gelip bir bakıyorum ki hiyeroglif gibi bir defter.

En korkuncu da bugün dersi son bir formül yazarak bitirdi ve tam üç kişi; bir değil, iki değil, tam üç öğrenci o formülde |div(I)|'nın ilk elemanı olarak yer aldığı dot product'ta neden yandaki elemana bıdı bıdı bir şeyler yapamayacağını sordu, sonra hoca da onlara ama o bir fonskiyon falan gibi bir cevap verdi ya da tamamen atıyorum şu anda aralarında geçen konuşmanın özünü, neticede durum şudur ki tekrar tekrar altını çizeyim üç kişi formülü anlamış, üzerine kafa yormaya vakit bulmuş -bakın dersin son anında yazıldı bu formül- ve o vakti akıllarıyla birleştirebilmiş, takiben hocanın yanına varıp konuyla ilgili yorumlarda bulunmaya başlamışlardı! Dahası, bir anda laf lafı açtı ve "Peki ama hocam zaten biz imgelerde gradyanı bulurken .... yapıyoruz o zaman .... neden oluyor?" gibi boşluklarını doldurmaya tenezzül bile edemeyeceğim sohbetler edildi. Vakit nakittir prensibine göre tüm bunlar yaklaşık 2 dakika aldı, bu da gösteriyor ki deneyimli mühendislerimiz en büyük gayelerini -maksimum verim- yerine getirmekte de son derece ustaydılar. Bense ağzım bir karış açık, sayısal kimliğimi acilen bir kenara bırakıp koşa koşa felsefe dersime yetiştim de anca kendime geldim.

Hep yemek kokacağımdan aşçı olamıyorum, tamam. Filozof olsam? O da beni sıkar herhalde, hem çok düşün düşün şimdi bu saatten sonra olmaz ki, rakamları falan da seviyorum aslında şimdi haksızlık etmeyeyim. Ne güzel olurdu fotoğrafçı, tiyatrocu falan olsaydım; ama her şey göründüğü gibi olsun öyle bir şartım var, yani sahnenin arkasında yaşanan öteki dünyaya dahil olmayacağım, fotoğraflardaki ve filmlerdeki gibi olacak her şey! Eğlence, estetik ve buna benzer sektörlerde hep gülümseyen ve yaptığı iş hayatın tam göbeğinde olduğu için yaşadığını hissedebilme fırsatının daha bol olduğunu düşündüğüm kimselere epey imreniyorum şu an. Tamam biliyorum, hayatın zorluk çıtası insanın içinde bulunduğu duruma göre hemencecik inip kalkıyor, geçmişine göreceli olarak daha az zorluklarla boğuşması gereken biri çıtayı anında aşağı çekiyor ve yeni standartlarına uyum sağladıktan sonra yine oflayıp puflamaya, yakınmaya başlıyor - yani bir noktada hayat herkes için zor. Ama benim tek istediğim gökyüzünde bir yıldız kadar uzak görünen çıtacığımla mutlu mutlu yaşamak, tüm bu ters-düz üçgenleri bağrıma basıp bunlar benim diyebilmek. Evet çok teknik ve çok formülizeyiz, öyle gazete dergi gibi değiliz; napalım, işim bu - ama işimi henüz anlamadığım için şimdilik sadece demek zorunda kalıyorum ve bunu hiiç sevmiyoruuum! Nerde benim iyelik ekim?




Meksefe


Max FM'de geçenlerde Kaan'la eve dönüş yolculuğundaydık - gerçi ben evden hiç çıkmamıştım ama süper verimli bir iş gününün ardından eve dönüyormuş gibi yapmak istemiştim. Bir dinleyici bağlandı dedi ki kondansatör nedir bilir misiniz, kutuplanma prensibiyle enerji depolayabilen devre elemanıdır, işte siz de bir kondansatör gibi gün boyunca bana enerji depoluyorsunuz. Peki kondansatörün Türkçesi nedir biliyor musunuz, dedi, meksefe - ve siz de benim meksefemsiniz.

Bugün gökyüzünün renginden resmen ürktüm, tüylerim diken diken oldu. Toz bulutu indi desem toz yok, ama tepemdeki kahverengiliği anlamlandıramadım. Dün ince ayarlarımızı hava durumuna endekslemeyelim derken böyle ekstrem bir gökyüzünün ayara mahal vermeden insanı yutacağını hesaba katmamıştım. Yemek pişirmek için alışverişe gitmemi saymazsak evden çıkmadığım halde boğazım ağrıyor üstelik, iyi uyumuş ve pek bir şey yapmamış olmama rağmen de çok yorgunum. Ama bugün çok güzel beef stroganoff pişirdim kendime, altına kibrit patates bile yaptım! Sabah da sebzeli deneysel soya soslu omlet hazırladım; mmm, che squisito! Meltem geçen akşam elmalı körili tavuk yaptı ve inanılmaz oldu, Perşembe akşamı ben de mi yapsam diye şimdiden onu planlıyorum. Aşçı olsam hep yemek kokarım. Pişirirken doyuyorum bazen, o yüzden pişirip dolaba tıktıklarımı ısıttığım akşamları daha çok seviyorum! Hem gariptir burda yaptığım her şey dolapta bekledikten sonra daha lezzetli geliyor, beklerken marine falan oluyor belki kendi kendine.




7 Mart 2010 Pazar

Wander in Sundayland


...yine de canım dışarıda bir açık büfe Pazar kahvaltısı yapmak istiyordu, üstelik tamamen spontane şekilde gelişen bir kahvaltı, yani kaçta kalkacağımı veya nereye gideceğimi uzun uzadıya düşünüp plan yapmayacaktım. Yeni yerlere gitme düşüncesi uzun zamandır aklımın köşelerinde, hem Pazar kahvaltısı denince hemen deniz kenarında masa ve sandalyelerle birleştirilir. Pazar brunch ritüeli belki de, idealde, kıyıdan daha içerilerde, alelade sokaklarda yapılırsa bir tür geçiştirme olur. Hiç de uğraşasım yoktu bu ideallerle. Kruvasanlar, küçük antreler, mısır ekmekleri, tartlar, omletler ve nicesiyle donatılmış brunchlar, evet bunlara ba-yı-lı-yor-dum, ama kendi başıma yapacağım kahvaltım için yenilik ve çeşitten ziyade İst'in çemenli bulgurlu ezmesinin lor ve tulumla uyumunu düşünüyordum sadece, yanına da biraz simit, biraz poğaça dilimleri ve çay. Neo-brunchları yanımda en az bir kişi daha götürebileceğim bir zamana bırakmak daha rahatlatıcı geldi. Bugün benim ve canım bildiğim bir yere gidip sade bir kahvaltı yapmak istiyor, o kadar.

Camı açtım, hava soğuktu. Alırken çok beğendiğim, ama ancak bir ya da iki kez giyebilmiş olduğumu geçenlerde durup dururken fark ettiğim diz üstü çizmelerimi giydim. Yanıma hırka falan da aldım. iPod'umu shuffle kullanıyorum artık, bu sayede Ryan'ın yüklemiş olduğu albümlerden ya da sevdiğim ama unuttuğum şarkılar dinliyorum, ordan oraya zıplar gibi oluyorum. Levent'e yarım saatte yürüdüm, bir Cumhuriyet aldım ve birkaç dakika sonra da İst. İki hafta önce oturduğum masa boştu yine, oraya oturdum ve hemen gidip ezme, lor, tulum ve bir bostan domates-salatalık aldım. Babam "Sen bir manavla evlen." demişti bana. İncir reçeli çok tatlıydı, keşke mısır ekmeği de olsaydı, o kadarcık. Ataol Behramoğlu, "Veda" için şöyle demiş: " Zübeyde Hanım'ın donuk ve resmi kimliğinden kurtarılarak Balkan şivesiyle tatlanmış Türkçesi ve kadınlığıyla ete kemiğe büründürülmesine bayıldım. [...] 'Veda', Mustafa Kemal'in yaşamına odaklanan ilk sanat filmi olarak ilgimizi ve alkışlarımızı hak ediyor." Gülümsedim. Neden bizim de bir "Braveheart'ımız" olmasın ki?



Arka sayfanın tamamı "Alice in Wonderland" ile ilgiliydi, kahvaltıdan sonra onu izlemeyi bir seçenek olarak tutmuştum zaten. Kitabını falan okumadım, ama bu filme gitmeyi istiyordum; çünkü yönetmen ve oyuncuların birleşimi, sonunda beğenmeyeceğim bir film izleyecek olsam bile sadece onları gördüğüm için içimi açacaktı. Gazete bitince biraz dergi karıştırayım dedim, İstanbul'da neler oluyor tarzı bir şeyler topladım. "In İstanbul" diye bir dergi varmış ve ben bilmiyormuşum, baya da beğendim, zira elime geçen başka sözde gezelim görelim dergilerinde hep kalburüstü restoranlarda neler yiyebileceğimiz anlatılıyordu ve bu içimdeki keşifsel heyecanlara karşılık gelemiyordu.




Hayatımızdan eksik olmayan ve tüm yaşamımız boyunca karşı karşıya kaldığımız sarsıntılar, iniş çıkışlar, savruluşlar, fırlatılışlar, türbülanslar karşısında tepkilerimiz hep farklı olagelmiştir. Açık denizlerin çekiciliğine, derinliğine, yüksek dalgalarına tutkunlar ile sığ limanların sükunetine kendilerini bırakmayı tercih edenler veya bu ikisi arasında bir oraya bir buraya sürüklenenlerin farklı davranışlarını izleriz. [...] Yanımızdakinin gazetesine veya kitabına kapanmış vurdumduymaz sükuneti her ne kadar çileden çıkarıcıysa da onun bu kendine güvenen hali ister istemez kısa sürede sirayet eder, bize de bulaşabilir. Ya da hiçbir şey kâr etmez. Ellerimiz ve avuçlarımızdaki ter, koltuğun kenarlarını giderek daha da kuvvetlice sıkan avucumuzdaki telaşla tüm bedenimize akar. Kimi zaman böyle hazırlıksız yakalar bizleri bu sarsıntılar.

Yedi sanatçı, türbülansları ayrı ayrı yorumluyor; kimisi bazen hepimizin yaptığı gibi sarsıntılarla beslenip düşe kalka güçlendikçe olgunlaşmış ve bundan garip ve büyük zevkler duymuş, kimi öyle bir savrulmuş ki kendini unutmuş; fırtınalar ve limanlar betimlenmiş - sergi böyle tanıtılmış. Durur muyum, kendi savaşını yeni vermiş ve zaferlerini saat başı didikleyerek camlardaki aksine sırtını sıvazlatıp omuzlarını dikleştiren birine tanınan sekizinci gözlemci olma şansı! Mısır Apartmanı'na giderken solumda, yine In İstanbul'da gözüme çarpan, Semiha Berksoy'un sergisi bitiverdi. Galeri Nev, Mısır Apartmanı'nın geri kalanına ayak uydurarak evine Pazar keyfi yapmaya çekilmişken ben de Yapı Kredi'ye gidip Semiha Berksoy'un çarşaflara çizdiklerine, fotoğraflarına, yazdığı mektuplara, biyografisine ve odasına baktım. Evet, sevmiyorum bu sonucu, ama iplerimi tutmaya çalışırken tabii ki kültür-sanat damarlarımı boşta bırakmıştım, o yüzden de Semiha Berksoy'la hayatımın şu gününde tanışabildim, biraz gecikmiş hissettim kendimi. Türkiye'nin ilk kadın opera sanatçısı olduğunu bilmediğimi, bir opera sanatçısı olduğunu bile bilmediğimi sevmedim. Pürüzsüz resimler yaratmamıştı, ama kendi görüntüsünün ve hayat öyküsünün etkileyiciliğinin yanı sıra kalabalık bir arşiv sergileniyordu, öyle ki birkaç adımda bir bana hitap eden çizgilerle karşılaşabiliyordum. Uçlarda kişiliği ile renkleri birleşmiş, koridorlarda hava yeni boyanmış gibi; en etkileyicisi de yemyeşil bir çarşafta kocaman bir delik, altında minicik bir insancık gibi, herkesin-kendi-gibi-bir-şey-insan.




Sergi defterinden: "Eserlerinizi çok beğendim, lâkin bana biraz açık geldiler."


Uçuk kaçık, rengârenk hanımefendiden ayrıldıktan sonra kendime bir kolye ve bilezik aldım lacivertli morlu, koştura koştura metroya gittim ve metroda koşturmanın -bugün için- çok zevkli olduğunu düşündüm. Yetişecek bir filmim vardı, ucu ucuna yetişecektim; yetişebilecektim ama yetişememe telaşım da vardı. Salonun son biletini ben aldım. Yanıma orta yaş bir grup düştü ve hemen solumdaki kadın dakika başı "Ehe!" diye kikirdeyip başını arkaya vuruyordu. İstanbul'a döndüğümde odada garip bir takırtı fark ettim, çok arada derede birtakım borulardan TAK diye bir ses geliyordu, önemsemedim. Cuma sabahı yedide rastgele bir uyanıverdim ki tak'lar periyodikleşmişti, anlatılamayacak kadar korkunç bir şeydi bu. Uzun aralıklarla yineleniyordu, uyku sersemi yatağımda büzüşmüş yeni tak'ı bekliyordum, bir yenisi gelmesin diye bekliyordum, ve yenisi duyuluyordu, Tanrı'm Çin işkencesinden farksızdı! Çekmeceden hiç sevmediğim kulak tıpalarımı çıkardım, onları da zamanında yan odadan yükselen bitmez tükenmez telefon konuşmalarını bloke etmek için almıştım. Sonra dün gece, yine aynı tak'lar, aralıklar daha uzun, ne kitap okuyabiliyorum ne başka bir şey, sadece tak bekliyorum! Nasıl önlenemez bir içgüdü, çıldıracağımı düşündüm, kendimi telkin etmeye çalıştım, boş. Tıpa, tıpa... Şimdi, sinemada, ehe-küt tak'lar! Hanımefendi, bakın bunda tepki verecek bir şey yok, herkesle eş zamanda gülmeye çalışın!? Kıpırdanıyorum, artık terbiyesizlik ama dönüp bakıyorum da, yok. Ehe.. ehe.. küt. İki önümdeki boş koltuk harelendi, parladı, bana seslendi bile, tasımı tarağımı toplayıp zıpladım, arayı bekleyemedim! Filme gelince, Depp ve Bonham-Carter'ı görmekten fazlası değildi benim için, o nedenle şikayetim de olmadı; ayrıca Matt Lucas'ı o dijital haliyle hemen tanıdım ve Little Britain geldi aklıma, daldan dala birilerini görüp hasret gidermiş oldum. Çıkışta In İstanbul Mart sayısını edindim hemen, üstüne Karınca'daki incik boncuğu inceledim. Tırnak makaslarını, törpüleri, rendeleri görmeniz lazım. Bir sigara tabakası beğendim, iki sene önce tabaka almak isteyen parçam ileri atıldı. Çok kokoş hareketler yapabilirdim bu benekli tabakayla; çantamdan çıkarıp içinden sigaramı alırdım, bahar zamanı ne de güzel olurdu değil mi? Sigara içmeyi sevimlileştirmemeye karar verdim. Sanki çok büyük meziyetmiş ve kendisine bir ton para akmıyormuş gibi bir de aksesuarlarla süsleyip püslemek mantıksız gelebildi neyse.



Bomba kahvaltımı bastırsın ve soğuktan sıcağa girmemle birlikte şişip çizmelerimden taşan ayaklarımı indirsin diye Levent'ten eve yürüdüm, ellerim dondu hemen çay yapıp ısındım - veee tak!.. tak!.. tak!.. tak!......


***






Pazartesi rengarenk Refik vardı, her gören de garip sorular sordu çocuğa, niye böyle giyinmiş, abi napmış falan. Ben böyle diyenleri pek anlamadım. Bence sorgulanası bir şey yoktu üzerinde. Sonra Emir Yargın Bey geldi hem, o da o gün tanıştığım İrem'in çorapları, yüzü ve genel havası gibi, ve yanındaki turuncu saçlı arkadaşının çizgili şemsiyesi gibi, çok renkliydi. İyi ki doğmuş Emir Bey, Merve Hanım'ı birkaç aylığına Almanya'ya göndermeden önce yanımıza getirdi. O sırada yan bankta akordeon çalabilen biri bu yeteneğini hepimizle paylaştı ve Manzara'da canlı canlı Amelié uçuşurken hiç hüzünlenmedim, son bir fırça darbesi gibi yerine oturdu müzik.




O geceyi yeni projemi anlatan bir proposal yazarak geçirdim. Projemin ilk üç haftasını zaten literatür taramasına ve işin teorisini öğrenmeye adayacağım ve benden teoriyi anlatmam bekleniyor. Elimde dünya kadar makale var ve step by step gidip işin mantığını, formüllerin birbirini nasıl izlediğini kavramam gerek, oysa hepsinden bölük pörçük bir şeyler birleştirerek kendim bile algılayamadan hocalarıma taslak bir şey sunmam isteniyor. Salı günü değerlendirme komitesindeki hocalara verdim kopyaları, dersin onaylanması için Çarşamba üç imza eşliğinde geri almam gerek, oysa hocalarımdan biri o gün tersinden kalkmış belli, zira önceden böyle günlerine şahitlik etmişliğimiz çok, ben senin ne yapacağını anlamadım dedi. Teoriyi falan iyi anlatmışım da ben ne yapacakmışım o belirsiz kalmış(mış). Üstüne bana bir de son cümlesinde "kızım" diye hitap etti ki bunu duyunca saçlarım diken diken olur, elektrik almışa dönerim. Bir saat içinde kırtasiyeye gidip ne yapacağımla ilgili kısımları madde madde ayırıp boldladım ve imzayı böyle kapabildim, bu yeni aranjman ve doğurduğu beklemeler yüzünden fazladan dört saat okul çevresinde kalmam gerekti. Bütün bunların o gün birtakım tersliklerle karşılaştığı için sinirlenen bir güç sahibinin daha az güçlüyü zorlamasından ibaret olduğu duygusuna kapıldım ve isyan ettim. Her şey bir yana, iki gün önce proje konumun dördüncü sınıftaki bir öğrenci için zor olduğunu, ama benim altından kalkabileceğimi söylemişti, şimdi ise vallahi bilemiyorum artık burada yapacağını vaat ettiklerin ne ölçüde gerçekleşirci laflar ve göz devirmeleri eşliğinde muamele görüyordum. Yüreklendirileceğime neden zorlukların vurgulanmasıyla karşı karşıya getiriliyordum ki? Hem eskiden aramızdan su sızmayan başka kimselerin tuhaf, yarışmacı mı desem, dışlayıcı mı desem tavırları ne oluyordu bugün? Elinizden geleni ardınıza koymayın dedim, annem de sen sadece kendinle yarış, başkaları isterlerse seninle yarışıp kendi kendilerine hırslansınlar dedi.

Perşembe 10:00'da dersim var bir tanecik, sonra boşum. Spora gideyim dedim, cansızım. Odamı temizleyeyim dedim, istemiyorum. Hava soğuk, son günlerde de hava şöyleydi böyleydi diye kendimi kısıtlar olmuşum, kafayı havayla bozmuş gibiyim ve bu da gereksiz bir yanılgı. Hava hiçbir şekilde olmak durumunda değil, canı nasıl isterse öyle olur, biz de ona göre giyiniriz ve ne hissettiğimizi de pek bağlamaz. Hava süper diye illa bir eline tencere diğerine de kaşık alıp tan tan vurarak kaldırımlarda koşulması elzem değildir. Öte yandan iç sıkıntısı taştığında kendini dışarı atmak için soğuğu engel görmek yersiz kaçabilir. Ben de enerjimi çeken koltuklardan kalkıp alışverişe attım kendimi, havadan bağımsız. Birkaç bluz aldım, hani şu allı güllü modası var ya sonunda ondan da bir tişört kaptım! Bir de çiçekli elbise denedim; ama daha tam yaz gelmediğinden belki, çok güzel görünmesine rağmen biraz açık saçık geldi. Sonra akşam annem "Aa, niye almadın?" diye kışkırttı beni, dekolte sevmez babam arkadan "Öyle çok açık elbiseler almasın!" diye bıyık altından güldü, bu ittifak karşısında kot ceketle sıcağın altında nasıl güzel olabileceğine saplanıp kaldı aklım, yarın, dedim.

Yarın manikür pedikür yaptım büyük bir zevkle, iki haftadır kırmızıya boyayacağım diye tutturduğum tırnaklarımı ojeledim, iki haftadır fişe takılmamış maşayı ısıttım. Egecan ve Emre'yle Kanyon'a gittik. İlk iş elbiseyi aldım! Sonra Num Num'a oturduk, iki eski maskeli-depresif ve her gün her güzellikten bir doz veren arkadaşım, "Veda" başlamadan bir konuştuk bir konuştuk. Ben "Veda"yı beğendim, araştırmasız ve henüz masaya yatırılmamış ilk yorumum, Mustafa Kemal'i bağrına basabilmiş kimselerin izlemekten keyif alacakları bir film olduğudur. Bir resmini görsem, bir dediğini okusam gözlerimin dolmasına yeter bazen. İlk kez bu kadar canlı devinimlerle izledim O'nu. Daha öncelerde hep belgesel niteliğinde, fotoğraflarıyla bezeli görüntüler akıp giderdi, şöyle baştan sona, capcanlı göstermezlerdi hareketlerini. Oturup kalktığına, yemek yediğine, uzun uzun konuştuğuna tanık olmazdık; vatan, aile, memleket, anne sevgisini, özlemlerini betimlemek için yazılar, resimler olurdu da oyunculuk pek görülmezdi; kanıksadığımız ileri görüşlülüğü ve yenilikçiliği böylesi içten verilmezdi; yarattığı yüz seksen derecelik devrimin ne kadar kısıtlı bir zamanda gerçekleşebildiği, açıların özenle ve teker teker vurgulanmasıyla ortaya çıkarılmazdı. Bu sefer işin içine sanat da girmişti, yüksek müzik ve görsel efektlerle bir "film" yapılmıştı ve ben bu tekniklerin de etkisiyle çok heyecanlandım, daha da duygulandım; bir yerine beş duygulandıran tüm seslere, yavaşlatılmış sahnelere iyice kapıldım, iyi ki de yapılmış dedim. Çıkışta siyasi görüşünü, ya da dünya görüşünü hiç anlayamadığım bir adam, yanındakine Zülfü Livaneli'nin asılması gerektiğini ve Çanakkale'nin Braveheart'laştırıldığını söyledi. İnsanın kanını donduran böylesi bir eleştiriye yer verebilecek ne gibi veriler vardı önümüzde? Eleştiri dediğin salondan çıkar çıkmaz yönetmeni asıp kesmekle yapılmaz, hele böyle hakaretten ve benzer aşırılıklardan uzak olduğu aşikar bir filmin ardından. Kendinize gelin beyefendi. Film arasında Egecan'ın altını çizdiği hoşgörüsüz çoğunluğun şanssız üyelerinden birisiniz, üstelik maalesef sizlerden sayılamayacak kadar çok var. Aslında hepimiz herkesi olduğu gibi kabullenebilsek, demiştik arada, ama herkesin içinden geldiği için olduğu gibi olması gerekirdi, bunun için insanlarda bir içinden gelme bilincinin oluşması gerekirdi, o bilincin de gelişime uyması gerekirdi, demek ki eğitimin yaratacağı bir düşünme tarzının gelişmesi gerekirdi. Egecan bir vaiz falan olmalıydı aslında, yanımda bir teyp olsaydı da konuşmasını kaydedebilseydim diye geçirdim içimden. Bırakayım temellendirilmiş sosyolojik savlarını, araba lastiklerinden ya da ispinoz kuşlarından bile bahsetse dinlenebilirdi. Daha Kanyon'a giderken yolda Müsahipzade Celal Sahnesi'nden, "Kabare" den ve başka bir konserden bahsederek, benim niye böyle şeylerden haberim olmuyor, diye düşünmemi tetiklemişti. İçimdeki istek seviyesi bu koltuktan şu karşı kanepeye seğirtme çizgisini geçeli çok zaman geçmediğinden olsa gerekti. Pazar günü "Kabare" ye gitmeye karar verdik, öncesinde de Kuzguncuk'ta kahvaltı yapalım dedik, Pazar kahvaltısı!

Tak'lardan sağ çıkabildiğim Cumartesi sabahı staj raporumu yazmak için okumam gerekenleri bitireyim dedim, ama yumurta kapıya dayanmadan ilham alamayan kalemim önüme geçti. Proje makalelerine dalayım dedim, nereden başlayacağımı bilemedim. Elimdekiler konuyu bir şekilde açıklamaya çalışıyordu, ama benim step-by-step olması gereken idealimle bağdaşmayan bir başından-sonundan-ortasından çorbası vardı ve sayfalarla öylece oynuyordum. Sonra biraz korkuyordum işin içinden nasıl çıkarım diye. Geçen dönem aynı korkular beni sardı diye kendimi saçma sapan eziyetlere vurmuştum, oysa bu sefer hiç geciktirmeden işin bilirkişisine e-mail attım ve yardım edebileceğini bildiren bir mail aldım. Sorun çözüldü, ferahlık aralandı! Büyütülecek bir şey yokmuş işte! Yine de devam etmekte direten boşluk hissine karşılık, kafamda duran ve ah ders çalışmıyorsam şimdi bunları da yapmayayım gibisinden kendimi cezalandırırcasına ertelediğim şeylere geçit verdim. Spora gittim. Dönüp odamı temizledim. Hap kadar odayı temizlemek bir buçuk saatimi alıyor her seferinde. Bir buçuk saat odam için fazla, oda dışı küçük bir zaman dilimi ve her ne kadar ortalık toplama ve temizlik takıntısına sahip olsam da işin içine su, bez ve yere eğilip üst dolaplara doğrulma girdi mi yokum ben, daralıyorum! Bir tek cam silmeye itirazım yok, o su lekelerinden kurtuldum mu inanılmaz keyifleniyorum. Ötesi inanılmaz angarya. İstemediğim, ama sonunda iyi hissedeceğimi bildiğim şeyleri de yapabiliyormuşum demek. Kafamda duracağına sildim gitti, bezler de elime yapışmadı.

Su lekeleri dedim ya, camın dışını yatmadan az önce sildim, kar yeni durmuştu çünkü. Hava buz olmuştu, ertesi gün için yaptığımız kahvaltı planlarına çöreklenmişti bu soğuk. "Kabare" biletleri de tükenmişti, aynı sahnede Nisan ayında tekrar gösterilecekti, ona gidebilir ya da daha öncesi için başka sahneler kovalayabilirdik. Yapmış olduğumuz planlar yerine alelacele, baştan savma gösteriler yerleştirmeyi uygun bulmadık, hafta içi daha verimli düşünmek üzere erteledik; ama...