29 Ekim 2010 Cuma

Tütü



Mağaza mağaza gezinerek aklımı kaybettiğim sıralarda benim mağazalardan birinde krem rengi, altı tüllü kabarık, üstü dantel gibi, minimsi bir straples elbise gördüm. O elbiseyi daha önce de görmüş, ben bunu nerede giyeceğim ki, deyip denememiştim bile. İyice aşka gelip tutumluluğu, mantığı bir kenara bırakmış olduğumdan bu sefer onu giydim üstüme. Aman bir hoşuma gitsin, öte yandan sahiden nerede giyilir ki bu elbise? Düğüne desen giyilmez, beyaza yakın. Yemeğe desen giyilmez, baloya gider gibi. Bak baloya giyilir, gel gör ki partiler, balolar çıktı hayatımdan! Ööyle baktım durdum aynaya. Alayım da dursun elbisesine benzemiyor pek ve ben ısrarla o kategoriye dahil etmeye çalışıyorum onu. Sonunda ilerde bir sevgilim olur, beni çok özel bir yemeğe götürür, o gün dolaptan çıkarır giyerim teorisini geliştirdim. Saçmalama, dedi annem. Olmayan sevgilin seni yemeğe götürene kadar unutur, başka şey istersin dedi. Zaten bu elbiseyi giyecek yer türetme çabalarımın ümitsiz olduğu başından belliydi. Onu sade giymek mi istiyordum, giyip bir yere mi gitmek istiyordum, ne yapmak istiyordum anlayamadım. Herhalde giymek falan değil, yalnız ona sahip olmak istiyordum! Aklımı kaybettiğimden elbiseyi bir türlü çıkaramadım. Of, sonunda çıkardım ama. Hayrına hediye edin bari, dolapta çürüdüğünü bileyim gururumun okşanmasına yeter.

Pek Şık




Bu aralar kendimle acayip bir şıklık yarışına girdim. Annem bana telefon açıp şurda burda gördüğü birtakım elbiselerden, ceketlerden falan bahsettiğinden ve beni tüm bunları satın alıp çok "şık" bir kız olmaya teşvik ettiğinden beri yeterince "şık" olup olmadığım hususunda kafa yormaktayım. Ne alırsam alayım, ne giyersem giyeyim daha da "şık" olabileceğim hissine kapılıyorum. Daha fenası, annemin birtakım pahalı markalara "şık" etiketi basmasının ardından her zaman alışveriş ettiğim mağazaların beş katı fiyatında bir şeyler giymem gerektiği gibi bir duyguya da büründüm.

Belki de doğru diyor annem dedim, vurdum kendimi alışverişe. Öve öve bitiremediği, ısrarla aklıma soktuğu mağazalara bir bir girip çıktım. Hiçbir şey de bulamadım. Yoksa, dedim, ben mi anlayamıyorum nedir çok "şık". Tamam; gördüm, baktım, bitti - diyemedim! Şıklık arayışımı bu hafta başında başka maceralara atılarak sürdürdüm. Dolabımda dünyanın giysisi olmasına rağmen, yeni bir şeye ihtiyacım olmadığı halde, şık da şık diye inat ediyordum. Dönüp dolaşıp yine kendi cânım mağazalarımdan iki "şık" elbise, bir de çok "şık" ceket aldım. Bir şık olmayan kazakla şık olmayan gömlek ve bir de şık olmayan hırka aldım yalnız. Onlar da şık şık olmasına, ama elbiseyle ceketin "şık"lığı hırkada kazakta olur mu hiç?

Giydiğim her şeyi öven, hep ne güzel giyiniyorsun diyen zavallı anneciğim, günlerden bir gün öylesine gezinirken bir sürü "şık" elbise görünce, onların içine nasıl yakışacağımı hayal edip heyecanlanıvermişti sadece. Halbuki heyecanını benimle paylaştığında bunu hayat memat meselesi haline getirip mutlak surette alışveriş yapmaya programlanacağımı bilmiyordu. Heveslerini neşeyle karşılamak yerine tüm piyasayı fethedeceğimi nereden akıl etsindi? Tam da doydum, başka şey almak istemiyorum, her şeyim var dediğim bir dönemde, en son yapılacak işti bu. Ha ne oldu, iki şık elbisem ve pek şık bir ceketim oldu hakikaten! Kışlık şık elbisemle ceketim de yoktu sahiden. Neyse başım göğe erdi.

28 Ekim 2010 Perşembe

Battaniye


Tanrı'm, ne kadar çok yağmur varmış bulutlarda! Bu sabah nasıl güzel uyanamadım, anlatamam. Alarmım çaldı da çaldı başucumda, oysa dışarda yağmurla rüzgar birbirine karışmış, camımı zorluyordu ve ben yorganın altında kedi mırıltıları çıkararak dönüp duruyordum. Böyle harika bir senfoninin ortasında uyanılmazdı. Uzun uzun uyudum, sonra kalkıp spora gittim. Yağmurun bitmesini istemiyordum, içerden dışarıya bakıyordum sürekli; hala rüzgar var mı, damlalar birikintileri dalgalandırıyor mu?

Nasıl bir huzur doldu içime. Hafta sonu yağmurun buraları terk edecek olmasına üzülüverdim. Camın üzerinde koca damlalarla örülü bir perde belirdi, gerisinde fincanıma doldurduğum tüm karışımların tadı katlanıyormuşçasına bir his. Ders çalışmak, yazı yazmak, gazete okumak, kitap okumak, müzik dinlemek, hepsi yumuşacık bir battaniyenin altında tortop oldu. Yeniden çocuk olmak gibi, ama çok çocuk olmak; o kadar çocuk olmak ki uçsuz bucaksız bir hayal gücüne sahip; kimseler yokken tüm düşünceleri, tüm eşyayı başkalaştırmak, saatlerce onlarla oyalanabilmek gibi. 

Belki o çocuğu daha net duyabilmek içindir, salona yerleştim, televizyonda Nickelodeon'u açıp küçük kanepeye ayaklarımı uzattım, arkamda da iki pofidik yastık. Bilmediğim bir çizgi film var ekranda. Bir aydır televizyonda yalnız Nickelodeon'u açıyorum, yemek hazırladığım sıralar Kelime Oyunu'nun seslerini dinliyorum bir de. Bazen odamdan çıkıp nefes almak istediğimde, en fazla beş dakika açık kalıyor televizyon, o birkaç dakika rengarenk çizgiler, capcanlı sesler duymak kafamı dağıtıyor. Diğer kanallara tahammül edemiyorum artık!

Alt solda, Özdemir Altam'ın "Köpek Gezdirme Alanları Yaygınlaştırma Projesi".

Cumartesi günü İtalyanca'dan çıktım ve yürüye yürüye İstanbul Modern'e gittim. Daha önce bunu neden yapmamışım bilmiyorum. Tophane'deki onca galeriden pek de haberim yokmuş, onlardan haberdar olmam çıkan olaylar sayesinde değil yalnız. İki hafta önce yine başka bir İtalyanca çıkışımı Bebek'te yemek yeyip dergi okuyarak değerlendirmiştim. Time Out'u seviyorum. İstanbul Life'ı sevmiyorum. Time Out'ta bu ay neler, neler vardı! Şu Hüseyin Çağlayan sergisi, radyolarda falan da tanıtılıyordu, dedim ben iyisi mi buna gideyim, akşam da Kerem'le buluşup laflayayım. "Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar" diye sürekli bir sergi varmış, ay o sergide resmen kendimden geçtim. Yorgundum, içerisi kalabalıktı, fotoğraf çekmeme izin vermiyorlardı falan ama yani nasıl güzel tablolar vardı aralarda! Leyla Gediz'den "Cenevre", Gün'den "Kadeş Antlaşması" fotoğraflayamadığım, uzun uzun seyrettiğim, defterime not aldığım iki çalışma. Ergin İnan'ın isimsiz çalışmasının önünde ayakta durmak yerine karşısına oturup öylece renkleri seyrettim. Aralarındaki uyum tarifsiz bir şeydi! Bir yerlere gittim o tablonun karşısında, nerelere bilmiyorum ama hakikaten bir yerlerde, zamanın içinde dolaştım.



Hüseyin Çağlayan'ın sergisi de çok değişik bir deneyimdi. Birtakım defilelerinden videolar vardı. Ne elbiseler yapmış adam. Model çıkıyor podyuma, birkaç aheste adım atıyor -izleyenlere tatil rehavetini aşılamak istemiş sanıyorum ve başarmış da- ve duruyor, sonrasında hareketi  elbise devralıyor. Birinin eteklerinden kat kat boncuklar çıktı, ötekisi havalanıp renk değiştirdi, bir başka elbise yukarı çekilerek modelin kafasındaki şapkanın içinde kayboldu! Adam hakikaten başka bir şey yapmış yani, elbiselerine türlü düzenekler yerleştirip heyecanla izlenecek bir defile yaratmış. Uçaklara, uçmayı takmış kafasını bir yandan. Bir kanat tasarlamış, flaplar açılıyor ve ışıl ışıl Swarovski kristalleri görünüyor. Enfes. Uçağı andıran bir elbise yapmış sonra, gerçekten uçağı andırıyor. İzlerken kendi kendime düşündüm, yahu dedim, insanın nasıl aklına gelir uçağa benzeyen bir elbise yapmak ve onu hakikaten uçağa benzetmek. Benzetmiş işte adam, kıza uçak giydirmiş! 

Taksim'e dönmek için yokuş teperken telefonda babamla konuştuk. Bu aralar palamut zamanıdır, palamut pişir dedi. Domates fiyatlarını konuştuk. Babamla konuşurken yokuşları hiç fark etmeden tırmandım gitti. Bebek'e inip Kerem'le birkaç saat konudan konuya atladık. O yorgunluğun üstüne eve döner dönmez odamı temizledim ve mışıl mışıl uyudum. Pazar günü ise hava güzel olunca yine Bebek'e gittim, gazetemi okudum. Duyan gelmiş, duyan gelmiş, caddede adım atmak mesele halini almıştı. Birkaç saate çekildi kalabalık, sonra akşam oldu ve 19:29'da şöyle bir şey yaşıyordum:

"Şu an karşımda öyle tatlı ve bal kabağı bir ay var ki! Boğaz gerçek bir denize dönüştü ve ay ışığını boylu boyunca toplayıp önüme serdi. Karşı tarafın küçük ışıklarının tepesinde bir ışık topu, ayaklarından buraya uzun, hafif kıpırtılarla parıltılar saçan, küçük küçük değişen bir yol."

Pazartesi günü yeni yemeğimi pişirdim. Şarap, tavuk suyu, süt, ıspanak, kiraz domates, tavuk, mantar ve çok mühim, bir yemek kaşığı limon suyu ve limon kabuğu rendesi içeriyor. Bir yemek kaşığından biraz fazla koydum ben. Pişirdiğim akşam limonu daha az koysam daha iyi olurmuş gibi gelmişti, ama dolapta durup tatlanınca tutturduğuma kanaat getirdim. Yanına kepekli pirinç haşladım, biraz sulu kaldı, bir de kepekli pirinci sahiden bir süre suda bekletmek gerekiyor sanırım. Yasemin pirinci gibi bir yıkama yetmiyor, o tozlu tat gitmedi sanki üzerinden.

Sonra dün yağmurlar başladı, tam o sıralarda evden çıkmış Bebek'e iniyordum. Bir anda öyle hızlandı ki taksiyle mi insem diye düşündüm, in tabi bulabilirsen. Yürürken derelerle yarış ettik ve hepsi beni geçti. Yan sokaklardan gelen dalların katışmasıyla güldür güldür çağladık aşağı kadar. Çizmelerim hep sırılsıklam oldu, ama ayaklarım henüz ıslanmamıştı (oysa dönüş yolunda karanlığın gizlediği göllere bulanıp fırç fırç ses bile çıkaracaklardı). Eylül'le iki saate yakın oturup kız kıza sohbet ettik. Hakikaten seviyorum oturup gerçekten konuşabildiğim insanları. Eylül de ne güzel anlattı da anlattı, kaç zaman olmuş şöyle ballandıra ballandıra iki saat geçirmeyeli. Bir de çok hoş bir güzelliği var Eylül'ün, cildi çok güzel mesela, küpeleri ve elbiseleri güzel, ben giysem hiç olmaz ama o giyince böyle pek bir oturuyor, ne bileyim büyüyoruz da hepimize bir şeyler oturuyor ya onu görmeyi seviyorum.


27 Ekim 2010 Çarşamba

Külkedisi, Kocası ve Çocukları: Bir Kariyer Hikayesi


Bu akşam bir şeyler yazmadan uyumak istemedi canım. Yorgunluktan aklım odamın değişik yerlerine sündüğü için çok güzel hafta sonumu herhalde bu hafta sonu anlatabileceğim. Böyle kayıp gitmeler de hiç iyi olmuyor, sonra benim için o zaman anlamı olan bir şey, o zamanki anlamını bu zamanda yitiriveriyor ve elimde yalnız görsel bir anı torbası kalıyor. Garip bir şekilde, geçen döneme kıyasla daha yoğun ve daha azimli olduğumdan, kalemime sarılmayı adetten çıkarmış gibiyim. Salı ve çarşamba günlerimin tam ortalık yerinde birer saat dersim olması nedeniyle günlerimi tuhaf şekilde planlar oldum. Öğlen birde başlayacak derslerden önce işe yarar bir şeyler yapmaya çalışıyorum, yapınca pek mutlu oluyorum, ama yine de o kesinti olmasa daha iyi olacak sanki her şey. Çarşamba ve salı böyleyken, pazartesi ve perşembe günleri de yalnız ikişer saat dersim var. Henüz hangi projeyi seçeceğime hala karar veremedim. Bugün bir saatçik dersimin ardından spora gittim, ardından koşa koşa okula dönüp Murat Hoca'ya bir saat sohbet ettim. Hangi projeyi seçsem, hangisi bana kısa vadede daha iyi gelir, hangisi uzun vadede daha iyi gelebilir, düşündük taşındık ama yine işin içinden tam olarak çıkabilmiş değiliz. Yaa, bu işler öyle kolay olmuyor işte. Bir proje seç gitsin demeyle bitmiyor maalesef. Bugün gördüm ki ah, hangi projeyi seçsem acaba, diye dakikalarca ve saatlerce ve günlerce kafa yormam boşuna, gereksiz ya da saplantılı bir hareket değilmiş. Az daha düşünüp taşınacağım bakalım, daha okumam gereken iki makalem ve hocalara soracak bol bol sorum var. Mesela hangi projede ne kadar sıkışacağımı bilmem lazım, öyle her hafta arkamdan atlı koşturur gibi iş beklenecek mi yoksa daha sakin, daha huzurlu bir tempoda mı ilerleyeceğiz? Duvarlar üstüme üstüme gelecek mi yoksa her şeyi tatlı tatlı mı halledeceğiz? Bu aralar hiçbir duvarın öyle fazlaca üstüme gelebileceğine inanmıyorum. Yine de insan bir şey seçmeye görsün, her olasılığı düşünmeden edemiyor işte.

O kadar iyimser oldum ki hayatıma biraz kötümserlik katmam gerekti. İyimser mesai saatleri dediğimiz 09:00-17:00 arasında öğrencinin bulabileceği fakat çalışanın bulamayacağı boşluklarımı iş haricinde değerlendirdiğim zaman bırakılması zor alışkanlıklara tutunmakta olduğumu hissedip çekiniyorum. Örneğin bugün 14:00-17:00 arası spor salonuna gitmiş olmak; iş hayatına atılmış bir kimsenin hafta içinde asla gerçekleştiremeyeceği bir hareket. Ben de diyorum ki öyle ya da böyle, bir zaman mesai saatlerinde böyle şeyler yapamayacaksam hayatımı buna göre düzenlemeye başlamalıyım artık. Tamamen deli saçması bir düşünce. Şurada elimdeki koşulların tadını doyasıya çıkaracağıma hemen rahatımı bozmaya uğraşıyorum. Bitmedi, dahası da var tabi. Örneğin, diyorum, şimdi sabah kalkıp kahvaltımı yapıyorum doyasıya, bir yandan internette geziniyorum. Sonra okula gidiyorum, spor yapıyorum, ders çalışıyorum; gün içinde salata, süt falan tüketip akşam yemeklerimi 21:30-22:00 civarı yiyorum. Haftada bir gün yemek pişiriyorum ve o yemek zaten bütün hafta yetiyor bana. Halbuki, diyorum, ilerde despot bir kocam ve evin içinde sürekli ilgi, sevgi, aş bekleyen, insana yegâne gurur ve mutluluğu doğru düzgün büyütülmeleriyle kazandıracak çocuklarım olduğunda öyle akşam işten çıktım spora gideyim, bugün yemeğimizi gece on birde yiyelim falan nerdee! Her sabah erken kalkılacak, kendin bir şeyler yiyemeden çocuklara yedirilecek, kendin giyemeden onlar giydirilecek, bir yandan koca da bir şeyler bekler illaki, koşa koşa işe git, dön eve çocukları karşıla, onlar aç, adam da aç, sofranın başında beklerler şimdi, benim kadar da yemez ki bunlar ben bir kaşık yiyorsam rahat beş kaşık yerler kişi başı, bana bir hafta yeten o dört kişilik yemeği yiyorsa her akşam pişir, pişir, pişir, sonra bulaşıktı falan derken hop ertesi gün olacak. Her hafta çamaşır yıkanacak, bunun asması var, ütülemesi var, bir odayı değil koca evi temizlemesi var, çocuklar da her tarafı dağıtacak. Aman Tanrı'm! Saksı çiçekleri alayım da bitsin bu iş yahu!


Zamanı gelince hormonların işi çözecek olması Murat Hoca'nın teorisi. Evlilik ve kariyer bir yana, çocuklardan spora vakit kalmayacağında hemfikiriz, buna çözüm önerim ise eve rahatlıkla bir koşu bandı ve bir cross trainer alabilecek kadar para kazanacağım bir iş. Evet, spor odamı dayayıp döşeyebilecek bir iş istiyorum. Geriye yalnızca sevebileceğim bir adam ve çocuklar bulmak kalıyor, daha doğrusu onlar herhalde bir gün gelip beni bulacak. Yirmi iki yaşında, topu hayatımı altüst edecek canavarlardan ibaret zira.

Ben iyisi mi hem bekâr hem de öğrenci olduğum şu muhteşem günlerin tadını çıkarmaya odaklanayım. Hakikaten, böyle saçma sapan senaryolar üzerine düşündüğüme göre hayatım cidden baya iyi gidiyor, hatta resmen altın çağımı falan yaşıyor olabilirim!


Bir maruzatım daha olacak, şimdi her gün en fazla iki saat dersim olduğundan ve kalan zamanı işim olmadığı sürece okulda değerlendirmeyi eskisi gibi gerekli ve keyifli bulmadığımdan, hafta içi arta kalan zamanı genellikle evde, sporda ya da alışverişte değerlendiriyor oluyorum. Evi geçtik, spora gidilecek veya dışarılarda taban tepilecek günlerde topuklu ayakkabı giymek istemiyorum. Topuklu ayakkabı şöyle dursun, yahu şimdi zaten bir saat okula gidip geleceğim, diye düşündüğüm günler ardışık oluyor zaman zaman ve diyorum ki ah şu yeni aldığım kolyeyi taksam mı, ama yok bugün rahat olmak istiyorum (sanki o kolye rahatsızmış gibi) - ve daha spor bir şeyler giyiyor, takıyor, çıkıyorum. Daha bir "şık" kıyafetlerim, kolyelerim, ayakkabılarım, çizmelerim dolapta "Beni seç! Beni seç!" diye bekliyorlar. Geçen hafta ödev teslimi falan derken hakkını veremedim giysilerimin. Dün, bugün ve yarın, bakınız üç koca gün, kendime saygımı maksimum yapıyorum ve şallarımı, bolerolarımı, şortlarımı sakınmadan giyiyorum. Oh be. 

22 Ekim 2010 Cuma

Aradığınız kişiye her an ulaşılabiliyor




Oh blog, bu gece gözlüklerimi taktım ve canım başka hiçbir şey takmak istemiyor! Bugüne iki ödev teslimim vardı ve özenle, azimle ikisinin de hakkından geldim. İlki olasılıkla ilgili bölüm dersinin kitaptan verilmiş sorularından oluşuyordu ve dünya üzerinde bulunmayan, sırf o sorular için icat edilmiş birtakım zaman yiyici integrallerle saatlerce boğuşmak, soruların neredeyse tamamı üzerine internetten ve kitaplardan bir dolu araştırma yapmak durumunda kaldım. İşin matematiğini sondajlamak için üniversite birinci sınıfta edindiğim benden ağır kutsal calculus kitabımı depodaki kutudan çıkarmam gerekti ve bu bile işe yaramadı. Teorem: Thomas' Calculus'ta bulunmayan herhangi bir formülü başka yerde bulmak yedi nokta altmış beş saat almaktadır. Ödevimin olasılık teorisini yedirip yutturacak "kalitede" olduğunu söylemem, bu nedenle çok da mümkün değil. Çok bir şey katmamış olsa dahi, yuvarlak içine aldığım tüm soru numaralarının üzerini günler boyunca bir bir çizebilmiş olmak keyifliydi.

Asıl keyifli olan, bilgisayar bölümünden aldığım "Pattern Recognition" dersinin ilk ödevini yapmaktı. Dersini almak için bin bir takla attığım Ethem Hoca ilk günden beri resmen uçuyor. Dersi çok güzel işliyor, zaten kendisi de pek tatlı bir adam. Anlattıklarını anlıyorum, ama bir yandan yazıp bir yandan hızına yetişmeye çalışırken bir yerlerde kayboluveriyorum. Diğer iki dersime yapmış olduğum gibi bu derse de düzenli çalışmadım malum. Derken ödev verildi, iyice pıstım. Sonra her ödev, sınav, proje ve benzeri durum öncesi kapımı çaldıklarından iyice aşina olduğum hezeyanlara yol vermek adına, çalışmaya başlamadan önce spora gittim. Çıkışta pamuk gibi hissediyordum kendimi. Eve dönüp çay demledim. Defterimi açtım, yanına yine Ethem Hoca'nın yazdığı kitabı açtım ve ilk dört chapter'ı sular seller gibi okudum, her bir şeyi nasıl güzel anladım Tanrı'm! Algoritmayı tasarladım, doğru ilerleyip ilerlemediğimi görmek için perşembe günü hocanın ofisine gittim.

Adam bize her cuma üç saat ders anlatıyor, ve bu üç saatin resmen her dakikasında anlatıyor. Anlamadığımız yer olursa çekinmeyip hemen sormamızı defalarca hatırlatıyor, yanıtlamadığı hiçbir soru yok. Pıtı pıtı bir keyfi ve heyecanı var sınıfta. Gerçekten bir şeyler aktarmak istiyor ve bunu en verimli şekilde gerçekleştiriyor da. Kitabı okuyunca gördüm ki konuların üzerinden adım adım gidiyoruz, olur ya derste üstü açık bir kavram kalır, kitap hepsini noktasına virgülüne, insana mutluluk veren bir akıcılık ve anlaşılırlıkla anlatıyor. Verilen ödev de geçtiğimiz derslerde öğrenmiş olduklarımızı uygulayarak konuyu eksiksizce kavramamıza vesile olacak yapıda. Ethem Hoca'ya dedim ki hocam, bir buçuk yıldır belki de ilk defa, bir ödev yaparken bu kadar keyif aldım. Harika bir kitap yazmışsınız ve yazdıklarınızı derste bize çok açık, anlaşılır bir şekilde anlatıyorsunuz, üstüne verdiğiniz ödev ise insana saç baş yoldurmadan gerçekten epey bir şey öğretiyor ve tüm bunlar için size teşekkür etmek istedim dedim. Odamda öyle çayımı içip kitabı okurken, programı açıp kodu yazarken, yazdıklarıma kafa yorarken hep bunlar geçti aklımdan. Senelerdir kitaplardan kopuk Çince tahtaları takip etmekten, ikisiyle de tümden alakasız ödevler yaparken paniklerden panik beğenmekten o kadar yorulmuştum ki bu ders -evet- ilaç gibi geldi bana. Akademiye bakışım yavaaş yavaş değişiyor yeniden. Yeniden! Bana bu güzel motivasyonu sağlayan hocama bir teşekkür cümlesi azdı bile. Ben de ellerimi kollarımı kullandım olabildiğince, bol bol güldüm, yanaklarımı heyecanla kızarttım ki teşekkürüm yerini bulsun.

Önümüzdeki iki seneyi uğraşarak geçirebileceğim proje olasılıklarını değerlendirmeye tam gaz devam ediyorum bir yandan. Görünen o ki önümde gerçekten bulaşmak isteyebileceğim iki iş var: tümörlerin nasıl büyüdüğünü modellemek ve böylece kanser araştırmalarına girmek ya da kasların yapısını inceleyerek bedendeki fiziksel engellerin önüne geçmeye çalışmak. İkisinin de eksileri artıları var; birincisi daha bebek bir konu, oysa ikincisi on yıllık, kelli felli, epey yankı uyandırmış, tastamam bir proje. İlki çok matematiksel, daha teorik, bu açıdan sanki daha rahat; ikincisi ise bizim labda yapılacak bir dünya kodlama ile tepeme binecek. Bir şeylerin tepeme binmesini istemiyorum tabi, öte yandan bugün olmasa yarın tepeme bineceklerini ya da bir noktada binmezlerse onlardan kaçmamın bana bir şeyler kazandırmış olmayacağını düşünüyorum. En nihayetinde zorlu bir şeylerle baş etmek gerekmeyecek mi? Bugün Burak Hoca'yla toplantımız vardı, ben de ona açık açık bilgisayarın karşısında boş boş kitlenmek, tıkanmak istemediğimi söyledim. Kodlama kısmından mı korkuyorsun, dedi, dikkatinizi çekerim, Burak Hoca sonunda bir şeylerden korkuyor olduğumu görmüş ve bunu yadırgamaz bir tonda sordu bu soruyu, ilk kez. Vallahi korkuyorum biraz, siz yardım edeceksiniz değil mi, dedim. Güzel anlaştık bence, lakin gece üç saat uyumuş, sabah 10:00'da derse girmiş ve dersten sonra olasılık ödevinin son sorusuna kafa patlatarak saati beş etmiştim. Lenslerim gözlerime yapışmıştı. Hafta içi haberleşmeye karar verdik, bu sırada iki konu üzerine makaleler okuyup iki projenin başındaki hocalarla ve tabii ki olmazsa olmaz Murat Hoca'yla akıl fikir alışverişine devam edeceğim. Bu tip işlerin insanı daha az insanlaştırmadan yürütülmesinin bir oluru vardır belki de?

Zira son zamanlarda şu kafam çok karışıyordu. Her şeye arkamı dönüp çiçek böcekle uğraşmak istiyordum. Yahu bana bir baksanıza, diyordum, mis gibi kızım, ne işim var benim burada? Ele güne karışmalı, daha öyle bir işle uğraşmalıyım diyordum. Pazar günü kendim gibi bir örneğe, hemen, derhal, o anda telefon açtım. Damla da dönemin ortalarına doğru işlerin içine iyice girince epey keyifleniyorum, sonra araya yaz tatili giriyor ve dönünce ben burada ne halt ediyorum diye soruyorum kendime, diyor. Damla'nın varlığı bana iyi geliyor, içimden birkaç gündür veremeyip kuruttuğum koca bir nefes pof diye çıkıyor dışarı.

İnsanları fazla aramazdım. Fazla değil, hiç aramazdım aslında. Bu hafta Damla'yı ve teyzem Haloş'u aradım. Haloş'la dakikalar ve dakikalarca konuştuk. Onunla konuşmamız bitince hemen kuzenim Dişan'ı aradım ve onu, Belma Teyzemi, hepsini çok sevdiğimi söyledim. Dün okulda birkaç bambaşka arkadaşımla birkaç saat geçirdim. Yani öyle bir his ki, veriyorum, alıyorum ve her şey rayına ne güzel oturuyor!

Geçen hafta Eylül'le Sema'yı aradım. Cumartesi buluşacaktık, ama Eylül'ün işi çıkınca erteledik. Teorik olarak yarına erteledik, ama yarına ertelemek zorunda da değildik, zira günler poşete girmedi ve canımız ne zaman istiyorsa o zaman görüşebiliriz. Damla'yla da aynısını yapacağız örneğin. Birimizden biri uygun olduğunda arayacak, öteki uygun olmadı mı - bir daha, bir daha deneyip bir yerde buluşacağız. Dün de Selen'le konuştuk, yine telefon. Yahu telefon ne güzel icatmış. Meğer on bir rakam girip gençleşebiliyor, heyecan dolabiliyor, yan yana bitiverip arkadaşlığı, yakınlığı hemencecik gerçek kılabiliyormuşuz!

Geçen hafta pişirdiğim et şahane bir şey oldu. Pirinç sirkesi, susam yağı, soya sosu, istiridye sosu, bal, brokoli, mantar ve yumurta kullandım. Yanına yasemin pirinci haşladım, of harika bir şey! Yalnız üç yüz gram etin on altı lira gelmesi çok fena. Daha fena şeyler de var tabi, örneğin banka hesabımı domateslere boşaltıyor olmam içler acısı. Bu haftaki yemeğim için aldığım kuşkonmazın kaça patladığına hiç değinmeden lezzetine odaklanalım: tavuk, pırasa, mantar, felseğen -daha doğrusu mis gibi kokan reyhan demeti-, beyaz şarap ve tavuk suyu, üstüne parmesan. Bir beş günümüz de böyle manyak leziz geçiyor. Yeni tarif günüm bu hafta pazara denk geliyor, aynı gün odamı da temizleyeceğim. Demektir ki öbür gün ev kızıyım.

Geçen hafta içimi kabartan bir tanıtım seminerine gittim ve içimi kabartan şeylere olabildiğince yakın durmaya çalışıyorum. Bunda bir acayiplik yok zaten, diyebilirsiniz, ama bir daha düşünün. Heyecanın fazlası da bir garip duygular taşıyor insana kimi zaman. Doludizgin heyecanlar yerine her şeyin yumuşacık olmasını istiyorum; dolayısıyla içim çok kabardı mı eş zamanlı endişemsi duygular hissedebiliyorum. Yalnız bu sefer içim pek güzel, kek gibi kabardı; sahneye fırlayıp "Oh bilemezsiniz, sizi nasıl iyi anlıyorum! Tabi! Evet! Ah! Siz de mi? Ben de!" gibi bir dünya ünlem sıralamayı nasıl istiyordum. Paneli ortada kesip bizim eve, çaya gelmişler gibi öne atılmam pek normal olmayacağından tutuyordum kendimi, ve gerçekten tutuyordum, zira üst bedenim öne eğilmişti ve ağzım kulaklarımdaydı.

"What the Dog Saw"u ite kaka bitirdim. Malcolm Gladwell okuyacaksanız sakın ola bu kitapla başlamayın. Bu gece neyi okumaya başlasam bilmiyorum. Kaç zamandır beni bekleyen "Asal Sayıların Yalnızlığı" olabilir, Aziz Nesin'in rüyalar dünyası olabilir, Ferhan Şensoy'un özlediğim parodileri olabilir, Hercule Poirot'nun küçük gri hücreleri olabilir, Lisbeth Salander'ın ejderha dövmesi olabilir... Polisiye olacak sanki. Canım hâlâ eğlenmek istiyor!


19 Ekim 2010 Salı

Taşla(n)ma



Ne dertliyiz değil mi bazen? Ne de güzel dertliyiz oysa. Daha birkaç hafta önce aynadaki aksime baktığım sırada, aslını astarını tam da bilmediğim bir sızı geldi yerleşti içime. Ne kadar anlamsız çizgiler, diye düşünüyordum, ne kadar da gereksiz; üstelik neye dayandırdığımı anımsayamıyordum ama bana öyle geliyordu ki hastalıklıydılar da. Yıkayınca geçiyor, diyordu kız, en fazla iki yıkamada akar gider bunlar. Peki diyordum, madem zaten iki yıkamayla gidecek bu çirkin çizgiler, neden bunun için uğraşılıyor, neden insanlar ölüyor bunun için? Garip. Neden insanlar ölüyor diye soruvermiştim; ama insanların neden öldüklerini, sahiden ölüp ölmediklerini bilmiyordum; bu soruyu nasıl sorabildiğimi bilmiyordum ki. Makinelerde yapılıyor bunlar, diyordu kız, ama kafamdaki kaynağı belirsiz çağrışımların yankısını silemiyordu sesi, ve ben hâlâ anlayamıyordum, çünkü henüz bilmiyordum.

Bu pazar günü, bir daha yanılamayacağım, bilmediğimi sanamayacağım bir kesinlikle öğrendim sahiden öldüklerini. Sahiden diyorum ya, sahiden, oysa böylesi bir sahiciliği almıyor, alamıyor aklım. Bir masal gibi adeta; o kadar, o kadar uzakta olmalı ki tüm bunlar, yani başka bir dünyada, başka bir evrende yaşanmalı, yaşanmayan bir yerde, zamanın geçmediği bir yerde, aslında kimsenin olmadığı bir yerde. Nasıl demeli, nasıl anlatmalı ki burada ne ümit var ne ümitsizlik. İkisinin birden içi boşalmış, öyle bir sözlük ki burada bu dört harfli sözcüğün kendisi de, eş anlamları da, yan anlamları da yok, çağrışımları yok. Kalbi çarpan insanlar bunlar; bir kısmı uzanmış, içlerinde büyüyen bir nefessizlik, etrafındakilerde sonuç arayışına girmeyecek denli haklı, yerinde, içten isyanlar yürüyor. Hepsini görmüşler. Olacakları bilerek ve umursamayarak çalışmalarına izin veren devleti, onları zehirleyenleri rüşvet belleyip ayrılan memurları, on beşine gelmeden soluğunu alacak atölyelerde sabahlayanları. 

Hayalleri varmış eskiden ve bunlar senin benim hayallerimiz gibi değil; sade şu yazıda iki çocukluk hayali büyüyüp öğretmen olmak, köyü eğitmek demek. Olanaksızlıklar çıkmış karşılarına, yine senin benim derdim gibi değil; hayallerini bırakıp otlaklara gitmişler, sonra iş var diye şehre gelmişler. Çalıştıkları yerde yatabiliyorlarmış da üstelik, böylece konaklama masrafı da olmuyor ve kazandıkları tüm parayı yine memlekete yolluyorlarmış. Sözde ekmek kapısı kimilerinin ilk ve son işi olmuş. En şanslıları şimdi arada bir köy meydanına inip kendi kadar şanslı olanlarla soluğunun izin verdiği kadar sohbet ediyormuş. 

Böylesi bir kabullenme nasıl anlatılır ki? "'Her insan gibi hayallerimiz vardı. Evlenecek, yuva kuracaktık. Şimdiyse, iki sene sonra öleceğiz zaten, bir de evlenip kadını, çoluk çocuğu mağdur etmeyelim diyoruz.'" Askere gidecekleri sırada fark edilmiş bir çoğunun hastalığı; doktorlar iyi beslenmelerini, yorulmamalarını, bol bol dinlenmelerini tembihlemiş. İmkan yokmuş buna. Sahiden, hastayım, deyip dinlenmemişler bile. Yataklara düşene, elleri kolları hiç kalkmaz oluncaya, makinelere bağlanmadan nefes alamaz hale gelinceye kadar çalışıp para göndermişler. "'Devletten ne mi yapmasını istiyorum? Bu hastalığa yakalanmamızı önlemediler madem, en azından eşlerimize, çocuklarımıza ne olacak diye düşüne düşüne gözümüz arkada ölmeyelim, maaş bağlasınlar. Keşke sağlığım yerinde olsaydı da bunu istemeseydim.'" Tanrı'm, yere göğe sığabilecek bir şey midir bu?

"'Doktor sıcak yerlere gidin diyor; nereye, nasıl gidelim?'"

"'Devletten ümidi kestik' diyor hiçbir duyguyu ele vermeyen bir sesle, 'Şimdilik Allah'tan kesmedik. Babam bitkisel ilaç almaya gitti. Ne yapsın çocuğuyum, ümit ediyor hâlâ'. Bunu söylerken bakışı iki aylık kızı Rumeysa'ya takılıyor. Şimdi onlara babası ve 16 yaşındaki erkek kardeşi bakıyor. Ama o ve babası ölüp erkek kardeşi evlenince ne olacak? 'Sahip çıksınlar bize' diyor; ilk defa bir duyguyu, öfkesini ele veriyor sesi [...]. 'Suçun büyüğü devletin. Yurt dışında bu işi makineler yapıyormuş, burada biz... Bizim geleceğimiz yok, en azından kızım için gelecek istiyorum. Geçinebilsinler, yeter. Çok mu şey istiyorum?'"

Hepsini işitir, hepsini görür gibi oldum. Sesleri kulaklarımdaydı, ve bu tınısı kendine has seslerde o kadar başka duygular öylesine baskınlardı ki yorumlayamadım. Bildiğim kelimelerle bu insanların hissettiklerini, yaşadıklarını açığa vuramadım. Yanı başımdaydılar ve ben, utanıyordum. Utancımdan üzülemiyor, konuşamıyor, sinirlenemiyor, isyan edemiyordum. Onların duyguları, hayatları, istekleri karşısında utanmaktan başka şey yapamadım o an. Bendeki hayatı onlarla paylaşamadığımda avucumda utançtan başka ne kalabilirdi? Kendimle ilgili en ufak bir şey düşünmeye tenezzül etmeye, var olmaya, yaşamaya utandım.

"Evden dışarı atıyoruz kendimizi. birkaç adım sonra biri durdurup niye geldiğimizi soruyor. Çatılıyor kaşları: 'Yaramızı açıp, bakıyorsunuz. Bak, ama çare bulabiliyorsan bak.'"

Anladınız mı neden utandığımı?

"Erzurum'a giden minibüse biniyoruz, aynı soru: 'Niye geldiniz?' Anlatıyoruz. 'Öldüler' diyor şoför, sesi kesik sesik, 'çok öldüler, hep genç öldüler. Hep de benim İstanbul'a götürdüğüm çocuklardı ölenler.' Biz dönüyoruz, Taşlıçay köyünde gençler ölüyor, çok ölüyor. Tek istekleri, çocukları geçinebilsin diye, emekli olma hakkını almak. En azından gözleri arkada kalmadan ölme şansını tanıyın onlara."

11 Ekim 2010 Pazartesi

Çok okudu, çok gezdi.


Evet blog, ne zamandır kafayı anlamlara, ifadeye falan takmıştım ya, bugün içimden geldiği gibi, kalıpsız yazacağım ki aklımdakilerin hepsi dökülsün çıksın, ben de bundan böyle günün bana getirdiklerini rahat rahat yazabileyim. 

Sanatsal doygunluğa ulaşma maceram geçen hafta sonu Japonya Medya Sanatları Festivali'ne bitişinden bir gün önce gidebilmemle başladı. Ne iyi etmişim de gitmişim. Bir alet yapmışlar; en yukarda minik toplar var, bunlar sırayla kayıp yan yana dört delikten ileri atılıyorlar ve merdiven gibi sıralanmış platformlara çarparak aşağı iniyorlar. Topların fırlama zamanları ve tonlamayı değiştiren başka fiziksel hesaplar sayesinde ortaya bir şarkı çıkıyor. Demir kule miydi neydi, öyle ismi olan başka bir şey vardı ki onun da fotoğrafını koyuyorum, her ne kadar anlaşılamayacak olsa da anlatmaya çalışacağım. Akışkan manyetiğine ilişkin bir şey yapmışlar burada. Siyah sıvı döne döne demir kuleye tırmanıyor ve diken diken, acayip bir şey oluveriyor; insan bakarken resmen dalıyor, kitleniyor, suratına çocuksu ve şaşkın bir ifade oturuyor, fanusun başından ayrılamıyor. Biraz ilerde şöyle bir şey yapmışlar: masanın üzerindeki algılayıcıya bir şey koyuyorsunuz, tercihen düz bir şey. Koyduğunuz şeyin rengi algılanıyor ve o renkte bir sürü resim projektörle duvara yansıtılıyor. Ben elimi koydum, ve evet, kiremit renginde ne varsa bir bir açıldı. Çok eğlenceli bir amca-teyze çifti vardı, amca olayı doğru kavramış olmasına rağmen çıkan resimlerde anlam arayışına girdi. Baktı ben elimi koydum, o da koydu elini, sonra neyse halim çıktı falım diye düşünmüş olacak, işi karakter analizine vardırdı. Issey Miyake'nin "a-poc inside" için hazırladığı videoyu aratıp mutlaka izleyin.




Alt katta Ikuo Hirayama'nın "Türkiye, Batı'yla Doğu Arasında Bir Kültür Kavşağı" sergisinde kağıt üzerine mineral pigmentlerle yapılmış tablolar gördüm. Simli kabartmalar gibi, kullanılan malzemenin etkisiyle renkler resimlere boyut katmış, resmen canlandırmış onları. Bazılarında da yalnız suluboya ve mürekkep kullanmış. Bu sergilerde pigmentler olsun, keskin Japon çizgileri ve eğlenceli icatları olsun görüp öğrendiğim yenilikler yalnızca görsel değildi; Japonya'da çok ilginç okullar ve bölümler olduğunu da keşfettim. Sanatçı biyografilerinde yer alanlar şöyle: Yokohama Teknoloji ve Elektronik Akademisi - Bilgisayar Sanatı Bölümü, bir sanatçı için "medya sanatı eğitimi gördü" ibaresi, Film ve Yeni Medya Bölümü, Bilişim Tasarım Bölümü. Sonuncusu biraz tanıdık, ama bizde "bilgisayar sanatı" ya da "yeni" medya bölümü gibi şeyler yok herhalde? Aah ah!..


Aynı akşam Akmerkez'e uğradım ve yine kitapçıya gittim. Yaklaşık bir on saat kendime bir ajanda alıp almamayı düşündüm - ne kadar gerekliydi, beğendiğim ajanda pek güzeldi ama yazılacak çok yeri yok gibiydi, buna not alamayacağıma göre benekli defterimle bunu, yani ikisini birden, şişip çatlaması elzem çantamda mu taşıyacaktım, şayet bunu yapmasam benekli defterin onlarca boş sayfasına yazık değil mi, onları geçtim yoldaşlığına yazık değil mi, onun üzerine nasıl olur da bu kedili ve sevimli ajandayı getirir ve eski anılarımızı büyük bir açgözlülükle silip atabilirim vesaire vesaire. Sonunda ajandayı aldım çünkü günlerdir bu ajandayı düşünüyordum. Telefonumdaki ajandayı kullanmayı ise, tıpkı yeni çıkan şu elektronik kitaplar gibi reddediyorum. Bana kağıt kalem lazım! 

Kitapçıda banka hesabımı sıfırlamayı çok sevdiğimden, bu sevdamdan kasadaki görevlileri de "Durdurun beni!" serzenişleriyle haberdar ettikten sonra, biri İngilizce diğeri Türkçe ve okunmamış olduklarından altın kadar değerli iki Hercule Poirot romanı, Cumhuriyet Kitap'ta tanıtıldığı günden beri aklımdan çıkmayan Aziz Nesin'in "Unutulmayan Rüyalar"ı ile birlikte Ferhan Şensoy'un "Seçme Sapan Şeyler"i, daha önce okuduğum ama nasılsa kaybettiğim ve kütüphanemde durmasını dayanılmaz şekilde istediğim için "İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You"su ve aylardır arayıp da bulamadığım, oysa Remzi Kitabevi'nde yabancı reyonun çok satanları arasında boy gösteren Malcolm Gladwell'in "The Tipping Point"i - ki şu aralar "What the Dog Saw"u okuyorum ve aldığım bu son kitapla Gladwell'in tüm eserlerine sahibim artık, üstelik dördü birden çok satanlar reyonunun çeşitli sıralarını tutmuşlardı.

Hayır, hayır daha bitmedi, bitemedi. Yemek kitaplarının olduğu kısma kaydı gözüm. Duramadım, dayanamadım. Alelacele seçeyim dedim, yok, olmuyor; bunu üzerine poşetlerimi, montumu, her bir şeyimi kenara bırakıp yere güzelce bağdaş kurdum. Kendime üç tane de yemek kitabı aldım mı minik. Koca yemek kitaplarıyla pek aram yok, bu küçükleri seviyorum ben. Biriyle salata yapacağım, biriyle tavuk, biriyle de wok'ta ne pişirebilirsek o. 

Geçen hafta kitaptan ilk yemeğimi pişirdim; ıspanaklı, mercimekli, domatesli falan bir tavuk. Kitaptaki ölçülere çok bağlı kalmadım, kalmak istesem de kalamazdım çünkü bozulan mutfak tartımı yenilemedim, zaten bozulduğu iyi olmuştu çünkü bir aralar her sabah yediğim peyniri tartacak kadar üşütmemi tetikleyen unsurlardan biri olabilirdi. Ayrıca şekerim, uzun zamandır tamamı özgün icadım olan leziz yemekler pişirip duruyorum, her şey göz kararı! Tarif denemek ise başka bir heyecan. İlk tarif hakikaten süper bir şey oldu. Birkaç gün önce ise ikinci bir şey denedim, daha doğrusu bu ikinci şeyi kitaptaki bir tarif ve internetten bulduğum iki başka tarifin bir karışımı gibi hazırladım; çünkü Macrocenter'dan kokusuna dayanamayıp reyhan almıştım -ve ben fesleğenle reyhanı aynı şey sanıyordum, halbuki değillermiş ve şimdi soran olsa reyhan fesleğeni sekize katlar derim- işte o reyhanı kullanmak ve aynı zamanda yine ıspanaklı bir şey pişirmek istiyordum, neyse Allah gönlüme göre verdi. Yarın yeni yemeğimin son günü, çarşamba bambaşka projelerle karşınızda olacağım ve bu sefer epey kafa patlatıyorum, ortaya baya iyi şeyler çıkacak gibi.

Tabi bu yabancı kitapların bir eksisi var, günlerdir şeri arıyorum örneğin ve hiçbir yerde yok, sonra neyse baktım onun için pirinç sirkesi de kullanılabiliyormuş ki bundan yine Macro'da kocaman şişelerle satıyorlar - biraz daha küçük satamazlar çünkü. Abidik gubidik dünya kadar sos ve baharat geziniyor tariflerde. Wok kitabı bu konuda tam bir baş belası. Neredeyse tüm yemeklere yer fıstığı yağı koymak gerekiyor, araştırdım baktım öyle zeytin yağı falan kullanılamazmış bunun yerine, "sebze yağı" kullanılabilirmiş - belki. Yer fıstığı yağı uzakdoğu mutfağı falan denince tercih edilirmiş, diğerlerinden daha hafifmiş, zeytinyağının yoğun tadıyla bunun kıyası olmazmış. Öte yandan susam yağı -ki bundan ufak bir şişe aldım- minik minik koyuluyor, kızgın ateşte uçar gidermiş ve işe yaramazmış, işe yaradığı durumlarda da işe iyi yararmış. "Sebze yağı"nın ne olduğunu bilmiyorum, düşünüyorum belki mısırözü ya da başka tariflerde epeyce duyduğum "kanola yağı" falandır, ne bileyim. Ben iyisi mi bulabilirsem az da fıstık yağı alayım. 

Sırf bu kitapların hakkını verebilmek ve bol bol eğlenebilmek için Macro'nun afili soslar bölümünde ne var ne yoksa benekli defterime not aldım ki hangi yemeği pişirebilirim hangisini pek de pişiremem anlayayım. Bazı çok çok garip malzemeler için alternatifler araştırıp buluyorum neyse, ama o pirinç sirkesi, şarap sirkesi, bir de fıstık yağı ilgimi çekti ne yalan söyleyeyim.

Evet efendim, cumartesi İtalyanca derslerim başladı. Binayı yenilemişler, duvarları falan boyarken bütün cicili bicili tabloları çıkarmışlar ve henüz geri takmamışlar, o yüzden her yer dümdüz duvar olmuş. Bunun ve kafenin eski yerine taşınmasının, bir de havaların soğumasının haricinde bir değişiklik yok, geçen seneki sınıf arkadaşlarım ve Max'la aynen devam. 


Taksim'de bulunmanın avantajını kullandım ve Uğur'la yapacağımız sürpriz buluşmadan önce Mısır Apartmanı'na aylık gezimi yaptım, öncesinde Sanatorium'daki sergiye bile gittim. En sevdiğim cda|projects'te "Hans & Helga"yı 15 Ekim'e kadar görebilirsiniz, ve gidip görmelisiniz - hele ki kafanız neşeli, sakinse; kapıyı açar açmaz oranın kendine has kokusunu alıp mutlu olacak bir gününüzdeyseniz doyasıya keyfi çıkarılabilecek bir çalışma var içerde. Yok ben gitmeyeceğim, diyenlerin okuyabileceği spoiler bir iki örnek vereceğim. Sanatçı, ağaca çarpmış bir arabanın farlarını ağaç kütüklerine yerleştirmiş. Bir başka eserde yine kazazede bir far, ayaklı lambaya dönüştürülmüş. Bir avro bozukluğu kabartmalar silinip tamamen parlayana dek zımparalayan sanatçı, işlem görüp değiştirilmiş bu paranın değerini sorgulamış. Aynı sanatçı, 2. Dünya Savaşı'nda Alman şehirlerini bombalayan uçakların taban kamuflaj renklerini duvara asmış. Öteki biri büyükçe bir kaidenin altına 500 avroluk banknot sıkıştırmış ve ihtişamlı sanat taşıyıcısının basit bir kağıt ağırlığına dönüştüğünü iddia etmiş. Bu sanatçının konuşma balonlarıyla ilgili insana pek çok şey düşündürebilecek bir eseri daha olmalıydı, fakat eserin yalnız açıklamasını görebildim, kendisini bulamadım. Bakarken, yürürken çok şey düşünüp çok mimik yaptım; ama o kadar çoklar ki yazılacak değil konuşulacak gibiler belki, çünkü sanat çok kişisel bir şey - ben kendi gördüğümü anlatacağım, sonra karşımdaki kendi gördüğünü anlatacak, böyle sürüp gidecek. Tabi böyle olmak zorunda değil, internet sitesinde çok güzel anlatmışlar eserleri, ve ikinci sebebim de zaten bu - broşür olmak istemiyorum şimdi. Kısaca, adımlarımın heyecanı içimde kalsın istiyorum bu sefer.


Fototrek'te "İstanbul Düğünleri" var. Galeri Nev'de "Homo Practicus" diye eğlenceli bir başka sergi var. Zaten apartmanda olduğum için hepsine bakmasam olmaz. Adını getiremediğim öteki galeride yeni bir sergi başlayacaktı, orası ilerleyen haftalara kaldı. O sergi senin bu sergi benim gezdikten sonra Uğur'la buluştuk, sonra ben kuru meyve falan alırım diye İstinye Park'a gittim. Sahiden kuru meyve ve birkaç lazım hırka toplayıp döndüm, yolda evde su kalmadığını hatırlayıp sucuyu aradım, açmadılar. Ben de bizim burdaki marketin önüne park ettim, arabadan indim ve markete girdim. Hayır, durun, markete girmeden önce dışardaki dergilere göz attım ve gökte ararken yerde InIstanbul buldum, o heyecanla satın aldım suyumu. Arabaya geri bindim, diyeceksiniz neden burada artık iyice bir senarist havasına büründü ve bütün hareketlerini ayrıntılarıyla anlatıyor; çünkü sayın seyirciler, o iki dakikada ne olduysa oldu ve otoparktan çıkmadan önce çantamı kontrol ettiğimde gördüm ki telefonum yok! Zaten bu lanet telefonu aldığım günden beri üç dakikada bir elimi çantama atıp paranoyak kontrollerde bulunuyorum. Çantamda böyle bir şey taşımak sinir ediyor beni, ve işte sonunda beklenen oldu, biri aldı götürdü - iyi de nasıl olabilir? Arabanın her yanını aradım, yok! Telefonun en önemli özelliği annemle beni birbirimize bağlaması olduğundan telefonu değil annemin sesini yitirmiş gibiyim, derhal annemi arayıp başıma neler geldiğini anlatmak istiyorum ve o da ne - işte bunu yapamayacağım! Koştura koştura markete mi gitmedim, otoparkçının, güvenlik görevlilerinin, resepsiyonda tanımadığım bir kızın telefonlarını mı kullanmadım, zehir zıkkım olsun, haram olsun ve ağza alınmayacak başka söylenmelerde mi bulunmadım!.. Neticede telefon gitti gider, zaten arıyoruz kapalı çıkıyor; öte yandan birisinin ben marketteyken o telefonu, içindeki her şeyi çiğneyip sindiren çantamdan alması olanaksız. Kendim bulamıyorum ben, öyle el çabukluğuyla falan hayatta olacak iş değil. Geriye tek bir ihtimal kalıyor, bu telefon arabadan inerken düştü. Bu ihtimali zorluyor da zorluyorum, olay mahalline gidip yerlerde sürünerek telefonumu arıyorum. Bu şekilde, herhalde üçüncü defa markete gittiğimde kapıdan bir amca "Telefonunu düşüren sen miydin?" dedi. Koşa koşa girdim içeri, orada çalışan çocuk yerde bulmuş. Günün yorgunluğuyla kazak, kitap, mont, çanta derken yedi yüz altmış sekiz uzantıyla gezmeyi kaldıramamış olacağım, arabadan inerken düşürmüşüm işte. Yapılacak şey değil ve yapmışım, of! Markete girdiğimde bakkal amcayla annem (!) telefonda konuşuyorlardı, ben stres sonunda gelen rahatlamayla ağladım ağlayacağım. Mahalle bakkalında böyle duygusal sahneler yaşanabiliyor ara sıra. 

İşte eşeğimizi kaybettik bulduk, çok heyecanlandık. Sonra her şey normalmiş gibi davranmaya özen gösterdim. Hezeyanım geçsin diye yemeğimi hazırlayıp House izlemeye koyuldum. Evet, artık House izliyorum, ilk sezondan başladım ve çok, çok mutluyum! Hatta o kadar fazla mutlu olmuşum ki diğer dizilerimin pabucunu dama atmışım, şimdi fark ettim. İki dizimin iki yeni bölümü yayınlandı bu hafta ve ikisini de şu an anımsamış bulunuyorum. House beni dizilere bağlılık zamanlarıma götürdü; kaç zamandır bağlanacak, su gibi akacak, öyle bir hafta yenisi beklenmeyecek dizi arıyordum malum. Çocuklar gibi şenim artık. Hem InIstanbul'da sonbaharda yapılacak elli şey arasında böyle bir diziye bağlanma maddesi vardı, okurken gülümsedim - ben bağlandım bile! Çok seviyorum bu dergiyi. Sonbahar önerileri arasında sıcacık pazar günleri vardı örneğin, ya da tamamen unuttuğum, kızaran yaprakları fotoğraflamanın keyfi. Women's Health'i de sevdim, bu ay ondan da aldım. InIstanbul'da okuduğum en güzel şey ilk maddeydi herhalde, Filmekimi'nde gitmek isteyip bilet bulamadığım "Aşka Fırsat Ver" 22 Ekim'de vizyondaymış zaten!

Filmekimi dedik madem, dün "Mutluyum, Devam Et"e gittim. Ondan önce iki yıldır İstanbul'da hiç yapmadığım bir şey yaptım: erken kalkıp spora koştum! En son üçüncü sınıfta tüm pazar sabahlarımı böyle değerlendiriyordum ve iki senedir de o dönemdeki disiplinime hayret ediyordum. İnsanın spordan keyif almaya başlaması öyle bir iki ayda olmuyor, hakikaten zaman gerekiyor ve artık o zamanı aştığıma inanıyorum. Pazar sabahı büyük bir mutlulukla hoplayıp zıpladım, sonra odama dönüp içimden gelen makyajı yaptım. Canım göz makyajı yapmak istiyordu ve pek güzel oldu. Soluğu İst'te alıp bir buçuk saat boyunca bitip tükenmeyen kahvaltımı yaptım, dergilerimi, gazetelerimi okudum. Her yeni tabakta, aman canım, festivalden festivale, diye gaza gelip yedim de yedim!

Bugün ikinci filmim Ağaç'a gittim. Dergiler ve sergiler içime işlediğinden, birde biten dersimin ardından kendimi Nişantaşı'nda buldum. Galeri Merkür'de Arzu Akgün'ün "Look" sergisi, ahşap üzerine yansıtılan fotoğraf baskılarının kazınması ve boyanmasıyla oluşturulmuş harika eserlerden oluşuyor ve 15 Ekim'e kadar gezilebilir. 18 Ekim'de Ercan Akın'ın "Hipnoz" adlı sergisi başlayacak ki bu koleksiyonun bir parçası, daha önce gittiğim "Genç, Yeni, Farklı"da sergilenmişti. Aklınızda bulunsun, "Hipnoz" 15 Kasım'a kadar galeride. Arzu Akgün daha geçen sene Dokuz Eylül Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olmuş ve aynı yerde yüksek lisansına devam ediyormuş, evliymiş ve iki çocuğu varmış, ve bu ilk sergisiymiş; yani insanın arzuları, zaman ile alışılmadık ilişkilere girerek gerçeğe dönüşebiliyormuş.



Ağaç'tan sonra, ilk defa, Salon'a gittim. Ağaç'tan önce karnım açtı, rahat rahat yemek yemek istiyordum, bir yandan da kendini riske atmaz bünyem akşamki oyuna bilet almamı söylüyordu açıktan açığa. Onun dediğini yapsam yemeğe zamanım kalmayacak, öbür türlü içim rahat etmeyecek sanki. Hayır dedim, size meydan okuyorum biletler, ve bir kerecik de sana, çok planlı hayat! Böylece çook tasasız bir salata yedim ve "Bomba"ya gayet de bilet buldum (sözlerimden ötürü korkmuş, sinmişlerdi bile). "Bomba" on beş dakikalık bir deneyim; sürenin yaratıcılığı kadar konu da ilgi çekici: bomba patladığında civardaki beş kişi. Canan Ergüder'in canlandırdığı garson kızın bilinç akışı replikleri harikaydı; sahnede ben, biz, hepimiz varmışız gibi; her an birbiriyle yarışan, birbirini susturup birbirinin üzerine çıkarak öne atılmaya çalışan düşüncelerimizin iyi kurgulanmış bir dışa vurumuydu. Görkem Yeltan ve Bülent Emin Yarar'ın gözyaşları gerçekti. On beş dakikanın tamamını ele alalım; evet, değerdi ve değerliydi.

Dünyanın en uzun blog yazısı yarışmasına katılmadan önce, haftalardır yazsam etsem diye aklımın kıyısına köşesine zulaladığım başka kırıntılar var mı onu tekrar düşüneceğim. İzmir'den aldığım yeni ayakkabılarımı giydim geçen gün, üzerindeki etikette "designed for the Asian feet" yazıyor. Ayakkabıcı olsa anlarım, ama tahta tabana kumaş döşeyip ayakkabı diyen giyim sektörünün acıtan ürünleri bunlar. Pes yahu, kimi kandırıyorsunuz? Şıpsevdi, Şıpsevdi sakızlar - bunları çiğnemenin olmazsa olmaz bir kuralı vardır: çıkanı okursunuz. Aşk, birlikte yemek pişirmektir, ve hemen bir sonraki: aşk, birlikte bulaşıkları yıkamaktır. Şıpsevdi sakızlar tutarlıdır. Tıpkı annemle son yediğimiz şans kurabiyeleri gibi; ikimize de derhal yanımızdakini öpmemiz salık verilmişti.