16 Temmuz 2010 Cuma

Qui fa caldissimo!


Oh, Moyo'ya geldim! Aslında buraya değil Amore Mio'ya da oturabilirim sanırım, galiba oradan da internet çekiyor. Amore Mio hemen karşımda bir kafe, Simone'nin çok iyi geçindiği sahipleri var ve oradan sandviç, dilim pizza, salata veya herhangi yiyecek bir şey aldığımızda içeceği bedavaya getirme şansımız olduğundan derslerden sonra okulun çoğu öğrencisi oradan yiyor. Minicik bir yer, bir vitrin barı var ve dışarda oturulabilecek üç dört (üç mü dört mü bakayım dedim ama kafam uzanamadı) bar masası. Gündüzleri dışardan yemeyi pek tercih etmiyorum, ama dün öyle sıcaktı ve Piazzale Michelangelo gezintisinden sonra öyle acıktım ki küçük bir sandviç yaptırdım kendime. Normal sandviçlerin yarısı boyutunda ekmek (ki sanırım bu ekmeğin bir tarafları zeytinyağlı), içine bir dilim patlıcan (sanırım kızarmıştı!), domates, yeşillik ve peynir koydurdum, benden bir avro aldılar! O yarımın da yarısını yedim ilk, akşam tıkanmayayım diye fazla doymak istemedim. Kalan yarısını da bu sabah sütümün yanında ısırdım, zira bir iki lokmaydı.

Minik kameramı şarj olsun diye evde bıraktım, ama buraya gelince Moyo'nun da bir iki fotoğrafını çekip koyayım dedim. Telefonla çektiğim fotoğraflar çok kaliteli, ama bana verilen şifreyle telefondan internete giremediğim için bilgisayara yollayamadım. Bluetooth ile yollanır sanmıştım, o da olmadı. Son on beş dakikamı ter içinde birkaç fotoğraf atmaya çalışarak geçirdim. Neyse, Moyo'yu daha sonra bir ara gösteririm artık. Buranın erkek çalışanlarından biri kafayı bana takmış durumda, sanırım eli yüzü düzgün kız gördü mü atlıyor zaten, bana özel bir şey değil. Pazar günü "private party" varmış efendim, bir arkadaşının evinde, havuz başında, öğlen başlayacak ve gece de devam edecekmiş, DJ olacakmış, içki, dans falan filan. O kadar kolay lokmayız, evet. Bekliyorum, bu da çoğu erkek gibi bir sorup iki sorup üçüncüsünde vazgeçecek ve bana gıcık davranmaya başlayacak, bakalım o zaman neler yapacağız.

Çarşamba günü bisiklete binelim dedik, ama bir düğün için yüz bisiklet kiralanmış olduğundan bize on bisiklet kalmıştı ve on üç kişiydik. Simone bu duruma çok üzüldü ve bir yolunu bulup hepimizi alabilmek için uğraştı, bir bisiklete iki kişi binip istasyonun orda başka bir bisikletçiden üç bisiklet daha alarak dönmemizi önerdi, o zaman da çok vakit kaybedecektik. Lara, Ashley ve ben fedakarlık yapıp Simone'den bizimle başka bir gün bisiklete bineceğine dair söz aldıktan ve Simone'nin -Darius haricinde- kalanlarla takılmaktan pek hoşlanmadığını, en çok bizim gelmemizi istediğini ve bu nedenle çok üzüldüğünü belirten sevimli ve çaresiz patlayışını ardımızda bıraktıktan sonra akşamüstünü civarda yürüyerek geçirmek üzere gruptan ayrıldık. Carolina sıcaktan bisiklete binmek istememişti, Henrichetta ise bisiklete binmeyi pek sevmiyormuş. Lara, Ashley ve ben epey taban teptik, daha çok kişi olduğumuz zaman salyangozlardan hızlı gitmiyoruz, neyse bu biraz daha hızlıydı çok şükür, yine de kimse benim gibi şöyle gaza basıp ilerlemiyor! Çoğu zaman deli oluyorum bu işe, Simone yavaş yürüyor örneğin, hele bir şeyler anlatıyorsa iyice yavaşlıyor. Lara hızlı yürüyordu güya, ama o da epey fos çıktı. En yavaş yürüyen Özgen'miş, ev arkadaşı Sarper'den duyduğuma göre yürümez, dururmuş. Geçen gece iki adım attık da "Oturmak istiyorum!" diye haykırdı. Yürüyüşten dönerken Özgen'le karşılaştık, bisiklet turları bitmiş ve öyle güzelmiş ki Özgen kalan zamanında giderken satmak üzere bir bisiklet almak istiyormuş; çok sportif bir hareket olduğunu düşünmüştüm fakat sonradan yürümeye alternatif bir çözüm olduğu hissine kapıldım.

Amerikalılarla ilgili geçen yıl yaptığım ve sonra unuttuğum, şimdi hatırladığım bir gözlemim: sürekli konuşuyorlar. Lara ve Ashley yürüyüş sırasında gördükleri her şeye anlamlı anlamsız yorumlar yaptılar, bir süre sonra yorucu olmaya başlıyor bu durum, zira insan öylesine yürürken pek de mantıklı konuşmuyor; yani konuşulanlar herhangi bir konu üzerine değil, eğlenceli ya da öğretici anılar da değil. Ses efektleri ve bol olduğu oranda lüzumsuz espri, hatta tam anlamıyla "geyik muhabbeti" denen şey bu. Bu terimi de ilk defa kullandım herhalde, hayatımda hiç yer almadığı için olsa gerek! Kısmet bugüneymiş.

Yürüyüşten sonra Özgen'le karşılaştığım iyi oldu, Ashley ders çalışacaktı ve Lara Amerika'dan bir arkadaşıyla yemeğe gidecekti. Özgen, ben, Sarper, kız arkadaşı Emine, İspanyol Olga ve Carolina ile "Kitsch" diye bir restorana aperitivoya gittik. Önce Özgen'in evine uğradık, daha doğrusu Özgen, Emine, Carolina, Lara, Nori ve iki kişinin daha evi orası. Son derece büyük ve değişik, biraz karmaşık bir mimariye sahip, çok çok eski bir bina. Girişinde heykeller, içinde arka tarafta ufak bir avlu ve kocaman ağaçlar var. Kitsch'in aperitivosu inanılmaz iştah açıcı görünüyordu, zira o kadar çok çeşit vardı ki! İçerisi de dışarısı da tıklım tıklımdı, dışarda bir tek boş masa bile yoktu, mecburen içerde arka tarafta bir masada oturduk. Çok sıcaktı içerisi, burada öyle dondurucu klimalar olmadığını zaten söylemiştim ama bu sefer neredeyse hiçbir şey yok gibiydi. Bu klima işini de bir türlü ayarlayamazlar. İstanbul ya da Ankara'da kışın dışarı yemeğe ya da akşam bara gidiyorsun diyelim, yünlüleri çekmiş çıkmışsın evden, iyi hoş. Restorana bir giriyorsun, yiyorsa otur bakalım o yün kazağınla! Bazı yerler abartısız yalnız askılı tişörtü kaldırıyor dışarının karına ayazına bakmadan. Yazın da tam tersi, sıcaktan patlıyorsun, giyebilsen bikini giyip gezeceksin hatta onu bile giymeyeceksin, derken bir kafeye giriyorsun ve tüylerin soğuktan diken diken oluyor bu sefer. Burada sıcaktan patlıyorum ve içerilere girdiğimde de azıcık patlamaya devam ediyorum, daha iyi gibi.




Kitsch'in büfesini de üç kere dolandım, güzel ama çok tuzlu kuru fasulyeleri bile vardı. Türkiye'de eskiden annemlerle Mezza Luna'da yediklerimiz gibi soslu midyeler ve minik karidesler vardı, sonra çok güzel lazanya vardı. Aslında bakarsanız yok yoktu, yalnız yedikten sonra fark ettim ki hepsi feci, çok feci yağlıydı ve tamamı küt diye mideme oturdu. Pek çok konuda yüksek verimle çalışan beynim nedense açık büfe gördüğüm zaman midemin boyutları hakkında bana hiçbir uyarıda bulunmuyor. Üçüncü yemek deneyimimin ardından bundan böyle aperitivo büfelerini iki kere tavaf etmek üzerine karar kıldım. Kitsch bende tıka basa doymak isteyen turistler tarafından işgal edilmiş hafif oryantal bir restoran izlenimi uyandırdı, yalnız yemekler ve kalabalık yüzünden değil; bir gün için yeterince duyduğum yayık güney aksanlı Amerikalıların dört bir yanımı sarmış bulunmalarından, dekordan, çalan tuhaf müzikten ve aydınlatmanın yetersizliğinden bu kanıya vardım. Çıkışta biraz yürüdük, o ara neredeyse tamamının Türkiye'de İtalyanca sanat okuduğunu öğrendiğim Türk öğrenciler arasından Sarper'in, bölümünü neden seçtiğinin ve çocukluktan beri gelen tasarım ve İtalya sevdasının hikayesini dinledim. Yavaş yürümek ikimizin de canına tak etti, hele benim midem gitgide daha da ağırlaşıyordu sanki. Bunun üzerine saat on gibi gruptan ayrıldım, odama gidip ayakkabılarımı değiştirdim ve saat yarıma değin Arno'nun etrafında klasik yürüyüşlerimden birini yaptım! Arno'nun etrafı çok enteresan, köprüler arası bazen inanılmaz tenhalaşıyor, sonra biraz daha gidiyorsun ve dehşet bir kalabalıkla karşılaşabiliyorsun. Yürürken bazı yerlerde tırstım diyebilirim, ama hiçbir zaman ucuz kahramanlıklar ya da mantıksız seçimler yapmadığımı bildiğimden devam ettim. Bence öyle her şeyden korkup çekinmek yersiz. Gelmeden önce babam beni yankesicilere karşı sürekli uyardı, şöyle çalarlar böyle yürütürler dedi devamlı. İlk gün bir şeylerim çalınacak diye etrafı habire kolaçan etmekten kendim canlı bomba izlenimi uyandırmış olabilirim. Sonra ne oluyor yahu dedim, sanki bizim ülkemiz güvenlikte bir numaraymış gibi! Aynı şey yaptığım yürüyüş için de geçerli; evet ara sıra tenhalaşıyor ama Arno kenarında yürüyüş yapıyorum yani, sabaha karşı varoşlarda turlamıyorum ya! Yürüdükçe rahatladım zaten, herkesin ağaçların arkasında beni yakalamak için beklediği hissinden kurtulup yürümenin ve bunu İtalyan mimarisinin harika örneklerinden bir koridorda yapıyor olmanın tadını çıkardım.



Yürüyüşten sonra günlerdir şans eseri başıma gelmeyen şey sonunda gerçekleşti, odamda bir sivrisinek vardı ve o iğrenç sesiyle beni bütün gece uyutmadı. Ne zaman bulup haklamak için kalkıp ışığı açsam ortadan kayboldu, üstelik yürüdüğümden midir nedir ilk defa çoğu insanın şikayet ettiği ama henüz tecrübe etmemiş olduğum sıcaktan uyuyamamayı da aynı gece yaşadım. Haliyle sabah yorgun uyandım, zaten her sabah yorgun uyanıyorum ve derste nasılsın sorusuna hep "Bene, ma molto molto stanca!" diye cevap veriyorum, artık "Come sempre!" yorumunu almaya başladım ve sürekli yorgun olduğunu söyleyen insanlardan birine dönüşmemek için bir ara uykumu iyi almam gerektiğini düşünüyorum - ne ara olacaksa! Dün inanılmaz, ama inanılmaz, bir sıcak vardı ve o sıcakta tutup Piazzale Michelangelo'ya tırmandık, sırtımdan delicesine ter boşandı. Türkiye'den seçmece getirdiğim tişörtlerimin yarısını ve pantolonlarımı otomatikman giyemiyorum burada, kollu bluzları falan giymeye imkan yok. Yüzyıllardır böyle sıcak görmemiş gibiyim, yani pantolon giymek zor olurdu, tamam, ama imkansız olmazdı sanki. Kala kala iki şorta kaldım, birkaç elbise aldığımdan etek de getirmemiştim. Dolabımı fazla doldurmak istemiyorum ama sanırım indirimden yararlanıp iki üç askılı ve bir etek falan almam gerekecek, zira öyle bir sıcak var ki oluru olsa hiçbir şey giymeyecek ve kafamda çeşmeyle gezeceğim. Öğlen bir ile akşam yedi arası dışarda dolaşmak neredeyse imkansız! Arada bir turistlik yapıp gezmek istiyorum ama bu sıcak insanın bütün enerjisini çekiyor, aklı selim kimse de o saatlerde dışarda olmak istemiyor zaten. Bir yerleri gezeceksek dört buçukta buluşuyoruz, o saate kadar Amore Mio'da biraz çene çalıp eve dönüyor ve salatamı yiyorum, sonra bilgisayara fotoğraf falan yüklüyorum, çıkıp biraz dolanayım ya da bir yerlerde kitap-dergi okuyayım diyorum ama sıcaktan öyle yavaş hareket ediyorum ki üç buçuğa doğru anca dışarı çıkabilecek kıvama geliyorum. Yanan gözlerime iyilik olsun diye yatağıma seriliyorum yarım saat, sonra dört buçukta okulun önüne varıyorum.




Çarşamba günü Lara'yla bilet almaya gittiğimizde büfeden İtalyan Marie Claire'i aldım. Hiçbir şey anlamadığım gibi sayfalarını da pek renksiz buldum; bizim gibi tatlı, rengarenk alışveriş sayfaları, röportajlar falan bulunmamasına çok şaşırdım. Yüz bin sayfa dergiyi boşuna yapmıyormuşuz demek!

Piazzale Michelangelo'nun daha da yukarısında geçen yıl gitmediğim bir kiliseye gittik. Duvarlardaki freskleri güya Michelangelo kendisi tek başına yapmış, ama gerçekte kesinlikle yardım almışmış. İtalyanca'da "İyi günler!" için "Buona giornata!" deniyor, Kültür'deki hocalarımdan biri bunu "Kolay gelsin!" diye çevirmeyi uygun bulmuştu. Duvar fresklerinin her bölümünü bir günde bitiriyorlar ve bu süreci "giornata" diye adlandırıyorlarmış, o yüzden insanlar birbirlerine o gün için kolay gelsin dileklerini "buona giornata" diye iletmeye başlamışlar ve bu terim zamanla "iyi günler" anlamını taşır olmuş. Gezimiz bittikten sonra sıcaktan erimiş vaziyette mahallemize döndük, Simone ile bana okulun sokağındaki elektrikli alet, tencere tas tava, örtü, nevresim, parfüm, oje, sabun ve insanın aklına gelebilecek her şeyi içine sığdırabilmesine şaşırdığım minik ve inanılmaz işe yarar dükkandan elektrikli sinek kovucu aldık, sonra ben o küçük sandviçimi yaptırıp eve döndüm.

Opera için elbisemi giyip örgü saçlarımı açtım, tokaladım, makyajımı tazeledim. Çıkarken biletimi tabii ki unuttum, neyse merdivenlerde hatırlayıp yukarı döndüm. Opera için şort tişört halimizden çıkıp şıklaşmış olmamızın keyfini çıkarmak için Lara ve Ashley ile Piazza della Repubblica'nın yakınlarında, Palazzo Strozzi'nin önünde elit bir kafede aperitivoya gittik. Burada yediğim en güzel aperitivoydu, salatalık ve havuç dilimlerinden kocaman bir çanak yapmışlar ve yanına çok fazla çeşit içermeyen ama leziz ve en güzeli hafif yiyecekler dizmişlerdi. Kafenin görüntüsüne bakarak tahmin yürütüldüğünde fiyatı da beklenenin aşağısındaydı diyebilirim. Yemeğimizin ardından kızlar sağda solda fotoğraf çektirmek istediler, öte yandan operanın başlamasına yalnız yarım saat kalmıştı ve Ashley topuklu ayakkabı giydiğinden hızlı yürüyemiyordu. Saat dokuzu geçiyordu ki Palazzo Pitti'ye vardık, ama opera orada değil yakındaki Boboli Bahçeleri'ndeydi ve opera için kullanılan giriş öyle uzaktaydı ki kızları geride bırakıp panik içinde koşarak girişe vardım. Bir yandan operayı kaçırırsam kızları nasıl haşlayacağımı düşünüyordum o sıra, zira biletlere altmış avro verdik, giyinip süslendik ve tüm bu çabayı bir çift topuklu ayakkabı ve insanı delirten bir rahatlık yüzünden çöpe atacak olursam neye dönüşürdüm bilmiyorum.




İtalya'da, Boboli Bahçeleri'nde, açık havada, Mozart'ın "Sihirli Flüt"ünü izlemek, tabii ki harikaydı! İki perde, üç saat sürdü. İlk yarıda iyiydim, ama ikinci yarıda yorgunluğun da etkisiyle çok üşüdüm, üşüdükçe iyice uykum geldi! Açık havada olduğumuzdan ses iletimi çok iyi değildi, sahne çok değil ama yeterince uzaktaydı, aryalar Almanca ve arada üç beş parça konuşmalar İtalyancaydı, dolayısıyla hikayeden pek bir şey anlayamadım - neyse ki ailesiyle yemek yedikten sonra bize katılan Henrichetta neyin ne olduğunu arada bizlere açıkladı. Önümdeki adam habire eşine dönüp dönüp kimseyi umursamadan konuşmasa, arkamdaki periyodik olarak ağzını şapırdatıp ara sıra pıss diye açtığı su şişesinden gürültüyle su yudumlamasa, onun yanındaki kadın yirmi bilezikli şıkırdayan eliyle yelpazesini sallamasa ve yerler alüminyuma benzer, tek harekette gümbürdeyen bir maddeyle kaplanmış olmasa eminim daha da güzel bir gece olurdu! Opera boyunca sivrisineklerin istilasına uğradığımı da belirtmeliyim. Bir ara hakikaten içimin geçeceğinden endişelendim, hatta birkaç dakika geçmiş de olabilir, ama dayandım yine. Ne yapayım şimdi, inanılmaz yorgunum ve söylenenleri anlamadığımdan müziği dinlerken beynimi çalıştırmıyorum, sadece huzur buluyorum ve öylesi bir huzur da insanı uyumaya sevk ediyor! Kıdemli opera izleyicilerinin de bir kerecik içleri geçmiştir, öyle değil mi? Öte yandan gerçekten, nasıl desem, harikulade ve unutamayacağım bir deneyimdi bu, çok klişe gibi duyulacağını biliyorum ama İtalya'da -üstelik koskocaman bir keyifle- operaya gittim işte!

Aklıma başka başka şeyler geliyor hep yazarken, ama şimdilik onları bir kenara bırakıp eve dönmem gerek. Üç hafta sürecek olan festival sanırım dün başladı, biz de bu akşam gidip göreceğiz bakalım. Dünya mutfağından çeşit çeşit yemekler, konserler, eğlenceler olacakmış, dün Jethro Tull buradaymış. Hafta sonuna ilişkin çok belirgin planlar yok kafamda, aklıma geldiği gibi yaşayacağım sanırım! Bu arada Danielle ile konuştum ve odamda benden başka kimsenin kalmaması işini çoktan hallettiğini söyledi. Evime iyice alıştım şimdi, hayatıma da alıştım. Buralar öyle çok pahalı da değil aslında, İstanbul'da Multinet sağ olsun menü fiyatlarından haberim bile olmadığından burada aşağı yukarı iyi yaşadığımı anladım. Yalnız çay içmiyorum, kafelerde çayı kahvenin iki misline satıyorlar, sanki uzaydan getirtiliyor!

Evet, festivale gitmeliyim artık, çook acıktım!

2 yorum:

Beau dedi ki...

Çok tatlı yazıyorsun. Sanki seninle yolda beraber yürüyüp kafede karşılıklı oturuyoruz gibi hissediyorum. Lütfen yazmaya devam et. İyi eğlenceler

pın dedi ki...

Çok teşekkür ederim! Böyle hissettirebilmek ve bunları duymak çok, çok güzel :))