19 Temmuz 2010 Pazartesi

Il pinguino


Küçücük Moyo'da dehşet yüksek sesli bir müzik var, DJ çalıyor. İçerisi kapkaranlık, loş ışıklar ve masalardaki mumlardan başka aydınlatma yok, o nedenle bilgisayarın ışığı fazla kaçıp gözlerimi alıyor ve pek bir şey göremiyorum. Dışarı çıkarken ve tuvalete giderken gördüm ki içerde çifler sağda solda birbirlerini öpmekle meşgul, dışarda ise şık şıkırdım kızlar ve kasıntı erkekler tanışıp kaynaşıyorlar işte. Müzik kafama kafama vuruyor ve arada kendimi bu gürültüyü yapan bir arkadaşımmışçasına söylenip neden hala devam ediyor diye sorular sorarken buluyorum.

Bu sabah yine erken uyanıp koşuya çıktım ve koşunun on beşinci dakikasında iki park direği arasına gerilmiş bir zincirden şevkle atlamaya yeltenirken ayağım takıldı - bonk! Neye uğradığımı şaşırdım, iPod'um elimden fırladı, kulaklıklar kulaklarımda kaldı. Üstüm başım simsiyah, kafam sallanmış vaziyette neden sonra acılar içinde ayağa kalkabildim. Sol alt bacağımın tam ortası davul gibi şişti, yukarda ve aşağıda çok hafif kan sızıntısı; sağ bacak ve iki kolum sabahtan arabayı tamir etmişim gibi simsiyah. Biraz hareket edip acımı azaltmaya çalıştım, hala yerde duran ve çok şükür çalışan iPod'umu aldım, kulaklarımdan sarkan kabloyu takıp insana benzedim. Önce eve döneyim dedim ama hasta gibi yatma düşüncesini içim atmadı, bunun üzerine kendi düşen ağlamaz deyip koşmaya devam ettim! Koşumu bitirip yürüyüş kısmına geçince nedendir bilmem canım Ponte Vecchio'dan Palazzo Pitti tarafına geçmek istedi ve Boboli Bahçeleri'nin bitiminden yukarı yürüyüp akşamüzeri kameramla döneceğim harika yerler keşfettim.

Acılı sabah koşusundan sonra evime dönüp bacağıma dolaptaki su şişem yardımıyla soğuk kompres uyguladım, anne şefkatine ihtiyaç duyduğumdan annemi arayıp düştüm diye sızlandım, Esin Teyze'yle beraber ahlar vahlar arasında şöyle yap böyle yap dediler de adet yerini buldu.




Kolajlar yardımıyla bugün beraber gezeceğiz! Şimdi, dairemden çıkıp İtalya'daki bütün kilitler gibi anahtarın ters sokulduğu kapı kilidime anahtarı ters sokarak kapımı iki kere kilitliyor ve antreye ilerliyorum. Devamında ikinci bir güvenlik kapısını geride bırakıyor ve merdivenlerden aşağı inerek apartmanın antresine ulaşıyorum. Oradan üçüncü ve son kapının da önüne geçiyorum; yirmi bir numaralı kapı bizim apartman kapımız. Hemen solda "Il Bargello" var ve burası bir trattoria, mini mini bir yer ve fiyatları da hiç fena değil. Bir gün denemeyi düşünüyorum, orada internet de var üstelik! Biriyle tavşan eti paylaşabilirim orada, hiç denemedim; sonra her şeyi paylaşmak isterim aslında. Böyle yerlere kalabalık gidilip paylaşılmalı, her şeyden az biraz denersem inanılmaz tatmin olurum. Yine aperitivo gibi olur yani. Yemek çeşitli güzel, öyle tek bir tabak oldu mu hiç sevmem ben. Kendim yaptım mı da en az üç çeşit koyarım.

Devam ediyorum, birkaç kapı sonra "Caffe del Borgo" yu ve önünde bekleşen turistleri geçiyorum, ardından ahşap her şeyi satan dükkanı geçiyorum ve "Francesco Vini" ile hemen ilerisindeki "Oibo" ve karşısındaki kafeyi görüyorum. Sokağımın, yani Borgo de' Greci'nin sonundayım, karşımda Piazza Santa Croce var.

Sağa dönüp ilerliyorum, Amore Mio'dan yarım dürüm almak niyetindeyim, evde içtiğim bir bardak sütümle beraber kahvaltım ve öğle yemeğim olacak. İçerde Simone'yle karşılaştım, Amore Mio'nun sahibi tatlı amcayla ikisinin fotoğraflarını çektim. Sonra Simone ve beraber oturduğu arkadaşı, amcayı müşteri yerine koyup kendileri setin gerisine geçtiler. Yaptırdığım dürüm üçe bölündü, bütün gün boyunca da bana fazlasıyla yetti. Kalan iki parçayı Simone ve iki arkadaşından biri yediler, yağsız ve tuzsuz olduğu için pek de sevemediler. Üzerime azıcık domates döktüm, bu arada kapıdan girer girmez onlara da düştüğümü söyledim ki ilerleyen günlerde mosmor bacağımla seke seke gezerken fazla şaşırmasınlar.




Kafe sahibi artık küçük ve yağsız şeyler seven biri olduğumu biliyor, ama buna hala akıl sır erdiremiyor. Neyse ki üzerime gelmeyip ne istesem onu yapıyor da yemeğimi yiyorum mutlu mutlu, üstelik kuş kadar yediğimi düşündüğü için yüzünde, ne yedin ki kaç tuttu diye soruyorsun, diyen tatlı bir ifadeyle az para alıyor benden. Simone, arkadaşları ve adını yarın kesinleştirmem gereken kafe sahibine elimle öpücükler yolladıktan sonra Moyo'nun yanından geçip dümdüz ilerledim, köprüyü geçerken bir iki fotoğraf çektim. Arno'nun en sevdiğim kısımlarından biri burası, biraz ilerde Ponte Vecchio'ya doğru giderken Lutheren Kilisesi ve bahçesini geçen yıl da hayranlıkla fotoğraflamıştım.

Bugün için ilk durağım Museo La Specola, Floransa Üniversitesi Ulusal Bilim Fakültesi'nin içerisinde yer alıyor ve adını binanın üzerine yaptırılmış olan rasathaneden almış. Müzenin zooloji bölümünde çürümekten korunmuş bir dolu hayvan ve anatomi bölümünde balmumundan yapılmış insan figürleri bulunduğunu okuduğumdan gitmek istedim, buna benzer bir şeyi Rusya'da görmüştüm. Girişte öğrendim ki içerde bir de kristal sergisi var, hadi onu da gezeyim dedim. Resimde fakülte girişindeki pano ve arka bahçe var, bir de yolda gördüğüm bir kafe girişi. Kalan üç fotoğraf kristal sergisinde görevli gelip beni kameralardan gördüğünü uyarana dek çekebildiğim kaçak fotoğraflar. Bu sene ilk dönem okulla aramdaki tek bağı sağlayan materyal dersi sayesinde birkaç ayım hep kristallerle geçtiğinden sergilenen bir sürü kristalin yapısını uzun uzun inceleyip epey keyifli bir gezi yaptım. Fotoğrafını çekemedim ama sarı kristallerin bulunduğu bölüm çok güzeldi. Bugün gördüğüm her şeyin fotoğrafını çekmek istedim; öyle ki gözlerim kamera olsun ve her göz kırpışım ellerime düşsün.




Zooloji kısmında neler yoktu ki! Deniz kabukları, mercanlar, ahtapotlar, kanatları yapraktan ayırt edilemeyen kelebekler, gül dikeninden farksız görünen ve bu şekilde kamufle olan böcekler, karidesler, ıstakozlar, ekvator taraflarından, yumruğumun iki katı büyüklüğünde dehşet böcekler ve evin hangi bölümünde hangi böceğin bulunabileceğine dair her ayrıntısı düşünülmüş küçük bir ev maketi. Pasifik'ten, Akdeniz'den çıkarılmış devasa yengeçler, çeşit çeşit deniz yıldızları. Bu kadar hayvan olduğunu aklına getirmiyor insan: geyik, gergedan, sincap, porsuk, kokarca, koala, gelincik, fok, kutup ayısı, bir sürü başka ayı, tilki, leopar, aslan -Afrika'da kaybolsam ve öyle bir aslanla karşılaşsam eminim kalpten giderim-, çita, jaguar, kanguru, tavşan, kirpi, zebra, dugong dugon (nedir bir bakacağım), yunus, su aygırı, at, deve, kemirgenler, yarasalar -bunlar ne kadar ilginç hayvanlar; kanatlarıyla kolları acayip şekilde yapışmış, ayakları desen ayrı tuhaf ve kıvrımlı, öyle tepetaklak asılmak üzere evrimleşmişler-, il davolo di Tasmania - tazmanya canavarı!-, armadillo gigante (buna da bakacağım), kuş, timsah, flamingo, leylek, dünya kadar serçe, ördek, karga, baykuş, pelikan -bunu da görsem kalpten gidebilirim-, tavus kuşu, yumurtalar, hiç tahmin etmediğim biçimlerde kuş yuvaları, kertenkele, kaplumbağa, kurbağa, yılan, balık (balık bölümünde klimanın derecesi düştü ve etraf soğudu, buzlu bir balıkçıya girmişim gibi). Bu upuzun listenin her elemanına bir çoğul eki koymalıydım, zira hepsinden en az iki tane vardı, hele kuşlar ve balıklar gez gez bitmedi. Alıştığımız boyutlardaki türler iyi hoş da hiç görmediğim kadar büyük türler ciddi şekilde ürkütücüydü, hepsinin gerçek ve korunmuş olması ise büyüleyiciydi.

Anatomi bölümü daha az ilgi çekiciydi benim için, balmumundan yapılmış bir dünya insan maketi ve küçük vitrinlerde organlardan çeşitli parçalar sergileniyordu; Rusya'daki müzede gerçek ve korunmuş fetüs anomalilerini görmek daha ilginçti ve benzer bir şeyler beklemiştim. İki kafalı, üç bacaklı, üç gözlü insanlar vardı orada ve böyle şeyleri son derece gerçek bir biçimde görmek çok enteresan bir deneyim olmuştu. Hiç sadistçe gelmesin bu söylediklerim, insanın anne karnındaki gelişimi esnasında geçirdiği evrime ve bu sırada oluşabilecek ama yaşamasına izin vermeyeceğinden hayatımızda karşılaşmayacağımız farklılıkları bu sayede görebilmek çok değişik bir duygu.

Müzeden çıkınca hemen babamı arayıp gördüklerimi anlattım, hayvanlara çok meraklıdır o. Araya hemen düştüğümü sıkıştırdım, yahu iyi ki kafamı gözümü yarmadım hakikaten. İlk günümde Cansu "Burada hastanelik olmamaya bak!" demişti, kızlardan biri öyle ayılıp bayılmış da hastanelerde dört dönmüşler, kendi vatandaşlarıyla bile doğru dürüst ilgilenmiyorlarmış. Gereksiz akrobasiden uzak duracağım.




Sırt ağrımı birkaç dakika oturarak bastırdıktan sonra sabah keşfettiğim sokaklara yöneldim. Buralar, Floransa'lı olsam yaşamak isteyeceğim yerler işte. Floransa'da bir sürü bahçe var, fakat hepsi özel mülk. Bir hocam İtalyanların özel hayatlarına çok önem verdiklerini söylemişti, sıcağın da etkisi olabilir tabi ama hemen her yerde panjurlar mütemadiyen kapalı, bahçelere girilmiyor ve apartmanların çevresinde içeriyi görmeyi tamamen engelleyen duvarlar, sarmaşıklar var. Yine de buranın nispeten modern ve zengin bir mahalle olduğu belliydi, müstakil ya da iki üç ailenin yaşadığı evlere giden kapalı yollar arasından açık bir tanesini bulup içeri daldım. Kapalı panjurlar yüzünden sanki evlerde kimseler yaşamıyormuş gibi görünse de gezindiğim sıralarda pek çok bahçede günlük hayatını yaşayan insanlar, top oynayan çocuklar ve pazar gününün tadını çıkaran aileler vardı.

İtalya'da en çok Roma'yı sevmiştim, çünkü benim için "yaşanabilir" bir yerdi, metropol yaşamı ile tarih iç içeydi. Kır hayatını nasıl sevmiyorsam salt antik yaşantıyı da öyle sevmiyorum. Günün birinde emekli olup bir sahil kasabasına taşınmak gibi bir isteğim hiç olmayacak sanırım, annem ve babam da benim gibiler. Hiç uyumayan şehirleri, ışıkları, modern hayatı daha çok seviyorum. Şehir dışlarında oluşan ve ayrı bir şehre dönen, içlerinde yok yok diyebileceğimiz muazzam bir yapılaşmaya sahip ve inanılmaz güzel bahçeli villalarla donatılmış yeni semtlere bayılıyorum; ama oralarda oturamam, çünkü şehir değil. Evler rüya gibi olsa da -ki beni gözüme hitap eden mimari yapılar kadar heyecanlandıran şey azdır- iki adım attım mı şuraya buraya gidebilmekten, şehrin gürültüsünden, koşuşturmacasından kopamam ben.

Floransa'yı bu yüzden Roma'nın önüne koymamıştım, zira gezip görmesi tabii ki harikaydı, ama ben içinde kendi yaşamımdan parçalar aramış ve bulamamıştım. Burası bazı arkadaşlarımın deyimiyle Rönesans'ta kalmış sahiden. Eserlerin korunması, binaların olduğu gibi bugünlere getirilmiş olması harika bir şey, ama nasıl diyeyim, bir yerlerde modernlik istiyorum ben, adeta trafik, keşmekeş, renk istiyorum. Bizim her şeyimiz daha güzel geliyor bana; sokaklarımız, kafelerimiz, düzenimiz, yollarımız, marketlerimiz. Her şey elimizin altında ve bolca sanki, bir dediğimiz iki olmuyormuş meğer. Burada herkese Türkiye'deki peynirlerden, ekmeklerden ve yemeklerden bahsediyorum. İtalya'nın peynirleri ünlü güya, oysa bizim sayılamayacak kadar çeşitli ve birbirinden leziz peynirlerimiz var, ama bu gerçeği kimseler bilmiyor! Floransa'nın gecelerini daha çok seviyorum; benim saatim ve ardından gecenin tamamen indiği, her yanın ışıl ışıl olduğu saatler. Belki o zaman her şeyin daha bir renklendiğini hissediyorum, gündüzleri ise aklım rengarenk kafe girişlerinde, vitrinlerde ve çiçekli pencerelerde.




Simone'nin öğlen mutlaka gitmemi önerdiği Brancacci Şapeli'ne gidip oradan eve geçmeyi tasarladım. Kitabımda da anlatıldığı üzere Masolino, Massaccio ve Lippi tarafından yapılmış, Aziz Petrus'un yaşamını anlatan fresklerle süslü bir şapel burası. Aziz Petrus zamanında bir nevi şifacıymış anlaşılan, bir ara yakalanmış ve daha sonra salıverilmiş olmalı, evimde internet olmadığı için daha sonra bir zaman onu da öğrenmek istiyorum. Freskler çok güzeldi, kitapta bahsedilmemiş ama tavan ve kilisenin ziyarete kapalı olan diğer bölümleri de oldukça etkileyiciydi. Bilet gişesi benden sonra kapandı. Girişteki küçük müze planı bana çocukluğumda gazetelerden çıkan ve heyecanla kesip yapıştırarak oluşturduğum kasaba maketlerini anımsattı, burnuma karton ve uhu kokuları geldi! Çıkarken sıra sıra dizili broşürlerden toplayıp Temmuz ayında sağda solda gerçekleşecek konserler, gösteriler ve sergiler hakkında fikir edindim, yarın okulda bunları biraz araştırıp bir iki tanesine gidebilmek istiyorum. Şimdilik bir Leonardo sergisi var kafamda, hemen yanında bir katiller müzesi var, çok ilgimi çekmese de uğrayabilirim. Palazzo Pitti'yi gezmek istiyorum malum, ama Uffizi'ye gitmeyeceğim. Cuma günü derste sanattan bahsettik, Maria sanat tarihi mezunu ve Chizu da sanıyorum benzer bir şeylerle ilgileniyor. Modern sanat üzerine epey konuştuk ve çat pat İtalyanca'mızla çok keyifli bir sohbet ettik; ben onlara son gezdiğim sergileri, yumurtalı pinpon masasını ve Paik'in beğendiğim ve beğenmediğim eserlerini anlattım. İlerleyen haftalarda bir dersimizi Maria'nın söz ettiği bir müzede yapacağız. Uffizi konusunda hepimiz hemfikirdik, atmosfer bizi cezbetmiyordu. Tablolar, heykeller; evet hepsi harika, ama galerinin kendisi soğuk ve barındırdığı eserlerden uzakta sanki. Seneler önce bir defa gitmiştim, yetti bana. Yarın bacaklarım ağrıyacak muhtemelen, ben de internet araştırmalarımı yapıp biraz çarşı pazar gezeceğim.




Eve dönüş yolunda ara sokaklarda bunları gördüm; ilki şaşırtıcı fiyatları olan leziz yemeklere ve modern dekora sahip bir kafe, ikincisinin şarap tadılabilecek bir butik olduğunu sanıyorum, üçüncüsü bir çiçekçi vitrini ve dördüncüsü yine bir kafe girişi.

Moyo'yu bir saat içinde kapatacaklar, az önce içerden dışarıya geçtim. Saat on ikiyi geçtiğinde garson kız bir şey isteyip istemediğimi sordu ve yüz yıldır burada oturmakta olduğumdan kola söyleyiverdim, normalde aldığı fiyatın üzerinde bir para aldı benden ama bu gürültüde nedenini nasılını soramadım artık. İnternet kafeye gitmiş saydım kendimi; dört buçuk saattir buradayım, bugün de böyle bir keyif yapmış olayım. İçerisi boşaldı ama DJ kendinden geçmiş bir ifadeyle çalmaya devam ediyor, müzik aşkına ilaveten bir şey kullanıyor mu bilmem. Birbirine yan yan bakan insan topluluğu dağıldı ve daha oturaklı, sakin insanlar dışardaki masaları doldurdu, içerde de birileri var ama her şey daha normal artık. Aklımda üçüncü bir yazı var, onu da başka zamana erteleyerek yavaş yavaş toparlanıp yatmaya gidiyorum. Beni müzikten uzaklaştıran her adımda iyice normalleşeceğim, ekrana öyle konsantre oldum ki kafamı kaldırıp sağa sola bakmak harika gelecek, hele kitabımı okumak!

Bacağımdaki şişlik sabaha inecek mi acaba? Rengi nasıl olacak? Sağ dizimde beliren ağrıyla soldaki birbirine karışıp gece boyu arttıktan sonra okula nasıl yürüyeceğim, kim bilir!

Yarın - bir penguen olacağım!

1 yorum:

Damlo dedi ki...

süppel hepsi gerçekten! bi de iyisin mi şimdi? geçmiş olsun çok çok! italya öpcüüükler boll