22 Ekim 2011 Cumartesi

Atölye



Evimi temizliyordum Radyo Eksen dinleyerek. Son zamanlarda Radyo Eksen, Lounge FM ve Açık Radyo arasında gidip geliyorum. Radyo Eksen bazen öyle bir işliyor ki içime, hani geçen haftalarda kapalı ve soğuk günler geçirdik ya biraz, hele öyle zamanlarda. Burnumun direği sızlıyor sanki. Üzücü ve üzücü olduğu kadar keyifli, tanıdık, bildik hislere kapılıyorum bir anda. Ne olduğunu bilmiyorum, adlandıramıyorum, inanın sözcüklerle tanımlayamıyorum. Hüzün diyeceğim, ama içine gizlenmiş o keyfi nasıl açıklayacağım? Belki de hüzün zaten budur benim için? Üzüntü başka, hüzün başka şey. Belki hüzün demeyi tercih ettiğimde içine keyifler gizlenmiş, özlemli bir duygu halini anlatmaya çalışıyorum.

Evimi temizliyordum müzik dinleyerek. Salonu bitirmiştim sanırım, girişteki aynalı dolabın aynasını ve yanını siliyordum. Bir şarkı çalıyordu o sırada ki hüznümü de, içine sinmiş keyfi de olabildiğince büyütüyordu. Bana bir şeyler hatırlatıyordu ve ne hatırlattığını bilmiyordum. Bir şeyler hatırlıyordum ama anlatabileceğim şeyler değil. Geçmişte bana eşlik ettiğini bildiğim, ama o zaman bana neler hissettirdiğini bugüne taşıyamadığım, yine de aşinalığından ötürü tüm kalbimle sevdiğim şeyler. Ne olduğunu bilmediğim, ama benim olmuş olduğunu bildiğim için yakaladığımda bırakmak istemediğim şeyler.

O şarkıyı günlerce aradım ve sonunda pes ettim. Bir ara bir daha hiç duyamayacağımı düşündüm, ve bu sabah kahvaltı ettiğim sırada çalmaya başladı. The Republic Tigers'dan "Buildings and Mountains"mış içime bu kadar işleyen şarkı, özellikle sonu.

Neden böyle oluyordum? Metroda giderken bir şarkı geçiyordu aklımdan ve gözlerim doluyordu durup dururken. Sabah kahvaltı yaparken bir başka şarkı duyuyordum ve yine burnum acıyordu. Marketten aldığım sebze meyve torbasını arabaya götürürken yüzüme tatlı bir rüzgar çarpıyordu ve havanın kokusunu içime çektikçe ağlayasım geliyordu. Güneşin açılarını ölçüp biçmek ve her bir ışını kalbime sokmak istiyordum. Gördüğüm her şeyi kollarımla sarmalamak istiyordum; bugünü ve bir türlü bırakamadığım geçmişimi. Hepsine sarılmak istiyordum. Yaşamış olduğum tüm "ev"lerin manzaralarını kollarımın arasına almak istiyordum.

"Dokunsam ağlayacak gibisin, ne oldu?" diye sordu. Sahiden dokunsa ağlayacak gibiydim! Ne olduğunu bilmiyordum işte, bir şeyler devamlı boğazımda düğümleniyordu. Nasıl çocuk olmak istiyordum yine, nasıl! Her şeyin çözümü çocukluğumdaymış gibi. Her şeyin çözümü mü? Çözülmesi gereken bir şey yoktu ki. Ben neden böyle devamlı ağlamaya meraklıydım peki?

Şöyle söyledi bana, çocukluğumu bu kadar özlememin ve göz pınarlarımı habire doldurup doldurup boşaltmamın nedeni, çocukluğumla bugünüm arasına çok katı sınırlar çizmemden kaynaklanıyormuş. Şu çocuklukta yapılırdı ve bitti, şimdi yapılmaz ve şimdi bunu yapmak makbuldür, gibi bir bakış açısı benimsemişim. 

Kendimi katı sınırları olmayan bir insan sanırdım. Hadi onu geçtim, kendimi mütemadiyen çocukluğumu düşünüp hüzünlenirken bulduğumdan, çocukluğumla bugünümü "kesin sınırlar"la ayırmış olduğumu hayatta getiremezdim aklıma. 

Bir anda nasıl mantıklı geldi oysa. Çocuk olmamak için nasıl uğraş veriyordum ve çocukluğum dönüp dolaşıp bir kokuyla, bir melodiyle ya da bir renkle karşıma çıktığında içim nasıl sızlıyordu! 

Gözüme "Donald Amca" dergisi çarptı bir gün. Aldım bir tane; evet tabii ki farklıydı. İçeriği, düzeni hatırladığımdan farklıydı; yaşadığımız çağ farklı bir kere, en başında benim bakış açım farklı artık. Yine de çizgiler, yaşasın, hala çok tanıdık! Sanki maceralar daha uzundu ben çocukken, sayfalarca akıp gidiyordu adeta. Şimdi bir kareden diğerine çabucak geçiyorum - bir yandan frenlemeye çalışıyorum kendimi, daha yavaş okumaya çalışıyorum. 


Bir akşam, bir kafede ödeme yaparken kasanın arkasında ipe asılmış bir sürü resim gördüm. Çocuklar pastel boyayla yapmış. "Pastel boya!" diye yankılandı kafamın içinde. İlkokulda resim yaptığımız atölyeler geldi gözlerimin önüne, burnuma pastel boyaların kokusu ve MonAmi kutuları. İlk açıldığında üstüne jelatin örtülü, ellerimi, bazen yüzümü, eteğimi boyayan pastel boyalar; kokuları gözlerimi yaktı bu sefer.

Resim yapmayalı ne çok olmuştu ve oysa çocukken ne çok resim yapardım.

Kırtasiyeye gittim. Kitapçılar ve kırtasiyeler ağlatıyordu beni en çok. Onlara şöyle uzaktan bir bakış atmam yetiyordu bazen burnumun sızlamasına, boğazımın acımasına. Kendime büyüklü küçüklü resim kağıtları ve kalemler aldım - kalem dediklerim de her tarafı kalem, kömür olanlardan; bir tutmayla insanın her tarafını boyayanlardan, sanki bir ressammışım gibi beni havaya sokanlardan. Bir iki sepya, iki üç siyah. 


Yapıştırmalar aldım kendime, renk renk çıkartmalar. Çocukken arkadaşlarıma yazdığım mektupların kenarlarına yapıştırırdım minik minik, yazdığım şeyle ilgili bir şeyler bulur buluştururdum. Kekle ilgili bir cümlenin yanına kekli çıkartma, telefonla ilgili bir şey yazmışsam telefonla konuşan cadaloz bir kızın olduğu bir çıkartma. Bir sürü, bir sürü çıkartma aldım kendime.

Kırtasiyelerde görüp bayıldığım defterlerden aldım. İçine hiçbir şey yazmayacak bile olsam aldım o defterleri. Kullanma zorunluluğum bulunmadan, yalnızca benim olmalarını çok istediğim için, onları görünce içim eridiği, sıcacık hissettiğim için, onlara bakmaktan ve onlara dokunmaktan müthiş bir zevk duyduğum için kendime bu iyiliği yaptım ve o defterlerden aldım.



Aslan Kral'ı izledim. Yeniden.

Henüz resim yapmadım ve çıkartmalarımı kullanmadım, ama kitaplığımda olduklarını ve istediğim zaman onlara dokunabileceğimi biliyorum. Gözlerim daha az doluyor artık. Çocukluğumla arama çektiğim setleri kaldırıyorum. Geçmişte ayrı, şu zaman ayrı ve bu zaman farklı bir insan olmayı bir yana bıraktım. Tek bir insanın evrilip çevrilmiş, her zamandan başka izler taşıyan halini yaşamanın tadına varmayı deniyorum.


Bir pembe dizi olsa, nasıl bayıla bayıla izlerdim, diyordum. Geçenlerde kanallar arasında gezinirken bir pembe diziye rastlamamın üstüne iyice kabardı bu hislerim. Abuk subuk sabah programlarından, evlenme parodilerinden sıra gelmiyordu artık pembe dizilere. Bir gün gelip pembe dizileri özleyeceğim söylense gülerdim herhalde. Pembe dizilerin o tanıdık seslendirmeleri kulağıma gelince nasıl mest oldum - benim tarzım bir pembe dizi değildi üstelik, çiftliklerde büyük sombrerolar eşliğinde bir pembe diziydi. Bir "Vahşi Güzel" olsa diyordum kendi kendime, ortaokuldaki gibi televizyona yapışıp izlesem koltuğun ucuna yerleşip, günler kısalmaya başlayıp hava daha erken kararır olduğunda kimi günler ışığı yakmaya bile kalkmadan, karanlığı unutup izlesem. İnternette "Vahşi Güzel"i buldum, bütün bölümleri değil tabii ama birkaç bölüm bir şey koymuşlar işte. On iki yaşımda hissettiklerimi bugün ne ölçüde hissedebilirim bilmem, ama o tanıdık seslendirmeleri işitmek bile başka bir devri ayaklarımın altına seriyor. Bugün hiçbir yerde duyamadığım tek bir "Ah!", on yılı devirip bambaşka bir boyuttaymışçasına hissetmeme yetiyor. 

Çocuklarım olsaydı evin içinde, anne olsaydım, her tarafım oyuncaklarla bezeli halde, çocukça şeyler yapıyor oldurdum. Çocuk sahibi olmanın gerektirdiği muazzam sorumlulukları bir kenara bırakırsak, çocukluğa geri dönüp çocukluğu doyasıya yaşamanın bir şekli gibi ebeveyn olmak. Yani büyüyoruz, büyüyoruz, büyük olmayı yaşıyoruz bir güzel ve bir zaman geliyor artık çocukluğumuzu istiyoruz geri, ha? Çocuklarımızla çocuk oluyoruz, çocuk olmak için harika bir bahanemiz var. Hiç zorlanmadan çocuk olunuyor o zaman, "otomatikman" hani. Kimse aslında çocukluğunu ne denli özlemiş olduğunun farkında değil, ama o çocuk ortaya çıkınca herkesin çocukluğu salona doluşuyor sanki. 

Zamanla mücadelemi yazarak gidermeye çalışıyorum. Her şeyi inanılmaz anlamlandırmaya yönelik müthiş bir istek var içimde. Anlarımı anlamlandırsın diye zincirleme sigara içişlerim de bu yüzdendi. Sigarayı bırakıp yazmaya döndüm yeniden. Yazdıklarımı sigara anlamlandırmıyordu ben çocukken, her şey çok da anlamlı olabiliyordu üstelik.

Bir yandan da her şeyi çok anlamlandırmamaya, "an"da kalmaya çalışıyorum. Bazen ne kadar zor oluyor. Güneş salonuma akşamın belli bir saatinde düşüyor, o saatlerde çoğunlukla evde olmadığım için farklı bir görüntü beliriyor gözlerimin önünde. O anları fotoğraflamak, ışınların açılarını ölçmek, onlarla dans etmek, boğuşmak istiyorum. Hiç unutmamak için. Işınları yemek ve içmek istiyorum. Oysa onları görmeliyim ve bu kadar. Akşamın o vakti evde bu yeni ışınları tecrübe etmeliyim sadece. Aklıma kazınmaları gerekmez geçmişi geleceğe aktarabileyim diye - geçmişi geleceğe aktarmadan da mutlu olabilmeye çalışmak, kolay değil her zaman. Anlamlandırmak yerine var olan anlamı o an hissetmek ve onunla yetinmek, hemen bir sonraki ana geçip onun tadını çıkarmak - çok doğal geliyor, oysa sanıldığı kadar kolay, doğal değil benim için.

İşte çocukluğum, bilgisayarın karşısında sabahtan akşama dek oyun oynarken, dizi izlerken, sağı solu gönlünce boyarken, uydurma yemekler yaparken, yatağa uzanıp saatlerce bacaklarını sallaya sallaya kitap okurken ve okurken uyuyup kalırken anı anlamlandırma telaşında değil idi. 

Ben de çocukluğumla bugünüm arasında var olmaması gereken tüm katı sınırları kaldırdım. Burnum daha az acıyor bugünlerde.

Açım.


Yani övünmek gibi olmasın, geçen hafta bir muhteşem yemek pişirdim aklınız hayaliniz durur. Bu kadar korkunç bir giriş cümlesi yapılamazdı herhalde. Üstümden başımdan kendini beğenmişlik akıyor resmen. Ama biliyorsunuz aslında durum bu değil, sadece benim boğazıma biraz aşırı düşkün olmamdan ve yemek pişirmeyi de yemekle ilgili her şey gibi çok sevmemden kaynaklanıyor. Anlayışınıza sığınıyorum yani.

Cumartesi akşamı kızlarla White Mill'e gittik. Sera bademli tavuk aldı, ben de keçi peynirli mercimekli salata aldım. Salatanın Sosa'daki salatalar gibi doyurucu, pek mercimekli bir şey olacağı yanılgısına nasıl kapıldım bilmiyorum. Bunları okuyun ki siz öyle bir hataya düşmeyin. Birkaç parça otun üzerine mercimek serpmişler, azıcık da peynir küpleri koymuşlar işte, güya salata olmuş. Tabi dişimin kovuğunu doldurmadı. Öte yandan Sera'ya tavuklar fazla geldi, yarısını yiyemedi. Derhal, der-hal çektim tabağı önüme. Tabi sordum son kez, bak yemiyorsan yiyeceğim, emin misin diye. Eminmiş. Mmm tavuklar çok, çok lezizdi. Yağı daha az olsa inanılmaz da hafif bir yemek olacaktı. 

Ertesi gün yemek yapacağım ve bademli tavuğun tadı gitmiyor aklımdan. Ben de onun bademsizini ama mantarlısını yapmayı tasarladım. Mantarı feci özlemiştim ve badem müthiş kaloriliydi. Bu aralar neler yediğim göz önünde bulundurulursa, ki ona birazdan geleceğiz, yemeğe tadı alınabilir ölçüde badem koymama imkan yoktu. Ben de sütlü, soya soslu, sebzeli, mantarlı ve bol sarmısaklı acayip şahane bir tavuk pişirdim. 

Bu aralar bana bir şeyler oldu, çok ciddiyim yalnız. Hayatta yapmaya tenezzül etmeyeceğim şeyler yapıyorum boğazımla ilgili. Bir kere tatlı seven biri değildim şu zamana kadar, şimdi ise tatlı tatlı diye çıldırıyorum. Yerimde duramıyorum! Çok garip, her sabah kahvaltılık biberli sosa karıştırmak suretiyle bir tane ceviz yiyorum ben - yiyorDUM yani ve cevizle günlük ilişkimizin sınırları bu şekilde belirlenmişti. Son iki haftadır evde olduğum tüm süreler zarfında dolaba gidip geliyor ve kavanozdan birer ikişer ceviz yiyorum. Cevizi tek başına yesem iyi, bala batırıp batırıp yiyorum. Bazıları ballı, bazıları balsız. Ceviz yahu bu, ceviz! Geçen bir gün abartıp tam yüz gram ceviz yedim bir günde. Ondan sonra her gün ellişer gram ceviz yemeyi sürdürdüm. Sanmayın ki bir ballı ceviz yiyorum, hadi kızcağızın bünyesi istiyormuş diyesiniz. Önceki yazımda sözünü ettiğim kuru meyveler hala hayatımda. Yahu bu kuru meyveler peynirle nasıl güzel oluyor biliyor musunuz? Bir ısırık üçgen peynirden, bir ısırık gün kurusundan mesela. Üçgen peynirin üstüne yaban mersini reçeli döküp bisküvisiz mini cheesecake'ler yaratıyorum ayaküstü. Nasıl salaş bir görüntü: buzdolabının önündeyim, kapak açık ve kabını soyup açtığım üçgen peynirin üstüne reçel döküp iki lokmada yiyiveriyorum. O kapağı kapatana dek akla karayı seçiyorum.


Akşamları kendime sıcak çikolata yapıyorum, içtikten sonra bile birkaç dakikalık tatlı ihtiyacımı karşılayabiliyor. Tek içimlik poşetlerde satılıyor, suyla ya da sütle karıştırıp hazır edilebiliyor - ben suyla karıştırıyorum malum bir de süt içip boşa yüklenmeyeyim şimdi. Reçelli peynirlerden yeterli proteini alıyorum zaten. 

Bugün evet hala pantolonuma girebiliyorum, ama karnım kocaman ve belimin alt kısmı koca bir çember halinde genişledi. Üst tarafım tam bir kütük gibi. Annem telefonda "Aman kızım yapma, etme!" diyor, ona da bu aralar acayip bir tatlı ihtiyacı gelmiş yalnız. Birimize olursa illa diğerimize de olmalı. 

Bu işe bir dur demem lazım benim. Bu ben değilim yani inanın şuraya bir kamera koysak izlerken çok utanırım herhalde halimden. Belki de bunu yapmalıyım aslında, ama kamera olduğunu bilmemeliyim canım. Bilirsem çok zarif zarif yerim şimdi. Bu da bir yöntem tabii, kamera var diye yememek; ama eğlenmek istiyorsak - bakın genelde öğleden sonraları evde olmuyorum. Kapıcıyla anlaşıp yapabilirsiniz bu işi. Korkacaksınız yalnız.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Hayır bu kadar boş değilim, aslında çok da meşgulüm ama...


Of şu dünyevi ve çok kişisel dertler bazen çok geriyor beni. Bazen diyorum ki üzerime tek bir yaprak geçirip doğaya bıraksam kendimi. Giysiymiş alet edevatmış uğraşmasam. Şimdi ne oldu biliyor musunuz dün, her hafta başka bir tarafı yırtılan pek eski ve çift yamalı kotumun dizinin alt tarafı pırtladı akşam akşam. Hakikaten atmam lazım benim bu kotu ama biraz daha bol ve rahat olduğundan atamıyorum. Yeni vücuduma tam alışamadığım için yeni bir kot almak da istemiyorum. Zaten kot almak yeterince can sıkıcı, fenalık getirici bir süreç. Şimdi düşündüm de bir de siyah kot almam lazım eskisinin rengi açıldı iyice. Ya, görüyor musunuz alınacaklar hiiç bitmiyor! Aslına bakarsanız pijama da almalıyım.

Sonra daha birkaç hafta önce aldığım turuncu bir triko kazak vardı. Bir kere giydim ve önü pamuklaştı. Yani o kadar bozuluyorum ki. Beynimde kazak büyüdükçe büyüyor. Tamam, götürüp derdimi söyleyeceğim ve bana yenisini verecekler - ellerinde varsa; ki yoktur, eminim kalmamıştır ve getirtemezler de, ben de önü pamuk pamuk kazağımla kalakalırım çünkü rengini ve şeklini o kadar sevdim ki hayatta iade etmem, pamuklarını söker söker giyerim. Bakın 3 satır boyunca hiç ara vermeden turuncu kazak üzerine türlü varsayımlarda bulunabiliyorum, beynimde kapladığı yeri siz düşünün. Kafamın içi tupturuncu.

Derken bir siyahlık beliriyor, zira eski siyah ve pek rahat botlarımın içine girmiş olan su vırt vızık yüzünden tuhaf ve çekilmez bir koku oluşmuş. Onları da ayakkabıcıya götüreceğim. Geçen hafta çok severek bir hırka aldım kendime ama hala giyemedim, ya hiç giymezsem acaba bu benim tarzım değil miydi diye düşüncelere daldım. Daha hiç giyemediğim topuklu pabuçlarım var. Bugün giyeyim diyorum sırf daha önceden giymedim diye, giyeyim ki almış olmamın hakkını vereyim ve daha önceden giymediğim için de ayaklarım mahvolsun.

Acılar içinde geçen altı seneden sonra şunu fark ettim ki ayaklarım acıdığında çok sinirli oluyorum. Ayaklarım rahatladığında sinirim geçiveriyor. Bu saptamayı yapabilmem için güzel görünen saçma sapan ayakkabıların yukarısında gergin bir beden ve sinir içinde bir ifade ile uzuuun yıllar geçirmem gerekti.

Bu sabah sporda daha önce girmediğim bir derse girdim ve koreografi eşliğinde boks hareketleri yaptık. Kaslı eğitmenin duruşu ve savurduğu yumrukların birkaç adım yanında benim kollarım kuru dallara benziyordu. Eğlendik ama, şarkıda arka arkaya bas sesi geliyor mesela hızlıca ve biz öne doğru üç minik yumruk savuruyoruz aynı hızda; sanki birinin kapısını tıklıyormuşuz ve açtığında yumruğu burnunun ortasına indirecekmişiz gibi. Yüz ifademi de uyarlamaya çalıştım, duruma ayak uydurup hırslanayım da hareketleri daha iyi yapayım diye.

Ondan sonra, burası çok mühim, kahvaltıda yaban mersini reçeli yedim! Off o kadar güzel ki tadı. Bu St. Dalfour zaten ne reçeli yaptı ki kötü olsun. Ben dolabımdan ananas ve mangolu olanı eksik etmiyorum. Nasıl da reklamcılar gibi konuşmaya başladım. Neyse, yapacak bir şey yok sahiden eksik etmiyorum. Geçen haftalarda bir gün kendime kuru yaban mersini aldım yemişçiden, aldığım akşam yedim hepsini. Görüyorsunuz ki son zamanlarda bana kuru yemiş ve meyveler dayanmıyor ve ben ısrarla dayanabilecekmişim gibi alıyorum. Alırken resmen tiyatro oynuyorum, bilmem kaç gram bilmem kaç günde yerim, evet, evet. Kimi kandırıyorsam. Neyse tabi bu yaban mersinleri o kadar güzeldi ki ben bunların reçelini almaya karar verdim. Domates reçeli bile olduğuna göre yaban mersini reçeli illa ki vardır diyordum, varmış. Yaban mersinleri minik minik içinde. Peynirin üzerine sürüp sürüp yiyorum. Ben reçeli peynirle yiyenlerdenim.


Bir de diyorum son nokta, petek balı alsam mı acaba? Cesaret edemiyorum ama. Koca bir petek bal alırım ve bir akşamda çatır çutur hepsini yerim diye korkuyorum. Yaparım da yani. Kavanoz baldan küçük küçük alabiliyorum ne de olsa, ama bunu daha büyük büyük kesip yemek gerekiyor. Şurasından burasından derken bir bakıyorum balın yarısı gitmiş. Geldi yani önceden başıma, oradan biliyorum. Belki de petek balı ev dahilinde bulundurulmaması ve dışarda karşılaşıldığında pek sevinip, her gün yediğimiz şey değil ya canım, rahatlığı ve hevesi içinde bol bol yenmeye devam edilmesi gereken bir şeydir.

Uzun süre, neden çam balı veya çiçek balı yazıyor da "arı balı" yazmıyor, diye kafa yordum küçükken. Arının balı değil miydi canım bu? 


15 Ekim 2011 Cumartesi

Tavşanlı terliğiniz yoksa yemek yiyin


Adam gibi yazmayalı bir ufak Ankara gezisi, Kuzguncuk'ta rengârenk bir gün; muhteşem, rüya gibi bir Kapadokya seyahati, iki ödev teslimi, evime farklı zamanlarda aldığım iki buket çiçek, bir kavanoz balkabağı reçeli, iki veya daha fazla ev temizliği, safranlı pilav, tikka masala soslu tavuk, Tiraje Teyze'min uydurduğu istiridye ve soya soslu tavuk, sade yasemin pilavı, kimyonlu domatesli et, bir şişe pembe şarap, evde bir konuk ağırlama, dışarda çok kez buluşma, üç sinema filmi, iki konser, bir sürü yeni hırka, kazak, bluz ve iki yeni çizme olmuş.


Kapadokya için "başka bir gezegen" diyor annem. Öyle. Kapadokya'da kömür kokuları bana çocukluğumu hatırlatıyor. 









Kuzguncuk








Kitapçıda geçirdiğim çok güzel bir gün vardı, o gün fotoğraflar da çekmiştim buraya koyayım diye. Livaneli'nin yeni romanını garip bir tesadüf sonucu almaya karar verdim. Henüz hiç Livaneli okumuşluğum yok. Türk yazarlarla da pek barışık olmadığım biliniyor, ama bu kitap, diyorum ya garip bir şekilde girdi hayatıma. Metroda yanımdaki kadın okuyordu ve açık olan sayfada "Profesör", "Wagner", "Agatha Christie" sözcüklerinin tamamı birden geçiyordu. İnanılmaz bir merak ve istek uyandı içimde, neymiş bu kitap dedim. Türk romanlarında profesörlere sık rastlamıyoruz sanki, şaşırdım.

Tikka masala soslu tavuğumla safranlı pilavımı ve ortada kimyonlu etimin yapılış sırasındaki pozlarını da görüyorsunuz yukarda. Safranda bir numara olmadığını resmen kanıtlamış bulunuyorum. Yukardaki safran ta Afganistan'dan geldi, çok feci hakiki bir safran. Evet, pilavın rengini değiştirdi, ama tadı yani öyle fiyatından beklenecek bir şey değil. Safran maceramız da nihayetine kavuştu çok şükür.



 Lamb'i ta ortaokul yıllarından beri dinlediğim için konserlerine gitmek gözümde böyle hayal gibi bir şeydi. O zamanlar dinlediğiniz birileri buraya ayağınıza gelince bir tuhaf oluyor. Lamb'in erkek üyesi kadar işini severek yapan bir başkasını gördüm mü bilmiyorum. Adam resmen kendinden geçti çalarken ve muhteşem bir sahneydi. Ben de işime böyle aşık olsam keşke! Sağ altta ise Emir Bey'in çimlerde verdiği çok güzel konserden bir görüntü koydum. Ondan başka da zöö zöö gezdik. (Bu annemin lafı, geçerliliği hakkında hiçbir fikrim yok ama sevdiyseniz kullanın, yaygınlaşsın. Zöğ zöğ gibi okunuyor hani.) 


Ayçiçeklerimle vazomu alırken dayanamayıp şu kedili kupayı da aldım.
Daha sonra bir gün minik çardak gülleri aldım.
Balkabağı reçellerim de kalp şeklindeydi. Hepsini yedim.


Yazmadığım sürenin özetini bu şekilde geçme düşüncesi dün akşam çalındı kafama; çünkü yazmadığım bu asırlık sürede başımdan geçen ve benim için önemi olan her şeyi yazabilmek istedikçe yine bir yazılacaklar yığını oluşturuyordum, dolayısıyla bir şekilde içimde kalmayacak bir özet, bir şey geçmek istiyordum. İfade şeklim feci hoşuma gitmişti ve bu duygu yaklaşık beş-altı saniye sürdü sanırım, zira hemen ardından orijinallikle uzaktan yakından alakam olmadığını ve Oğuz Atay'ın onlarca sene önce yaratmış olduğu bir kelimeler dizgesini farkında olmadan kopya etmiş bulunduğumu fark ettim. O da aynen, aynen böyle bir ifade kullanmıştı. Bu çalıntı halim pek hoşuma gitti yine de.

Dün sabah 7'de uyanıp Eminönü'ye gittim TOEFL almak üzere. Arabayı sınav yerinin bahçesine koyayım dedim, izin vermediler. Fırıl fırıl dönüp durduktan sonra çok katlı bir otoparka bıraktım arabamı ve sınav merkezine doğru yürümeye başladım. Yağmur yağıyordu, ama üşümüyordum neyse. Sol tarafıma bir baktım ki "Mısır Çarşısı"! Beş yıldır İstanbul'da olmama karşın Mısır Çarşısı'na hiç gitmemiş olmam meselesini masaya yatırmayalım şimdi. Eminim kendi açımdan mantıklı bir sürü neden sayıp dökebilirim. Saatime baktım, daha zamanım vardı. Gülüp girdim kapıdan içeri.


Yani o kadar güzeldi ki Mısır Çarşısı! Her tarafım lokum, kuru yemiş, kuru meyve, cevizli sucuk, baharat ve alabildiğine çayla çevrilmiş. Hepsinin ortasına dalıp yüzebilirim, hepsinden ve hepsinden çatlayana kadar tadabilirim. Lokumlardan ve meyvelerden daha tatlı olan, esnafın hali tavrıydı o sabah. Herkes yabancı sandı beni ve değişik dillerde "Günaydın!" demeye koyuldular sırayla. Gülüşleri, konuşmaları, bakışları öylesine sıcacıktı ki! Sanki hepsi tonton tonton uyanmışlar, "Oooh ben lokum satıyorum, şeker satıyorum, mis gibi çaylar satıyorum!"un mutluluğu içinde, beraber aynı çatı altında aynı işi sürdürmenin keyfini çıkarır gibiydiler. Bana lokumlar ikram ettiler, ayaküstü sohbetler ettik önünden geçtiğim başka başka dükkanlarda. Sınavdan önce lokum yemek de ne iyi geldi. Çıkarken bir amca, bir çay karışımının arasından minik bir çiçek verdi bana, bir dolu iltifatla süsleyip. Ağzım kulaklarımda çıktım Mısır Çarşısı'ndan.

Sınavdan sonra, bir şeyler alsam mı, diye tekrar yöneldiğimde içerisi insanla dolup taşmıştı, aynı deneyimi tekrar yakalamam olanaksızdı. İçeri girmedim, bir şey almadım oradan. Mısır Çarşısına ilişkin tüm anılarım, prensesler gibi karşılandığım sıcacık bir şeker koridor olarak kaldı.

Sabahları her şey ne kadar güzel olabiliyor, değil mi? Sabah güne başlama saatlerini çok seviyorum ben. Geçen bir sabah dört saatlik uykunun ardından okula gittim dokuzda, yine ödev teslimi vardı. Bir amca yerleri süpürüyordu. Bir kızla oğlan sabah sporundan dönüyorlardı, havanın yağmurlu olmasına rağmen. Böyle sahiden film gibi birtakım sahneler dönüyordu yani önümde, herkesin güne başlama hikayesini gözlerim çekiyordu. Herkesin sabahına bir fon müziği olmalı, diye düşündüm. O sabahki gibiyse hele, yani kuşlar pek ötmüyorsa, hava az biraz karanlıksa. Bu paragrafımı da pek havada uçar buldum şimdi.

Dün akşam tavşanlı terlikler giyip patlamış mısır yemek istiyordum. Tavşanlı terliklerim yok, ama olsa dün akşama pek uygun olurdu. Tavşanlı terliğim olmadığındandır belki, inanılmaz bir yeme krizine tutuldum. Yüz gram ceviz ve yüz yirmi gram kuruyemiş - kuru meyve karışımı yedim. İki elma, on iki yuvarlak dilim de ananas yedim. Bir meyveli yoğurt yedim. Ve bütün bunları normal akşam yemeğimin üstüne yedim. Ve bütün bunları yemiş olmama rağmen hala delicesine tatlı bir şeyler istiyordu canım. Yorgunluk mudur nedir bana bunu yaptıran bilmiyorum ama duramadım yerimde. Yemekten pilim bittiğinde yatağıma çekildim. On iki saat uyudum hepsinin üstüne.

Sabah evimi temizleyecektim, ama dolabımı düzenledikten sonra fark ettim ki ev temizliğini götüremeyeceğim bugün. Derhal giyinip spora gittim yoksa ikinci bir tavşanlı terlik atağı gelecekti, tavşanlı terliklerle hiç ilgisi olmadığı halde. 

Tatlı kız arkadaşlarımla sakin bir akşam geçireceğiz birazdan, yemek yiyip bir şeyler içeceğiz ve umuyorum bol bol da güleriz. 

Bir telefon konuşmasında "Öyle yaani!.." denmeye başlanmışsa o konuşma bitmiştir ve daha fazla uzatmadan telefonun kapatılması son derece yerinde bir davranış olur.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Oh, sabah sabah yazmanın keyfi başka.



Geçen hafta salı gecesi miydi neydi, saat yarım olmuş yatayım diyorum bilgisayara son bir bakış atarken. Çok lazımdı ya bilgisayara devamlı bön bön bakmak, neyse. Bir arkadaşımın GRE kitabı arandığını gördüm tesadüfen -bundan sonra küçük harflerle yazacağım, büyükler çok kocaman geldi kusuruma bakmayınız-. Altına birisi yorum yazmış, o da "Tutuştum abi!" gibi bir cümle iliştirmiş. Dedim bu adam ne diye tutuştu ki ta bu zamandan, ha ben de gireceğim çünkü sınava ama kafamda şöyle bir şey var: ekim boyunca ara ara çalışarak hazırlanır, kasımda da sınava girerim. Kendi kendime öyle planlar programlar yani baktım mı sayfasını açıp, yok. O gün de kendime gre kitabı falan almışım, öyle bir azimliyim planlarım doğrultusunda.

Hayırdır, deyip müthiş bir üşengeçlik ve çekingenlikle sayfayı açtım ki ne göreyim, 6 Ekim'e kadar sınava girmezsem sonuçlarımı 1 Aralık'ta alıyorum en erken. Bunu görünce başladım okulların başvuru tarihlerine bakmaya. Hangi okula başvuracağımı bile bilmediğim için aklıma ne okul geliyorsa o okula baktım, çat çat çat bütün sayfaları açmaya uğraşıyorum - lenslerim bile yok galiba gözümde, baya baya uykuya hazırlanmıştım halbuki! Gördüm ki bazı okullar 1 Aralık'ta bütün belgenizi pılınızı pırtınızı teslim edin diyor. Yapılabilir tabi, her şey yollanıp "gre sonucum yolda, az biraz daha sonra geliyor!" gibi bir mektup atılabilir, aranıp konuşulabilir, neden olmasın; ama ben zaten bu başvuru sürecinden çok tırsıyorum, bir de böyle kem küm etmeye hiç gelemem. Öte yandan herkes de pek çalışıyor ediyor yani şimdi ayıp olacak çalışmadan girmek, hem tekrarı yok bunun yani öyle girip rezil bir sonuç alırsan kalakalırsın. Gecenin bir vakti böyle düşünceler içindeyim, o arkadaşla da yazışıyoruz ne yapsak ne etsek diye; dedim 4 ve 6 Ekim var, "Demin 5 Ekim de vardı, demek artık yok!" deyince işin bir de yarışsal boyutu olduğu ortaya çıktı. 

Tamam hayatta öyle çirkin hezeyanların yeri yok falan gibi yeni ve güzel felsefelerin peşinde yaşıyoruz ama insan tam yatmaya hazırlandığında böyle dallı budaklı seçimlerle yüz yüze kaldığında da müsaade edin afallasın. Neyse derin bir nefes alıp en sevdiğim hocama çok panikli birkaç mail yollayıp epey bir monolog döktükten sonra yatıp uyudum. Ertesi gün de kendi görüşlerim doğrultusunda cart diye kaydoldum 6 Ekim'e, neyse hocam da benimle aynı fikirdeymiş yaparsın edersin dedi sağ olsun. Öte yandan sınava girmeme vesile olan arkadaş "Ben girmeyeceğim, çalışır sonra girerim, öbür okullara da durumu bildiririm!" diye posta koydu. Sanki göbek bağımız bir kesilmiş de sınava mutkala ve mutlaka beraber gireceğimizi belgeleyen gizli bir pakt varmış gibi (pakt demeyi çok istedim) bir garip oldum, hani yarı yolda bırakılmış ya da kendi kendine gaza gelmiş gibi. Üç saniye sonra ise sınava erken girip kurtulmanın epeyce hayrıma olduğu düşüncesini kanı, sav olarak benimseyip rahat ettim.

Perşembe günü ta Bakırköy'de gireceğim sınava. Onun için bu hafta başlıyor zamansızlıklar. Zamansızlık ilk başladığı sıralar insanın canını sıkıyor, sonra adapte olununca kendini hissettirmez oluyor. Onun için bir iki hafta zamansızlık hezeyanları yaşayacağım sanırım. Zamansızlık hezeyanları içinde yazmaya falan da vaktim olmuyor tabi, derken, vay niye vaktim olmasınmış, deyip böyle çalakalem yazmaya koyuldum.

Geçen haftadan bu yana okuduğum bazı güzel şeyler oldu, onları kafam not ettim hep. Buyrun: Tanımadığım bir oyuncu kadın şöyle demiş: "Pılımı pırtımı toplayan bir kız olmadım hiç, kitaplarımı alıp giden bir kadın oldum her zaman." Yine bir oyuncu, Orhan Kılıç, Berlin Yüksek Sanatlar Akademisi'ne girmek için yapılan son elemelerde jürinin "Bize öyle bir şey yapın ki isimlerinizi aklımıza kazıyalım!" buyurmasına karşılık jüri masasının üzerine çıkarak jürideki herkese tek tek, yüksek sesle "Orhan!" dedirtmiş ve sonunda da koro halinde tekrarlatmış (tabii ki almışlar adamı)! Kürşat Başar bir yazısında, bir kitabında şöyle yazdığını yazmış: "Birini sevmek için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu gerçekten seviyorsun demektir." Ve son olarak, "Evet, sapıksınız çünkü insansınız." diye minik bir şey (Ertuğrul Özkök'ü tercih etmiyor olmam "Dopamin Nehri'nin kenarında" başlıklı yazısını merak edip okumama engel değildi bu pazar sabahı). Bunu yazmamla aklıma geldi, "P.S. I Love You" filminde kız "Artık hata yapmak istemiyorum" gibi bir şey söylediğinde adam ona "Yanlış türdesin sevgilim, ördek olmalıydın." diye cevap veriyor, süperdi ("Welli you're in the wrong species, love. Be a duck." diye dilinde yazınca hatta daha da süper geliyor bana, bir de aksan ekleyeceksiniz buna). 

Evet makyajımı yapıp okula gidiyorum bir deneme çözmek için. İyi geldi. 

29 Eylül 2011 Perşembe

Il Settembre



Eylül ayı bitmeden bir şeyler daha yazmasam içimde kalacaktı, ben de içimde hiçbir şeycikler kalmasın diye hemen bir şeyler yazıyorum. Eylüllerin bana ne kadar huzur verdiğinden söz edesim vardı hep, fakat bu aralar hem hissedip hem yazamadım. Sadece hissettim kalemi suçsuzca bırakıp; kısmet, başka zaman başka huzurlardan söz edeceğiz. Yarın yağmur yağacakmış. Buraya geçen hafta yağmur yağdı ya, ben o sırada burada değildim. Duyunca kıskanmıştım biraz yağmuru, gün gelip yağmurlu havayı kıskanacağımı da hiç bilmezdim. Allah aşkına takmayın şimdi beni - sadece Eylül bitmeden bir şeyler daha yazmak istedim diye, hava ve su işte.

Yukarı da yeni bir resim koyacağım zaman bulunca, ısınıyor gibiyim yavaş yavaş.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Kurabiye Ayaklı


Denizin ne kadar mavi olduğunu hatırladım şimdi. Uzun zamandır gelmediğim yerdeyim, uzun zaman önce hislerimi çok harekete geçirmiş yerde. Mor çiçeklerin mavinin önünde sıralandığı yerde. Daha öncelerden farklı olarak tavla sesleri eklenmiş sağ taraftan. Başka da pek bir değişiklik yok. İnsanlar yine kendi halinde. Ayaklarım çok acıyor ama çaktırmamaya çalışıyorum. Dün aldım bu ayakkabıları, mavinin denizle pek de alakalı olmayan bir tonu. Gece mavisi gibi bir şey, kocaman da topukları var. Vücudumun her santimetrekaresi gibi ayaklarım da hiçbir ön belirti göstermeksizin günün aklına esen saatlerinde balon gibi şiştiğinden, dün ayaklarıma tam gelen bu ayakkabılar şu an ayaklarımı kurabiye gibi bastırıyor.


Siz pek bilmiyorsunuz ama yazmadığım şu süre zarfında ben yine çok değiştim. Zaten birkaç aydır çok değişik bir değişim geçiriyordum; yalnız her anı keyifli değişimlerden olmayan, gerçek değişimlerden. Zaman zaman çok sıkıcı, insanı ümitsizliğe düşüren ve o ümitsizlik içinde bile çırpınarak az biraz ilerleyebildiğiniz, derken hız kazanıp ayağa kalktığınız ve depar attığınız, ve böyle böyle seyreden değişimlerden. Hâlâ ne olduğumu, nereye geldiğimi tam bilmiyorum. Bundan önce bir kere değişim geçirmiştim, fakat o sürekli keyifli değişimlerdendi. Devamlı ilerliyordum - emekleyerek. Kurtuluşumu, varoluşumu masumiyetle taçlandırıyordum. Bu cümleme dikkat buyurunuz ve hayatınızda bir renk olsun diye kendi açınızdan yorumlayınız. Bakınız bakalım, varoluşunuzu kimilerinin masumiyet buyurduğu kavramlarla taçlandırmaya çalıştınız mı hiç?

Bu süre zarfında somut olarak yaptıklarıma bakacak olursak, yakın geçmişte ailemle ve arkadaşlarımla karışık bir bayram tatili geçirdim. Seneler vardı ki bir tatilin tadı damağımda kalsın. Çandarlı'ya gitmeyi hep hevesle bekler, iple çeker, ailemi habire "Bu sene ne zaman gidiyoruz?" diye darlar, ergenlik döneminde mutlaka birilerine aşık olur, aşk olsun olmasın her sene dönme vakti geldiğinde arabada ağlamaya başlar ve dönüşümüzün ardından bir hafta boyunca orada dinlediğimiz şarkıları dinleyip çektiğim fotoğraflara bakarak hayal dünyasında kalırdım. Bunları hatırlıyorum, çünkü bu sene de iki-üç yılın ardından eskilerden uçarak gelen bu hisleri tattım yeniden. Nasıl acayip geldiğini canlandırabilirsiniz belki aklınızda. Sizi en derinden etkileyen, haftalarca çarpan nemli havanın kokusunu tekrar duyabildiğinizi hesap edin. İki yıldır yazlıkta el sürmediğiniz plaj çantanızı yeniden omzunuza takıp sahile gittiğinizi, ailenizle kaçta döneceğiniz üzerine kavga dövüş ettiğiniz tatlı yazlık gecelerine iki üç yıl sonra yeniden karıştığınızı, hatta gündüz vakti evin serin sessizliğinde kitap okurken mahmurlaştığınızı düşünün. Bütün bunları yapamadığınız zaman zarfında yine orada olduğunuzu ve eskiden bu aşık olduğunuz yerde şimdi neden hiçbir şey hissedemediğiniz sorusu üzerine kahrolduğunuzu, hatta  hissizlikten kahrolmayı bile beceremediğinizi de düşünün düşünebilirseniz. Yani bu bayram hayatıma bir güzellik geldi, ama öylesine uzun ve özlem dolu bir bekleyişin ardından geldi ki haklı olarak çılgına döndüm.

Bir ara şöyle sormuştum kendi kendime, "Hiçbir zaman ortaokulda olduğum kadar mutlu olamayacak mıyım acaba?" Bu soruyu öyle eften püften bir soru gibi sormamıştım. Oldukça derbeder bir halde sormuş olmalıyım. Cevabı bilinen bir soruydu yani benim açımdan, ama bir ümit yine de soruvermiştim işte. Soru, seni şimdi cevaplıyorum - hem de beklediğin cevabın zıddını veriyorum sana.

İki gün de Bodrum'a gittim bayramda, Çandarlı'ya geri döndüm sonunda. Çandarlı'dan Ankara'ya döndüm ve ailemle bir de "road-trip" şansına eriştim. Bakın bundan önceki senelerde de aynı yolculuğu yapmıştık ama ben manen başka yerlerdeydim herhalde. Heyecanımı anlayın istiyorum da ondan ikide bir eskiden şöyleydi, böyleydi diyorum. Senede bir yediğim döner pilavdan bu bloga yazmaya başladığım ilk zamanlar söz etmiş olmalıyım. Her sene yazlığa gidip gelirken Varan'da dururuz ve ben orada çok çok yağlı ve kalın et döner - pilav yerim. Normalde önüme getirseniz yemem. Çok bayıldığım için de yemiyorum artık, neden yiyorum vallahi çok bilmiyorum ama mutlaka yiyorum ve yerken seviyorum, evet. Yedikten sonra midem yanıyor, evet, ama onun keyfi çok başka bir şey. Yılların geçtiğini resmetmek, (hâlâ) yaşıyor olmaya ve hayata saygı durmak gibi bir şey. Yanında da annemin senede bir kereye mahsus aldığı kaymaklı ekmek kadayıfından bir lokma götürmek. Bu sene bunlara kaç zamandır kendim evde yapayım diye düşünüp bir türlü yapamadığım ve yapmak için almış olduğum fazla kilolardan kurtulmayı beklediğim krem karameli de ekledim. Krem karamel de arada bir eklenir zira bu sofraya.


Ertesi sabah Ankara'da klimalardan ve Çandarlı'nın sert rüzgarından sonra kıpırdayamayacak kadar hasta uyandım. Uçak biletimi sonraki güne ertelettim ve Ankara'da hasta olmanın keyfini sürdüm. 

Dönünce evimi temizledim. Yeni taşınmışım gibi, eşyamı severek, neyim var neyim yok görerek, eşyalarımı nasıl aldığımı ve onları alırken neler hissettiğimi düşünerek. Geldiğimde bambum ölmüş sandım, çok üzüldüm. Eve bir girdim ki boynunu bükmüş, yerlere reverans yapmış. Bir damla su kalmamış vazonun içinde. Bambumu suladım, arada bir yapraklarından bir iki tanesini öpmüşlüğüm bile var bir haftadır. Birkaç gün sonra kendine geldi. Bambumla kaç yıldır beraberiz, aslında bir kardeşi de vardı ama o ben Amerika'dayken öldü sanırım. Ona pek üzülmemiştim ama bu sefer çok üzülüverdim. Bambumu atıp yerine yenisini almak, onun kardeşini dekoratif bir eşya olduğu hissiyle çöpe yollamaya benzemeyecekti. Hatta yenisini almayı içim atmayacaktı galiba.

Bir de buraya yazmadığım yazılar da yazmaya başladım. Bunlardan başka çok sevimli şeyler oldu arada, günlük anılar oldu. Örneğin çiçek almaya gittiğim bir dükkanda çiçekçi genç adam yere bir dal çiçek düşürdü ve bana hediye etti, romantik bir sahneydi diyebilirim. Ben de o çiçeği aldım ve o gün başka çiçek almadım kendime. Tam ona uygun minik bir vazo almıştım çünkü taşınırken ve henüz hiç kullanmamıştım. Hep ara sıra kendime çiçekler almayı hayal etmiş ve hiçbir zaman yapmamıştım, o gün bunu yapmak üzere harekete geçtiğimde çiçek kendisi geldi bana. Eve dönmeden önce market alışverişi yaparken çiçeği alışveriş arabasına taktım.


Sonra tatilde bir de kitap bitirdim. Ne var kitap bitirmekte, sürekli kitap bitiriyorum zaten. Durun canım, haybeye bitirmedim ama. Gayet de bir Agatha Christie romanıydı; ama bir Agatha Christie romanını bile haysiyetinizle, gerçekten bitirdiğinizi hissedebilir ve kitapları gerçekten değil, öylesine bitirmiş olduğunuz günlere nanik yapabilirsiniz. Bu kadar hazırlıktan sonra şimdi Irvin Yalom'la devam edebilecek kan geldi damarlarıma.

Bunun yanı sıra Cosmopolitan kanım da geldi. Sağ ayağım beni gerçekten öldürüyor. Facebook öğrencilik hayatımda çok sevmiş olduğum bölüm dışı birkaç hocamla arkadaşlık kurmamı öneriyor. Sağ ayağım soldan neden bu kadar büyük, onu çözemiyorum.

Yalnız bundan sonra fazlaca eskiden şöyleydim, şimdi şöyleyim temasına aynı üslupla değinme yanlısı değilim. Bakın söylüyorum, çok değişik ve temelden değiştim. Bundan sonra da değişeceğim ama deneyimlerim doğrultusunda değişeceğim, elalem beni kendimden öteye doğrulttu diye değil. O yüzden de habire "değişim" demek yerine "yaşadım", "gördüm", "duydum" gibi eylem tanımları ile ardından neler hissettiğimi falan aktarıyor olacağımı öngörüyorum. Eli kalem tuttuğu için kişisel gelişim kitapları yazmaya heveslenen yaza-bili-rler ya da hep ben ben ben diyen egoistler gibi olmayacağım. Çok egoist olduğum zamanlar da yok değil bu arada.