Denizin ne kadar mavi olduğunu hatırladım şimdi. Uzun zamandır gelmediğim yerdeyim, uzun zaman önce hislerimi çok harekete geçirmiş yerde. Mor çiçeklerin mavinin önünde sıralandığı yerde. Daha öncelerden farklı olarak tavla sesleri eklenmiş sağ taraftan. Başka da pek bir değişiklik yok. İnsanlar yine kendi halinde. Ayaklarım çok acıyor ama çaktırmamaya çalışıyorum. Dün aldım bu ayakkabıları, mavinin denizle pek de alakalı olmayan bir tonu. Gece mavisi gibi bir şey, kocaman da topukları var. Vücudumun her santimetrekaresi gibi ayaklarım da hiçbir ön belirti göstermeksizin günün aklına esen saatlerinde balon gibi şiştiğinden, dün ayaklarıma tam gelen bu ayakkabılar şu an ayaklarımı kurabiye gibi bastırıyor.
Siz pek bilmiyorsunuz ama yazmadığım şu süre zarfında ben yine çok değiştim. Zaten birkaç aydır çok değişik bir değişim geçiriyordum; yalnız her anı keyifli değişimlerden olmayan, gerçek değişimlerden. Zaman zaman çok sıkıcı, insanı ümitsizliğe düşüren ve o ümitsizlik içinde bile çırpınarak az biraz ilerleyebildiğiniz, derken hız kazanıp ayağa kalktığınız ve depar attığınız, ve böyle böyle seyreden değişimlerden. Hâlâ ne olduğumu, nereye geldiğimi tam bilmiyorum. Bundan önce bir kere değişim geçirmiştim, fakat o sürekli keyifli değişimlerdendi. Devamlı ilerliyordum - emekleyerek. Kurtuluşumu, varoluşumu masumiyetle taçlandırıyordum. Bu cümleme dikkat buyurunuz ve hayatınızda bir renk olsun diye kendi açınızdan yorumlayınız. Bakınız bakalım, varoluşunuzu kimilerinin masumiyet buyurduğu kavramlarla taçlandırmaya çalıştınız mı hiç?
Bu süre zarfında somut olarak yaptıklarıma bakacak olursak, yakın geçmişte ailemle ve arkadaşlarımla karışık bir bayram tatili geçirdim. Seneler vardı ki bir tatilin tadı damağımda kalsın. Çandarlı'ya gitmeyi hep hevesle bekler, iple çeker, ailemi habire "Bu sene ne zaman gidiyoruz?" diye darlar, ergenlik döneminde mutlaka birilerine aşık olur, aşk olsun olmasın her sene dönme vakti geldiğinde arabada ağlamaya başlar ve dönüşümüzün ardından bir hafta boyunca orada dinlediğimiz şarkıları dinleyip çektiğim fotoğraflara bakarak hayal dünyasında kalırdım. Bunları hatırlıyorum, çünkü bu sene de iki-üç yılın ardından eskilerden uçarak gelen bu hisleri tattım yeniden. Nasıl acayip geldiğini canlandırabilirsiniz belki aklınızda. Sizi en derinden etkileyen, haftalarca çarpan nemli havanın kokusunu tekrar duyabildiğinizi hesap edin. İki yıldır yazlıkta el sürmediğiniz plaj çantanızı yeniden omzunuza takıp sahile gittiğinizi, ailenizle kaçta döneceğiniz üzerine kavga dövüş ettiğiniz tatlı yazlık gecelerine iki üç yıl sonra yeniden karıştığınızı, hatta gündüz vakti evin serin sessizliğinde kitap okurken mahmurlaştığınızı düşünün. Bütün bunları yapamadığınız zaman zarfında yine orada olduğunuzu ve eskiden bu aşık olduğunuz yerde şimdi neden hiçbir şey hissedemediğiniz sorusu üzerine kahrolduğunuzu, hatta hissizlikten kahrolmayı bile beceremediğinizi de düşünün düşünebilirseniz. Yani bu bayram hayatıma bir güzellik geldi, ama öylesine uzun ve özlem dolu bir bekleyişin ardından geldi ki haklı olarak çılgına döndüm.
Bir ara şöyle sormuştum kendi kendime, "Hiçbir zaman ortaokulda olduğum kadar mutlu olamayacak mıyım acaba?" Bu soruyu öyle eften püften bir soru gibi sormamıştım. Oldukça derbeder bir halde sormuş olmalıyım. Cevabı bilinen bir soruydu yani benim açımdan, ama bir ümit yine de soruvermiştim işte. Soru, seni şimdi cevaplıyorum - hem de beklediğin cevabın zıddını veriyorum sana.
İki gün de Bodrum'a gittim bayramda, Çandarlı'ya geri döndüm sonunda. Çandarlı'dan Ankara'ya döndüm ve ailemle bir de "road-trip" şansına eriştim. Bakın bundan önceki senelerde de aynı yolculuğu yapmıştık ama ben manen başka yerlerdeydim herhalde. Heyecanımı anlayın istiyorum da ondan ikide bir eskiden şöyleydi, böyleydi diyorum. Senede bir yediğim döner pilavdan bu bloga yazmaya başladığım ilk zamanlar söz etmiş olmalıyım. Her sene yazlığa gidip gelirken Varan'da dururuz ve ben orada çok çok yağlı ve kalın et döner - pilav yerim. Normalde önüme getirseniz yemem. Çok bayıldığım için de yemiyorum artık, neden yiyorum vallahi çok bilmiyorum ama mutlaka yiyorum ve yerken seviyorum, evet. Yedikten sonra midem yanıyor, evet, ama onun keyfi çok başka bir şey. Yılların geçtiğini resmetmek, (hâlâ) yaşıyor olmaya ve hayata saygı durmak gibi bir şey. Yanında da annemin senede bir kereye mahsus aldığı kaymaklı ekmek kadayıfından bir lokma götürmek. Bu sene bunlara kaç zamandır kendim evde yapayım diye düşünüp bir türlü yapamadığım ve yapmak için almış olduğum fazla kilolardan kurtulmayı beklediğim krem karameli de ekledim. Krem karamel de arada bir eklenir zira bu sofraya.
Ertesi sabah Ankara'da klimalardan ve Çandarlı'nın sert rüzgarından sonra kıpırdayamayacak kadar hasta uyandım. Uçak biletimi sonraki güne ertelettim ve Ankara'da hasta olmanın keyfini sürdüm.
Dönünce evimi temizledim. Yeni taşınmışım gibi, eşyamı severek, neyim var neyim yok görerek, eşyalarımı nasıl aldığımı ve onları alırken neler hissettiğimi düşünerek. Geldiğimde bambum ölmüş sandım, çok üzüldüm. Eve bir girdim ki boynunu bükmüş, yerlere reverans yapmış. Bir damla su kalmamış vazonun içinde. Bambumu suladım, arada bir yapraklarından bir iki tanesini öpmüşlüğüm bile var bir haftadır. Birkaç gün sonra kendine geldi. Bambumla kaç yıldır beraberiz, aslında bir kardeşi de vardı ama o ben Amerika'dayken öldü sanırım. Ona pek üzülmemiştim ama bu sefer çok üzülüverdim. Bambumu atıp yerine yenisini almak, onun kardeşini dekoratif bir eşya olduğu hissiyle çöpe yollamaya benzemeyecekti. Hatta yenisini almayı içim atmayacaktı galiba.
Bir de buraya yazmadığım yazılar da yazmaya başladım. Bunlardan başka çok sevimli şeyler oldu arada, günlük anılar oldu. Örneğin çiçek almaya gittiğim bir dükkanda çiçekçi genç adam yere bir dal çiçek düşürdü ve bana hediye etti, romantik bir sahneydi diyebilirim. Ben de o çiçeği aldım ve o gün başka çiçek almadım kendime. Tam ona uygun minik bir vazo almıştım çünkü taşınırken ve henüz hiç kullanmamıştım. Hep ara sıra kendime çiçekler almayı hayal etmiş ve hiçbir zaman yapmamıştım, o gün bunu yapmak üzere harekete geçtiğimde çiçek kendisi geldi bana. Eve dönmeden önce market alışverişi yaparken çiçeği alışveriş arabasına taktım.
Sonra tatilde bir de kitap bitirdim. Ne var kitap bitirmekte, sürekli kitap bitiriyorum zaten. Durun canım, haybeye bitirmedim ama. Gayet de bir Agatha Christie romanıydı; ama bir Agatha Christie romanını bile haysiyetinizle, gerçekten bitirdiğinizi hissedebilir ve kitapları gerçekten değil, öylesine bitirmiş olduğunuz günlere nanik yapabilirsiniz. Bu kadar hazırlıktan sonra şimdi Irvin Yalom'la devam edebilecek kan geldi damarlarıma.
Bunun yanı sıra Cosmopolitan kanım da geldi. Sağ ayağım beni gerçekten öldürüyor. Facebook öğrencilik hayatımda çok sevmiş olduğum bölüm dışı birkaç hocamla arkadaşlık kurmamı öneriyor. Sağ ayağım soldan neden bu kadar büyük, onu çözemiyorum.
Yalnız bundan sonra fazlaca eskiden şöyleydim, şimdi şöyleyim temasına aynı üslupla değinme yanlısı değilim. Bakın söylüyorum, çok değişik ve temelden değiştim. Bundan sonra da değişeceğim ama deneyimlerim doğrultusunda değişeceğim, elalem beni kendimden öteye doğrulttu diye değil. O yüzden de habire "değişim" demek yerine "yaşadım", "gördüm", "duydum" gibi eylem tanımları ile ardından neler hissettiğimi falan aktarıyor olacağımı öngörüyorum. Eli kalem tuttuğu için kişisel gelişim kitapları yazmaya heveslenen yaza-bili-rler ya da hep ben ben ben diyen egoistler gibi olmayacağım. Çok egoist olduğum zamanlar da yok değil bu arada.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder