29 Eylül 2011 Perşembe

Il Settembre



Eylül ayı bitmeden bir şeyler daha yazmasam içimde kalacaktı, ben de içimde hiçbir şeycikler kalmasın diye hemen bir şeyler yazıyorum. Eylüllerin bana ne kadar huzur verdiğinden söz edesim vardı hep, fakat bu aralar hem hissedip hem yazamadım. Sadece hissettim kalemi suçsuzca bırakıp; kısmet, başka zaman başka huzurlardan söz edeceğiz. Yarın yağmur yağacakmış. Buraya geçen hafta yağmur yağdı ya, ben o sırada burada değildim. Duyunca kıskanmıştım biraz yağmuru, gün gelip yağmurlu havayı kıskanacağımı da hiç bilmezdim. Allah aşkına takmayın şimdi beni - sadece Eylül bitmeden bir şeyler daha yazmak istedim diye, hava ve su işte.

Yukarı da yeni bir resim koyacağım zaman bulunca, ısınıyor gibiyim yavaş yavaş.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Kurabiye Ayaklı


Denizin ne kadar mavi olduğunu hatırladım şimdi. Uzun zamandır gelmediğim yerdeyim, uzun zaman önce hislerimi çok harekete geçirmiş yerde. Mor çiçeklerin mavinin önünde sıralandığı yerde. Daha öncelerden farklı olarak tavla sesleri eklenmiş sağ taraftan. Başka da pek bir değişiklik yok. İnsanlar yine kendi halinde. Ayaklarım çok acıyor ama çaktırmamaya çalışıyorum. Dün aldım bu ayakkabıları, mavinin denizle pek de alakalı olmayan bir tonu. Gece mavisi gibi bir şey, kocaman da topukları var. Vücudumun her santimetrekaresi gibi ayaklarım da hiçbir ön belirti göstermeksizin günün aklına esen saatlerinde balon gibi şiştiğinden, dün ayaklarıma tam gelen bu ayakkabılar şu an ayaklarımı kurabiye gibi bastırıyor.


Siz pek bilmiyorsunuz ama yazmadığım şu süre zarfında ben yine çok değiştim. Zaten birkaç aydır çok değişik bir değişim geçiriyordum; yalnız her anı keyifli değişimlerden olmayan, gerçek değişimlerden. Zaman zaman çok sıkıcı, insanı ümitsizliğe düşüren ve o ümitsizlik içinde bile çırpınarak az biraz ilerleyebildiğiniz, derken hız kazanıp ayağa kalktığınız ve depar attığınız, ve böyle böyle seyreden değişimlerden. Hâlâ ne olduğumu, nereye geldiğimi tam bilmiyorum. Bundan önce bir kere değişim geçirmiştim, fakat o sürekli keyifli değişimlerdendi. Devamlı ilerliyordum - emekleyerek. Kurtuluşumu, varoluşumu masumiyetle taçlandırıyordum. Bu cümleme dikkat buyurunuz ve hayatınızda bir renk olsun diye kendi açınızdan yorumlayınız. Bakınız bakalım, varoluşunuzu kimilerinin masumiyet buyurduğu kavramlarla taçlandırmaya çalıştınız mı hiç?

Bu süre zarfında somut olarak yaptıklarıma bakacak olursak, yakın geçmişte ailemle ve arkadaşlarımla karışık bir bayram tatili geçirdim. Seneler vardı ki bir tatilin tadı damağımda kalsın. Çandarlı'ya gitmeyi hep hevesle bekler, iple çeker, ailemi habire "Bu sene ne zaman gidiyoruz?" diye darlar, ergenlik döneminde mutlaka birilerine aşık olur, aşk olsun olmasın her sene dönme vakti geldiğinde arabada ağlamaya başlar ve dönüşümüzün ardından bir hafta boyunca orada dinlediğimiz şarkıları dinleyip çektiğim fotoğraflara bakarak hayal dünyasında kalırdım. Bunları hatırlıyorum, çünkü bu sene de iki-üç yılın ardından eskilerden uçarak gelen bu hisleri tattım yeniden. Nasıl acayip geldiğini canlandırabilirsiniz belki aklınızda. Sizi en derinden etkileyen, haftalarca çarpan nemli havanın kokusunu tekrar duyabildiğinizi hesap edin. İki yıldır yazlıkta el sürmediğiniz plaj çantanızı yeniden omzunuza takıp sahile gittiğinizi, ailenizle kaçta döneceğiniz üzerine kavga dövüş ettiğiniz tatlı yazlık gecelerine iki üç yıl sonra yeniden karıştığınızı, hatta gündüz vakti evin serin sessizliğinde kitap okurken mahmurlaştığınızı düşünün. Bütün bunları yapamadığınız zaman zarfında yine orada olduğunuzu ve eskiden bu aşık olduğunuz yerde şimdi neden hiçbir şey hissedemediğiniz sorusu üzerine kahrolduğunuzu, hatta  hissizlikten kahrolmayı bile beceremediğinizi de düşünün düşünebilirseniz. Yani bu bayram hayatıma bir güzellik geldi, ama öylesine uzun ve özlem dolu bir bekleyişin ardından geldi ki haklı olarak çılgına döndüm.

Bir ara şöyle sormuştum kendi kendime, "Hiçbir zaman ortaokulda olduğum kadar mutlu olamayacak mıyım acaba?" Bu soruyu öyle eften püften bir soru gibi sormamıştım. Oldukça derbeder bir halde sormuş olmalıyım. Cevabı bilinen bir soruydu yani benim açımdan, ama bir ümit yine de soruvermiştim işte. Soru, seni şimdi cevaplıyorum - hem de beklediğin cevabın zıddını veriyorum sana.

İki gün de Bodrum'a gittim bayramda, Çandarlı'ya geri döndüm sonunda. Çandarlı'dan Ankara'ya döndüm ve ailemle bir de "road-trip" şansına eriştim. Bakın bundan önceki senelerde de aynı yolculuğu yapmıştık ama ben manen başka yerlerdeydim herhalde. Heyecanımı anlayın istiyorum da ondan ikide bir eskiden şöyleydi, böyleydi diyorum. Senede bir yediğim döner pilavdan bu bloga yazmaya başladığım ilk zamanlar söz etmiş olmalıyım. Her sene yazlığa gidip gelirken Varan'da dururuz ve ben orada çok çok yağlı ve kalın et döner - pilav yerim. Normalde önüme getirseniz yemem. Çok bayıldığım için de yemiyorum artık, neden yiyorum vallahi çok bilmiyorum ama mutlaka yiyorum ve yerken seviyorum, evet. Yedikten sonra midem yanıyor, evet, ama onun keyfi çok başka bir şey. Yılların geçtiğini resmetmek, (hâlâ) yaşıyor olmaya ve hayata saygı durmak gibi bir şey. Yanında da annemin senede bir kereye mahsus aldığı kaymaklı ekmek kadayıfından bir lokma götürmek. Bu sene bunlara kaç zamandır kendim evde yapayım diye düşünüp bir türlü yapamadığım ve yapmak için almış olduğum fazla kilolardan kurtulmayı beklediğim krem karameli de ekledim. Krem karamel de arada bir eklenir zira bu sofraya.


Ertesi sabah Ankara'da klimalardan ve Çandarlı'nın sert rüzgarından sonra kıpırdayamayacak kadar hasta uyandım. Uçak biletimi sonraki güne ertelettim ve Ankara'da hasta olmanın keyfini sürdüm. 

Dönünce evimi temizledim. Yeni taşınmışım gibi, eşyamı severek, neyim var neyim yok görerek, eşyalarımı nasıl aldığımı ve onları alırken neler hissettiğimi düşünerek. Geldiğimde bambum ölmüş sandım, çok üzüldüm. Eve bir girdim ki boynunu bükmüş, yerlere reverans yapmış. Bir damla su kalmamış vazonun içinde. Bambumu suladım, arada bir yapraklarından bir iki tanesini öpmüşlüğüm bile var bir haftadır. Birkaç gün sonra kendine geldi. Bambumla kaç yıldır beraberiz, aslında bir kardeşi de vardı ama o ben Amerika'dayken öldü sanırım. Ona pek üzülmemiştim ama bu sefer çok üzülüverdim. Bambumu atıp yerine yenisini almak, onun kardeşini dekoratif bir eşya olduğu hissiyle çöpe yollamaya benzemeyecekti. Hatta yenisini almayı içim atmayacaktı galiba.

Bir de buraya yazmadığım yazılar da yazmaya başladım. Bunlardan başka çok sevimli şeyler oldu arada, günlük anılar oldu. Örneğin çiçek almaya gittiğim bir dükkanda çiçekçi genç adam yere bir dal çiçek düşürdü ve bana hediye etti, romantik bir sahneydi diyebilirim. Ben de o çiçeği aldım ve o gün başka çiçek almadım kendime. Tam ona uygun minik bir vazo almıştım çünkü taşınırken ve henüz hiç kullanmamıştım. Hep ara sıra kendime çiçekler almayı hayal etmiş ve hiçbir zaman yapmamıştım, o gün bunu yapmak üzere harekete geçtiğimde çiçek kendisi geldi bana. Eve dönmeden önce market alışverişi yaparken çiçeği alışveriş arabasına taktım.


Sonra tatilde bir de kitap bitirdim. Ne var kitap bitirmekte, sürekli kitap bitiriyorum zaten. Durun canım, haybeye bitirmedim ama. Gayet de bir Agatha Christie romanıydı; ama bir Agatha Christie romanını bile haysiyetinizle, gerçekten bitirdiğinizi hissedebilir ve kitapları gerçekten değil, öylesine bitirmiş olduğunuz günlere nanik yapabilirsiniz. Bu kadar hazırlıktan sonra şimdi Irvin Yalom'la devam edebilecek kan geldi damarlarıma.

Bunun yanı sıra Cosmopolitan kanım da geldi. Sağ ayağım beni gerçekten öldürüyor. Facebook öğrencilik hayatımda çok sevmiş olduğum bölüm dışı birkaç hocamla arkadaşlık kurmamı öneriyor. Sağ ayağım soldan neden bu kadar büyük, onu çözemiyorum.

Yalnız bundan sonra fazlaca eskiden şöyleydim, şimdi şöyleyim temasına aynı üslupla değinme yanlısı değilim. Bakın söylüyorum, çok değişik ve temelden değiştim. Bundan sonra da değişeceğim ama deneyimlerim doğrultusunda değişeceğim, elalem beni kendimden öteye doğrulttu diye değil. O yüzden de habire "değişim" demek yerine "yaşadım", "gördüm", "duydum" gibi eylem tanımları ile ardından neler hissettiğimi falan aktarıyor olacağımı öngörüyorum. Eli kalem tuttuğu için kişisel gelişim kitapları yazmaya heveslenen yaza-bili-rler ya da hep ben ben ben diyen egoistler gibi olmayacağım. Çok egoist olduğum zamanlar da yok değil bu arada.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Girls Just Wanna Have Fun


Hayatı çok güzel yapan anılar topluyorum. Şöyle:

Geçen sene Ankara'da köşkün önünde koşularıma çıkmaya başladığım ilk sıralarda bir şey fark etmiştim. Köşkün önü yol boyunca demir çitlerle çevrilirdir (ne denir ona, çit denmez sanki) ve içerden de tente gibi, buzlu beyaz bir şeyle kaplı - içerden dışarıyı, dışardan içeriyi göremiyorsunuz pek. Yalnız bazı yerlerde çok ufak, ince açıklıklar var, bir çit blokunun bitip diğerinin başladığı kısımlarda. Koşarken koşarken bir sefer, yere kadar inmeyen demirlerin ardında iki bot gördüm benimle birlikte koşan, içerde. Askerler de koşuyor demek, diye düşündüm. Derken asker o minik açıklığa geldi, durdu ve oradan burnunu uzatıp bana baktı. Acayip şaşırdım, meğer beni görmek için koşuyormuş adam. Güleyim mi ne yapayım bilemedim. O günden sonra dikkat ettim ve hakikaten bakmak için ben koşarken oradan oraya koşup açıklığa gelen nöbetçilere rastladım. Derken bu hafta sonu koştuğum sırada tentelerin kaldırılmış olduğunu gördüm. Çok kısa aralıklarla nöbet yerlerinde bekliyorlardı ve ben de köşkün önünde kan ter içinde koşturuyordum işte. İki tur döndüm, üçüncüyü koşmayı başta düşünmüyordum ama son anda bir tur daha koşmaya karar verdim. Tur dönüşünde bir ara sağ tarafımda bir hareketlilik hissettim. Kafamı biraz sağa çevirdiğimde bir çift değil birkaç çift siyah botun yan yana sıralanmış olduğunu fark edip kafamı kaldırdım ki ne göreyim! On kadar asker, beş tanesi ön sıraya dizilmiş, kalanlar arka tarafa yüksekli alçaklı sıralanmış, hepsi elleri alınlarında selam durmuş gülümsüyorlar! Öyle güzel, öyle inanılmaz bir andı ki! Orada yapacağım en güzel şey benim de onlara selam durmam olurdu herhalde, ama şaşkınlıktan yapamadım bunu. Ne kadar keyiflendiğimi göstermek ve çok çok teşekkürler edebilmek için gülümseyebildiğim kadar gülümsedim sadece, ağzımı esnetebildiğim kadar esnettim, kulaklarıma çektim! Yolun geri kalan kısmında yüzümde büyük, çok mutlu bir gülümseme vardı.

Geçen hafta Kanyon'da Özge'yle buluştuk. Kanyon'da bir saçma durum var, B4 katındaki merdivenlerle B3 katındaki merdivenler ters. Birinde sağdaki yukarı çıkarken öbüründe soldaki yukarı çıkıyor. Bazen şaşırıyorum, karıştırıyorum ne yana gideceğimi. O gün de dalgın dalgın yürüyordum, refleks olmuş artık ilerliyorum işte yukarı çıkmak için. Yürüyen bant duruyordu, üzerine çıkınca hareket edeceğini düşündüm. Çıktım, yürümeye devam ettim, ben birkaç adım attıktan sonra bant geri geri gitmeye başladı ve ben de arkamdaki adamcağızın üzerine doğru yola çıktım! Çarpışacak gibi olduk, sonra gülmeye başladık, adam da gayrı ihtiyari beni takip ediyormuş, o da ne yöne gittiğine falan dikkat etmiyormuş. "Tam da ne hoş bir bayan, diye düşünüyordum, bir anda üzerime doğru gelmeye başladınız, aman nasıl oldu da duydu, halbuki ben içimden düşünüyordum, dedim kendi kendime!" dedi adam, elinde çantası, "Toplantıya gidiyordum, şahane oldu bu hakikaten, günüm çok güzel geçecek!" dedi. Öyle güzel gülüştük, öyle eğlendik ki, bir yandan da iltifatlar işitmek pek hoştu. Havaya aydınlık, sevimli bir samimiyet yayılmıştı, tanışıklık gibi adeta. Adamla yukarı kadar konuşarak yürüdük, sonra "Harika bir gün geçirmenizi diliyorum!" dedi bana, ben de aynısını onun için diledim ve yollarımız ayrıldı.

Özge'ciğimle uzun uzun ne çok konuştuk, aman ne çok konuştuk ikimiz de. Bayılıyorum böyle konuşabilmeye, ne tatlı şey böyle uzun uzun, dolu dolu konuşabilmek. Konuşurken konuşurken Özge'nin arkasında epey tanıdık bir sima fark ettim, kalkıyorlardı masadan. Bana şortları aldıran tatlı teyze! Geriden bize doğru gelirken ben gülümsemeye başladım, teyze de gülümsedi tabii, yanımdan geçerken durdum, "Tanıdınız mı beni?" diye sordum. "Vallahi çıkaramadım ama çok tanıdık yüzünüz!" dedi, kabini ve şortları hatırlattım teyzeciğime, "Ah yavruum, yine her zamanki gibi çok güzelsin!" dedi, ben de "Siz de öylesiniz, ah asıl siz ne güzel, ne hoşsunuz!" dedim, sonra ilerde yine, tekrar karşılaşmayı diledik.


Bunlardan başka hayatımı güzel yapan insanlarla birlikte zaman geçiriyorum, böyle anılar gökten zembille inmiyor ne de olsa. Bunlara sahip olmak için yaşanabilecekleri yerlere gidiyorum, doyasıya yaşıyorum. Renkler canlanıyor, keyifleniyorum. İstemsiz yalnızlıklara ve bezgin alışkanlıklara veda ediyorum.

Sonra, kendime muhteşem bir hediye aldım geçen hafta. Evimin dibindeki kulübe üye oldum. Afedersiniz bastım parayı, girdim içeri! Bunu nasıl ve neden daha önce yapmamış olduğuma akıl sır erdiremedim, ailem de aynı şekilde keşke daha önce yapsaydık deyip durdular. Pahalı gelmişti, gereksiz gibi gelmişti, neticede okulun spor salonuna gidiyordum işte senelerdir. Öte yandan annem telefonda habire yok pilatese gidiyorum, yok yogaya gidiyorum dediği zaman hakikaten kıskanıyordum. Hele annemin o gittikçe sıkılaşan şahane vücudunu gördükçe ve sağda solda "Sırrım pilates!" gibi açıklamalar işittikçe hepten içim gidiyordu. Toplu derslere girmenin keyfinden, spor yapmanın beni nasıl mutlu ettiğinden falan söz etmeme bile gerek yok zaten. Yıllardır okulun salonuna gidip gelirken kendimi motive etmek için ne çabaladım, benimle gelecek bir kişi bile olmadı kaç zamandır. Dergiler mi okumadım, müzikler mi dinlemedim, değişiklikler mi yapmadım; ama bir yerde tak etti artık canıma ve ben buna değerim, dedim. Kimi tahta boyama kursuna gider, kimi dil öğrenir, kimi yemek kurslarına gider, herkesin hayatında değişik birtakım aktiviteler olmalı - benimki de bu! Bunu birkaç aydır neden kendime "lüks" gibi gördüm acaba? Şimdi hayatımda yepyeni bir sayfa açmış gibiyim, resmen şöyle bir silkelenip kendime geldim! Artık canım istediğinde gidip her türlü sporu yapabileceğim, içinde en sevdiğim kafede oturup dersten önce gazetemi okuyabileceğim bir yerim var, cennette gibiyim. Hani parayı bastım falan dediğime de bakmayın, işin şakası. Bilakis okulun spor salonuna verdiğim parayla sigaraya harcadığım parayı birleştirince zaten yeni kulübün masrafı çıkmış oluyor! Kendime yapabileceğim en tatlı, en harika şeyi yaptım!

Ve canım, bugün rejime de giriyorum sanırım. Bu eki son anda yaptım bir anda, gaza geldim herhalde. Bu salak zaten zayıf, ne diye rejim yapıyor denmesin. Bu beş kilo fazla halimi sevmiyorum, gidişim de gidiş değil.  Bir yumuşaklık, bir bıngıllık var üzerimde, aynaya bakınca kendimi tanıyamıyorum! Hakkınızdan geleceğim yerleşik yağlar ve stoklanmış şekerler. Görürsünüz gününüzü. Bir süredir yoktum diye bakıyorum hemen mesken tutmuşsunuz buraları! Hadi canım, hadi canım!

i capelli lisci


Oh, saçlarımı düz yaptım bugün. Çok uzun zamandır toplu geziyordum, çok seviyordum bu sıcaklarda öyle kıvır kıvır toplu saçlarla gezmesini. Böyle daha değişik oluyor, daha farklı bir enerji sanki - enerji demek istemiyordum ama diyecek başka şey bulamadım onun yerine. Enerji, enerjim var, enerji yayıyor gibi söz öbekleri yayık yayık uzatılarak ağızdan ağza çok gezdi sanki, ondan yani pek istemiyorum enerji demek. E'lerin yerini a'lar alıyormuş gibi sesler ve mütemadiyen hızlıca oynayan eller geliyor aklıma, hararetli. E'lerin yerine a koyanlar yüzünden enerji diyemez olmuşum! Neyse, evet düz saçların ve diğer tüm saçların başka bir enerjisi var, saç çok büyük bir değişiklik yaratıyor. Kısa saçlı erkeklerin bundan çok haberi yok mesela. Onlar için de bambaşka bir rahatlık bu biliyorum, rüya gibi geliyor örneğin sabah kalkıp hiçbir şey yapmadan ya da duştan çıkınca kremleyip kurutmadan hazır olmak. İnsan kendinde olmayan şeyi merak ediyor canım. Hep söylerim, yine söyleyesim geldi, hep aslan yelesi gibi saçlarım olsun istedim mesela. Yıkamak, taramak ve kurutmak için şimdikinden daha çok zaman harcardım herhalde, ama şekillendirmek için öyle çok zaman gerekmezdi - çünkü öyle kocaman saç zaten hep şekilli görünüyor, ya da komşunun tavuğu komşuya kaz göründüğü için öyle saçlar bana hep kendiliğinden şekilli geliyor. 

Neyse yahu, saçımı düz yaptım ve bir türlü lafa giremiyorum, girecek doğru lafı bulamadığım için kafama göre takılıyorum demek ki. Hayır saçımı düz yaptım ama düz kalacak sanıyorsam aldanıyorum. İstanbul'da zaten hiç düz kalamayan saçlar bunlar. Hayatımın on sekiz senesini düz fön çekerken havalandırınca daha kabarık görünen saçlarla geçirip İstanbul'a gelince o saçlara elveda demek çok enteresandı. Yapıyorum, sönüyor. Bugün hele bir de Nişantaşı'na yürüyerek gitmeyi planlıyorum öğleden sonra, ne saç kalacak ne baş. İşte aslan yelesi gibi çok saçım olsaydı o zaman ne kadar pörsürse pörsüsün, ne kadar karışırsa karışsın saçlarım yine çok güzel görünürdü. Of, her tarafım saç olurdu! Post gibi saçım olsaydı gerçekten şahane olurdu. Benimkiler o kadar ince telli ki uzamıyor zaten. İnce telli olunca neden uzamıyor onu da anlayabilmiş değilim. Hayır saç öyle canlı değil ki, belli bir yere kadar uzayıp ondan sonra yok artık uzamayayım bilgisini nereden alıyor? Saç uçlarında birtakım almaçlar omuzlarımın biraz aşağısındaki çizgiye varınca "Hedef moleküllere ulaşıldı, stop!" falan mı diyorlar? Çözemiyorum bu durumu!

Evet, saçımı düz yaptım. Saçımı düz yapmadığım zaman zarfında ailemle Avrupa'da, mevsim normallerinin çok dışında bir hafta geçirdik. Oraların soğuk olacağını biliyordum, ama buralar çok sıcakken on sekiz derecenin neye benzeyeceğini kestiremiyordum. Nedir ki on sekiz derece? Hani burada şimdi sonbahar gelecek, alıştıra alıştıra soğuyacak hava, biz de yavaş yavaş neleri giyip giymeyeceğimizi anlayacağız; ama böyle küt diye on sekiz derece denince hırka mı giyilir, kazak mı götürülür, mont mu ceket mi alınır bilemedim bir türlü. Sonunda hazırladım valizi, uyumama vakit kalmadı, gittim havaalanına. Yurt dışı çıkış pulunu almak için sıraya girdiğim sırada kendimi "Allah'ım hayır!!" diyerek resmen yere attım - bütün çantalarımı, şunlarımı bunlarımı bırakıp dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim titrer gibi oldu, az daha dramatize edeyim. Dramatize edilecek durumdu ama - pasaportumu al-ma-mış-tım! 

İtalya'dan döndükten sonra okulda, labda bir gün bilgisayar çantamdan pasaportum çıkmıştı da Serkan'a göstermiştim ve aman demiştik, pasaportu böyle bilgisayar çantasında bırakmak olmaz, her gün oradan oraya giderken düşer falan, neme lazım. Bu kısımdan sonrasını hatırlamıyorum ama. İki olasılık vardı: birincisi ben bu konuşmanın gereklerini yerine getirmemiştim (ki getirdiğimi hatırlamıyordum) ve pasaport bilgisayar çantasında kalmayı sürdürmüştü, ikincisi ise pasaportu bilgisayar çantasından çıkarıp başka yere koymuştum - bu başka yer çalışma odasındaki herhangi bir kutu veya dolap içi olabileceği gibi bir ihtimal fotoğraf makinesinin çantası da olabilirdi. Aile tatilinde iletişim çağıyla çarpık ilişkilerimizi bir kenara bırakmaya karar verdiğimden bilgisayarımı zaten almamıştım yanıma. 

Dizlerimin üzerinde, hayır, olamaz diye yüksek sesle söylene söylene, hayır, buradan çıkmayacak, biliyorum, diyerek, son derece boşa bir çabaymışçasına bilgisayar çantasının fermuarını açtım ve pasaportum oradaydı! Diğer elimde telefon vardı, pasaport oradan çıkmazsa bizimkileri arayıp size iyi eğlenceler, çüüz, ben gelemiyorum diyecektim. Pasaportu fotoğraf çantasına koymamın nedeni de yakında tekrar gideceğimizi ve gezeceğim zaman mutlaka makinemi yanıma alacağımı bilmem - bunu yapmayı düşündüğümü biliyordum da yaptığımı anımsamıyordum, yapmıştım demek! Orada, çıkış pulu sırasında herkese tek tek sarılacaktım neredeyse.

Annemler Ankara'dan gelmiş, salonda bekliyorlardı. Yanlarına gidip durumu anlattım: böyle bir şeyi anneme anlattığımda güleceğimiz kesin ve yani, neticede şu an yanlarında olduğuma göre sorun yok, gülmeyeceğiz de ne yapacağız bu durumun üzerine? Fakat adım gibi biliyorum, babama anlattığımda sinirlenecek, sinirlenmeye ne gerek varsa. Aynen bildiğim gibi de oldu; babam allardan al, morlardan mor beğendi kendine, şekli şemali değişti, gözleri çakmak çakmak oldu. Hiç gülmedi bile.

Bilinç altı tuhaf bir şey: ailemle bir yere gideceğim zaman pasaportumu hakikaten hiç hatırlamıyorum. Sanki onlar benim yerime alırmış gibi geliyor, çocukluk alışkanlıkları ağır basıyor. Bu sefer pasaport aklımın ucundan geçmedi hazırlanırken, hani bir ara düşünmüş ve sonra unutmuş falan değildim hiç. Aklım almıyor nasıl bu kadar dikkatsiz olabildiğimi!




Frankfurt'ta inanılmaz bir yağmur bizi bekliyordu, ben ömrümde böyle yağmur görmedim. Kiraladığımız arabayı babam kullanıyordu, bir ara sağa çekmesi gerektiğini düşündüm çünkü önümüzü göremiyorduk. Araba da böyle son model, acayip bir şeydi, bir hafta krallar gibi gezdik. Önce Lüksemburg'a gittik, annemle babamın masal şehri dedikleri yere. Kocaman ormanların arasında minik bir yer olduğu için sahiden masallara benzemiyor değil. Yol üzerinde Trier diye başka bir kasabaya uğradık, annemle babamın yoldan sapıp maceraya atılma gibi güzel şeylere açık olduklarından hiç haberim yoktu! Son yıllar içerisinde yapmaya başlamışlar demek bunu, önceleri varılacak noktaya mümkün olduğunca çabuk ulaşmak yegane hedefimizdi. Benim çok hoşuma gitti bu yeni tutum. 


İkinci gün Hollanda'da Brunssum'a geçtik, inanır mısınız tek bir genç yoktu sanki Brunssum'da. Çok tatlı bir köpekçik vardı ama bir otelde, beyaz bir terrierdi ve sanki yıllardır bizi tanırmış gibi sevip kucağımıza atladı, oturdu. Tonton'dan ne kadar farklı, bırakın kucağa kendi çıkıp oturmayı, biz alıp kucağımıza oturtmaya kalksak saniyesinde atlar aşağı! Akşam babamın toplantı yapacağı kimselerle yemek yedik, onlardan birinin tavsiyesi üzerine annemle ikimiz ertesi gün Valkenburg'a gittik babam toplantıdayken. Brunssum'un sessizliği ve boşluğundan sonra Valkenburg'un turistik sokakları ve dükkanlarını dolaşmak çok renkliydi. Babamın işi bitince yine arabamıza atladık ve Frankfurt'a ulaştık sonunda. Bir akşam yemeğimizi Zarges'te yedik, Michelin yıldızlı bir restoranda ilk kez yemek yemiş olduk, işte o sıra tabii parmaklarımızı falan da yedik.

Valkenburg'da bir sabunlar vardı, öyle güzel kokuyorlardı ki gözlerim doldu! Koklarken çocukluğumu, teyzelerimi, böyle birtakım saf şeyler hatırlar gibi oldum. Annem al bunlardan bol bol dedi, şöyle altı yedi tane toplamıştım önce, ama sonra sadece bir tane almaya karar verdim. Minik bir kesenin içinde çalışma odama koydum, arada bir kokusu geliyor burnuma, ne güzel kokuyor inanılır gibi değil! Doğal, gerçek sabunlar böyle buram buram kokarmış meğer.


18 Ağustos 2011 Perşembe

Poşet


O kadar çok yarım kalmış işim var ki, sırf bu yüzden cümlelerim hep "sanki" diye bitiyor; ama bu sefer kendimden emin konuşacağım. Yarım kalmış çok, çok işim var. Bağlaçları da sevmiyorum bugün, bağlaçlar hep bir şeylere bahane buluyor, kendinden önce gelen her şeyi sorguluyorlar. "Ama"lar, "oysaki"ler, "halbuki"ler, hele benim şu "belki"lerim, "bazen"lerim ve az önce belirttiğim "sanki"lerim. 

Bu "bazen", "belki" ve "sanki"yi kendimi temize çıkarmak için kullanıyor olabilirim. Sürekli bir kendimi "doğru" aktarma telaşındaydım ya hani - o "doğru" nasıl oluyorsa artık. Bazı duygulara her zaman değil, yalnızca "bazen" kapıldığımı kesinlikle belirtmem gerekiyordu ki bir yanlış anlaşılma olmasın, o duygulara hep kapıldığım yanılgısına düşülmesin. Ben öyle kötü ve karanlık hislere ya da edepsiz düşüncelere yalnız "bazen" kapılırım. "Bazen" üzülürüm ve "bazen" çılgınlaşırım. Geri kalan zamanda ben olmayan, ama çok "doğru" olan şeyler yaparım ve bu zaman "bazen"den daha uzundur. 

Bana dayatılan "doğru" şeyleri yapmaya koyulduğum vakit içime bir şeyler çöreklenir, nereden gelip beni kısıtladıklarını bilemem ve kendimi yaşayamadığım için bu garip duyguların bana ait olduklarını da hissedemem. Onları tanımlayamadığım için habire "sanki" der dururum hislerimi açıklamaya yeltenirken, halimi çözümleme çabalarım da "belki"nin lokomotif olduğu uzun, upuzun bir tren olur geçer.


En kötüsü "bazen"leri ve "belki"leri yaşayabilmek için delicesine bir özlem duymak - kocaman bir torba var, itelenerek ve ötelenerek bu torbanın ağzına kadar getirilmişim dışardan ve son bir atışla torbanın içine düşüvermişim. Torbanın malzemesi diğer kimselerin yargı, görüş ve değerlerinden yapılma olduğu için aramızda bir ten uyumu yokmuş, ağzı da bir güzel bağlanmış. Malzemesi gereği pek dayanıksız, eski püskü torbalardanmış; öyle içine çay dökebileceğiniz akıtmayan torbalardan değil yani. Ben bir iki debelenecek gücü bulduğum, daha doğrusu yaradılışım gereği bastırılmış isyanlarımı daha fazla bastıramayarak içgüdüsel biçimde kıpırdandığım zaman ufak delikler açılmış. O deliklerden bana ait zerreler içeri girmeye başlamış, ama nerede oldukları o kadar belirsizmiş ki bir girip bir çıkıyorlar, çok arada derede burnuma çalınıyorlarmış. Torbanın içinde onlarla çarpışmak öyle hoşuma gitmiş ki iyice kahrolmuşum, zira içimin kıpır kıpır olmasının nasıl bir şey olduğunu tatmışım yeniden ve onu bir bulup bir kaybetmek canıma okuyormuş.

Bana ait olduğu için bu kadar iyi hissetmemi sağlayan, fakat torbanın içinde "yasaklı" olan her şeye duyduğum özlem "bazen" ve "belki"lerle anlatılmaya mahkum oldu işte, malzemesi yargılar ve içi hava yerine "korku"yla dolu torbayı oluşturan kimse kızmasın, gücenmesin diye. Korkuyu o kadar çok soludum ki asıl hava dediğimiz şeyi unuttum. Tek bir harekette patlatsam torbayı, çıksam temiz havaya, korku ve yargılar olmadan nasıl çıplak kalırım kim bilir.

Hayatın güzelliğinin bu çıplaklıkta, bu özgürlükte olduğunu unutacak kadar uzun süre bir poşette yaşadım. 

31 Temmuz 2011 Pazar

Platonik Aşklarım


Ne zaman dışarda hafif bir esinti olduğunu anlasam, yaprakların kıpırdadığını ve bulutların güneşi engellemediğini görsem kendimi dışarı atmak istiyorum. Dışarda yapmak istediğim bir şey, gitmek istediğim bir yer yoksa, evimde, kendi halimde de iyiysem çelişkiye düşüyorum, oysa çelişki pek tatlı bir şey değil. Tam karşımda kocaman bir ağaç var, ne kadar uzun ve ulu olduğunu belki ilk kez böylesine, şu an fark ediyorum. Nedir beni kendisine çağıran bu şey? Ağacın yaprakları beni çağırıyor, ama bana ne vaat ediyor? Buradan bakınca öyle çekici, öyle dayanılmaz duruyor ki yanına gitmediğim her an kaybediyorum. Yanına gittiğimde ise o büyülü çağrısından eser kalmıyor; rüzgarın sesi, havanın kokusu yok. Her dalında ayrı bir enerjiyle karşımda dans eden şu ağaç, cezbedip ümitlere boğduktan sonra ortada bırakacak beni. 

Yapacak bir işim, gidecek bir yerim, konuşacak kimsem, mutluluğumu paylaşıp gözyaşlarımı silecek bir sevgilim olmadan da mutlu olmak istiyorum. Yalnızlığı bu kadar seviyorken bir başkasına ihtiyaç duyabileceğim fikri çok lüzumsuz, bir o kadar da olanaksız geliyor. Kendi kendine yetebilmek nereye kadar mümkün? Dün kendimle ilgili bir şey hatırladım: kendimi tanımlarken sevdikleriyle yaşayan, hayatını sevdikleriyle anlamlandıran ve hayatın anlamını sevmekle bağdaştıran biri olduğumu söylemiştim zamanında, kendi kendime. Sevmeyi çok sevdiğimi söylemiştim. Sevmiyorum şimdi, sevemiyorum ya da bazen çok seviyor ama o kadar sevilmediğimi görüp geri çekiliyorum. Beni o kadar sevmediğini görüp kendimi geri çektiğim şeyler insanlar değil fakat, bir önceki cümleden öyle bir anlam çıkıyor sanki; ama hayır, insanlardan söz etmiyorum. İnsanlarla aramdaki sevgiyi irdelemiyorum, o bir şekilde olması gerektiği gibi gelişiyor zaten; ben eşyadan, cansız varlıklardan, duygulardan söz ediyorum. Bazen hüzün beni yeteri kadar sevmiyor, heyecan beni kandırıyor. Bir tabak yemek hemen bitip kayboluyor, o zaman o da beni benim onu sevdiğim kadar sevmiyor. Mutluluktan söz etmeyeceğim, çünkü bir şeyler beni yeteri kadar sevdiğinde onun adı mutluluk oluyor; mutluluğun beni sevmesi ya da sevmemesi gibi bir şey yok. Kelimeleri çok seviyorum ama hava onları benim kadar sevmiyor, dağıtıp her yere saçıyor hepsini, içiyor. Ben gözyaşlarını ne çok sevsem de boğazımdaki uyuşukluk kadar sevemiyorum, o hepsini kendine saklıyor ve dışarı bırakmıyor. 

Bazen öyle anlar geliyor ki sevmeye üşeniyorum artık. Sevecek enerjim kalmıyor, bir kere de onlar beni sevsin istiyorum. Kırmızı koltuğum beni öyle sevsin, bana öyle bir sarılsın ki üzerinde kitap okurken derin bir uykuya dalayım. Uyurken terlesem bile bağrına bassın beni koltuğum, uyandığımda gülümseyeyim. Yastıklarım beni öyle çok sevsinler ki hepsiyle yumak olayım akşamları. Perdelerim çok sevsin beni, oyunlu oyunlu geçirsinler ışığı aralarından, kapandıklarında ayrı, açıldıklarında ayrı aydınlansın içerisi. Hiç tasalanmadan sevelim birbirimizi, yatma saati geldiğinde yeteri kadar sevmiş ve sevilmiş olalım, birbirimize göz kırpıp öyle bitirelim günü. Birbirimizi unutmadan, birbirimizin peşinde koşmadan, ve böylece peşinde koşmaktan bıkıp yorulmadan, yorgunluktan görmeyi bırakıp onun yerine bakıp geçmeden, bakıp geçiyorum diye üzülmeden yaşasak birbirimizi.

Ne olurdu biraz daha sevseydi şu ağaç beni, yanına çağıracağına müthiş bir huzurla durduğu yerden selamlasaydı! Karşılıklı gülüşseydik, o kıpırdanırken ben çayımı içseydim ve aramızdaki metrelerin önemi yitip gitseydi. O burada yazı yazıyormuş, ben esintide uçuşuyormuşum gibi hissetseydik. 


Civciv


"Karnımız çöle dönmesin" kampanyası devam ediyor. Geceleri Galatasaray holiganı gibi geziyorum, karnım sarı kırmızı. Cuma günü ezcaneye gittim, şöyle ufak bir parçamı gösterdim eczacıya ve beni hemen polikliniğe yolladılar. Doktorcuğum sağ olsun bana bir ilaç reçetesi verdi, bunu on beş gün sabah akşam sür, on beş gün sonra da kontrole gel, hiç iz miz kalmaz merak etme dedi. Ezcanede ilacı yaptırdım; civciv sarısı, pek sevimli bir şey. Akşam ilacı bir sürdüm ki bütün üstüm başım sapsarı kesildi. Ne giyeceğimi şaşırdım, bir süre hiçbir şey giymedim zaten, ondan sonra da bulabildiğim en feda edilesi ve kapalı tişörtü geçirdim üzerime. Tişörtün içi sapsarı oldu tabii, dedim ben bu kremi sabahları hayatta süremem. Bir yere oturamadım, koltuğun üzerine çarşaflar falan serdim. Hastane kremi gibi bir şey yani bu, orada sürecekler ve üzerine de o koca gömleklerden geçirecekler, oradaki yatak falan batabilir mühim değil tabi; ama burda, evde, gün içinde nasıl süreyim ben onu? Yunan tanrıçaları gibi örtüler sarınıp gezmem lazım on beş gün, mümkün değil.

Yalnız deri acayip çabuk iyileşiyor nazar değmesin. Artık hiç acım kalmadı, ayrıca gördüğüm kadarıyla ön tarafım da baya bir bronzlaşmış yani. Şimdi tabi tam anlaşılmıyor ama iyileştikten sonra daha bir anlaşılacak. Anlaşılınca ne olacaksa sanki işte. 

Dün ne yaptım biliyor musunuz, siyah yüksek belli eteğimi ve narçiçeği rengi tişörtümü giydim. Altına da taa geçen sene bayıla bayıla aldığım narçiçeği apartman topuklu açık ayakkabılarımı giydim ve öyle çıktım dışarı. Fark ettim ki uzun bir zaman kendimi hep böyle giysilerden uzak tutmuş, dikkat çekmekten korkar gibi saklamışım kendimi hep. Nasıl diyeyim, fazla göze batmaktan, fark edilmekten, bakılmaktan hep çekinmişim; çünkü her bakışta yadırgandığımı hissetmekten ürkmüşüm. Hep alçak gönüllü, az biraz sıradan olmak için epey gayret sarf etmişim. Topuklularımı, elbiselerimi terk etmişim, bir yanımla hep küçük bir kız olarak kalmaya çalışmışım. Kadın olmanın vaktinin gelmediğini düşünmüşüm, göze çarpan bir kadın olmamak için elimde peluş ayıcıklarla gezebilirmişim belki.

Evin kızı olmaktan çıkıp bu hayatta bir birey, kendi başına bir insan olduğunu fark etmek enteresan bir şey. Garip, günlerden bir gün, sanki durup dururken dank etti kafama. Ailenin küçük kızı, yönlendirilmesi ve korunması, tavsiyeler verilmesi gereken biri değil; kendi hayatına yön vermesi icap eden, başarıları da hataları da kendine ait, kimseye verecek hesabı bulunmayan, davranışlarının sorumluluğunu yalnız kendi omuzlarında taşıyan biri olduğumu fark ettim. Acayip bir şey bu; yepyeni bir kimlikle doğmak, bambaşka bir sayfa açmak gibi. Bu farkındalık beni rahatlattı, özgürleştirdi. 



Geçen akşam annemle kendime risotto pişirdim! İlk kez risotto pişiriyorum, risottoyu delicesine sevmeme rağmen hiç pişirmemiştim; çünkü o kadar çok seviyordum ki risotto pişirmek için en doğru zamanın gelmesini bekliyordum hep. Öyle bir zaman olmalıydı ki görüntümden memnun olmalıydım, sporumu yapmış olmalıydım, açlığımı ayarlamalıydım, şunu yapmalıydım bunu yapmalıydım, hepsi hepsi bir tabak risottonun keyfine varabilmek için. Bu kadar düşününce hiçbir şeyin keyfi kalmadığı gibi risottonun da kalmıyordu herhalde. Böylece tüm düşünceleri bir kenara bıraktım, kendimi istediğim şeyi yiyebilecek kadar iyi hissediyordum yeniden ve bütün malzemeleri toparlayıp uzun uzun pişirdim. Enfes, şahane bir şey oldu. Yanına da pembe şarabımdan bir kadeh koydum. Şarap içtiğim gün meyve yememe olayıma da boş verdim üstelik, yalnız elmalarımı değil annemin aldırdığı kirazlardan ve kayısılardan da yedim. Bir de baktım ki şişmanlayıp patlamamışım.

Hayatımdaki stres faktörünü azaltmaya çalışıyorum. Zaten hayatımda hiçbir stres yok, aslında bakarsanız her şey son derece tıkırında. Bütün stres beynimde, düşüncelerimde. Kendimi içten içe kemiriyor, yiyip bitiriyorum. Bunu yaptığımı her fark edişimde kendimi frenlemeye çalışıyorum. Duygularımı analiz etmeye çalışıyorum, analizin de fazlası zarar ama belki bu aralar bunu yapmam gerekiyor. O fazlası zarar olan analizi bir kenara bırakıp yaşamaya devam ettiğim, tüm ödevlerimi yerine getirdiğim ve gayet iyi olduğumu düşündüğüm zamanlar da oldu; ama sonrasında o hissizlik büyüdü, büyüdü ve bomba gibi düştü gündelik yaşantımın orta yerine. Madem öyle, ben de bu gecikmiş düşüncelerimi şimdi evirip çeviriyor, düzenleyip hale yola koymaya çalışıyorum.

Dün Harry Potter'ı izledim. İlk 3D film deneyimim buydu ve 3D reklamlar acayip hoşuma gitti. Bir Harry Potter fanı olmadığım, kitapların hiçbirini okumadığım halde ilk iki filmi kendi kendime evde izlemiş ve epey sevmiştim, ama o kadar yıllar geçmiş ki üzerinden. Zaten ilk iki filmde küçücüklerdi ve habire büyü falan yapıyorlardı, şimdiki gibi öyle kavga dövüş yoktu hiç! Serinin diğer filmlerini hayal meyal hatırlıyorum, sondan bir önceki filmi izleyeli iki sene olmuştu. Geçenlerde bu son filmin birinci bölümünü izledim evde, ikincisini izleyebileyim diye. Anlayamadığım daha doğrusu hatırlayamadığım birtakım şeyler vardı tabi, ama dün son bölümü izlerken kendimi resmen Harry Potter'ın dünyasıyla büyümüş biri gibi hissettim. Snape kötü biri olamaz, diyordum hep kendi kendime ve onun yıllarca ne kahramanlıklar yaptığı bir bir ortaya çıkınca çok duygulandım, heyecanlandım, içim kıpır kıpır oldu. Malfoy'un neler yaptığını tam anlamadım ama o da kötü değil gibi geldi bana, pek severdim o çocukcağızı da zaten, ona da ayrı sevindim. Sürekli duygulanıp içten içten gülümserken buldum kendimi. Nasıl diyeyim böyle bir gaza geldim, bir heyecan doldum - çok uzun zamandır hissetmediğim şeyler bunlar ve bir film bunu bana yaşatmayı başardı. Yıllar vardır bir filmden çıktıktan sonra gerçek dünyaya dönmenin garipliğini duyumsadığım, filmin atmosferinden bir anda kurtulamadığım. Filmleri izlerken bile tilkilerimden kurtulamıyordum demek, bu sefer ise eskilerdeki gibi yaşadım bir filmi ve yaşadığımı hissettim.