Oh, saçlarımı düz yaptım bugün. Çok uzun zamandır toplu geziyordum, çok seviyordum bu sıcaklarda öyle kıvır kıvır toplu saçlarla gezmesini. Böyle daha değişik oluyor, daha farklı bir enerji sanki - enerji demek istemiyordum ama diyecek başka şey bulamadım onun yerine. Enerji, enerjim var, enerji yayıyor gibi söz öbekleri yayık yayık uzatılarak ağızdan ağza çok gezdi sanki, ondan yani pek istemiyorum enerji demek. E'lerin yerini a'lar alıyormuş gibi sesler ve mütemadiyen hızlıca oynayan eller geliyor aklıma, hararetli. E'lerin yerine a koyanlar yüzünden enerji diyemez olmuşum! Neyse, evet düz saçların ve diğer tüm saçların başka bir enerjisi var, saç çok büyük bir değişiklik yaratıyor. Kısa saçlı erkeklerin bundan çok haberi yok mesela. Onlar için de bambaşka bir rahatlık bu biliyorum, rüya gibi geliyor örneğin sabah kalkıp hiçbir şey yapmadan ya da duştan çıkınca kremleyip kurutmadan hazır olmak. İnsan kendinde olmayan şeyi merak ediyor canım. Hep söylerim, yine söyleyesim geldi, hep aslan yelesi gibi saçlarım olsun istedim mesela. Yıkamak, taramak ve kurutmak için şimdikinden daha çok zaman harcardım herhalde, ama şekillendirmek için öyle çok zaman gerekmezdi - çünkü öyle kocaman saç zaten hep şekilli görünüyor, ya da komşunun tavuğu komşuya kaz göründüğü için öyle saçlar bana hep kendiliğinden şekilli geliyor.
Neyse yahu, saçımı düz yaptım ve bir türlü lafa giremiyorum, girecek doğru lafı bulamadığım için kafama göre takılıyorum demek ki. Hayır saçımı düz yaptım ama düz kalacak sanıyorsam aldanıyorum. İstanbul'da zaten hiç düz kalamayan saçlar bunlar. Hayatımın on sekiz senesini düz fön çekerken havalandırınca daha kabarık görünen saçlarla geçirip İstanbul'a gelince o saçlara elveda demek çok enteresandı. Yapıyorum, sönüyor. Bugün hele bir de Nişantaşı'na yürüyerek gitmeyi planlıyorum öğleden sonra, ne saç kalacak ne baş. İşte aslan yelesi gibi çok saçım olsaydı o zaman ne kadar pörsürse pörsüsün, ne kadar karışırsa karışsın saçlarım yine çok güzel görünürdü. Of, her tarafım saç olurdu! Post gibi saçım olsaydı gerçekten şahane olurdu. Benimkiler o kadar ince telli ki uzamıyor zaten. İnce telli olunca neden uzamıyor onu da anlayabilmiş değilim. Hayır saç öyle canlı değil ki, belli bir yere kadar uzayıp ondan sonra yok artık uzamayayım bilgisini nereden alıyor? Saç uçlarında birtakım almaçlar omuzlarımın biraz aşağısındaki çizgiye varınca "Hedef moleküllere ulaşıldı, stop!" falan mı diyorlar? Çözemiyorum bu durumu!
Evet, saçımı düz yaptım. Saçımı düz yapmadığım zaman zarfında ailemle Avrupa'da, mevsim normallerinin çok dışında bir hafta geçirdik. Oraların soğuk olacağını biliyordum, ama buralar çok sıcakken on sekiz derecenin neye benzeyeceğini kestiremiyordum. Nedir ki on sekiz derece? Hani burada şimdi sonbahar gelecek, alıştıra alıştıra soğuyacak hava, biz de yavaş yavaş neleri giyip giymeyeceğimizi anlayacağız; ama böyle küt diye on sekiz derece denince hırka mı giyilir, kazak mı götürülür, mont mu ceket mi alınır bilemedim bir türlü. Sonunda hazırladım valizi, uyumama vakit kalmadı, gittim havaalanına. Yurt dışı çıkış pulunu almak için sıraya girdiğim sırada kendimi "Allah'ım hayır!!" diyerek resmen yere attım - bütün çantalarımı, şunlarımı bunlarımı bırakıp dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim titrer gibi oldu, az daha dramatize edeyim. Dramatize edilecek durumdu ama - pasaportumu al-ma-mış-tım!
İtalya'dan döndükten sonra okulda, labda bir gün bilgisayar çantamdan pasaportum çıkmıştı da Serkan'a göstermiştim ve aman demiştik, pasaportu böyle bilgisayar çantasında bırakmak olmaz, her gün oradan oraya giderken düşer falan, neme lazım. Bu kısımdan sonrasını hatırlamıyorum ama. İki olasılık vardı: birincisi ben bu konuşmanın gereklerini yerine getirmemiştim (ki getirdiğimi hatırlamıyordum) ve pasaport bilgisayar çantasında kalmayı sürdürmüştü, ikincisi ise pasaportu bilgisayar çantasından çıkarıp başka yere koymuştum - bu başka yer çalışma odasındaki herhangi bir kutu veya dolap içi olabileceği gibi bir ihtimal fotoğraf makinesinin çantası da olabilirdi. Aile tatilinde iletişim çağıyla çarpık ilişkilerimizi bir kenara bırakmaya karar verdiğimden bilgisayarımı zaten almamıştım yanıma.
Dizlerimin üzerinde, hayır, olamaz diye yüksek sesle söylene söylene, hayır, buradan çıkmayacak, biliyorum, diyerek, son derece boşa bir çabaymışçasına bilgisayar çantasının fermuarını açtım ve pasaportum oradaydı! Diğer elimde telefon vardı, pasaport oradan çıkmazsa bizimkileri arayıp size iyi eğlenceler, çüüz, ben gelemiyorum diyecektim. Pasaportu fotoğraf çantasına koymamın nedeni de yakında tekrar gideceğimizi ve gezeceğim zaman mutlaka makinemi yanıma alacağımı bilmem - bunu yapmayı düşündüğümü biliyordum da yaptığımı anımsamıyordum, yapmıştım demek! Orada, çıkış pulu sırasında herkese tek tek sarılacaktım neredeyse.
Annemler Ankara'dan gelmiş, salonda bekliyorlardı. Yanlarına gidip durumu anlattım: böyle bir şeyi anneme anlattığımda güleceğimiz kesin ve yani, neticede şu an yanlarında olduğuma göre sorun yok, gülmeyeceğiz de ne yapacağız bu durumun üzerine? Fakat adım gibi biliyorum, babama anlattığımda sinirlenecek, sinirlenmeye ne gerek varsa. Aynen bildiğim gibi de oldu; babam allardan al, morlardan mor beğendi kendine, şekli şemali değişti, gözleri çakmak çakmak oldu. Hiç gülmedi bile.
Bilinç altı tuhaf bir şey: ailemle bir yere gideceğim zaman pasaportumu hakikaten hiç hatırlamıyorum. Sanki onlar benim yerime alırmış gibi geliyor, çocukluk alışkanlıkları ağır basıyor. Bu sefer pasaport aklımın ucundan geçmedi hazırlanırken, hani bir ara düşünmüş ve sonra unutmuş falan değildim hiç. Aklım almıyor nasıl bu kadar dikkatsiz olabildiğimi!
Frankfurt'ta inanılmaz bir yağmur bizi bekliyordu, ben ömrümde böyle yağmur görmedim. Kiraladığımız arabayı babam kullanıyordu, bir ara sağa çekmesi gerektiğini düşündüm çünkü önümüzü göremiyorduk. Araba da böyle son model, acayip bir şeydi, bir hafta krallar gibi gezdik. Önce Lüksemburg'a gittik, annemle babamın masal şehri dedikleri yere. Kocaman ormanların arasında minik bir yer olduğu için sahiden masallara benzemiyor değil. Yol üzerinde Trier diye başka bir kasabaya uğradık, annemle babamın yoldan sapıp maceraya atılma gibi güzel şeylere açık olduklarından hiç haberim yoktu! Son yıllar içerisinde yapmaya başlamışlar demek bunu, önceleri varılacak noktaya mümkün olduğunca çabuk ulaşmak yegane hedefimizdi. Benim çok hoşuma gitti bu yeni tutum.
Valkenburg'da bir sabunlar vardı, öyle güzel kokuyorlardı ki gözlerim doldu! Koklarken çocukluğumu, teyzelerimi, böyle birtakım saf şeyler hatırlar gibi oldum. Annem al bunlardan bol bol dedi, şöyle altı yedi tane toplamıştım önce, ama sonra sadece bir tane almaya karar verdim. Minik bir kesenin içinde çalışma odama koydum, arada bir kokusu geliyor burnuma, ne güzel kokuyor inanılır gibi değil! Doğal, gerçek sabunlar böyle buram buram kokarmış meğer.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder