11 Ekim 2010 Pazartesi

Bir otobüs filmi



Bugün otobüsle eve dönerken yolculuğumun bir film olmasını düşledim. Solumda oturan çocuk, otobüs kalkmadan biraz önce cep telefonuyla konuşuyordu. "Moralim bozuktu işte ya..." dedi, bu sırada ben montumu çıkartarak kaldığım yerden müzik dinlemeye dönmeye çalışıyordum. Sağımdaki düzgün giyimli, eh fena da sayılmaz diğer çocuğun stili ve havası, telefon ekranının dinlemekte olduğu radyo istasyonunu, hatta diğer istasyon seçeneklerini ifşa etmesiyle yerle bir olmuştu.

Otobüsün en arka sırasında oturduğumuz için diğerlerinden daha yüksekte bir beşliydik. Binen, ilerleyen, aranan, gülen veya ifadesiz herkesi rahatça gözlemleyebiliyorduk. Sonra herkes kendi dünyasına döndü. Ben, fon müziklerime döndüm. Kızın yürüdüğü, esintinin rahatsız etmediği, kızın yorulmadığı, müziğin kızı beslediği bir sahneydi. Otobüse insanlar doluşuyordu ve kamera seçmece odaklanıyordu kimisine. Sevgilisine su şişesi uzatan kız, şişeden bir yudum alıp kalanı sevgilisine uzatan oğlan, gülerek arkaya ilerleyen kaküllü kız, elleri dövmeli başka bir kız, kaküllü kızla alakalıymış gibi görünen ama sonradan bu hususta kafamı karıştıran oğlan. Müzik hepsini çarpıcı, yaşanılır kılıyordu ve hareketleri, örneğin kaküllü kızın arkaya doğru yürürken yüzüne yayılan heyecanlı gülüş, sahnenin yansıttıkları vurgulansın diye ağır çekim olabiliyordu. Morali bozuk oğlanın omzuna yaslanıp mutlulukla hüznü aynı anda barındıran belli belirsiz gözyaşları dökmeliydim, ve bu harika bir film olduğu için o hiçbir şey yapmadan dışarıyı izlemeye devam etmeliydi. Benden etkilenmez, bana soru sormaz, bana katılmazdı. Müzik çalardı ve o yalnızca sahneye gereken bir omuz olmayı sürdürürdü. Sadece, herhangi bir omuz. Müzik ve sahne bunu gerektiriyordu.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Gerçekten (4)


Gerçek, insana gerçekten iyi gelendir. Sana göre olmadığını bildiğin bir yolda ilerlemeye çalışıyorsan ya fazla muhakeme sahibi değilsin, ya da toysun, kendinin farkında değilsin. Kendinden çok emin birkaç arkadaşım oldu, onların yolunu değiştiremezdiniz. Kendilerine uymayanı belirler, bilir, yapmazlardı. Bir ara o kadar katı değildim; örneğin lise çağlarımda ve bir anda, o zamana kadar hiç sevmediğim birtakım ayakkabılar, renkli çoraplar giydiğim, gözlerime cart renkte makyaj yaptığım, postacı çanta taktığım çok kısa bir dönem oldu. Bir nevi ortama uyum sağlamaydı, üzüm üzüme baka baka kararıyordu. En fazla bu kadar ödün verebilmiştim yine de; dış görünüşümdeki değişiklik içimde hiçbir şeyi farklılaştırmamıştı. Kendimi değiştirmek peşinde değildim. Aynadaki alışılmamışlık ise yalnız eğlenceliydi ve pek de önemli değildi; çünkü o yaştaydım ve o yaşta pek de bana ait olmayan bir tarza bürünmem en fazla gülünç olabilirdi, (bir orta yaş krizi gibi) endişe verici değil.

Büyüdükçe her şey büyüyor ve seçimlerimiz önem kazanıyor. Her şey daha "gerçek" oluyor ve bunda içerleyecek bir şey yok aslında! İnsan seçimlerini sevmeye, onlardan ötürü gurur duymaya başlıyor. Renkli çorap giyen kızı hayretle ve gülerek anıyorum. Sonrasında içinin bir türlü atmadığı birtakım insan ve olguların peşinden gitmeye çalışan, bu işte ciddi bir yanlışlık olduğunu gördüğü halde eli mahkummuşçasına sessiz izlemekte, başka bir kız daha tanıdım. 

Sonra kendimi tanıdım ve anladım.

Anladım ki gerçek, insana gerçekten iyi geliyor. İnsana iyi gelen şey kalıcı olurken, içimizde ufak şüpheler doğuran tüm diğerleri bizi teğet geçiyor. Gerçek olmayan birini ele alalım: hayır, kötü biri değil. Evet, güzel konuşuyor. Evet, o an için güldürüyor, ya da düşündürüyor, ya da başka bir şey - uygun. Ama bana ait değil, benim gerçeğim değil. Bir uygun var, bir de asıl.

Konuştuğu zaman ayırt edebiliyorum artık onu. Gerçek laf olsun diye değil, bana gerçekten güvendiği için beni yüreklendiriyor. Gerçek, gözlerimin içine bakıp bende gördüklerini anlatıyor. Söyledikleri gerçek; çünkü beni önemsiyor ve benim için iyi olanı seçmemi istiyor, neyi yapıp yapamayacağımı bilecek kadar da iyi tanıyor beni. Gerçekler gerçekten de yoğun olabilir, bir süre yoklukları hissedilebilir, ama ihtiyaç olduğunda hep orada olduklarını bilmek öyle gerçektir ki bunun sorgusu yapılmaz. Gerçek özlem öyle büyük olur ki alımaya, kırılganlığa varamadan bardaktan taşıp yerine ulaşır zaten.

Gerçeğin beni pohpohlamak gibi bir derdi yok. Bana iyi hissettirmek gibi bir derdi de yok. O, kendini bildiği için gerçek ve onun ağzından iyiyi duymak kadar kötüyü duyabilme fikri de gerçek olduğu için söyledikleri hep gerçek.

Örneğin birkaç hafta önce gerçek, beyaz etek, gri tişört ve tatlı ayakkabılara bürünmüş, ışıl ışıl oturmuştu karşımda. Daha yakın zamanda, diğer bir gerçek şöyle görünüyordu:




Ve gerçek, o sallantının hakimiyetinde, yavanlığı unutulan kahve yanı un kurabiyelerine dönüştü. Aklımdan geçeni sunmaya değer bulduğum gerçek dinleyişler, kurabiyelerin hasetsiz, tatlı kokusundan burnuma çalındı. 

Anlam atfetmekten, sözcükler dizmekten daha önemli bir şey gerçek. Bazen anlık, bazen ömürlük - kim bilebilir? Birini sevmeden, ona güvenmeden önce insan yalnız kendine, gerçek hislerine güvenebilir. Herhangi bir anda gerçeği duyumsayabilmiş olmak, anlamıyla değerlenen mutluluklara yeter.

Aile en yadsınamaz gerçek, ve dost, gerçeğin zaman içinde kanıksanmış halidir.

İnsan sıkılmayagörsün!..




Allah aşkına size hiç oluyor mu - üzerinize giydikleriniz acayip bir şekilde bedeninizi sarar ve kot pantolonunuz belinizden düşecekmiş gibi bir seviyede takılı kalır. Daha rahat hissetmek için taktığınız kemer, belin aşağısındaki kemiklerin orada bir yerlerde, tam da sindirimi bloke ediyormuş gibi can alıcı bir bölgeye yerleşiverir; kendinizi eğilip doğrulması abes bir bastona benzetirken robotik devinimlerle hareket etmeye çalışmaktan başka çare bulamazsınız. Bilgisayar ekranındakileri daha iyi anlamak için masaya yaklaşmaya ya da bilgisayarı kendinize doğru çekmeye yeltenemezsiniz. Tüh, bu olmuyor deyip başka bir şeye, örneğin civcivli bir magazin dergisine bile yönelemezsiniz artık. Oturduğunuz yerde, garip pantolonunuz ve garip kazağınızla, cenderede gibi kalakalırsınız. Sonra bir bakmışsınız ki burnunuz falan büyümüş!




Ulan, dersiniz, bir şey yapayım - ve elinizden bir türlü şey yapmak gelmez! Beş yüz on iki numaralı sıkkın kişiliğiniz angaryalara isyan ederek tepenize binmiş, zıp zıp zıplamaktadır. Siz değişemediğinizden daha büyük şeylerin değişmesi gerekir - örneğin mekân, mekân değiştirmek! Fakat, ah, inatçı cininiz bana mısın demeyebilir! En etkili çözüm, gökyüzünün renginin toptan değişmesi; sabahsa akşam, akşamsa sabah olmasıdır. Zaman bu denli geçip dünya alem değişince içinizdeki o durdan sustan anlamayan ilkokul çocuğuna mahsus enerji buharlaşarak bedeninizi terk eder ve robotik kemerli bedenle yerinde duramayan çocuk arasındaki tezat kayboluverir!

4 Ekim 2010 Pazartesi

İşli Sandık (3)




"15 yaşında ayrıldığımızda, asla başka birine aşık olmayacağım, demiştim. Asla! Kimseye bağlanmayacaktım. Bir yere ait olmayacaktım. Kendime hiçbir şey ayırmayacaktım. Yaşıyormuş gibi yapmaya karar verdim. Bunca zaman beklediğim tek şey buydu. Yaşayabileceğim bütün hayatlardan tek bir hayat için vazgeçtim. Seninle olmak için. Ama artık buna alışkın değilim. Yani... sevmeye."

Doğal saçlı Anna, on beş yaşında aşık olduğu Nemo'ya yıllar sonraki buluşmalarında bunları söyleyebiliyordu. İnsan bir amaç uğruna, kendi uğruna kalbini kapattıktan sonra sevmeyi unutmuş olduğunu fark edebilir mi? Bu cümlelerde, izlediğim olay örgüsünden çok uzakta, ama duygularımın kayıtsız kalamadığı bir aşinalık vardı. 

Cuma günü ertelenen toplantımın izin vermesiyle, beklenmedik bir kimseyle, beklenmedik bir buluşma yaşadım ve hiç beklemediğim derecede uzun, keyifli bir sohbet geçti başımdan. "Arkadaşlık"ı, olması gerekenden daha geç bir sürenin ardından taşımaya başlamıştı bu arkadaşlık. Hayat yolunda kazandığımız kadar yitirdiğimiz pek çok şey gibi bu deneyimi de hiç yaşamadan yolumuza devam edebilirdik. Şans, vefa; biz arkadaşlık ettik. Konuşurken başka bir arkadaşlığa değindik. Uzak, çok uzak(mış gibi) bir arkadaşlığa. Üzülüp üzülmediğimi, yaşayıp yaşamadığımı anlayamadığım bir arkadaşlığa. Sorulara yanıt vermeye çalışırken gözlerimi önüme düşen noktalara takıp uzun uzun düşündüm, kelimeler arandım; ağzımdan bir şeyler çıkmaya çalışıyor, gövdemden yukarı bir şeyler yükseliyordu, ama bana ya da karşımdakine bir şey ifade edebilecek denli nitelikli, tutarlı şeyler değildi bunlar. Vücudumun çeşitli yerlerinden; beynimden, kalbimden, ciğerlerimden, bacaklarımdan ona ait birtakım hisler toplanıyor, karşılaşıyor, birbirleriyle ne gibi bir ilgileri olduğunu, birbirlerini özleyip özlemediklerini, bütünlüklerini, kaynaklarını tartışıyorlardı ve ben, onların yarattığı bu tuhaf tadı algılamaya çalışıyordum. Keyifleri ve kayıplarıyla, o arkadaşlığı hatırlayamıyordum.

Sorunsuzca, çok gerilere atmıştım her şeyi. Üzerimden harika bir yaz geçmişti. Aylar önce yaşananları, konuşulmayanları, buharlaşmış ama yoğunlaşıp akamamış sorunları unutmuştum. İnsan ancak nerede kaldığını biliyorsa kaldığı yerden devam edebilir. Ben nerede kaldığımızı bilmiyordum; arkadaşımın kim olduğunu bilmiyordum şimdi. Nasıl biriydi benim arkadaşım, hala bildiğim gibi miydi ya da bildiğim gerçekten o muydu? Onu tanıyacak zamanım olmuş muydu (aynı şekilde onun beni tanıyacak zamanı olmuş muydu)? Değişmiş miydi, yoksa ben mi öyle sanmıştım? Kara bulutları tek bir kelimeye, iletişimsizliğe yüklemeye kalksam bile rahatlamıyordu içim. İlla irdelenecekse daha fazla sözcüğe, titiz analizlere ihtiyaç olduğu gün gibi aşikardı.

Ne çok soru değil mi, hem bunlar yalnız kendi kendime sorduklarım. Bir an yapamayacağımı hissettim. Bu ağın derinliklerine dalamayacağımı, duygularımı kapattığım sandıktan çıkaramayacağımı. Ben onları içeri koyarken çok bilinçliydim, değişmiyordum artık. Belki o hala değişiyordu, daha bir dalgalanıyordu. O dalgalardan biriyle uzaklara savrulmuş olabilirdi, ancak başka bir dalgayla sandığıma vurup kilidi kaldırırsa üşenmez, tavan arasına çıkardım. Sebep, dalga vurdu, geldim, olmalıydı. Elime feneri kendiliğimden alıp yukarı çıkamayacaktım. Yaptığım onca temizliğin ardından kiler bile pırıl pırıl olmuştu artık. Böyleyken koltuğumdan kalkıp bilinmeze gidemezdim, çünkü bunu neden yapacağımı anlamıyordum! 

Yoksa arkadaşlıktan ürküyor muydum? Yalnız kovboy olmaya çok alışmış ve kendimi sevmeye kapatmış mıydım? Sevme, paylaşma, üzerine titreme, koruma alışkanlıklarımı yitirmiş olabilir miydim? Hah, bu da başka bir yanılsama. Hiç de öyle kovboy movboy hallerim, yabaniliklerim yok. Neredeyse tüm yazımı bambaşka insanlarla, durmaksızın yakınlık kurarak geçirdim ve her birinden aldığım parçalarla içimde birbirinden farklı duygular besledim. Zaman zaman öylesine güldüm, bazen kendimden gerçek bir şeyler verdim; kişisel anılar aldığım da oldu, çarpıcı genel deneyimler ya da dünyevi gerçekler üzerine konuştuğumuz da. Kısaca her yeni masa başı, kahve yudumu ya da sokak adımında, yeni yüzeylerde veya derinlerdeydim.

Anahtar kelime "yeni". Pek abartmıştım "eski"den. Çok beklemiş, çok özenmiştim. Etrafımdaki ilişkiler yumağı romantik komedilerden fırlamış gibiydi ve ben, doğru düzgün tanımadığı halde yere göğe sığdıramadığı onlarca karakterden örülü bir geçit törenini izleyen yalnız çocuk rolünde boy gösteriyordum. Senarist de, yönetmen de bendim. Önümde ansiklopedi gibi bir kara mizah denemesi duruyordu ve okunmaya değmiyordu canım! Fırlatıp attım. Artık jüri üyesi olmuştum. 

Hayatımdaki insanların bana ne ifade ettikleriyle o kadar barışığım ki! 

3 Ekim 2010 Pazar

Detay (2)


Dün gece izlediğim film, "Bay Hiç Kimse"ydi; nisan ayında hayatımın geri kalanını onu bulmaya adadığım, bin bir zahmetle oluşturduğum film çizelgemin ertelenen projelerimle darmadağın oluşundan nasibini alan Bay Hiç Kimse. Bay Hiç Kimse'nin seçimlerle biçimlenen hayat(lar)ı, benzerlerinden farklı olarak, fiziksel boyutlar ve "zaman"la temellendirilmiş - ve bunlara öyle harika müzikler eşlik etmiş ki okuduğum yorumların yarısı daha önce duymuş ve hatta alışmış olduğumuz tüm bu müziklerin, bu filmi izlerken kulağımıza nasıl da başka ve büyüleyici geldiğinden söz ediyor.

Filmekimi'nde kaçıracaklarımla da benzer bir telafi şansına erişebilmeyi diliyorum. Cuma gece yarılarına dek, gereğinden lüzumsuz bir titizlikle gitmek istediğim filmleri belirledim: önce bir iki tanesi hariç hepsine gitmek istiyordum, sonra yavaş yavaş ve yalnız zevkime göre eleme yaptım, ardından çok klişe bir listeye sahip olduğum düşüncesine kapılıp "festival ruhuna yaraşır" filmler eklemeyi arzu ettim, derken iş çok karıştı ve oturup yorumlar okumaya, fragmanlar izlemeye koyuldum. Sabah on buçukta, satış başlangıcında, gitmeye karar verebildiğim üç filmden birinin biletleri çoktan tükenmişti bile!

Son günlerde seçim yapmakta neden bu denli zorlandığımı bilemiyorum, ama artık bu duruma kesin bir el atmam gerekiyor. Böyle devam edersem kahvaltıda ne yiyeceğimi seçemediğim için okula aç gideceğim, ne giyeceğimi seçemediğim için okula hiç gidemeyeceğim ve hatta kaç saat uyumam gerektiğine ya da uykumu alıp almadığıma karar veremediğim için yataktan çıkamayacağım, zaten yorulup yorulmadığıma karar veremediğim için hiç uyumamış bile olabilirim. Altı üstü üç dört film seçebilmek için saatlerce uğraşıp didinmek, bir haftalık ufak bir festivale hayat memat meselesiymiş gibi sorumluluk yüklemek çok fazla! Bunu biliyorum, biliyorum ama içinden çıkılmaz bir hal aldıkça gözümde daha heybetli oluyor tüm ufak ayrıntılar. 




Hem biraz dalgınım bu aralar. Bugün karnımın acıktığını fark edip kafeden restorana geçiş yaptıktan sonra yanlış sipariş verdim. Bahçe salata istiyordum, fakat gözlerim bana en şahanesinden bir oyun oynayıp beynimi Akdeniz salata ile doldurdu. Dün siparişimi eksik alan ve eksiğini siparişimle alakası olmayan başka bir seçenekle giderme lütfunda bulundan garsonun ahı tuttu belki de. Oysa haklıydım ve neye sinirlendiğimi pek güzel bir dille açıklamış, sözlerimi kişisel algılamamasını bile -bu durumda öyle yapması daha uygun olacağı halde- istemiştim. Artık Krepen'e gitmek istemiyorum. Uzun zamandır oraya yöneldiğimde ayaklarım geri geri gidiyor, çünkü her şeyin baştan savma olduğu hissine kapılıyorum. Dergilerin tarihleri bile haftalar, aylar öncesine uzanıyor sanki. Yiyecekler menüde yazıldığı gibi değil; ızgara sebzeler resmen yağda kızarmış, yan masadaki dört kız salatalarından ötürü büyük hayal kırıklığı yaşamaktalar. Böyle durumlarda sinameki, memnuniyetsiz, kendini yüceltmek için habire etrafına yüklenen insanlar gibi ortalara düşmekten hiç, hiç hoşlanmam; fakat "ızgara"yla "kızartma" arasındaki farkı bilmeyen ya da soya sosunu hiçe sayıp tuz atmaya devam eden mutfaktan da uzak durmak isterim. 

Porselen (1)




Kuşların pazar günü epey keyifli geçiyor. Bugün hepsi yüzmeye gitmişler. Teknelerin süzüldüğü, büyük gemilerin geçtiği sulara serpilmiş, ufak beyaz ve iri turuncu topların arasında oyunlarını, dinlenmelerini sürdürüyorlar. Yüzme bilmeyenlerin pazarları da farklı bizimkinden, davetsiz misafirleri engelleyen kesici tellerin üzerinde hoplayıp zıplayabiliyorlar.

Kuşlar böyleyken biz sayısız hayatı, düşünceyi, renk kıvılcımlarını, koku ve tadı birleştirip öbek öbek masa ve sandalyelerde toplandık. Onlar ne düşünüyor bilmiyorum, ama ben akşamlarımı hangi mutlulukların ve neden içimi doldurduğunu anımsamak istiyorum. Nedense son zamanlarda, çoğunlukla böyle oluyor. Gündüz vakti koşturuyorum, renkli çemberlerin içinden geçiyorum ve sonra akşam oluyor, abajurun ışığında eşyaya bütün bir kişilik iniyor. Yaşadıklarımı, konuştuklarımı düşünüyorum, fakat sanki düşünmüyor gibiyim, sanki benim için baktığım her yere hepsinden parçalar yerleştirilmiş ve ben onların arasında kendime, vasıflarıma, yarattıklarımın ve benden bağımsız şekilde yaratılmışların birleşimine şükrediyorum. "Sanki düşünmüyor gibi" halimin sürmesi tatlı geliyor. Bir yandan yazmak istiyorum, yazmak; bir yandan yalnız hissetmek, durmak istiyorum. Ertelemek değil, kaçırmak değil. Bunun hep böyle sürmesini diliyorum; ama bir şeyler oluyor, bir şeyler oluyor olmalı ki anlatmak istediğimde tıkanıyorum. Bu nedenle anımsamaya çalışıyorum; çünkü biliyorum, içimde hala aynı mutluluk, aynı istek var, sadece biraz oyun oynamak, aranıp bulunmak istiyor.

Saklambaç oynuyoruz, ben ve duygularım. Yerinden oynattığım mobilyanın, hafifçe kaldırdığım çerçevenin arkasından anılar, belli bir sıraya tabi olmaksızın çıkıyor. Puzzle oynuyoruz, ben ve duygularım. Sırasız parçalar karışık duruyor; ama sırasız olmalarını seviyorum bugün. Kronolojiyi bir kenara bırakıp parçaların anlamlarına yoğunlaşmak, o an elime gelen parçayı yorumlamak daha sorunsuz, daha doğal geliyor.

Doğal. Bugün yüzüme hiç fondöten sürmedim. Pudra da sürmedim. Fondöten veya pudra sürmemişsem yüzüme daha başka hiçbir şey sürmem, sürmezdim. Kırmızı burnumun ve kenarlarından gelen yanaklarımın rengi açılmadan adı "allık" olan bir şeyi al yüzüme süremezdim herhalde. Bir yandan yanaklarımda toprak rengi allığımın ışıltısını görmek istiyordum, ama hayır, fondöten istemiyordum işte. Gerçi her gün sürdüğüm de öyle tek kat bir şey, elime bezelye tanesi kadar sıkar yüzümde gezdiririm; ama bugün onu da istemiyordum. O olmadan allık olmuyor. Aldım allık fırçasını elime, meydan okur gibi, yanaklarıma puf puf allık sürdüm biraz. Sonra dudaklarıma kremimi sürdüm. Evet, bunu yaptım! Fondöten olmadan allığımı sürdüm, evet, burnum biraz kırmızı kaldı, ama bugün bunu istemiştim ve istediğim şeyi yaptım. 

Dün gece izlediğim filmde Diane Kruger'ın yataktan kalktığı gibi çıkmış izlenimi veren saçları gibi güzeldi yüzümün rengi. O bir film; kim bilir ne kadar uğraşmışlardır o saç öyle görünsün diye, diye düşünülebilir tabi, ama hayır. Yüzünde makyaj vardı, buna karşın saçları yalnız yıkanıp kurutulmuş, soğuk ve nemli kış sokaklarından geçmişti. Birtakım kalıplardan, kat kat üst üste dizdiğim kabuklardan arınıyorum gitgide. Arzularıma ulaşabilmenin yolunun belli sıkıntılardan geçmek olduğunu sanır ve bunları sorgulamaksızın uygulamayı sürdürürdüm. İçime buhranlar otura otura aynanın karşısına geçer, o minik bezelye fondöteni illa sürerdim. Bir yanım "Ne olacak, sürmeyiver!" dediği an "Ne münasebet!" diye karşılık verir, "Elime yapışmaz ya!.." diye söylene söylene sürerdim. Yine sürerim, ama sürmeyi bu denli istemediğim zamanlarda sürmem artık. Meğer kendime böyle şeylerin iznini verebilir ve yine özenli, yine ben olmaya devam edebilirmişim. Makyaj beni güzelleştirmek, çok özenli, çok güne hazır yapmak için değilmiş; o gün canımın ne istediğini yansıtan bir şeymiş. O gün porselen burunlu ve pembe yanaklı olmak istiyorsam öyle olabilirmişim, sadece allık sürüp bunun keyfini yaşamak istiyorum da diyebilirmişim. Çıkan sonuçların hepsi güzel, hepsi farklıymış ve duygularımın çeşitliliğiyle makyaj malzemelerimi birbirine ekleyebilmek, hayatımda böylesi bir hafifliğe izin vermek, ruhumu içimden geldiği gibi yüzümde taşıyabilmek en güzeliymiş.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Üç, iki, bir, oyun!




Hayat, bugün bana birkaç şey birden öğretti. Aslında birkaç gündür, hatta belki birkaç haftadır öğretmeye çalışıyordu; ama biraz ürküyor, biraz çekiniyor ve kendimi zorlamamaya, iç sesimin temelsiz bulduklarını görünürde vaat addetmeye çalışıyordum. Rahatsızdım, sağlam değildim, zira bir başkasının sözlerine yaslanarak, beni beklemesi olası karmaşıklıklarla savaşmak yolunda geride duruyordum. Yaslanmamalıydım. Kimseye değil, kendime güvenmeliydim. Çarpıcı gerçek şuydu: kendime hala gerektiği kadar güvenmiyordum. Aslına bakarsanız, kendime güvenmekten çekiniyordum!

Kendime güvenmememle kendime güvenmekten çekindiğimi fark etmek arasında büyük bir fark var. Bu farkı görebildiğim için bir adım daha ilerlemiş sayıyorum kendimi. Bu çok küçük bir adımdı, ama bunun son küçük adımım olduğunu hissediyorum aynı zamanda. İçimde bir fısıltı yankılanıyor: "Ya bu son küçük adımın değilse ve yine küçük küçük ilerlemeye devam edersen?" Hayır. Büyük adımlar atmamın zamanı geldi artık, bunu yapabilecek gücü kendimde buluyorum.

Bugün kendi "normalliğimde" biriyle tanıştım, daha doğrusu tanıdığım biriyle gecikmiş bir konuşma yaptım. Geçen yılki tek dersimden bir kız öğrenci. Sınıfta kimse kimseyle konuşmadığından (yine de her sabah inatla, deli gibi, kendi kendime, o günlerde neler yaptığıma ya da başıma gelenlere ilişkin girizgahlar yapıyor ve insanları konuşmaya teşvik etmeye çalışıyordum) iki ayın sonunda sadece birbirimize gülümseme samimiyetine varabilmiştik. Bugün yeni derse gittiğimde sınıfta yine o vardı ve önündeki sıra boştu. Oturdum. Birbirimize "Merhaba!" dedik, ve sustuk. Sonra, karşı konulmaz bir itkiyle, devam etmek istedim. Arkamı döndüm ve ona "Nasılsın?" diye sordum. Konuşmaya başladık. Konuştukça ondan pek çok şeyin bende olduğunu hissettim; beni anlayabilirdi ve dahası, beni anlamak onu rahatlatırdı da. Pek kimse tatil yapmamıştı, oysa o (da) yazın uzun bir tatile çıkmıştı ve "herkes" yazın çalıştığından o daha "yeni başlıyor"du. Öğrenmesi gereken çok şey olduğunu söylüyor, yetiştiremediklerinden mahcubiyet duyuyordu. Geçen yıl aynadan aşinaymış gibi yüklü bulduğum gülümsemesini atlamadım bugün. Ondan kendisine iyi davranmasını istedim, elinden geleni yapmasını ve olmayanlar karşısında yılmamasını. Korkak ya da yılgın bir yapısı yoktu, öyle olmak durumunda değildi; ama bir gün kendini böyle hissederse onu dinleyeceğini bildiği birinin var olduğunu önceden hissetsin istedim. Her kafa sallayışında yeni bir ortaklık paylaştığımızı hissettim; çoğu zaman "yardımlaşma" kavramının hiçe sayıldığı, beklentilerin yüksek olduğu, rekabetin alıp yürüdüğü bu ortamda birer ortaktık ve hayata etrafımızı dolduranlardan daha farklı bir pencereden bakıyorduk. Bütün bunların altı çizilmeliydi, yalnızlık hissi en başından ve olabildiğince giderilmeliydi. Bugün ayakta durup kendime güvenerek ona söylediklerimi, kendi başlangıç denemelerimde bir başkasından duyabilmiş olmayı dilerdim zira. Evet, ben bunları duyamamıştım; ama o zaman duymak istediklerimi şimdi kendim söyler -söyleyebilir- olmuştum. Artık büyük adımlar atabileceğimi biliyorum.

Kendime güvenmekten çekiniyordum, çünkü son bir inatla başkalarının bir şeyleri benden "daha iyi" muhakeme edebileceğini, ayarlayabileceğini, yürütebileceğini düşünüyor -hayır, "düşünüyor" değildim; düşünsem zaten bunun böyle olmadığını anlayabilecek durumdaydım, ama alışkanlığın etkisiyle düşünmemiş, olmayan bir şeyi kabullenme yanlışına düşmüştüm- ve kollarımı sıvayıp tozun toprağın içine atılmayı gereksiz bir çaba gibi görüyordum. Halbuki dizginleri kendi elime alsam çok daha iyi şeyler yapabileceğimi, her şeyi çekip çevirebileceğimi gördüm. Kimse yaşımı ikiye katlıyor diye benim hayatımı benden iyi yönlendirebilecek değildi. Yetenekli, tuttuğunu koparan, azimli, çalışkan ve gözü pektim; ve yaslanacak bir şeyler arıyorsam, onlar bu saydıklarımdan başkası değildi.

Tanrı, yol göstermek için bazen ufak hezimetler koyar önümüze. Zor bir prova bu, ama neyse ki bir prova; yalnız bunun tekrarı olmaz. İkinci kez geldiğinde prova değil mutlaktır ve üstesinden gelmek ya da yenilgiye uğramak bizim sorumluluğumuzdadır artık. Prova, tek seferlik bir öğrenme ve güçlenme şansıdır.

Şansımın bilincinde sahneden inerken, perde gerçeğe aralandığında rolümü ustalıkla oynayacağımı biliyorum.