"15 yaşında ayrıldığımızda, asla başka birine aşık olmayacağım, demiştim. Asla! Kimseye bağlanmayacaktım. Bir yere ait olmayacaktım. Kendime hiçbir şey ayırmayacaktım. Yaşıyormuş gibi yapmaya karar verdim. Bunca zaman beklediğim tek şey buydu. Yaşayabileceğim bütün hayatlardan tek bir hayat için vazgeçtim. Seninle olmak için. Ama artık buna alışkın değilim. Yani... sevmeye."
Doğal saçlı Anna, on beş yaşında aşık olduğu Nemo'ya yıllar sonraki buluşmalarında bunları söyleyebiliyordu. İnsan bir amaç uğruna, kendi uğruna kalbini kapattıktan sonra sevmeyi unutmuş olduğunu fark edebilir mi? Bu cümlelerde, izlediğim olay örgüsünden çok uzakta, ama duygularımın kayıtsız kalamadığı bir aşinalık vardı.
Cuma günü ertelenen toplantımın izin vermesiyle, beklenmedik bir kimseyle, beklenmedik bir buluşma yaşadım ve hiç beklemediğim derecede uzun, keyifli bir sohbet geçti başımdan. "Arkadaşlık"ı, olması gerekenden daha geç bir sürenin ardından taşımaya başlamıştı bu arkadaşlık. Hayat yolunda kazandığımız kadar yitirdiğimiz pek çok şey gibi bu deneyimi de hiç yaşamadan yolumuza devam edebilirdik. Şans, vefa; biz arkadaşlık ettik. Konuşurken başka bir arkadaşlığa değindik. Uzak, çok uzak(mış gibi) bir arkadaşlığa. Üzülüp üzülmediğimi, yaşayıp yaşamadığımı anlayamadığım bir arkadaşlığa. Sorulara yanıt vermeye çalışırken gözlerimi önüme düşen noktalara takıp uzun uzun düşündüm, kelimeler arandım; ağzımdan bir şeyler çıkmaya çalışıyor, gövdemden yukarı bir şeyler yükseliyordu, ama bana ya da karşımdakine bir şey ifade edebilecek denli nitelikli, tutarlı şeyler değildi bunlar. Vücudumun çeşitli yerlerinden; beynimden, kalbimden, ciğerlerimden, bacaklarımdan ona ait birtakım hisler toplanıyor, karşılaşıyor, birbirleriyle ne gibi bir ilgileri olduğunu, birbirlerini özleyip özlemediklerini, bütünlüklerini, kaynaklarını tartışıyorlardı ve ben, onların yarattığı bu tuhaf tadı algılamaya çalışıyordum. Keyifleri ve kayıplarıyla, o arkadaşlığı hatırlayamıyordum.
Sorunsuzca, çok gerilere atmıştım her şeyi. Üzerimden harika bir yaz geçmişti. Aylar önce yaşananları, konuşulmayanları, buharlaşmış ama yoğunlaşıp akamamış sorunları unutmuştum. İnsan ancak nerede kaldığını biliyorsa kaldığı yerden devam edebilir. Ben nerede kaldığımızı bilmiyordum; arkadaşımın kim olduğunu bilmiyordum şimdi. Nasıl biriydi benim arkadaşım, hala bildiğim gibi miydi ya da bildiğim gerçekten o muydu? Onu tanıyacak zamanım olmuş muydu (aynı şekilde onun beni tanıyacak zamanı olmuş muydu)? Değişmiş miydi, yoksa ben mi öyle sanmıştım? Kara bulutları tek bir kelimeye, iletişimsizliğe yüklemeye kalksam bile rahatlamıyordu içim. İlla irdelenecekse daha fazla sözcüğe, titiz analizlere ihtiyaç olduğu gün gibi aşikardı.
Ne çok soru değil mi, hem bunlar yalnız kendi kendime sorduklarım. Bir an yapamayacağımı hissettim. Bu ağın derinliklerine dalamayacağımı, duygularımı kapattığım sandıktan çıkaramayacağımı. Ben onları içeri koyarken çok bilinçliydim, değişmiyordum artık. Belki o hala değişiyordu, daha bir dalgalanıyordu. O dalgalardan biriyle uzaklara savrulmuş olabilirdi, ancak başka bir dalgayla sandığıma vurup kilidi kaldırırsa üşenmez, tavan arasına çıkardım. Sebep, dalga vurdu, geldim, olmalıydı. Elime feneri kendiliğimden alıp yukarı çıkamayacaktım. Yaptığım onca temizliğin ardından kiler bile pırıl pırıl olmuştu artık. Böyleyken koltuğumdan kalkıp bilinmeze gidemezdim, çünkü bunu neden yapacağımı anlamıyordum!
Yoksa arkadaşlıktan ürküyor muydum? Yalnız kovboy olmaya çok alışmış ve kendimi sevmeye kapatmış mıydım? Sevme, paylaşma, üzerine titreme, koruma alışkanlıklarımı yitirmiş olabilir miydim? Hah, bu da başka bir yanılsama. Hiç de öyle kovboy movboy hallerim, yabaniliklerim yok. Neredeyse tüm yazımı bambaşka insanlarla, durmaksızın yakınlık kurarak geçirdim ve her birinden aldığım parçalarla içimde birbirinden farklı duygular besledim. Zaman zaman öylesine güldüm, bazen kendimden gerçek bir şeyler verdim; kişisel anılar aldığım da oldu, çarpıcı genel deneyimler ya da dünyevi gerçekler üzerine konuştuğumuz da. Kısaca her yeni masa başı, kahve yudumu ya da sokak adımında, yeni yüzeylerde veya derinlerdeydim.
Anahtar kelime "yeni". Pek abartmıştım "eski"den. Çok beklemiş, çok özenmiştim. Etrafımdaki ilişkiler yumağı romantik komedilerden fırlamış gibiydi ve ben, doğru düzgün tanımadığı halde yere göğe sığdıramadığı onlarca karakterden örülü bir geçit törenini izleyen yalnız çocuk rolünde boy gösteriyordum. Senarist de, yönetmen de bendim. Önümde ansiklopedi gibi bir kara mizah denemesi duruyordu ve okunmaya değmiyordu canım! Fırlatıp attım. Artık jüri üyesi olmuştum.
Hayatımdaki insanların bana ne ifade ettikleriyle o kadar barışığım ki!