Bu aralar yaratıcı olmakla uğraşamadım hiç. Bıraktım kendimi, nasıl olacaksam öyle olayım. Şuna buna yetişmekle, bir şeylerin ucundan tutmakla uğraşmayayım. Kimi iplerin arkasından koşturmak zoruma gidiyorsa, salıvereyim gitsin onları. Bana iyi gelen ne ip varsa sırf onları çekeyim. Sabah kalktım günaydın ipi, yeni bir güne başlıyorum ve nasıl istiyorsam öyle olacak ipi, akşam hiçbir yere gitmiyorum ve televizyonun karşısında pinekliyorum ipi, hayır canım kimseyle konuşmak, görüşmek, buluşmak istemiyor ipi, ve inanılmaz ama gerçek, hayatımda ilk kez, hayır, bu hafta da ödevimi yapamıyorum ipi.
Geçen yazımda hastalandığımı yazmıştım hani, o hastalık bir türlü geçmek bilmedi. Aslında içim devinim içinde, kıpır kıpır olmaya müthiş istekli bir durumda olsam bir iki güne kalmaz geçerdi, biliyorum. Sırf ben istemiyorum diye hastalığın geçmesi uzun, çok uzun sürdü. Üç değişik antibiyotik ve yanlarında verilen bir dolu ağrı kesici, damla ve pastil ile iki-üç hafta geçirdim. Bir yandan iyileşip hayatıma dönmek istiyordum ama bir diğer yandan da o kadar güçsüzdüm ki bıraksınlar öyle kalayım, bir süre daha rölantide durayım diyordum. Benimle birlikte dünyanın da durmasını istiyordum ama; yani huzurlu bir dinlenmeye çekileceğim ve herkes, eh hak etti canım az daha dinlensin, diyecek. Kimse bana dokunmayacak, ilişmeyecek. Böyle bir dünya yok aslında, ama inanır mısınız buna yakın bir dünya kurmuşum kendime. Okulda herkesin bir şeyler söylemesini, artık kendine gel, demesini korka korka bekliyordum, dahası, böyle bir uyarı alırsam bununla baş edemeyecek olduğumu seziyor ve öyle ya da böyle toparlanmam gerektiğini biliyordum. Fakat bana böyle bir yaklaşımda bulunabilecek kim varsa kapalı tuttu ağzını, sanki benim içimden tüm bunların geçtiğini bilir ve erdemli, uzatmalı bir sabrı bana hak görür gibi.
Hayatımın ruhsal dinamiklerinin kökünden sarsılması bir yana, fiziksel dinamiklerimin de değişmesi canımı sıkmaya başlamıştı artık. Her sabah kalkıp spora gittiğim için sabahları kalkınca yapacak iş bulamamaktan ötürü asabım bozuluyordu bir kere. Kalktığımda aç hissetmiyor ama kahvaltı yapmadan güne başlamak istemiyor, sanki mecburen kendime yiyecek bir şeyler hazırlıyor ve günümün kalanını da başına uydurmak ister gibi hep bir mecburiyetler havasında geçiriyordum. En son geçen cuma üçüncü antibiyotiği kullanmam gerektiğini söyledi doktor ve artık isyan ettim. Başta bir dinlenme bahanesi, bu aralar başıma gelen belki de en güzel şey, demeye kadar vardırabildiğim bu ufak rahatsızlık "fırsatı" korkutucu olmaya başlamıştı. Cumartesi sabahı, öğlene doğru bir saatte yorganın içinde kıvrık kaldığım sırada annem aradı. Bir anda ağlamaya başladım; yataktan çıkmak istemiyordum, giyinmek ya da yıkanmak istemiyordum, okumak ya da yemek istemiyordum, hiçbir şey istemiyordum ve müthiş sinirliydim.
Birilerine, ki bu hayatta hep canım annem olmuştur, yüklenip sinirlerimi azıcık boşalttıktan sonra hiç değilse banyoya gidecek gücü buldum kendimde. Banyodayken odamda çalan telefonun sesini duyuyordum. Çıktıktan sonra annem acele acele tekrar aradı ve yola çıktıklarını, itiraz istemediğini, akşama doğru burada olacaklarını söyledi. Sahiden itiraz edecek gibi oldum, çünkü yediği önünde yemediği ardında kızlarının şımarık histerikliği yüzünden sür sökün atlayıp oralardan buraya gelmelerini kabul edemiyor, çok utanıyordum. Fakat onlara nasıl ihtiyacım vardı, nasıl. Hadi yine ağlamaya başladım, sahi gelecek misiniz, diye. Telefonu kapattıktan sonra kaç zamandır ilk kez güzel güzel giyindim, yazdan beri önünden geçip durduğum ve sonunda iki hafta önce satın almış olduğum baykuşlu kolyemi bile taktım. Çok kilo almış olmama rağmen hiç de fena görünmüyordum. Dışarı çıkıp çiçekçiden "erengül" adında iki buket çiçek aldım. Belki okurlar diye gazete aldım. Aslında okumayacaklarını biliyordum, çünkü akşama burada olacakları anca, ama evimde gazete olmasını istedim. Çoğuna elimizi bile sürmedik nitekim, fakat varlıkları yetiyordu bana ve bu "lüksü" yaşamak istedim. Satın aldığım her şeyin bir işlevselliği olması hususunda son zamanlarda geliştirmiş olduğum katı kurallarımı bu şekilde yıkıp biraz ferahladım. Evin önündeki kocaman ağacın döktüğü sonbahar yaprakları sokağı gerçek bir yaprak denizine çevirmişti, o denizden altı yedi yaprak toplayıp evdeki kırmızı çanağın içine, çanakta duran boncukların tabanına yerleştirdim. En büyük atılımım ise biri taşındığım günden, diğer ikisi yazdan beri boş boş durmakta olan ve günün çeşitli saatlerinde hüzünle bakıp, bu çerçeveleri doldurmam gerek, diye hayıflandığım çerçevelere resimler yerleştirmek oldu. Kafamdaki plan bilgisayarımdaki binlerce fotoğraf arasından üç tane seçip bastırmak ve onları koymaktı, fakat bu da nasılsa tutmak istemediğim iplerden biri halini almış meğer. Ben de iki tanesine birer kartpostal yerleştirip bir tanesine de bir dergiden hemen o an beğenip kestiğim ufak bir fotoğrafı yerleştirdim. Nasıl hafifledim anlatamam.
Annemler gelene dek oturup gazete okudum, film izledim. Daha geleceklerini söylemeleri bile içimde bir yaşam enerjisi oluşturmuştu ya, pek şaştım bu işe. Kendi kendine yetme, güçlü olma durumunu abartmışım zaman içerisinde, herhangi birine ihtiyaç duymamak bir yana annemle babama ihtiyaç duyuyor olmamı bile zor kabullendim sanki. Kaç zamandır korkuyorum insanlardan. İnsanları bıktırmaktan, onlara zayıf taraflarımı yansıtmaktan çekiniyorum; çünkü insanlara zayıf taraflarımı göstermenin büyük bir hata olduğunun bana sürekli hatırlatıldığı bir dönemden geçmiştim vaktiyle. Gülümseyemediğim, ağırlaştığım zaman hemen susuyordum, çünkü kimseye bir şey belli etmeme konusunda hiç usta değilimdir. Halbuki doğam bu benim, neysem oyum. Beğenmeyen küçük oğluna almasın, deyip canım sıkkınsa canımın sıkkınlığını yaşamak da bir erdem sanırım. Bu süreçte iki şey işittim: birincisi, insanları bıktırmanın yalnızca olumsuzları aktarmakla değil, aklınıza gelebilecek olumlu olumsuz her şeyin yansıtılmasıyla yaşanabileceği. İnsanları bıktırmak söz konusuysa sorunlar anlatıldı diye olmuyor bu, varlığınızın tümüyle bir bıkkınlığın ortasında kalıyorsunuz ve çok mutlu, umutlu, şen şakrak bile olsanız sanmıyorum ki bu bıkkınlık atmosferini dağıtabilesiniz. İnsanları ağzınızdan çıkan şahane şeylerle de bıktırabilirsiniz, dolayısıyla aman benden bıkmasınlar diye doğanıza aykırı hareket edip mutluymuş gibi yapmak ya da köşenize çekilmek diğerlerine yapılmış bir lütuf değil.
İkincisi ise yukardaki cümlelerimin devamı niteliğinde, yalnızca iyi hissettiğim zamanlar insanlarla beraber olup çok da iyi hissetmediğimde onlara yüklenmemek adına geri çekilmemin duyarlı, fedakar bir davranış olmamasını bırakın, bunun "küstahlık" olduğu. Küstahlık! Söylenişi bile içimde hiç olmadığını sandığım bir damarın üzerine olanca ağırlığıyla bastırır gibi, öyle kuvvetli bir anlam var bu küstahlıkta. Değer verdiğim insanların bana gelip sorunlarını anlatmalarından hiçbir zaman rahatsızlık duymadım ve bir gün olsun "Aman bu da yine içimi kapatacak şeyler söylüyor!" demedim, bilakis arkadaşlarımın bana sıkıntılarını açmaları, sorunları ne denli büyük olursa olsun, bende hep bir sıcaklık duygusu bıraktı. Aynı şeyi beni dinleyenlerin hissetmeyeceğini düşünmenin, yalnız mutlu zamanlarımı aktarıp küçük sorunlarımı bastırmanın "küstahlık" diye nitelendirildiğini duyduğumda irkildim önce, aradaki bağlantıyı kuramadım. Sanırım hala bu "küstahlık" kelimesini yerli yerine oturtabilmiş değilim, fakat her düşündüğümde beynimin içinde yankılana yankılana ilerliyor ve her seferinde yaklaşıyor anlatmak istediğine.
Siz sevgili okuyucu, sizi bıktırırım diye uzun yazılarımın sonunda kaç kez mahcubiyetimi dile getirdim, dile getirmediysem bile emin olun içime koca mahcubiyetler sıkıştırdım. Beni uzun, upuzun yazılarımla sevebileceğinizi, gününüzün en uzun ve sıkıcı ayrıntısı olmayacağımı düşünmekte zorlandım. Bunun içinde ufak, çok küçük bir bencillik bile yatıyor olabilir: öyle matah bir kişi olmalıyım ki uzun yazdığım için sizi bıktırayım ve edebi kalitesizliklerden sorumlu bulunayım!
Son günlerde pek yazamadım, çünkü bunu da kabullenmesi zor olmakla beraber canım pek de yazmak istemiyordu işte. Fakat bunun o küstahlıkla bir ilgisi yok. Evvel zaman, herkesin küçük ayrıntılarını okumaktan keyif duyduğum halde kendi küçük ayrıntılarımın pek bezdirici olduğunu düşünegeldiğim süre boyunca kendimden olabildiğince az söz etmeye çalıştım. Oysa insanım ben, benim de sorunlarım olacak. Hele bu aralar, bir buçuk ay önce ömrümde ilk kez soruyormuşçasına "Ben neyi seviyorum? Ben ne yapmak istiyorum?" diye kendime sorduğumdan beri tepetaklak oldum sanki (yukarıda söz ettiğim ruhsal dinamiklerimin kökünden sarsılmış olması bu); fakat bu konuda hiç söz söylememem içsel yolculuğumun derinliğinden kaynaklanıyor, ilgilenmeyip beni küçük göreceğinizden endişelenmemden değil. Şimdi biliyorsunuz işte, neyi sevdiğimi, ne yapmak istediğimi, anlamlarımı bulmaya çalışıyorum bir süredir. Bu da ilk kez çıktığım bir yolculuk; ayrıntılarını keşfetmem uzun sürüyor, aktarmaya kalksam -kendi kendime bile aktaramıyorum- omzuma yük olacak.
Evet, içimde çalkantılar, anaforlar oluşuyor ve saniyelerle birbirine dönüşen mutluluklarım, umutsuzluklarım var - öylesine olağan bunlar. Kısaca hala, son sürat yaşıyorum!












