Babacığım dün altmış yaşını bitirdi. Sonunda sıfır olması bir on yılın devrildiği süsünü taşıdığından, uzun zaman önce dün burada olmaya karar vermiştim - babamın haberi olmadan. Patch Adams filminde gördüğüm bir oda dolusu balondan feci esinlenip evimizi çok çok balonla doldurmak istedim, tabi filmdeki kadar çok balonla dolduramazdım çünkü o profesyonel bir iş olurdu ve babam bir Patch değildi ne de olsa. Elli altmış balon ile beş yüz balon arasında bir kıyaslama yapacak olsak biz gerçek hayat insanlarına ilk sayı gayet makul gelir sanıyorum. Tamam beş yüz balon şişirilip evin içine doldurulsa belki çok şikayet etmeyiz, ama bütün şişirme ve bağlama aşamalarını rahatça atlatmış olduğumuzu varsaysak bile o beş yüz balonu sonradan ne edeceğimiz sorununu yabana atamayız! Beş yüz tane "Pat!" oldukça fazla olabilir.
Çocukluğumdan beri korkulu rüyamdır balon şişirmek, çünkü hiçbir zaman bir balonu rahat rahat şişiremedim. Lastik lastik balonlar bir türlü şişecek kıvama gelemez. Öncelikle sağa sola çekiştirmek, uzatmaya çalışmak gerekir; zaten bu aşamayı atlarsanız hepten yandınız. Ne kadar uzatılıp esnetilirse esnetilsin o balon ilk şişikliğini kazanıncaya dek ciğerlerinizi tam kapasite kullanmanız gerekir ve bunun sonucunda elde edeceğiniz şişkinlik minik bir elma kadardır. Balon ancak bundan sonra gardını indirip adam gibi şişmeye başlar. Şişen balonun ucunu bağlamak iyice bir meseledir, balondan hava kaçmaması gerekir. Ufak bir dikkatsizliğe düşerseniz, ciğerlerinizden zar zor aktarmış olduğunuz güzelim hava, bir iki saniye içinde fırrrt diye uçar gider. Balonun ağzını bağlamak için yine ucunu uzuun uzun çekiştirmeniz, parmaklarınıza dolamanız, o doladığınız ucu aradan geçirmeniz falan gerekir.
Elli beş balon şişirdik ve bağladık annemle ikimiz. Aslında aklıma bisiklet pompası kullanmak gibi şahane bir fikir gelmişti fakat bulamadık öyle bir şey. Aşağı yukarı yirmi dakika içinde hazırladık hepsini. Balonların tadı fenaydı ve ah o bağlama kısmı ellerimi pek acıttı, ama sonra tüm balonları salondaki koltuğa yığdığımızda içimize sindi doğrusu. Annem sabahtan kalkıp pasta yapmış babama, benim eve gelip brownie pişirmek gibi hayallerim vardı ama yetiştiremezdik o zaman.
Ailemizde sana şunu şunu aldım, doğum günün diye bak sana ne aldım gibi şeyler olmadığını daha önce söylemiştim ama ne olacak canım bir daha söylemiş olayım ki şimdi yazacaklarım kimseye anlamsız gelmesin ya da bu ne biçim kız babasına hediye de almamış denmesin. Ayrıca babama yılbaşı için minicik bir takvim almıştım Garfield'lı, onu getirdim. O takvimciği alırken birilerine yılbaşı hediyesi almak için yola çıkmamıştım ama. Öylesine kitapçıya girip takvimleri görüp sevindirik olmuştum. Kendime her sene aldığım masa takviminden aldım, bir tane Snoopy'li ajanda aldım ve babama aldığım minik takvimin Snoopy'lisinden aldım. Mutfak takvimi annemin vazgeçilmezidir, ona da mutfak takvimi aldım. Hani birbirimize şu bu hediyesi almıyorduk, alıyormuşuz efendim ama yalnız içimizden gelirse. Yani bir anda gelişti ger şey diyorum. Ne diyordum sahi ben, hah evet şöyle bir düşünce gelmişti aklıma, babama doğum günü hediyesi ben olayım işte. Hatta ona sürpriz yapıp buraya gelmem çerçevesinde kendimi kurdelelere sarıp tepeme de bir fiyonk oturtmayı düşünmüştüm. Sonradan bu senaryo içimi açmadı. Birisine "En güzel hediye sensin!" demek başka şey, birisinin sana gelip "Hey, işte hediyen benim!" demesi başka şey ve ikincisi pek narsistçe göründü gözüme - doğum günü sahibinin kızı olsam ve biz topyekûn doğum günlerini pek sallamayanlar ailesi olsak bile.
Babam geldiğinde annemle ikimiz içerdeydik. Hoplaya zıplaya koridordan geçip karşısına çıktım, ben geldiiim diye atladım boynuna çocuk gibi. Babam bir şekilde anlayacak diye tırsıyordum bileti aldığımdan beri, kredi kartı ekstrelerine bakacak olsa uçak biletini görecek örneğin ya da ne bileyim. Babamı şaşırtmak istiyordum işte ve iyi iş başardım, hiç beklemiyormuş sahi babam. Bunda önceki günkü sınavımın ve dönem sonuna yaklaşıyoruz yoğunluğumun da yadsınamaz payı olsa gerek. Hemen babamı salona götürüp balonları gösterdik. Yalnız pasta mumu almayı unutmuşuz, babam Tonton'u gezdirirken kendi mumlarını kendisi aldı da bu krizi de böylece atlatmış olduk. Babam geçenlerde "Bir kuru fasulye pilav olsa da yesek" gibisinden bir şey söylemiş, annem de şahane bir kuru fasulyeyle pilav pişirmiş. Babamla Tonton gezerlerken ben de salata yapmaya koyuldum.
Burda çok kıymetli bir rendecağızımız var, rendeliği batsın. Kendisi pek çok kör rende sendromuna kesin çözüm olması ümidiyle ta Almanyalardan alınmış olup Rös.le markasını taşıması vesilesiyle de acayip kıymetlidir ve sözde dünyanın en iyi, en keskin, en fonksiyonel rendesidir. Ne kadar Rös.le olursa olsun ve üstelik çok hakiki Rös.le olursa olsun geldiğinden beri hiçbir şeyi rendeleyemediği su götürmez bir gerçek olmasına rağmen iyi kötü bir parçalama işlemi gerçekleştirebildiği için çöpü boylayamamıştır maalesef. İşbu rendecağızla havuç rendeleyecektim salataya, ama zaten pek kötü rendelediği için dedim ki bunun yan tarafını kullanayım da verev havuç dilimlerimiz olsun. Rende pek tembel olduğundan bir dilim, iki dilim, derken üçüncüde muhakkak tıkanıyor. Ben de mecbur tıkanan parçayı ittire kaktıra aşağı atıp büyük bir kuvvet uygulayarak havucu dilimlemeye devam ediyorum, derkeen baş parmağım zart diye rendeye girdi.
Anne, dedim. Bir dakika gelir misin, acil. Sesim de nasıl sakin, ama nasıl korkuyorum anlatamam. Minik bir kesik güya ama ben feci, feci korktum; çünkü gördüm yani parmağım resmen rendeye girdi işte ötesi var mı? Annem tabi durumun aciliyetini tam kavramadı, orada bir "acil" demiş olmam çok yeterli değil. Yine gayet sakin, elim kesildi, diye seslendim. Annem geldi hemen, ay anne çok korkuyorum işte rende şu bu, göz ucuyla bir daha baktım ki parmağımın üstünde böyle bıngıldayan bir parçamsı da var, aman hepten içim gitti. Bunun kanı duracak mı, dikiş mi attırsak gibi düşüncelere kapıldık; fakat babamın doğum günü yani dikişlerle mikişlerle zaman kaybetmenin sırası değil, o sebepten iki bantla sıkı sıkı, çok çok sıkı sardık. Salatanın kalanını annem devraldı, yapmasını bırakın zaten yemesi bile oldukça zordu.
Kas yapımız ne acayip, diğer dört parmağımı kullanırken bile bir acı oluyor bazen ve nasıl bir acı anlatamam. Bir parmağımın üstü kesildi diye kendi kendimi çok rahat idare edemez duruma geldim. Sol elimle dişlerimi fırçalamakta çok zorlandım, gece yüzümü yıkayamadan uyudum. Sabah spora gidecektim ama elimi her sallayışımda nasıl bir acıyla karşılaşacağımı bilemediğimden önce koridorda koşu denemeleri yaptım, neyse fazla sıkıntı olmayacağa benziyordu. Spor yaptım yapmasına ama gitmeden önce daracık taytımı tek elimle giymem çok zor oldu, işte alınan kiloların zararını bir kez daha görüyoruz. Saçlarımı toplaması ise en en zoruydu; sol elimde tokayı döndürecek refleks yok ve sağ elimle katiyen, katiyen yapamıyorum bunu!
Spordan sonra annem geldi, beni yıkadı, giydirdi sağ olsun. Saçlarımı tarayıp kurutabildim. Diyorum ya, garip. Bazı hareketleri yapabiliyorum ama bazılarını kesinlikle yapamıyorum ve hangisini yapıp hangisini yapamayacağımı bilemediğim için ne zaman birine ihtiyacım olacağı hiç belli olmuyor. Tabi iki gün saçlarımı toplamadan da yaşayabilirim ama neyse. Annem bantları çıkaralım, kan man oturur diyor fakat mümkün değil o bantları çıkarmamız. Canım öyle acıyor ki o yapışmış bantları ordan kaldırana kadar kesin ayılır bayılırım acıdan, düşünmesi bile korkunç. Öte yandan bir şey yapmamız lazım, kalktık beraber alt sokaktaki sağlık ocağına gittik.
Hemşire, keşke bantlamasaydınız, dedi; çünkü şimdi bant oraya yapıştığından çıkartması çok zor olacak tabi. Önce makasla kesmeye çalıştı ama makas girmedi, bunun üzerine neşterle kesmeye karar verdi bandı fakat eli mecburen yaranın üstüne değiyor ve canım nasıl acıyor! Anneme sarılıyorum, ellerimi sıkıyorum, ahlayıp vahlıyorum, içimde nasıl bir korku, hayretlerim şaştı. Benim canım meğer ne tatlıymış! Hepi topu derin bir kesik; ama o korku hissi yok mu, her şey o korku yüzünden. Bant zar zor çıktı, biraz rahatladım. Doktor hanım geldi sonra, deriyi kaldırıp bakmam lazım dedi, aman başımı annemin göğsüne yasladım ve bebekler gibi nefesimi tutup canımın feci yanacağı o anı beklemeye başladım, yine şekilden şekle girdim ve sonra hepsi bitti. Parmağım ilaçlandı, sarıldı, çok korkulacak bir kesik olmadığını söylediler ama iyileşmesi uzun sürecekmiş tam eklem yerinde olduğu için. Habire açılıp tekrar kanayacakmış haliyle.
Ben de kendimi dayanıklı sanırdım! Halimi bir görecektiniz, hemşire hanımla gülüştük sonradan. Dayanıklı olmasına dayanıklıyımdır aslında, nitekim korku geçip canımın ne kadar acıyacağını bir kere tecrübe ettikten sonra diğer müdahalelerde hemşire hanımın "Biraz acıtacağım, üzgünüm," dediği her seferde gözlerimi sıkı sıkı kapatıp "Sorun değil, hiç önemli değil," diyebildim. Çok metanetliydim o sıra; fakat o ilk bilinmezliğin yarattığı korku yok mu, elimi ayağımı titretiyor resmen.
Annem de dedi, pek tatlıdır senin canın, diye. İyi bilirmişim kendimi korumasını. Bantlar gevşesin diye elime su tutuyordum ilk gittiğimizde, hemşire hanımın kızı geziniyordu odada. Minicik bir şey. Yüzüne bir baktım ki birkaç ufak benek var, sivilce gibi. Anne, dedim, bu kız su çiçeği falan mı olmuş yoksa? Aman yine korkular bastı içimi. Bir de su çiçeği olsam tadından yenmez artık. Annem küçük kıza baktı, senin yüzünde neler var öyle, dedi, minik kız da "Su çiçeği!" diye yanıtladı. Hah, dedim, bir bu eksikti, pek güzel! Hemşire geldi, hemen "Ben su çiçeği geçirmedim!" dedim, ama neyse kız bulaşıcı evreyi atlatmış artık iyileşiyormuş. Aşısını olmuştum küçükken ama pek garantisi yok galiba o aşıların. Annem hayret etti, hemen nasıl fark ettin kızın su çiçeği olduğunu, diye. Söz konusu pek tatlı canım olunca dikkat kesiliyormuşum demek!
Belirtmeliyim ki hiç öyle yaygaracı bir tip olmadım. Çocukken her gün yeni bir yaram ve iltihap içinde dizlerim olurdu ama hiçbir zaman oturduğum yere çakılı kalıp ortalığı inletmedim. Dün elim kesildiğinde de bakın nasıl sakindim fakat müthiş korktum. Annem, ben sana söylemedim ama dün suratın mosmor olmuştu, dedi sağlık ocağından dönerken. Böyle minicik bir kesikte renkten renge giriyorsam Allah vermeye sahiden büyük bir şey gelse başıma, kim bilir ne hale gelirim, diye düşündüm ama diyorum ya o ilk korku geçince alışıyorum ve eşiği atlamış oluyorum. Bandı çıkaramayacağımdan nasıl emindim, tıpkı küçükken kaşlarımı cımbızla alamayacağımdan emin olduğum gibi. Çok acıyacağını bile bile hayatta o cımbızı tutup çekemem, imkanı yok diyordum. Bir kaş tüyünün derinin altından, kökünden kopup derinin üstüne yaptığı o kısacık seyahat ne kadar uzun soluklu bir filmdi benim için. Diyorum ya, canım ne tatlıymış meğer!
Günün en sevimli anı, bantlar çıkarıldıktan sonra parmağım kanamaya başladığında küçük kızın yere düşen bir damla kana bakıp, kan yere değer değmez sessizliğin ortasında "Eybah!" demesiydi. Odada kim var kim yok hepimiz bir anda rahatlayıp gülmeye başladık.
İstanbul'a dönecektim hemen, ama bu durumda dönemeyeceğim! Çantalarımı taşımam ve eve gidip kendi işimi görmem şimdilik mümkün görünmüyor. Yapacak dünya kadar iş ve ödev var ama bir iki gün daha burada kalmam kısmetmiş demek! Akşam da yemeğe çıkıyoruz. Oh oh.
Bu arada elime dikiş attırmadık ya, zaten o acayip yere dikiş atılması çok da iyi bir fikir değilmiş, hem zaten kesik öyle süper derin olmadığı için pek dikişlik bir durum yokmuş, endişelenmemeliymişim. Bir de ilk iki sefer kuaförde aldırmıştım kaşlarımı ve sonra hep kendim aldım. Bilirsiniz ki güzellik işlerimin tamamını kendim halletmemle ve kuaföre sadece saçlarımı kestirmeye gitmemle ünlüyümdür.
Ayrıca akşam yemeğinden sonra tencerede kalan pilavı bitirdim ve anneme de dedim ki eğer pirinç pilavına tavuk suyu katıyorsan sakın ola benim bu pilavın tamamını yemeyeceğim gibi uçuk fikirlere kapılma. Tavuk suyunu koyuyorsan neyle karşı karşıya olduğunu bileceksin.
Bugün annem balonları patlatmış da aklıma belediye başkanının, kendisine yöneltilen ve delillerle açıklanmış suçlamalar karşısında hezimete uğrayışının ertesi günü, Se.da Sayanımsı bir programa çıkıp önceki geceki tartışma programından muhtemelen haberdar olmayan bir kısım kör destekçisine oyunlu şenlikli bir havada yarandığı o balon patlatma merasimi geldi. Verseydik de bir kenarda dursaydı balonlar, yarın bir gün benzer bir durumda işe yarar, hahayt. Babam için şişirdiğim balonları bırak, günahımı vermem.












