16 Aralık 2011 Cuma

60


Babacığım dün altmış yaşını bitirdi. Sonunda sıfır olması bir on yılın devrildiği süsünü taşıdığından, uzun zaman önce dün burada olmaya karar vermiştim - babamın haberi olmadan. Patch Adams filminde gördüğüm bir oda dolusu balondan feci esinlenip evimizi çok çok balonla doldurmak istedim, tabi filmdeki kadar çok balonla dolduramazdım çünkü o profesyonel bir iş olurdu ve babam bir Patch değildi ne de olsa. Elli altmış balon ile beş yüz balon arasında bir kıyaslama yapacak olsak biz gerçek hayat insanlarına ilk sayı gayet makul gelir sanıyorum. Tamam beş yüz balon şişirilip evin içine doldurulsa belki çok şikayet etmeyiz, ama bütün şişirme ve bağlama aşamalarını rahatça atlatmış olduğumuzu varsaysak bile o beş yüz balonu sonradan ne edeceğimiz sorununu yabana atamayız! Beş yüz tane "Pat!" oldukça fazla olabilir.

Çocukluğumdan beri korkulu rüyamdır balon şişirmek, çünkü hiçbir zaman bir balonu rahat rahat şişiremedim. Lastik lastik balonlar bir türlü şişecek kıvama gelemez. Öncelikle sağa sola çekiştirmek, uzatmaya çalışmak gerekir; zaten bu aşamayı atlarsanız hepten yandınız. Ne kadar uzatılıp esnetilirse esnetilsin o balon ilk şişikliğini kazanıncaya dek ciğerlerinizi tam kapasite kullanmanız gerekir ve bunun sonucunda elde edeceğiniz şişkinlik minik bir elma kadardır. Balon ancak bundan sonra gardını indirip adam gibi şişmeye başlar. Şişen balonun ucunu bağlamak iyice bir meseledir, balondan hava kaçmaması gerekir. Ufak bir dikkatsizliğe düşerseniz, ciğerlerinizden zar zor aktarmış olduğunuz güzelim hava, bir iki saniye içinde fırrrt diye uçar gider. Balonun ağzını bağlamak için yine ucunu uzuun uzun çekiştirmeniz, parmaklarınıza dolamanız, o doladığınız ucu aradan geçirmeniz falan gerekir. 

Elli beş balon şişirdik ve bağladık annemle ikimiz. Aslında aklıma bisiklet pompası kullanmak gibi şahane bir fikir gelmişti fakat bulamadık öyle bir şey. Aşağı yukarı yirmi dakika içinde hazırladık hepsini. Balonların tadı fenaydı ve ah o bağlama kısmı ellerimi pek acıttı, ama sonra tüm balonları salondaki koltuğa yığdığımızda içimize sindi doğrusu. Annem sabahtan kalkıp pasta yapmış babama, benim eve gelip brownie pişirmek gibi hayallerim vardı ama yetiştiremezdik o zaman. 

Ailemizde sana şunu şunu aldım, doğum günün diye bak sana ne aldım gibi şeyler olmadığını daha önce söylemiştim ama ne olacak canım bir daha söylemiş olayım ki şimdi yazacaklarım kimseye anlamsız gelmesin ya da bu ne biçim kız babasına hediye de almamış denmesin. Ayrıca babama yılbaşı için minicik bir takvim almıştım Garfield'lı, onu getirdim. O takvimciği alırken birilerine yılbaşı hediyesi almak için yola çıkmamıştım ama. Öylesine kitapçıya girip takvimleri görüp sevindirik olmuştum. Kendime her sene aldığım masa takviminden aldım, bir tane Snoopy'li ajanda aldım ve babama aldığım minik takvimin Snoopy'lisinden aldım. Mutfak takvimi annemin vazgeçilmezidir, ona da mutfak takvimi aldım. Hani birbirimize şu bu hediyesi almıyorduk, alıyormuşuz efendim ama yalnız içimizden gelirse. Yani bir anda gelişti ger şey diyorum. Ne diyordum sahi ben, hah evet şöyle bir düşünce gelmişti aklıma, babama doğum günü hediyesi ben olayım işte. Hatta ona sürpriz yapıp buraya gelmem çerçevesinde kendimi kurdelelere sarıp tepeme de bir fiyonk oturtmayı düşünmüştüm. Sonradan bu senaryo içimi açmadı. Birisine "En güzel hediye sensin!" demek başka şey, birisinin sana gelip "Hey, işte hediyen benim!" demesi başka şey ve ikincisi pek narsistçe göründü gözüme - doğum günü sahibinin kızı olsam ve biz topyekûn doğum günlerini pek sallamayanlar ailesi olsak bile.

Hihii bakın bu pastayı annem yaptı! Türkçe kalıbımız yokmuş, üzgünüm.


Babam geldiğinde annemle ikimiz içerdeydik. Hoplaya zıplaya koridordan geçip karşısına çıktım, ben geldiiim diye atladım boynuna çocuk gibi. Babam bir şekilde anlayacak diye tırsıyordum bileti aldığımdan beri, kredi kartı ekstrelerine bakacak olsa uçak biletini görecek örneğin ya da ne bileyim. Babamı şaşırtmak istiyordum işte ve iyi iş başardım, hiç beklemiyormuş sahi babam. Bunda önceki günkü sınavımın ve dönem sonuna yaklaşıyoruz yoğunluğumun da yadsınamaz payı olsa gerek. Hemen babamı salona götürüp balonları gösterdik. Yalnız pasta mumu almayı unutmuşuz, babam Tonton'u gezdirirken kendi mumlarını kendisi aldı da bu krizi de böylece atlatmış olduk. Babam geçenlerde "Bir kuru fasulye pilav olsa da yesek" gibisinden bir şey söylemiş, annem de şahane bir kuru fasulyeyle pilav pişirmiş. Babamla Tonton gezerlerken ben de salata yapmaya koyuldum.

Burda çok kıymetli bir rendecağızımız var, rendeliği batsın. Kendisi pek çok kör rende sendromuna kesin çözüm olması ümidiyle ta Almanyalardan alınmış olup Rös.le markasını taşıması vesilesiyle de acayip kıymetlidir ve sözde dünyanın en iyi, en keskin, en fonksiyonel rendesidir. Ne kadar Rös.le olursa olsun ve üstelik çok hakiki Rös.le olursa olsun geldiğinden beri hiçbir şeyi rendeleyemediği su götürmez bir gerçek olmasına rağmen iyi kötü bir parçalama işlemi gerçekleştirebildiği için çöpü boylayamamıştır maalesef. İşbu rendecağızla havuç rendeleyecektim salataya, ama zaten pek kötü rendelediği için dedim ki bunun yan tarafını kullanayım da verev havuç dilimlerimiz olsun. Rende pek tembel olduğundan bir dilim, iki dilim, derken üçüncüde muhakkak tıkanıyor. Ben de mecbur tıkanan parçayı ittire kaktıra aşağı atıp büyük bir kuvvet uygulayarak havucu dilimlemeye devam ediyorum, derkeen baş parmağım zart diye rendeye girdi. 

Anne, dedim. Bir dakika gelir misin, acil. Sesim de nasıl sakin, ama nasıl korkuyorum anlatamam. Minik bir kesik güya ama ben feci, feci korktum; çünkü gördüm yani parmağım resmen rendeye girdi işte ötesi var mı? Annem tabi durumun aciliyetini tam kavramadı, orada bir "acil" demiş olmam çok yeterli değil. Yine gayet sakin, elim kesildi, diye seslendim. Annem geldi hemen, ay anne çok korkuyorum işte rende şu bu, göz ucuyla bir daha baktım ki parmağımın üstünde böyle bıngıldayan bir parçamsı da var, aman hepten içim gitti. Bunun kanı duracak mı, dikiş mi attırsak gibi düşüncelere kapıldık; fakat babamın doğum günü yani dikişlerle mikişlerle zaman kaybetmenin sırası değil, o sebepten iki bantla sıkı sıkı, çok çok sıkı sardık. Salatanın kalanını annem devraldı, yapmasını bırakın zaten yemesi bile oldukça zordu. 

Kas yapımız ne acayip, diğer dört parmağımı kullanırken bile bir acı oluyor bazen ve nasıl bir acı anlatamam. Bir parmağımın üstü kesildi diye kendi kendimi çok rahat idare edemez duruma geldim. Sol elimle dişlerimi fırçalamakta çok zorlandım, gece yüzümü yıkayamadan uyudum. Sabah spora gidecektim ama elimi her sallayışımda nasıl bir acıyla karşılaşacağımı bilemediğimden önce koridorda koşu denemeleri yaptım, neyse fazla sıkıntı olmayacağa benziyordu. Spor yaptım yapmasına ama gitmeden önce daracık taytımı tek elimle giymem çok zor oldu, işte alınan kiloların zararını bir kez daha görüyoruz. Saçlarımı toplaması ise en en zoruydu; sol elimde tokayı döndürecek refleks yok ve sağ elimle katiyen, katiyen yapamıyorum bunu! 

Spordan sonra annem geldi, beni yıkadı, giydirdi sağ olsun. Saçlarımı tarayıp kurutabildim. Diyorum ya, garip. Bazı hareketleri yapabiliyorum ama bazılarını kesinlikle yapamıyorum ve hangisini yapıp hangisini yapamayacağımı bilemediğim için ne zaman birine ihtiyacım olacağı hiç belli olmuyor. Tabi iki gün saçlarımı toplamadan da yaşayabilirim ama neyse. Annem bantları çıkaralım, kan man oturur diyor fakat mümkün değil o bantları çıkarmamız. Canım öyle acıyor ki o yapışmış bantları ordan kaldırana kadar kesin ayılır bayılırım acıdan, düşünmesi bile korkunç. Öte yandan bir şey yapmamız lazım, kalktık beraber alt sokaktaki sağlık ocağına gittik. 

Hemşire, keşke bantlamasaydınız, dedi; çünkü şimdi bant oraya yapıştığından çıkartması çok zor olacak tabi. Önce makasla kesmeye çalıştı ama makas girmedi, bunun üzerine neşterle kesmeye karar verdi bandı fakat eli mecburen yaranın üstüne değiyor ve canım nasıl acıyor! Anneme sarılıyorum, ellerimi sıkıyorum, ahlayıp vahlıyorum, içimde nasıl bir korku, hayretlerim şaştı. Benim canım meğer ne tatlıymış! Hepi topu derin bir kesik; ama o korku hissi yok mu, her şey o korku yüzünden. Bant zar zor çıktı, biraz rahatladım. Doktor hanım geldi sonra, deriyi kaldırıp bakmam lazım dedi, aman başımı annemin göğsüne yasladım ve bebekler gibi nefesimi tutup canımın feci yanacağı o anı beklemeye başladım, yine şekilden şekle girdim ve sonra hepsi bitti. Parmağım ilaçlandı, sarıldı, çok korkulacak bir kesik olmadığını söylediler ama iyileşmesi uzun sürecekmiş tam eklem yerinde olduğu için. Habire açılıp tekrar kanayacakmış haliyle. 

Ben de kendimi dayanıklı sanırdım! Halimi bir görecektiniz, hemşire hanımla gülüştük sonradan. Dayanıklı olmasına dayanıklıyımdır aslında, nitekim korku geçip canımın ne kadar acıyacağını bir kere tecrübe ettikten sonra diğer müdahalelerde hemşire hanımın "Biraz acıtacağım, üzgünüm," dediği her seferde gözlerimi sıkı sıkı kapatıp "Sorun değil, hiç önemli değil," diyebildim. Çok metanetliydim o sıra; fakat o ilk bilinmezliğin yarattığı korku yok mu, elimi ayağımı titretiyor resmen. 

Annem de dedi, pek tatlıdır senin canın, diye. İyi bilirmişim kendimi korumasını. Bantlar gevşesin diye elime su tutuyordum ilk gittiğimizde, hemşire hanımın kızı geziniyordu odada. Minicik bir şey. Yüzüne bir baktım ki birkaç ufak benek var, sivilce gibi. Anne, dedim, bu kız su çiçeği falan mı olmuş yoksa? Aman yine korkular bastı içimi. Bir de su çiçeği olsam tadından yenmez artık. Annem küçük kıza baktı, senin yüzünde neler var öyle, dedi, minik kız da "Su çiçeği!" diye yanıtladı. Hah, dedim, bir bu eksikti, pek güzel! Hemşire geldi, hemen "Ben su çiçeği geçirmedim!" dedim, ama neyse kız bulaşıcı evreyi atlatmış artık iyileşiyormuş. Aşısını olmuştum küçükken ama pek garantisi yok galiba o aşıların. Annem hayret etti, hemen nasıl fark ettin kızın su çiçeği olduğunu, diye. Söz konusu pek tatlı canım olunca dikkat kesiliyormuşum demek!

Belirtmeliyim ki hiç öyle yaygaracı bir tip olmadım. Çocukken her gün yeni bir yaram ve iltihap içinde dizlerim olurdu ama hiçbir zaman oturduğum yere çakılı kalıp ortalığı inletmedim. Dün elim kesildiğinde de bakın nasıl sakindim fakat müthiş korktum. Annem, ben sana söylemedim ama dün suratın mosmor olmuştu, dedi sağlık ocağından dönerken. Böyle minicik bir kesikte renkten renge giriyorsam Allah vermeye sahiden büyük bir şey gelse başıma, kim bilir ne hale gelirim, diye düşündüm ama diyorum ya o ilk korku geçince alışıyorum ve eşiği atlamış oluyorum. Bandı çıkaramayacağımdan nasıl emindim, tıpkı küçükken kaşlarımı cımbızla alamayacağımdan emin olduğum gibi. Çok acıyacağını bile bile hayatta o cımbızı tutup çekemem, imkanı yok diyordum. Bir kaş tüyünün derinin altından, kökünden kopup derinin üstüne yaptığı o kısacık seyahat ne kadar uzun soluklu bir filmdi benim için. Diyorum ya, canım ne tatlıymış meğer!

Günün en sevimli anı, bantlar çıkarıldıktan sonra parmağım kanamaya başladığında küçük kızın yere düşen bir damla kana bakıp, kan yere değer değmez sessizliğin ortasında "Eybah!" demesiydi. Odada kim var kim yok hepimiz bir anda rahatlayıp gülmeye başladık.

İstanbul'a dönecektim hemen, ama bu durumda dönemeyeceğim! Çantalarımı taşımam ve eve gidip kendi işimi görmem şimdilik mümkün görünmüyor. Yapacak dünya kadar iş ve ödev var ama bir iki gün daha burada kalmam kısmetmiş demek! Akşam da yemeğe çıkıyoruz. Oh oh. 

Bu arada elime dikiş attırmadık ya, zaten o acayip yere dikiş atılması çok da iyi bir fikir değilmiş, hem zaten kesik öyle süper derin olmadığı için pek dikişlik bir durum yokmuş, endişelenmemeliymişim. Bir de ilk iki sefer kuaförde aldırmıştım kaşlarımı ve sonra hep kendim aldım. Bilirsiniz ki güzellik işlerimin tamamını kendim halletmemle ve kuaföre sadece saçlarımı kestirmeye gitmemle ünlüyümdür.

Ayrıca akşam yemeğinden sonra tencerede kalan pilavı bitirdim ve anneme de dedim ki eğer pirinç pilavına tavuk suyu katıyorsan sakın ola benim bu pilavın tamamını yemeyeceğim gibi uçuk fikirlere kapılma. Tavuk suyunu koyuyorsan neyle karşı karşıya olduğunu bileceksin.

Bugün annem balonları patlatmış da aklıma belediye başkanının, kendisine yöneltilen ve delillerle açıklanmış suçlamalar karşısında hezimete uğrayışının ertesi günü, Se.da Sayanımsı bir programa çıkıp önceki geceki tartışma programından muhtemelen haberdar olmayan bir kısım kör destekçisine oyunlu şenlikli bir havada yarandığı o balon patlatma merasimi geldi. Verseydik de bir kenarda dursaydı balonlar, yarın bir gün benzer bir durumda işe yarar, hahayt. Babam için şişirdiğim balonları bırak, günahımı vermem.

11 Aralık 2011 Pazar

Ohh!..



Bu aralar yaratıcı olmakla uğraşamadım hiç. Bıraktım kendimi, nasıl olacaksam öyle olayım. Şuna buna yetişmekle, bir şeylerin ucundan tutmakla uğraşmayayım. Kimi iplerin arkasından koşturmak zoruma gidiyorsa, salıvereyim gitsin onları. Bana iyi gelen ne ip varsa sırf onları çekeyim. Sabah kalktım günaydın ipi, yeni bir güne başlıyorum ve nasıl istiyorsam öyle olacak ipi, akşam hiçbir yere gitmiyorum ve televizyonun karşısında pinekliyorum ipi, hayır canım kimseyle konuşmak, görüşmek, buluşmak istemiyor ipi, ve inanılmaz ama gerçek, hayatımda ilk kez, hayır, bu hafta da ödevimi yapamıyorum ipi. 

Geçen yazımda hastalandığımı yazmıştım hani, o hastalık bir türlü geçmek bilmedi. Aslında içim devinim içinde, kıpır kıpır olmaya müthiş istekli bir durumda olsam bir iki güne kalmaz geçerdi, biliyorum. Sırf ben istemiyorum diye hastalığın geçmesi uzun, çok uzun sürdü. Üç değişik antibiyotik ve yanlarında verilen bir dolu ağrı kesici, damla ve pastil ile iki-üç hafta geçirdim. Bir yandan iyileşip hayatıma dönmek istiyordum ama bir diğer yandan da o kadar güçsüzdüm ki bıraksınlar öyle kalayım, bir süre daha rölantide durayım diyordum. Benimle birlikte dünyanın da durmasını istiyordum ama; yani huzurlu bir dinlenmeye çekileceğim ve herkes, eh hak etti canım az daha dinlensin, diyecek. Kimse bana dokunmayacak, ilişmeyecek. Böyle bir dünya yok aslında, ama inanır mısınız buna yakın bir dünya kurmuşum kendime. Okulda herkesin bir şeyler söylemesini, artık kendine gel, demesini korka korka bekliyordum, dahası, böyle bir uyarı alırsam bununla baş edemeyecek olduğumu seziyor ve öyle ya da böyle toparlanmam gerektiğini biliyordum. Fakat bana böyle bir yaklaşımda bulunabilecek kim varsa kapalı tuttu ağzını, sanki benim içimden tüm bunların geçtiğini bilir ve erdemli, uzatmalı bir sabrı bana hak görür gibi. 

Hayatımın ruhsal dinamiklerinin kökünden sarsılması bir yana, fiziksel dinamiklerimin de değişmesi canımı sıkmaya başlamıştı artık. Her sabah kalkıp spora gittiğim için sabahları kalkınca yapacak iş bulamamaktan ötürü asabım bozuluyordu bir kere. Kalktığımda aç hissetmiyor ama kahvaltı yapmadan güne başlamak istemiyor, sanki mecburen kendime yiyecek bir şeyler hazırlıyor ve günümün kalanını da başına uydurmak ister gibi hep bir mecburiyetler havasında geçiriyordum. En son geçen cuma üçüncü antibiyotiği kullanmam gerektiğini söyledi doktor ve artık isyan ettim. Başta bir dinlenme bahanesi, bu aralar başıma gelen belki de en güzel şey, demeye kadar vardırabildiğim bu ufak rahatsızlık "fırsatı" korkutucu olmaya başlamıştı. Cumartesi sabahı, öğlene doğru bir saatte yorganın içinde kıvrık kaldığım sırada annem aradı. Bir anda ağlamaya başladım; yataktan çıkmak istemiyordum, giyinmek ya da yıkanmak istemiyordum, okumak ya da yemek istemiyordum, hiçbir şey istemiyordum ve müthiş sinirliydim.

Birilerine, ki bu hayatta hep canım annem olmuştur, yüklenip sinirlerimi azıcık boşalttıktan sonra hiç değilse banyoya gidecek gücü buldum kendimde. Banyodayken odamda çalan telefonun sesini duyuyordum. Çıktıktan sonra annem acele acele tekrar aradı ve yola çıktıklarını, itiraz istemediğini, akşama doğru burada olacaklarını söyledi. Sahiden itiraz edecek gibi oldum, çünkü yediği önünde yemediği ardında kızlarının şımarık histerikliği yüzünden sür sökün atlayıp oralardan buraya gelmelerini kabul edemiyor, çok utanıyordum. Fakat onlara nasıl ihtiyacım vardı, nasıl. Hadi yine ağlamaya başladım, sahi gelecek misiniz, diye. Telefonu kapattıktan sonra kaç zamandır ilk kez güzel güzel giyindim, yazdan beri önünden geçip durduğum ve sonunda iki hafta önce satın almış olduğum baykuşlu kolyemi bile taktım. Çok kilo almış olmama rağmen hiç de fena görünmüyordum. Dışarı çıkıp çiçekçiden "erengül" adında iki buket çiçek aldım. Belki okurlar diye gazete aldım. Aslında okumayacaklarını biliyordum, çünkü akşama burada olacakları anca, ama evimde gazete olmasını istedim. Çoğuna elimizi bile sürmedik nitekim, fakat varlıkları yetiyordu bana ve bu "lüksü" yaşamak istedim. Satın aldığım her şeyin bir işlevselliği olması hususunda son zamanlarda geliştirmiş olduğum katı kurallarımı bu şekilde yıkıp biraz ferahladım. Evin önündeki kocaman ağacın döktüğü sonbahar yaprakları sokağı gerçek bir yaprak denizine çevirmişti, o denizden altı yedi yaprak toplayıp evdeki kırmızı çanağın içine, çanakta duran boncukların tabanına yerleştirdim. En büyük atılımım ise biri taşındığım günden, diğer ikisi yazdan beri boş boş durmakta olan ve günün çeşitli saatlerinde hüzünle bakıp, bu çerçeveleri doldurmam gerek, diye hayıflandığım çerçevelere resimler yerleştirmek oldu. Kafamdaki plan bilgisayarımdaki binlerce fotoğraf arasından üç tane seçip bastırmak ve onları koymaktı, fakat bu da nasılsa tutmak istemediğim iplerden biri halini almış meğer. Ben de iki tanesine birer kartpostal yerleştirip bir tanesine de bir dergiden hemen o an beğenip kestiğim ufak bir fotoğrafı yerleştirdim. Nasıl hafifledim anlatamam.

Annemler gelene dek oturup gazete okudum, film izledim. Daha geleceklerini söylemeleri bile içimde bir yaşam enerjisi oluşturmuştu ya, pek şaştım bu işe. Kendi kendine yetme, güçlü olma durumunu abartmışım zaman içerisinde, herhangi birine ihtiyaç duymamak bir yana annemle babama ihtiyaç duyuyor olmamı bile zor kabullendim sanki. Kaç zamandır korkuyorum insanlardan. İnsanları bıktırmaktan, onlara zayıf taraflarımı yansıtmaktan çekiniyorum; çünkü insanlara zayıf taraflarımı göstermenin büyük bir hata olduğunun bana sürekli hatırlatıldığı bir dönemden geçmiştim vaktiyle. Gülümseyemediğim, ağırlaştığım zaman hemen susuyordum, çünkü kimseye bir şey belli etmeme konusunda hiç usta değilimdir. Halbuki doğam bu benim, neysem oyum. Beğenmeyen küçük oğluna almasın, deyip canım sıkkınsa canımın sıkkınlığını yaşamak da bir erdem sanırım. Bu süreçte iki şey işittim: birincisi, insanları bıktırmanın yalnızca olumsuzları aktarmakla değil, aklınıza gelebilecek olumlu olumsuz her şeyin yansıtılmasıyla yaşanabileceği. İnsanları bıktırmak söz konusuysa sorunlar anlatıldı diye olmuyor bu, varlığınızın tümüyle bir bıkkınlığın ortasında kalıyorsunuz ve çok mutlu, umutlu, şen şakrak bile olsanız sanmıyorum ki bu bıkkınlık atmosferini dağıtabilesiniz. İnsanları ağzınızdan çıkan şahane şeylerle de bıktırabilirsiniz, dolayısıyla aman benden bıkmasınlar diye doğanıza aykırı hareket edip mutluymuş gibi yapmak ya da köşenize çekilmek diğerlerine yapılmış bir lütuf değil.

İkincisi ise yukardaki cümlelerimin devamı niteliğinde, yalnızca iyi hissettiğim zamanlar insanlarla beraber olup çok da iyi hissetmediğimde onlara yüklenmemek adına geri çekilmemin duyarlı, fedakar bir davranış olmamasını bırakın, bunun "küstahlık" olduğu. Küstahlık! Söylenişi bile içimde hiç olmadığını sandığım bir damarın üzerine olanca ağırlığıyla bastırır gibi, öyle kuvvetli bir anlam var bu küstahlıkta. Değer verdiğim insanların bana gelip sorunlarını anlatmalarından hiçbir zaman rahatsızlık duymadım ve bir gün olsun "Aman bu da yine içimi kapatacak şeyler söylüyor!" demedim, bilakis arkadaşlarımın bana sıkıntılarını açmaları, sorunları ne denli büyük olursa olsun, bende hep bir sıcaklık duygusu bıraktı. Aynı şeyi beni dinleyenlerin hissetmeyeceğini düşünmenin, yalnız mutlu zamanlarımı aktarıp küçük sorunlarımı bastırmanın "küstahlık" diye nitelendirildiğini duyduğumda irkildim önce, aradaki bağlantıyı kuramadım. Sanırım hala bu "küstahlık" kelimesini yerli yerine oturtabilmiş değilim, fakat her düşündüğümde beynimin içinde yankılana yankılana ilerliyor ve her seferinde yaklaşıyor anlatmak istediğine.

Siz sevgili okuyucu, sizi bıktırırım diye uzun yazılarımın sonunda kaç kez mahcubiyetimi dile getirdim, dile getirmediysem bile emin olun içime koca mahcubiyetler sıkıştırdım. Beni uzun, upuzun yazılarımla sevebileceğinizi, gününüzün en uzun ve sıkıcı ayrıntısı olmayacağımı düşünmekte zorlandım. Bunun içinde ufak, çok küçük bir bencillik bile yatıyor olabilir: öyle matah bir kişi olmalıyım ki uzun yazdığım için sizi bıktırayım ve edebi kalitesizliklerden sorumlu bulunayım! 

Son günlerde pek yazamadım, çünkü bunu da kabullenmesi zor olmakla beraber canım pek de yazmak istemiyordu işte. Fakat bunun o küstahlıkla bir ilgisi yok. Evvel zaman, herkesin küçük ayrıntılarını okumaktan keyif duyduğum halde kendi küçük ayrıntılarımın pek bezdirici olduğunu düşünegeldiğim süre boyunca kendimden olabildiğince az söz etmeye çalıştım. Oysa insanım ben, benim de sorunlarım olacak. Hele bu aralar, bir buçuk ay önce ömrümde ilk kez soruyormuşçasına "Ben neyi seviyorum? Ben ne yapmak istiyorum?" diye kendime sorduğumdan beri tepetaklak oldum sanki (yukarıda söz ettiğim ruhsal dinamiklerimin kökünden sarsılmış olması bu); fakat bu konuda hiç söz söylememem içsel yolculuğumun derinliğinden kaynaklanıyor, ilgilenmeyip beni küçük göreceğinizden endişelenmemden değil. Şimdi biliyorsunuz işte, neyi sevdiğimi, ne yapmak istediğimi, anlamlarımı bulmaya çalışıyorum bir süredir. Bu da ilk kez çıktığım bir yolculuk; ayrıntılarını keşfetmem uzun sürüyor, aktarmaya kalksam -kendi kendime bile aktaramıyorum- omzuma yük olacak. 

Evet, içimde çalkantılar, anaforlar oluşuyor ve saniyelerle birbirine dönüşen mutluluklarım, umutsuzluklarım var - öylesine olağan bunlar. Kısaca hala, son sürat yaşıyorum!

23 Kasım 2011 Çarşamba

Sevgili doktorum



Polikliniğe gittim, sevgili doktorum ağzımı açıp "Aaaa!" dememi istedi. Ağzımı açmayı becerdim de "Aaaa!" demeyi beceremedim baştan. Bunun üzerine doktorum da benimle birlikte "Aaaa!" dedi; önce o başladı, ben ortada bir yerde katıldım ve beraber bitirdik "Aaaa!"yı. Doktorla beraber "Aaa!"lamayalı ne çok zaman olmuş. İnsan ne mutlu hissediyor sevgili doktorun yanında, hele "Bol bol su içmeyi ve meyve yemeyi unutma! Bir hafta sonra da kontrole gel!" dediği zaman bir bakanı, ilgileneni olduğunu hissediyor. Biz de biliyoruz su içmek lazım, ne diye söyledi ki, gibi bir düşünce şöyle dokundurur gibi, şimşek hızında geçiyor. İşte tam o noktada bebeklikle büyüklük arasında ince bir çizgide yürüme hakkın olduğunu fark ediyorsun ve birkaç saniye için, elinin kapının tokmağına uzandığı ve çıkmaya doğru bir iki adım attığın o kısacık sürede bebekliğin tadını çıkarıyorsun! Oh, piki, meyve ve su!

Bebekken bir doktorum vardı, adı Abdülkadir'di sanırım ama ben ona Abdülkadir Mukadir Amca diyordum. Büyük bir ekmek sepeti boyutlarında bir tartısı vardı ve ben o tartıya sığıyordum, habire tartıyorlardı beni. Mukadir Amca'nın stetoskobu ve metal boğaz çubuğu gibi soğuk olan elleri, minik bedenime göre çok devasa olduğundan beni hamur gibi yoğuracağı hissine kapılırdım. Çocukların pek de cümle kurmalarının beklenmeyecekleri bir yaşta, karnımda bir ağrı olup olmadığını kontrol ettikten sonra anneme dönüp "Doktoy döbüş acıdı!" deyivermiştim. Elleri soğuk olsa da kendisi pek sıcacıktı Mukadir Amca'nın. Ofisi Esat'ta, devlet dairesi aydınlatmalıydı. Floresanları daha o pek konuşulamaz yaşta sevmezdim, keza odasındaki oyuncakları şimdi görsem belki dönüp yüzlerine bakmam; ama yine de yadırgamazdım o plastik, yamru yumru suratlı, kukuletalı cüceyi. Bekleme salonunda ise kocaman bir akvaryum vardı, yerler betondu. Çok dik, sarmal bir merdivenle ulaşılırdı Mukadir Amca'nın odasına. Kocaman, kemik gözlükleri ve yüzünün ortasında bir yerde bir de büyük beni vardı. Sanki sürekli gülümserdi Mukadir Amca, ve Mukadir Amca'dan beri doktorları severim.

Sevgili doktor sinüzit olup olmadığımı kontrol etti çaktırmadan. Çaktırmadan diyorum çünkü "Sinüzit mi var acaba, ona bakıyorum," gibi bir açıklama getirmedi; böylece hareketleri çok gizemli, büyülü bir hal aldı. Bebek olduğum halde sinüzit kontrolünden geçiyor olduğumu kavramak çok gururlandırdı beni. O sıradaki bebekliğimi umursamayan, birkaç gün önce gelip çatmış ergenliğim yüzünden biri sağ biri sol yanağımda iki koca kırmızı sivilce vardı ve tam da sinüzit kontrolünün bir parçası olarak bastırılması gereken noktaları işaretler gibiydiler. İçi iltihaplı sivilcelerden değil de bastırılınca pek acıyan ama sinüzit acısıyla karıştırmadığım, patlamayan sivilcelerdendiler neyse.

Bugün sesim değişmişti, biraz genizden ve çatallı oldu. Sabah burnum çok akıyordu, çok hapşırdım ve çok zarif hapşırıklarımla sınıftakileri güldürdüm. Yanımdaki çocuk hemen her hapşırışımda, çok yaşa, dedi. Öbür yanımdaki arkadaşım da diğerinden iki üç eksik, çok yaşa, diyordu. İkisi birden dedikleri zaman "Siz de görün!" diyordum, fakat bazen sağımdakinin deyip demediğini tam kestiremiyordum ve hemen cevap vermek icap ettiğinden, fazla irdelemeden "Siz de görün!" dedim hep. Solumdaki çocuğa "sen" yerine "siz" diye hitap ediyormuşum gibi oldu bu sefer, bir iki kez de "sen" diyerek durumu telafi etmeye çalıştım sonradan. Sürekli sen de gör, siz de görün demek sıkıcı oluyordu, arada "Hep beraber," de dedim ve hatta bazen yalnız teşekkür ettim. Teşekkür etmek bir hapşırığa ve onunla gelen "çok yaşa"lara karşı bir ciddiyetsizlik gibi, ama fazla fazla hapşırmış olduğum için sanıyorum bir iki teşekkür hakkım doğmuştu.

Antibiyotik böbrekleri yıpratıyormuş, sevgili doktorum çok yıpranmayayım diye üç günlük antibiyotik verdi. Ben de yıpranma derken yorgunluk, halsizlik yapacak sanıyordum. Aslında halsizliğe, yorgunluğa çok itirazım olmayacak gibiydi, çünkü dinlenmeye ihtiyacım vardı ve hasta olmak mecburi bir istirahati haklı çıkaracağından bol bol halsizlik vicdanıma iyi gelirdi. Neyse ama, sandığım kadar lazım değilmiş elimin kolumun kalkmaması, bu kadarı pek kararında zevkliydi. 

21 Kasım 2011 Pazartesi

Nen var?


Boğazım ağrıyor ve dizlerim acıyor. Bayramda Ankara'ya gittim ve döndüğümden beri adını koyamadığım bir kırıklık içindeydim. Burnum aksa, öksürsem, ateşim çıksa neyse tanıdık, hastalandım diyeceğim; ama öyle bildik belirtiler olmayınca durumumu tanımlayamadım bir türlü. Hastayım demeye dilim varmadı anlayacağınız. İnsan öyleyken pek aciz hissediyor. Hasta olduğumu söylemek istiyorum, sorumluluklarımı yerine getiremeyecek kadar güçsüz. Okuduğumu anlamıyorum, sabahları uyanamıyorum, canım yataktan çıkmak istemiyor. Yorganla beraber fırıl fırıl dönmek istiyorum. Yorgun görünüyorum; ama öksürmüyorum işte. Burnum kırmızı değil. Dış çevrenin beş duyusuyla algılanamayacak bir durumdayım. Hastalık inandırıcılığını kaybediyor sanki! Aman, nesi hasta canım bunun, diyebilir gören. Halbuki iki hapşırsaydım, sesim gitseydi her şey daha bir yerli yerinde, hani olması gerektiği gibi olmuş olurdu.

İki haftanın sonunda bu sabah bir boğaz ağrısı ile "gerçek" bir belirtiye kavuştum. Dünkü çok keyifsizliğim gizemli olmaktan çıktı böylece. Boğaz ağrısını anında önceki keyifsizlikle el ele tutuşturarak paçayı kurtardım. Boğazımdaki ağrının saatler geçtikçe artmasına aldırmadan evimi temizledim. Her yer toz olmuştu ve bu şekilde yaşamak gerçekten çok canımı sıkıyor. Bir keyifsiz olacağım varsa iki keyifsiz oluyorum. Dokunduğum her yer yapış yapışmış gibi geliyor, dışarı atmak istiyorum kendimi. Her yeri bir güzel sildim süpürdüm - dizlerim de bu yüzden acıyor. Nereyi temizlerken oluyor bilmiyorum ama bir yeri silerken ikidir kafamın tam tepesi kazık gibi cif oluyor. Kendimi de kırkladıktan sonra kalan son enerjimi yemek yapmak için kullandım. İki haftadır yemek de yapmak istemiyordu canım, her akşam başka bir çeşit makarna ya da omlet yaparak kurtarıyordum durumu. Bir akşam daha tavayı ortaya çıkarmam gerekirse çıldıracağım hissine kapıldım ve beş günlük hardallı tavuk pişirdim.

Çok pis rejime girdim çünkü mecbur kaldım! Görüntümün aynaya tam sığıp sığamayacağı konusunda kendimle iddiaya girmiş gibiydim. Ne var canım, diyorum kendi kendime. İncecik kadınlar, örneğin, hamile kalıyorlar ve sonra aldıkları kiloyu kısa sürede veriyorlar dişlerini azıcık sıkıp. Oyuncular birtakım roller için kilo alıyorlar, sonra, çekimler bitince veriyorlar hemencecik. Tamam, belki onların motivasyonları benimkinden daha fazla ve benim kadar çok düşünme hastası değiller o sıra; ama olsun, neticede şişmanladıkları için onların da canı sıkılıyor elbet. Hem herkesin birtakım sorunları var, ne kadar büyük olduklarını karşılaştırmanın gereği yok ki. Benim sorunlarım en kocaman diye tutturup popomun da en kocaman olmasını haklı çıkarabilirim. Çocukça bir sevinçle muzip muzip bakarak birkaç saniye boyunca bu haklılığın tadını çıkarırım. Sonra büyürüm, kendime gelirim ve artık hiçbir bahanem olmaksızın toparlanıp boğazımı tutmak zorunda olduğumu kavrarım! 

Öyle yavaş yavaş şişmanladım ki durumun ciddiyetini zor idrak ettim. Pantolonlara hala girebiliyordum, tamam biraz daha zorlaşmıştı giyinmek ama yok canım, pantolon aynı pantolon işte. Fakat ne zaman ki pantolonumun düğmesinin zbonk diye patlayarak ileri atılmasına mani olamayacağımı fark ettim, o zaman yol ayrımına geldim. Ya çıkıp bendekilerin bir değil iki beden büyüklerinden alacak ve dolabımı tamamen yenileyecektim, ya da yemek yemekten vazgeçecektim. Ben de manyaklar gibi yemek yemekten vazgeçip insan gibi yemek yemeye çalışmaya karar verdim. Böylece, kendimden vazgeçmeyi reddetmiş oldum.

Günlerdir bir şeyler yazmak istiyordum ama hiç halim yoktu. Şimdi bir şeyler yazıyorum ama yazmak istediğim bu değildi; Ankara'da okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden, yeni dizilerimden, bir sürü köşe yazısından ve cumartesi pazar eklerinden falan söz edecektim oysa. Tanrım, gerçekten hasta oldum işte bakın boğazım ağrıyor, kafamı toplayıp yazamıyorum bir türlü. 

Ben dizi seyretmeye gidiyorum o zaman!

13 Kasım 2011 Pazar

Kaloriferler yanmış!



Kaloriferin yanına geçip üzerine eğildim mi yüzüme bir sıcaklık vuruyor. Küçükken ilk defa salondaki tüllerin camlar kapalı olmasına rağmen baya baya hareket ettiğini gördüğümde hafiften dehşete kapılmıştım sanıyorum. Allah'tan evde yalnız değildim de korkudan fenalık geçirip kendimi balkona atmamışım. Muhtemelen annem kaloriferden yayılan sıcak havanın perdeleri oynaştırdığını açıklamış olacak. 

İlkokul üçüncü sınıftan itibaren okuldan gelmemle annemlerin işten gelmesi arasındaki iki buçuk saatlik süreyi kahramanca, evde tek başıma geçirmeye başladım. Günün en sevdiğim zamanları olmaya adaydı bu yalnızlığım. Ev benimdi ve canımın istediği gibi davranabilir, kendimi şu koltuktan o koltuğa fırlatabilir, kendime yemekler hazırlayıp televizyonu istediğim uzaklıktan seyredebilirdim. 

Bazen korkuya kapıldığımı anımsıyorum yalnız. Bir sefer elektrikler kesilmişti örneğin, mevsim kış. Karanlıktan korkmuştum. Ne zaman böyle korkuya kapılsam balkona çıkardım. Evde öcüler beni yiyebilirdi ama balkona çıktığım vakit sokakta oluyordum. Bir bağırsam, bir yardım istesem herkes balkonlara çıkardı ya da sokaktan geçen birileri olurdu mutlaka. Balkonda olmak insanlara karışmak demekti benim için. Kışın hava soğuksa montumu giyer çıkardım balkona. Üşürdüm; ama üşümek, evde kalıp tüm karanlık köşelerde üzerime atlamak için gizlenen öcülere davetiye çıkarmaktan katbekat daha iyiydi.

Salondaki ışığı yakmak için kaloriferin üzerine doğru eğildiğimde yüzüme vurdu sıcak hava. Kaloriferlerin yandığı günleri nasıl özlediğimi fark ettim. İçimi sıcacık yaptı yanan kaloriferler. Kış mevsiminin kısıtlayıcı olduğunu düşünür, insanı hapsettiğini savunurdum kendimce. Hem soğuk, hem alabildiğine rüzgarlı, hele bir de üstüne yağmurlu havaları pek sevmem. Başımı yukarı kaldıramadan, bakışlarım ayaklarımın hemen önünde, her adımımla ufak ufak gerisi gelen yolu takip ederek ilerlemeye çalışırım. Bir elimde şemsiye vardır herhalde, öteki elimde de büyük olasılıkla kitaplar ya da torbalar taşıyorumdur. Soğuktan konuşamam, nefes almak bile istemem aslında. Çoğunlukla içimden "Az kaldı, az kaldı!.." diyor, bu şekilde dayanmaya çalışıyorumdur yolculuğa.

Bu soğuklar daha bastırmadı ama bulutlu, yağmurlu günlere özlem duymaya başladım şimdiden. Yaz ne çok eğlenceyle, amma hovardalıkla geçti. İçime dönme ihtiyacı hissediyorum, içerde kalayım ve yalnız kendime odaklanayım. Çılgınlıkların ardından gelen durgunluğu doyasıya yaşayayım. Duygularıma yön verirken biraz da doğadan yardım alayım. Doğa dışarıyı soğutup biraz çetinleştirdi mi huzuru evimde, kendimde, kafamın içinde, battaniyelerin altında, sıcak içeceklerde, birini bitirip ötekine başladığım kitaplarda, sürekli akan satırlarda, gazetelerde, gazetelerin eklerinde, tatlı dizilerde, filmlerde, yeni belgesellerde bulayım.

Kendi huzurumu bulduktan sonra kış günlerinin kaloriferli huzurunu sevdiklerimle yaşamaya koyulayım, onlarla pişirdiğim bir yemeği ya da salonda bitki çayları ve kahve eşliğinde uzun sohbetleri paylaşayım. Perdesiz camlarıma dışardan bakan, içerde gülüşen iki üç insan görsün.

Birkaç gündür hasta gibiyim. Öyle burnum akmıyor, öksürmüyorum, ateşim yok; ama sabahları bir türlü uyanamıyorum. On buçuk gibi anca gözlerimi açıyorum, fakat yataktan kalkamıyorum. Elimi kitabıma uzatıp okumaya koyuluyorum. Sonra sonra yataktan çıkabilecek gücü buluyorum kendimde. Kahvaltıdan önce alışveriş yapıyorum, dönüp kahvaltımı ediyorum ve yine halsizleşiyorum. Kanepeye uzanıp en sevdiğim dizileri seyretmeye başlıyorum, kendi kendime gülüyorum, heyecanlanıyorum - çok da kendi kendime değilim aslına bakarsanız, ekrandakilerle uzun süredir tanıştığımız için hep berabermişiz gibi hissediyorum. Çocukluğumdan beri dizilere böyle bağlanma, karakterleri alıp hayatımın içine sokma huyum vardır - kitaplarla aramdaki bağ da böyledir. Onun için hiç yalnız hissetmiyorum gün boyu.

Korkunca balkona çıkmıyorum artık, çünkü annemler bir saat sonra gelmeyecekler ve herhalde balkonda otururken otururken donacağım. Onun yerine korkunca bir şeyler okuyor, bir şeyler izliyor ya da bir şeyler yazıyorum. Bu aralar kafamın içi biraz dolu ve kafamın içi biraz doluyken, kafasının içi biraz dolu olan bazı yetişkinlerin yapabileceği ama kafasının içi biraz dolu çocukların pek de yapmayacağını düşündüğüm şekilde, yalnız kalmayı tercih ediyorum.

Kaloriferler sıcacık. Beni korkutan öcülerim var, kaloriferden yayılan sıcaklığın bana hissettirdiklerini ertelememe neden oluyorlar. Ama ben başka bir seçim yaptım bugün. Curcuna ortasında yoga yapmak gibi, kaloriferden yayılan sıcaklık, kaloriferden yayılan sıcaklık dedim durdum.


12 Kasım 2011 Cumartesi

"Siz ikiz misiniz?"

 


Hatırıma gelen ilk ikizler olgusu, Hande'nin düğünündeydi. Şimdi gitsem ufak bir düğün mekanı olarak adlandıracağımı düşündüğüm, o zamanki gözlerimle baktığımda uçsuz bucaksız bir alandı düğünün yapıldığı yer. Bir başından bir başına zikzaklar çizerek yürümeye çalışsam herhalde bütün bir akşamımı bir keşif gezisindeymiş gibi geçirmiş olurdum. Nereden çıktılar bilmiyorum ama iki kız çıktı karşıma, ikisinin de üzerinde aynı puantiyeli elbise. Üst kısmı dar, altı fırfırlı, baloncacık, tamamı rengarenk. İkisinin de saçları kulak hizasında kesilmiş, ikisinin de çorapları, ayakkabıları bir. Dahası, yüzleri bir kızların. Bir yandan hayret ediyor, diğer yandan kafamı kullanıp olayı çözmüş olmanın bilgeliğini yaşıyordum. Çocukluğumun genelinde pek yapmamış olduğum bir atılganlıkla kızlara yanaşıp "Siz ikiz misiniz?" diye sordum. 

Benim kardeşim yok. Onlar hep iki kişi olmuşlardı, birbirlerinden hep güç almışlardı. Bir yere gidecekleri, birisiyle tanışacakları, görüşlerini aktaracakları durumda hep birbirlerinin destekçisi durumundaydılar. Bense tabii ki haberdar olduğum bu "ikiz" kavramının ilk canlı örneğiyle karşılaşmış olmanın heyecanıyla, elbette bu standart soruyu soracaktım mecbur! Kızlardan biri bana dönüp "Sence?" dedi ters ters, ve yürüyüp gittiler. Alaycı, büyüklenen tavırları, en azından o günlere değin bir değil, hep iki kişi olmalarından kaynaklanıyordu belki. Tek başına bir çocuğa karşı hiçbir zaman altta kalmıyorlardı, çünkü birinin dediğine öteki arka çıkıyor ve karşılarındakini bir kere gafil avladılar mı kolaylıkla alt edebiliyorlardı. Eh, ben de az gafil avlanmamıştım! Kim bilir kaç kere duymuşlardı bu soruyu; onlar için gün gibi ortada olan bir gerçeğin her önlerine geleni çok tuhaf, alışılmadık bir şeymişçesine hayretlere düşürmesine burunlarını büküyorlardı tabii. 

Televizyonda bir dizi vardı, izninizle şimdi adına da bakacağım - Sweet Valley High. Burada da iki güzeller güzeli kız vardı Jessica ve Elizabeth diye. Hayatıma giren ikinci ikizler bunlar oldu. Bayıla bayıla seyrederdim akşamları. Bunlar arada birbirlerinin yerine falan da geçiyorlardı. Elizabeth'le Jessica'yı birbirlerinden ayırt etmeye yarayacak bazı özellikler keşfetmiştim, örneğin Liz'in dudakları inceyken Jess'inkiler böyle daha dolgun, yumuşacıktı. Keza Liz'in yüz hatları daha köşeli iken Jess biraz daha dolgun hatlara sahipti. Liz'in dudağının üst kısmında bir de ben vardı galiba.

Babamın bir arkadaşının ikiz kızları vardı. Boyunlarına isimlerinin baş harflerinin yazılı olduğu kolyeler geçirilmişti kızların. Babamın anlattığına göre bu kolyeler olmadan babaları bile kızlarını birbirinden ayıramıyordu!

Bizim lisede ikiz kardeşler vardı yan sınıfta. Tek yumurta ikizi olduklarını duyduğum gün dalga geçiyorlar sandım. Boylarının boslarının farklı olması tamam ama yüzlerinin gözlerinin de hiç ilgisi yoktu birbirleriyle. Hala da yok derim. Onlar da çocukken daha çok benzediklerini ama büyüdükçe farklılaştıklarını söylerler. Peki nereden biliyorlar tek yumurta ikizi olduklarını? Acaba ikizlerin doğumundan sonra bir DNA testi falan mı yapılıyor? Sahi, DNA testi ile ya da ultrasonda da ilk üç aylık dönemde plasenta sayısına bakılarak yüzde yüz kesinlikle kaç yumurtadan ikiz çıktığı belirlenebiliyormuş! Bizim kızların da ellerinde böyle bir delil olacak herhalde ki tek yumurta ikiziyiz, diyorlar. Ama görseniz vallahi hiç benzemiyorlar, hiç. Burunları, dişleri, gülüşleri bambaşka. 

Benim hafif topluca bir sucum var, her geldiğinde kapının eşiğine basar bir ayağını ve damacanayı ondan sonra yere indirir. Ekseri bir-bir buçuk hafta aralıklarla su sipariş ederim. Adamcağız bir gün geldi, yine aynı tavırla bastı sağ ayağını eşiğe, bıraktı damacanayı omzundan aşağı. Bir de baktım ki en fazla iki haftada, ne olmuşsa artık, erimiş gitmiş, incecik kalmış! Sorsam mı sormasam mı diye şiddetle düşündükten sonra adama bakıp "Siz, iyisiniz değil mi? Pek zayıflamışsınız bir anda? Bir hastalık falan yok inşallah?" deyiverdim. "Ha, yok," dedi adam, "Benim ikizim var da daha bir topluca, ondan. Sizin gibi soruyolar bana bazen," dedi gülerek. Kapıyı kapattıktan sonra bile gülümsüyordum. "Bak yahu, ne ilginç!" diyordum içimden, ama evde tek başıma olduğum için kendi kendime, uzun uzadıya ve sesli yorumlar getirmedim tabi. Ha kendi kendine hiç mi yüksek sesle konuşmuyorsun derseniz, şu yaşımda daha bir az olmak kaydıyla kendi kendime de bülbül gibi şakırım, haberiniz olsun. Sahi, eskiden ne çok konuşurdum kendi kendime. Şimdi hiç kalmamış.

Bu sabah markete gittim, peynirdi meyveydi işte biliyorsunuz benim klasik dolap alışverişim. Ön tarafta manav bölümü var, sonra asıl market ve şarküteri kısmı diğer her şeyle beraber içerde. Genç bir çocuk var markette çalışan. Ben alacaklarımı poşete koyduktan sonra tartının başına geçip kendim etiketliyorum torbaları bir süredir. Acayip zevk alıyorum bu durumdan. Ne zaman tarttıracak olsam tartının başında birilerinin beklemeyeceği tutuyor, ya da başka bir işle ilgileniyor oluyorlar. Onları işlerinden alıkoyup çağırmak ya da bir yerlerden bulup getirmek gereksiz geliyor. Kocaman liste var orada, birkaç rakam tuşluyorsun ve pık, etiket çıkıyor. Çok zevkli bence! Tabi herkes benim yaptığımı yapsa olmaz. Pahalı malı ucuzdan tartan da çıkar, yavaaş yavaş ürünlerini tartıp sırada bekleyenleri çileden çıkaranı da çıkar. Aman, bir istisna oluvereyim canım! Aslında istisnalık hakkımı her gidişimde didiklediğim üzümlerden kullandığım da söylenebilir. Fakat bazen tartıyorum üzümleri yemeden. "Ye abla n'olacak, boşver sen, ye!" diyorlar ama yine de tarttığım günler oluyor; yeter artık, her gün didikleye didikleye kiloyla üzüm götürüyorum, olur mu öyle şey, diyorum, "Olur olur, boşver sen!" diyorlar yine. Tarttıktan sonra bir yandan diğer alışverişimi yapıp diğer yandan üzümlerimi yiyorum. Sonra kasada üzüm etiketini geçirirken "Sizin üzüm var mıydı?" diyor kasiyer. "Ee, var, evet, ama yedim ben çoktan!" diyorum. Bilmiyorlar ki o üzümden bolca alsam, eve götürsem, tavuk gibi anında pıt pıt pıt pıt hepsini yerim! Alamıyorum o yüzden!

Ne diyordum, ben bugün aldıklarımı tartarken genç çocuk da hevesle başımda bekliyordu. Sanki ben bir yarıştaymışım, o da izleyici ya da hakemmiş gibi. Kendi işimi kendim görüyor olmam böyle bir heyecan dalgası yaratıyor tartının başında ve çalışanlar arasında. "Valla tartıyor kendi!" gibi söze dökülebilecek bir hava oluşuyor. Neyse, tüm aldıklarımı başarıyla tarttıktan sonra genç çocuk "Bitti mi?" dedi, ben de "Bitti ya, başardım!" dedim gülerek, sonra selamlaştık ve içeri girdim. Peynir almak için marketin en arka tarafına ilerledim. Bu genç çocuğu bir iki kere peynir bölümünde görmüştüm. İşini ne de güzel yapıyor bir görseniz, bir saygılı, bir efendi, bir güler yüzlü. Kendi kendime, bakalım peynir tezgahında bugün kim var, diye düşünüyordum reyonlar arasından geçerken. Peynir bölümüne bir gittim ki önünde önlükle benim genç oğlan. Allah allah, dedim kendi kendime, iki dakikada oradan buraya gelip önüne de önlük mü taktı yoksa ben mi çıldırıyorum? Yuvarlak peynirimden istedim, bööyle bakıyorum oğlana. Neden sonra "Sizin ikiziniz mi var?" dedim. Gülerek, "Evet," dedi. Yaa, çakmıştım olayı! Meğer ikizlermiş. Bu da bir hoşuma gitsin! Kasaya kadar güle oynaya ilerledim.


Bazen bir tek yumurta ikizim olsaydı ne değişik olacağını düşünürüm; hani şurdan içeri benden bir tane daha giriverse şimdi. Fakat ikizim mikizim olmasa dahi bir kardeşim olması zaten başlı başına aklımı erdiremeyeceğim bir durum iken, bu fikir öylesine bir fantezi olarak kalıyor. 

Aslında biliyor musunuz, babamın ikizi varmış; ama ölü doğmuş. Yaşasaymış benim bir amcam olacakmış. Babamın iki tane adı olması da bu yüzden. Acaba tek yumurta ikizi miydiler? Bir amcam olması bir yana, babamdan bir tane daha olması ne acayip olurdu! Tek yumurta ikizi olsalar epeyce benzerlerdi herhalde! Babam biliyor mu acaba tek yumurta ikizi miydiler? O zamanlar şimdiki teknolojinin ne kadarı vardı bilmiyorum. Babaannem, ikiz olduklarını doğumda bile öğrenmiş olabilir, sanki öyle bir şey hatırlıyorum. Şimdi buraya yazınca çok manasız geldi ama, doğumdan önce hiç mi kontrole gidip bakmamış canım karnında kimler var? Neyse, şimdi babaanneme soramayız herhalde. Babaannem artık beni bile hatırlamıyor aslına bakarsanız. Öte yandan çok çok geçmişi hatırlıyor henüz. Yani sorsak belki de bilirdi. Ama ne gereği var, belki üzülür. Gerçi bu konuda üzüntü çektiğini pek anımsamam, hem üzerinden altmış yıl geçmiş, nesine üzülsün kadıncağız. En direkt tabiri ile, şu günün koşullarında bunu babaanneme sorabilecek durumda değilim. Babama sorarım sormasına, ama vallahi hiç içimden gelmiyor (daha önce mutlaka sormuşumdur kesin, ikiz gördüm mü hemen soru sorduğuma bakacak olursak). 

Şu yazıdaki tek gizem unsuru da amcamın babamın genetik kopyası olup olmadığı olsun canım!

9 Kasım 2011 Çarşamba

Devr-i Âlem


Son birkaç akşamdır olduğu gibi bu akşam da yeni en yakın arkadaşım Bruce Parry ile beraberiz. Dün akşam yaptıklarımızı yapıyoruz şu an, ama gecenin ilerleyen saatlerinde yeni şeyler yapıyor olacağız. Amazon Nehri boyunca acayip değişik şeyler tecrübe ediyoruz. Dünden önceki akşam Peru'da son derece yasa dışı bir şekilde kokain yaptık, çok ayıp. Dün akşam ise yine yasa dışı altın madenlerine gidip çamura dağa taşa feci tazyikli hortumlarla sular sıkarak eğlendik. Elimize üç kuruş para geçti zira asıl parayı büyük adamlar kırıyor bu yasa dışı işlerden. Kokain yapımı olsun, altın çıkarmak olsun hepsinde de Amazon çevresindeki güzelim doğal alanları feci şekilde tahrip ettik. İlk işlemde bir de tutup dünya alemi utanmadan zehirlemiş olduk, içler acısı. 


Bruce ile tekrar ve yeni buluşmalarımız arasında başka bir program var, onda da İngiltere'de yaşayan pek güzide hanımlar sanıyorum bir ya da birkaç hafta gibi bir süre için evlerini barklarını bırakıp dünyanın en abidik gubidik yerlerine gidiyorlar. Dünden önceki akşam Charlie adlı sarışın, pek tatlı bir genç kız bizim Yörüklerin yanında kaldı. Gözlemeler mi yapmadılar, düğüne mi gitmediler, mangal mı yemediler. Söz konusu pek tatlı Yörük ailesi Bayram, iki karısı, Cennet ve Ayşe (genç olan), Sedat diye genç bir oğlan ve Aysel isimli genç kızdan oluşuyordu. Charlie'nin pek garibine gitti tabii bu iki eş durumu, Cennet'e sordu Ayşe'yi kıskanmıyor musun diye, kıskanıyorum, dedi Cennet, Bayram beni sevmiyor Ayşe'yi seviyor dedi. Charlie de "Bence Bayram seni de seviyor!" deyince Cennet "Seviyor mu sahi? Öyle mi diyorsun?" dedi. Sonra beraber gözleme yaptılar, vallahi Charlie de kaptı sonunda işi. Aysel'e sordu, benim bir sevgilim vardı üç sene gezdik tozduk, sence bu yanlış mı diye. Aysel de dedi ki hani yatmadıysanız yanlış bir şey yok. Charlie bunun üzerine onu da yaptık dedi, Aysel öyle utanıp sıkılmadı ama bizim burada öyle olmaz, yapamayız dedi. Şehre gitmek istiyorum ben, bu hayatı sevmiyorum dedi; üzerinde şalvar, başında yemeni. Derken Silifke'de bir düğüne gittiler. Aman bizim Aysel'i tanıyamadık! Şehre varır varmaz kot tişört oldu, çapraz çantasını taktı, saçlar upuzun bele kadar, dümdüz salındı aşağı. Demek hiç öyle örtünelim edelim dertleri de yok Yörüklerin. Geçen sene National Geographic'te okumuştum ilk onların yaşantılarını, bir şaşırmıştım ki. Yılın dokuz ayı yollarda geçiriyorlar, hayvancılıkla geçiniyorlardı. Göçebelik kavramı çok yabancıydı bana, zira tarihte kalan bir olgu olduğunu sanıyordum. Hani hava koşulları değişir eder, insanlar göç eder falan. Göçebelik bir yerlerde illa ki devam ediyor olsa da kendi topraklarımızda da var olduğunu düşünmemiştim. 


Charlie gideceği zaman hepsi birden hüngür hüngür ağladılar. Bölümün en ilginç ve sevimli yanı da Yörüklerin pek tabii Türkçe konuşuyor olmalarıydı, dolayısıyla babamla ikimiz baya bir güle oynaya seyrettik. Dün akşam da sürekli ayakkabı ve makyaj malzemelerine para bayıldığını söyleyen bir İngiliz kadıncağız kalkıp Afrika'ya gitti. Kadının bunu yapmaktaki amacı, on kardeş olmaları ve annesinin onları yetiştirme tarzına, aynı zamanda kontrolsüzce alışveriş yapıp durduğu hayatına falan bir şekilde bağlıydı sanıyorum ama onlar hakkında konuştuğu kısmı kaçırdım ben. Tekrar salona gelip televizyonun karşısına oturduğumda o çoktan Afrika'daydı ve yüzünden düşen bin parçaydı. İlk iki gün kendine allardan al, morlardan mor beğenen adını hatırlayamadığım bu Liverpool'lu ve çok çok değişik aksanlı sarışın kadıncağız, ikinci ya da üçüncü gününün sonunda, kaldığı barakamsı evin hemen yanındaki tuvalet alanını temizlemesi istendiğinde içeri geçip hüngür hüngür ağlamaya başladı. Dayanamadı artık. Tuvalet alanı diyorum, çünkü ortada tuvalet falan yok. Gayet evin yanına geçip öyle ortalığa yapıveriyor herkes yapacağını. Kadıncağız sabah kalktığı anda eline bir süpürge tutuşturdular hep, şurayı süpür burayı süpür diye. Neyi süpürüyorlar onu da tam anlamadık ya süpürüp duruyorlar işte. İngiliz kadın tabi neye uğradığını çok, çok feci şaşırdı. Sonra Tito Anne'ye dedi ki Tito Anne, bak gerçekten seni üzmek istemiyorum, sadece evimi ailemi çok özledim - hani "sinirlerim bozuldu"ya getirdi işi. Tito Anne'nin de zibilyon tane çocuğu ve torunu var, kocası ölünce hepsinin başı o olmuş. Böyle kara kuru, ipincecik, yaşlıcacık bir teyze. Kocaman elleri, simsiyah bir teni var. Ellerini, kollarını kullanışları bizim etrafımızda gördüğümüz insanlardan öyle farklı ki. İngiliz kadın ağlarken Tito Anne onun gözyaşlarını silmek için elinin tersini kullanmaya çalışıyor. Hiç gördünüz mü böyle şey?


Neyse kadıncağız ağladı ağladı, içini boşalttı ve yavaş yavaş her şey yoluna girdi o günden sonra. İlk defa o gece düzgün bir uyku çekti ve sabah erkenden, daha sis kalkmamışken uyanmanın harika bir duygu olduğunu söyledi. Kocaman göllerde yıkanıp ferahladı, diğer kadınlarla çamaşır yıkadı. Kadınlardan birine kocasını sevip sevmediğini sordu, seviyorum tabi dedi kadın. Neden seviyorsun dedi İngiliz, Afrikalı dedi ki bana yemek getiriyor, giysi getiriyor, nasıl sevmem onu. İngiliz de bunun üzerine, benim de kocam bana yemek getiriyor, giysi getiriyor, makyaj malzemesi getiriyor ve ben de onu bu yüzden seviyorum. Yani aynıyız, dedi. İtişip gülüştüler bir güzel. 

İkinci sabah mıydı neydi, tuvalet temizleme sendromundan önceki gün, sabah kahvaltısında maymun yediler. Kadıncağız gözlerine inanamadı. Kovanın içinde minik iki kol, iki el. Bu ne yahu diye kalakaldı, önce konduramadı, sonra anladı ki baya baya maymun. Ben bunu yiyemem, dedi, nasıl yerim ki falan diye bir müddet muhasebesini yaptı hani bir orta yol bulmaya uğraştı ciddi ciddi, fakat yok atmadı yani içi. Haklı kadıncağız. Bildiğiniz maymun yahu. 

Gördük ki Afrikalı bu kabilelerin yanında bizim Yörüklerin hayatı baya bir medeniyet. Babam, bizim Yörükler resmen Paris, dedi. Bizimkiler gözlemeler mangallar yahu. Şehirde düğüne gidip göbek bile attılar, daha ne olsun. Düğünün ertesi Charlie uyanıp başım ağrıyor falan deyince hemen buna bir kurşun döktüler. Sen şimdi dün giyindin süslendin tabi nazar oldu, dediler.

Neyse bizim Afrika'ya giden İngiliz kadına son gecesinde bir kabul ayini bile yaptılar. Ayin saatlerce sürdü ve Tito Anne, erkek olduğu için kameramanı bildiğiniz tavuk kışkışlar gibi kovaladığından ayrıntıları göremedik. Afrika'daki bu kabilede yalnız kadınlar çalışıyor gibiydi. Kadınlar avlanıyor, kadınlar temizliyor, kadınlar meyve, ot, odun topluyor. Erkekler ortalıkta bile değil. Hem nasıl çalışıyorlar, İngiliz'i de fena çalıştırdılar. Bir sefer bir bebekle beraber ormanlara gittiler, palalarla ağaç bilmem ne kesmek için. İngiliz, bebeği kucağına alıp iki dakika oyalanacak oldu; Tito Anne hemen, alın bebeği bunun elinden, hepimiz çalışacağız, dedi.

İngiliz gitmeden kabul ayini yapılması kadını resmen aralarına aldıklarının bir göstergesiydi. Tito Anne sahiden herkese bunu yapabilecek biri gibi görünmüyordu. Tito Anne'yi şurada görsem otoritesinden korkarım yani, öyle söyleyeyim. Bizim Yörüklerimiz hep haha hihi ne güzel gülüyorlar, oysa Afrikalılar bizim kadar kahkahacı, güleç değiller. İngiliz hanım sayesinde gördük ki daha az gülüyor bile olsalar onların da kalbi bizim gibi işte. İngiliz giderken Tito Anne de üzüldü, gözyaşlarım onun için akacak, dedi. İngiliz kadın da ilk geldiğinde dayak yemiş gibi hissettiği topraklardan ayrılırken buruktu belli, ömrüm boyunca unutmayacağım bu deneyimi, herhalde ömrümde yaptığım yapacağım en muhteşem şeydi, dedi. 

Ağzımız açık izlediğimizden başımızla onaylamış olmalıyız bu cümleyi.

Discovery Channel ve National Geographic Channel'ın evirip çevirip aynı programları tekraaar tekrar gösterdiği son zamanlarda belgesel izleme oranım sıfıra düşmüşken annemle babamın hala ne diye bu tür kanalları takip ettiklerini anlamıyordum. Annem habire "Bu TeleDünya'da bir kanallar var, bir kanallar var!" diyip duruyordu, he diyordum içimden. Vallahi bir kanallar varmış, bir kanallar varmış! Dünyayı ayağımıza getiriyorlar, diyordu bizimkiler, sahi öyle. Üç dört gündür bizim salon adeta bir ışınlanma kapsülü. Bir oradayız bir burada. 

İlk gece kitap okumak niyetiyle geçmiştim kanepeye, birkaç sayfadan sonra televizyona kaydı gözüm. Yıllardır şiddetle reddettiğim televizyonun ağına düşüp bıraktım kitabımı elimden. Sonraki geceler kitabım elimde izledim, kitabı açmıyorum tamam ama tutuyorum yani. Son iki gece ise kitabımı gayet odamda, baş ucumda bıraktım.

Bruce Parry konuşurken konuşurken uyuyakalmayı adet haline getirdim. Babam, kendi uykusu gelip yatmaya karar verdiğinde beni uyandırıyordu ve yataklarımıza geçiyorduk hepimiz. Bu sırada annem zaten sekizinci uykusunda oluyordu. Tonton da yattığı yerden hoplayıp tintintin annemlerin yatağına kuruluyordu biz uyumaya giderken. 

Not: İkinci İngiliz kadının adı Linda olup, programın adı "Tribal Wives" imiş. Linda'nın alışverişleriyle ilgili bir şey söylenmiyor ama annesinin onları yetiştirme tarzına bir itirazı varmış galiba. Afrika'dan dönerken ise, dünyanın kaç bucak olduğunu gördüğünden olacak, şimdi annemi anlayabiliyorum, diyordu.