30 Ocak 2011 Pazar

Pazar Keyfim


Hadi neleri sevdiğimizi konuşalım. Öylece, aklıma geldiği gibi yazayım. Bu da bir terapi gibi aslında. Her şey bilinmeyen nedenlerden ötürü çok da istendiği gibi gitmediğinde, onu sevmiyorum buna sinir oluyorum diyerek olumsuzlukları öne çıkarmak daha bir mümkün hale geliyor. Bir değişiklik yapıp, sevdiğim birkaç şey bulmak istiyorum. 

Aslına bakarsanız zor; çünkü sevdiğim bir sürü şey var. Hem bir şeyi sevdiğimi düşündüğüm zaman, ona yakın sevdiğim başka şeyler aklıma geliyor hemen ve sonunda tek bir konuda sevdiklerimi listelemiş oluyorum. Örneğin elma seviyorum dersem düşünüp armut da severim, portakal da iyidir, muz da severim gibi. Sonra ikinci bir çağrışım serüveni var; hmm muzu çok sever miyim, dün muz yemiştim bak aslında çok da sevmem, şekerli çünkü peki ben şeker sever miyim, nutella sever miyim, of bu aralar çikolata yememem lazım... gibi. 

Bunlardan kaçınmak istiyorum, yani çağrışımlardan. Çağrışımlar, bizi uzaklaşmaya ihtiyaç duyduğumuz noktalara geri döndürüyorlar. Oysa duru hissetmek istiyorum.


Kitap okumayı çok seviyorum. Özellikle içinde karakterler barındıran, bir yerden diğerine gidebilen, konuşan kitapları. Yani bir şeyler öğreten kitaplar ya da bir yere odaklanmış kitaplar yerine beni düşünceden düşünceye, kişiden kişiye sevk edebilen kitapları. Şunu fark ettim, yaşanmış hikayeler barındıran yazıları da çok seviyorum. Örneğin bir dergide, genel üzerinden yapılan yorumları ve çözümlemeleri okurken sıkılıyorum; ama birisi yaşadıklarını kendi ağzından anlattı mı okumaya bayılıyorum.


Bal kabağını seviyorum. Kabak tatlısını seviyorum örneğin. Bal kabaklı cheesecake şahane bir şey, Big Chefs'te yemiştim bir sene önce. Üstünde koyumsu ama iç kıymayan, şıpşıp bal kabaklı sos vardı. Nefisti galiba.

Yemeklerle ilgili kokuları, görüntüleri ve isimleri seviyorum; bunları yemeğin kendisinden ve yemek yemek eyleminden kat kat fazla seviyorum. Örneğin mısır unu denince mutlu oluyorum, ya da kek hamuruna yumurta kırılırken çekilmiş bir fotoğrafı görünce. Fotoğrafları çok seviyorum, belli bir kompozisyonu olanları. Yemek, eşya fotoğraflarını ve renklendirmeyi, değişik odakları. 


Aranjmanları seviyorum. Bir masada örneğin, minicik bir vazoya çiçek koymayı. Küçük çikolatalar, kuru yemişler için minnacık tabaklar almayı. 

Kırmızı, sarı, turuncu, mor besinleri çok seviyorum. İçinde beta karoten olan yiyecekler neden bu kadar süper? Çoğunluk çikolatayı, tatlıyı sevmekten yakınır ya; ben de kırmızı-sarı biberleri, havucu, domatesi, kırmızı lahanayı, kırmızı soğanı, pancar turşusunu çok sevmekten yakınıyorum; çünkü beni boyuyorlar! Sarılık olmuş gibi geziniyorum sonra!

Ayakkabı ve çantaları seviyorum. Bunu hatırlamalıyım, çünkü bir süredir bu tür şeylere çok uzağım. Hiç deşmeyeyim, konudan sapmayayım. Evet, ayakkabı çanta seviyorum. Son zamanlarda kolye sevmiyorum, hatta uzun süredir. Hep küpe seviyorum artık. Eskisi kadar yüzük de sevemiyorum niyeyse. Şöyle şık yüzük bulamıyorum. Mesela bir tane beğendim, ama sanki sevgilisi olmadığından kendi kendine tek taş almış kadın yüzüğü gibi geldi. Tabi insan sevgilisi olmayıp kendine tek taş yüzük alabilir. Ama benim tek taş yaşım gelmedi ki. Sevgilim alsa, hadi yaşım gelmedi ama aldı taktım derim. Öyle de değil, işte onun için ben de almadım. Bendekiler de hep Accesorize yüzükleri, bunlar kararmıyor da turunculaşıyor bir süre sonra. Bir süre dediğim de bir hafta falan! Bana böyle bir büyüme halleri falan geldiği için onları takınca da böyle bir ık mık olabiliyorum. Bazen de olmuyorum canım. 


Bu diyet kolanın içine ne koymuşlarsa artık, onu da pek seviyorum. Ne hin adamlar yahu. Nasıl pis bir bağımlılık yani, bırakamıyorum bir türlü. Her şey beyinde bitiyor ama beynimiz bir şeyleri bırakmak söz konusu oldu mu çok sakin ve kararlı olmalı, o da öyle her dakika olmuyor. Dolayısıyla madem şu an o seviyede değilim, kendimi neden o seviyeye çıkamadığım konusunda didiklemek yerine diyet kolayı sevdiğimi söyleyeceğim! Neden diyet, çünkü zamanında, bilmediğim kadar çoook zaman önce, günlerden bir gün diyet kola içiverdim ve içmeye devam ettim ve onun tadına alıştım. Şimdi normal kola çok şekersiz, plastik gibi geliyor.

Derin düşünmeyi seviyorum - bir yere vardığı sürece. Bir şeyden bir şeyler çıktı mı (daha muğlak bir anlatım için bire basınız) çok hoşuma gidiyor. Birinin davranışlarını didiklemek, birinin hislerini açıklamak için geçmişe gitmek, bir şeyleri incelemek ve görünmeyeni ortaya çıkarmak başka bir haz veriyor bana. Bu, bildiklerimi kullanıp aklımın derinliklerini kurcalamak anlamına geliyor.

Bakımlı elleri ve ayakları çok seviyorum. Bakımlı ellere bakmayı seviyorum. Bakımlı ayaklara bakmayı da severim herhalde ama kış mevsiminde ortalıkta pek ayak yok. Hem el daha güzel bir organ. 

Kabarık ve değişik saçları seviyorum. Saçlarım hacimsiz olunca kafam çok ortaya çıkıyor, armuta benziyorum sanki. Kafamın armuta benzemesini pek istemiyorum tabi. Değişik değişik saçlar yapınca insan başka başka oluyor. O gün nasıl hissediyorsam onu yansıtmayı seviyorum, bunun için saçlarımı kullanabilmek de hoşuma gidiyor.

Küçük şeyleri çok seviyorum. Küçük doğranmış yiyecekler, küçük burunlar, küçük kurabiyeler, küçük kutular. Zayıf olmayı da bundan seviyorum, o zaman her yere sığıyorum sanki. Zayıf olmayı seviyorum. Bu aralar kilo aldığım için bunu dile getirmekten çok kaçınıyorum, çünkü bunu dediğim zaman hemen aklıma "Ama şimdi öyle zayıf değiliiiim!" demek geliyor; ama hayır, söylemeliyim! Zayıf olmayı seviyorum. Spor yapmayı çok seviyorum sonra, onu da son zamanlarda yapamadığım için dile getiremiyorum. Evet, sporu seviyorum ve şu aralar bir türlü spora gidemiyor olmam spor sevgimi azaltmaz, beni yalancı yapmaz.


Yusufçuk böcekli her türlü aksesuarı; küpeleri, kolyeleri, broşları seviyorum. Çardak güllerini ve nergisleri seviyorum. En çok hangi çiçeği seviyorum acaba? Bilmem! Aslında çiçekleri değil ağaçları daha çok seviyorum. Meyve ağaçlarını mesela; çok görmedim ben onlardan ama şöyle bir limon ağacı ya da portakal ağacı ne kadar güzel görünür! 


Takdir edilmeyi seviyorum; ama gerçekten hak ettiğim zamanlar. Boş boş takdir edilmekten hoşlanmam. Aynı şey için yüz kere takdir edilmek istemem; ama emeğin karşılığını almak vardır ya hani, onu seviyorum. Sonra, düzeni çok seviyorum, böyleyim ben. Denge ve düzen insanıyım. Ne yapacağımı, nerede olacağımı bilmeyi seviyorum. Bu bir monotonluk ya da heyecansızlık değil; nerede olacağımı bilmek yaşayacağım küçük sürprizleri engellemiyor çünkü. Düzeni sevmenin yanı sıra yeniyi de seviyorum ben. Düzen içinde yenilikler, düzen içinde sürprizler.


Kokulu kremleri seviyorum! Kokulu mumları da seviyorum. Değişik kokuları seviyorum. Canlı renkleri de çok seviyorum; canlı ama doğal. Doğallığı seviyorum. Sonra estetiği çok seviyorum. Düzgün olmalı her şey, estetik olmalı. Simetriyi seviyorum haliyle. Örneğin duvarlar düzgün olmalı, yamuk ya da sıvasız değil. Aydınlık görünen ve aydınlık yansıtan insanların bulunduğu ortamları seviyorum, ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Öyle çok esnek değilim bu konuda. Benim gibi olan yerlerde ve benim gibi insanların arasında rahatlıyorum.

Polisiyeyi sevme hissini seviyorum. Çocukken nerde gerilim filmi, polisiye roman varsa hemen atlardım ve o gerilime bayılırdım. Şimdi gerilmiyor, heyecanlanmıyorum eskisi gibi; ama sıcacık geliyor. 


Erken yatıp erken kalkmayı seviyorum. Annemin çöreklerini seviyorum. Mutfakla ilgili şeyleri seviyorum, mesela değişik tabaklar, sepet ya da kase içinde meyveler, kavanozda renkli makarnalar, ekmek sepetleri, ilginç bardaklar. Yapım aşamasında hamur işlerinden didiklemeye bayılıyorum.


Galiba, sarılmayı seviyorum. Bir aralar dokunmanın hayatımdaki bir eksiklik olduğunu keşfettim. Pek kimseye dokunmuyorum ben, bir insana nasıl samimiyetle dokunulacağını pek bilmediğimi düşündüğüm zamanlar oluyor. Eskiden daha insancıldım belki? Anneme ve babama sıkı sıkı sarılıyorum; ama arkadaşlarımla öyle sarılmıyoruz, birbirimizin elini tutmuyoruz. Oysa eskiden, çocukluğumda ne çok sarılırdık. Hep el ele, kol kola gezerdik. Bol bol öperdik birbirimizi. Sonra bunları sevmez oldum, çünkü duygular olmadan bu davranışlar anlamsızlaşıyor; ama gerçekten sarılabilmeyi seviyorum.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Geldik mi?



Canım yazmak istiyor bazen, ama diyorum ki şimdi ne yazacağım, daha doğrusu şimdi tam yazabilecek miyim? Hayır diyorum, şimdi tam yazamam, yarım yamalak bir şey olur. Çünkü biliyorsunuz, buraya bir şeyler yazmak yaptığım her çok mühim iş gibi çok çok mühim; ince elenip sık dokunması, uzun uzun planlanması, şöyle bana yakışır bir şeyler yansıtması gereken bir iş. Ama şöyle de bir gerçek var ki son yazımdan beri, koskoca üç haftadır, hiç öyle yazılıp çizilesi, aman pek güzeldi dedirtecek bir şey yaşamadım diyebilirim. Aldım üç haftayı, çiğnedim çiğnedim ve yuttum. Tükürdüm diyecektim, ama o zaman çok yapışkan ve günümüze fırlamış bir zaman diliminden söz ediyor olurdum. Oysa bu ufak final dönemi ufak dediğime bakılmayacak kadar gergin ve panik içinde geçti, dolayısıyla öyle çiğnenip tükürülmesi ve abidevi bir biçimde masanın üzerinde pis pis bırakılması bana büyük haksızlık olurdu. Aslında bugüne kadar bana haksızlık falan olmazdı. Bugüne değin, odamın herhangi bir köşesinde final dönemine ilişkin anıların böyle salyalı ve tortop bir biçimde nispet yaparak günümü kirletmesine izin verebilirdim, çünkü bunun bana müstahak olduğu gibi birtakım duygular açığa çıkaran bir kendi kendini sabote etme döngüsüne girmiş idim. İşbu döngüde uzun bir müddet fırıl fırıl döndükten sonra, mancınık güllesi gibi fırtladım son spiralden. Takdir edersiniz biraz başım dönüyor hala. İç kulak sıvılarım tamamen yatışıp dengem iyice sabitlensin, geliyorum. 


5 Ocak 2011 Çarşamba

Küpeli, sevgili, hindili, papyonlu, kepekli!


İşte yine buradayım! Yollar kısaldı seyahatimde. Hop Ankara'daydım, şimdi hop burada. Giderken de, dönerken de azıcık uyudum, bol bol okudum ve hemen hemen hiç eziyet çekmedim bu sefer - giderken önümdeki adamın oturur oturmaz arkaya yatırdığı koltuğu tarafından sıkıştırılan bacaklarım ve sayısız kere arkasına yaslanması, hayır yüklenmesi, nedeniyle ezilen dizlerim ile dönerken arka çaprazımda yine oturur oturmaz uyuklamaya başlayan amcanın horlaması hariç. 

Pazartesi sabahı toplantı, sonra koş arabama çarpan münasebetsiz kadının yanına, oradan koş servise, oradan yine, yine Kanyon'a (saatimi koluma göre ayarlattım ve beğendiğim defteri satın aldım). Daha kahvaltımı yapmamışım, açlık bir yandan yorgunluk bir yandan, elimde torbalarla otobüs beklerken telefonum çaldı. Ortaokul arkadaşlarım var benim, hiç kopmadık bu zamana kadar ama son iki yılda neredeyse hiç görüşmedik. Burçin ara sıra burada, ara sıra Amerika'da oluyor; Sera ise İstanbul'a yerleşti geçen sene. Birkaç gün önce beş yıl öncesinden bir fotoğrafımı koymuş Burçin Facebook'a, üçümüz birden ayaklanıp kesinlikle buluşmaya karar verdik hemen. Burçin'e pazar günü ulaşmaya çalışmıştım, meğer telefonu bozukmuş ve yeni taşındıkları evlerinde internet de yokmuş, dolayısıyla bana haber verememiş. Saat dört buçuğa geliyordu sanırım, Burçin dedi ki hadi şimdi buluşalım. Öyle bir durumdaydım ki kendimi o hayal ettiğim buluşmaya konduramadım, erteleyelim istedim; ama nereye erteleyecektim ki? Çarşamba diyecektim, sonra çarşamba akşamı boğazıma kadar işlere battığım için son anda posta koyacaktım ve Burçin gidecekti, görüşemeyecektik yine. Niye, Pınar çok yoğun, çok yorgun, halsiz, verimsiz, asabi asabi sağa sola koşturuyor diye. Olmaz efendim. Derhal tekrar aradım Burçin'i. Kalk, gidiyoruz dedim. Yalnız önce iki lokma bir şey yiyeyim, çıldıracağım dedim. Yağmurdan helak olmuş saçlarımı düzeltip kızarmış yüzümü azıcık makyajla sakinleştirdim. Koş, Big Chefs'e.


Nasıl güzel bir akşamdı anlatamam. Onca yılın ardından çok farklı yerlere savrulup çok başka insanlar olduk hepimiz. Zaman zaman birbirimizi yargıladık, anlamadık, uzaklaştık. Her birimiz yeni yeni geliştirdiğimiz kişiliklerimizin ardında karşımızdakini yadırgadık bazen, bir garipsedik şöyle. Yeri geldi burun kıvırdık, hazmedemedik belki yaptıklarımızı, heveslerimizi. Keşfettiklerimizin girdabına kapıldık, dünyanın bütün doğruları yalnız bizimkiler sandık. Öyle bir hezeyan içindeydik ki "gençken", o karmaşada birbirimizi gerçekten görmekte zorlandığımız oldu. 

Oysa şimdi durulmuş, kendimizi olduğumuz gibi, yanımızdakileri oldukları gibi kabullenmiş, öyle sevmiştik; daha doğrusu o birbirimizi çok, pek çok sevdiğimiz günlerde içimizi ısıtan duygularla yeniden donatılmıştık. Hiçbir şeyi kanıtlama çabamız yoktu; başta bunu bilmediğim için kaç zamandır görmediğim arkadaşlarımın yanına pek güzel gitmek, ışıldamak istemiştim; halbuki ne zamanım vardı kendimle uğraşmaya, ne halim. Olduğum gibi gittim onlarla buluşmaya, zaten gider gitmez gördüm ki o samimiyet yüklü bulutlar bizi hiç makyaj yapmadığımız, kot tişörtün üzerine aksesuar aramadığımız günlere taşımış bile. Farklılıklarımız vardı artık ve bunları kanıksadığımızı birbirimize gülerek bildirir olmuştuk, neden farklı olduğumuzu hiç sorgulamadan. O akşam, sözde o en derin prensiplerimizde bile ayrılacak olsak umrumuzda değildi; çünkü bizi bağlayan şey çocukluğumuzda paylaştığımız tertemiz duygulardı. Çok şey, ne çok şey değişti, evet, ama hâlâ iyi niyetli, hâlâ tertemizdi arkadaşlarım. Onlara mahrem bir şey anlatsam, birini kötülesem, isim versem dahi beni yargılamayacaklarını biliyordum; çünkü beni tanıyorlardı. Özümü, içimi biliyorlardı, ben de onları biliyordum. En iyi arkadaş, çok görüşen arkadaş, birbirinin her şeyini bilen arkadaş değil, başka bir şeydik biz. Hayatımın en güzel yıllarından bu günlere taşıyabilmiştim onları. Bir ara konuşurken ikisinin de sözünü kesip "Kızlar, bunu iyi ki yaptık, iyi ki! Şu an o kadar mutluyum ki anlatamam!" deyiverdim. Uzun zamandır ilk kez, koca koca kahkahalar atmakta olduğumu fark ettim. Kendimi, sevmeyi doya doya yaşadım.

Artık bakışlarım ortaokuldaki gibi olmalı. O zaman kendimi biliyor, kendime güveniyor, kendimi, ailemi, hayatımı seviyordum. Sonra büyümeye başladım, boyum uzadıkça aklım havalandı ve uzun bir süre kafamın birkaç karış yukarısında kaldı. Onu durduğu yerden alıp yerleştirmeyi erteledim farkında olmadan, gün geldi bunu benim yerime hayatın gerçekleri yaptı. Hayatımı, kim olduğumu, kendimi içime sindirdikçe bakışlarım da duruldu, sakinleşti. Gözlerime yine o en mutlu, huzur dolu, saf zamanlarım yerleşmiş olmalı şimdi. Kolunda çok daha dolu bir deneyim sepetiyle, yine aynı kız.

Çarşamba sabahı Ethem Hoca'yla görüştüm, sonra GETEM'de görme engelliler için kitap seslendirdim. Dersten sonra dönüp ödeve başladım. Son ödev, belki en zoruydu, ama ben baya da iyi yazdım kodu. Fakat sabit bir gerçektir ki kod ilk yazıldığında doğru düzgün çalışmaz. Benimki de doğru düzgün çalışmıyordu ve saatlerdir uğraşmaktan kafam sulanmıştı artık. Yine, yine kendime tam güvenmeme tuzağına düşüp panikledim; ama ertesi gün hatalarımı bulup ödevi tamamladım. Çok basit görünüyor, oysa 31 Aralık sabah 05:00'te sonuçlandı her şey! Bavulumu hazırladım ve 06:00'da uyudum. 08:30'da kalkıp kırmızı kazağımı giydim, yılbaşı ağacı küpelerimi takıp derse gittim.

Dersten sonra koşa koşa eve döndüm, valizimi aldım, bir poşete konserve nohut, biraz peynir ve kurutulmuş domates atıp yola koyuldum. Otobüste kimseler imrenmesin diye servis yapılmasını bekledim, top patladıktan sonra peynirli domatesli nohutumu yedim ve bir güzel uyudum. Uyanınca bol bol kitap okudum, hiç sersemlemeden. Terminale yaklaştığımızda kafama ta ne zaman almış olduğum, ama annem ilk kez burada görmesin diye fotoğrafını önceden koymadığım kırmızı şapka tokamı taktım, boynuma sırf bugün için almış olduğum yılbaşı ağacı süsünü doladım ve otobüsten indim. 


Annem ilk defa yemek pişiren ya da onu istemeye gelenlere bol köpüklü kahve hazırlama hezeyanlarında bir genç kız gibi hindisinin nasıl olacağının derdine düşmüş, pilavın başından on saniye ayrıldı diye epeyce ter dökmüş durumda yılbaşı yemeğiyle ilgileniyordu. Ağacımız kurulmuş, hediyelerimiz dizilmişti altına. Yılbaşı nüanslarım kapıdan girmemle epey sükse yaptı.


Yılbaşı yemeği olarak muhteşem soslu kestaneli hindi dolma, kestanesiz marine edilip fırınlanmış hindi, başından gidildi diye dibine tutma tehlikesi atlatmış ama herhalde annemin pufpuf üflemeleriyle kurtarılmış tavuk sulu mis anne pilavı ve çam fıstıklı ıspanağımız vardı. O kadar, o kadar çok yedik ki hareket edemez olduk, son hareket hakkımızı çay yapmakta kullandık. Hindi, ağaç ve hediyeler haricinde o gece benim için yılbaşı gecesi değil, ailemle geçirme şansına eriştiğim herhangi bir akşamdı ve böyle olması beni nasıl mutlu ediyordu anlatamam. Sabah evden çıkmadan önce televizyonda "Yeni yıla yalnızca on bir saat (!) kaldı!" açıklamasını duymak hoşuma gitmemişti örneğin; anlayamıyorum bu tantanayı. İçimde öyle heyecanlar, beklentiler oluşmuyor yeni yıl gecesine dair (üstelik iki güne sıkıştırılan korkunç telefon ve e-posta trafiğinin altında resmen eziliyorum!). Her sene ite kaka bir yeni yıl telaşına girdim, herkes gibi ben de içip eğlendim zamanında; ama bu sene, salonda şahane bir akşam yemeği, bol bol sohbet, bütün algılarım açık, sıcacık evimde, siyah elbisemi gazetedeki "Tek başınıza olsanız dahi topuklu ayakkabı giyin!" çağrısından son anda mahrum ederek, pofidik kanepemize kuruldum sonunda! Tonton'un da folyodan pırıl pırıl papyonu vardı ayrıca, o kadar şişmişiz ki yemeğin ardından çekememişim fotoğrafını. Hem o da bütün gece uyudu, çünkü o da çok yemişti.


Yeni yıla ağzımız tatlı girmeliyiz, dedi annem ve pastasını getirdi on ikide. Pastamızı yedikten biraz sonra kitaplarımıza gömüldük, mışıl mışıl uyuduk. İki bin on bire bir yenilikle başlamak lazım deyip hayatımın ilk soğuk hava koşusunu gerçekleştirdim sabah, ve aldığım mont yüzümü kara çıkarmayıp beni hiç üşütmedi. İlerleyen günlerde hava çok daha soğuduğu için aşağı salonda yaptım sporumu, bu sefer crossta dergi koyacak yer olmadığından koşarken dergi okuyayım dedim, o da oluyormuş. Halbuki ben koşarken okuyamam sanıyordum, öyle zıp zıp olmaz diyordum içimden. Süper oluyor bu sporda dergi okuma işi. Dünya kadar şey okuyorum ve inanılmaz keyif alıyorum, bir taşla iki kuş!

Öğleden sonra hemen Ecem'lere gittim, çünkü 2 Ocak'ta İngiltere'ye dönecekti o. Annesi de evdeydi, bir süre sonra babası da geldi. Meğer sırf Ecem'i değil, annesiyle babasını da özlemişim! Ta ilkokul, ortaokul günlerimdeki gibi, hep beraber oturup sohbet ettik. Pek az, biraz sıkışık görüştük bu sefer ama olsun, sürenin fazlaca önemi yok. Şimdi ilk fırsatta Ecem'e o gün giydiğim bordo çoraptan alıp yollayacağım! Tabi duramayıp başka cici şeyler de yollarım ben ona. Ve bol bol mektup, evet bolca mektup yollamak istiyorum!

Hemen ertesi gün Selen'le buluştuk. Saçlarını toplamış yukardan, ay ne güzel görünüyordu olduğu gibi. İki üç hafta önce, aşağı yukarı belki on yıl önce kafasına koyduğu işe girmiş, son buluşmamızda onu yorup beni üzen koşuşturmacalardan dilediği gibi çıkmıştı. Ayrı geçirdiğimiz zaman süresince ikimizin de hayatında bir sürü şey oluyor ve bakış açımız, yaşantımız değişiyor; sonra aynı masanın iki ucuna kurulup bunları paylaştıkça hep daha da yakınlaşıyoruz. Bu buluşmamızda örneğin, Selen'in işi ve benim hayatıma yeni kurulan patikalar ikimizi de ayrı ayrı heyecanlandırdı. İçimde kocaman, sıcacık heyecanlar taşıyorum bu sıralar, ve sırf böylesine heyecanlı olduğumdan yazamıyorum hislerimi, fakat ona anlattığımda beni sözleriyle, gözleriyle yüreklendirdiğini, heyecanımı paylaştığını hissettim iyi ki. Beraber koşturduğum, oyunlar oynadığım arkadaşımın hedeflerine ulaştığını görmenin gururu da hayatımda örneği olmayan, bambaşka bir şey. 

Ve ertesi gün Çağlar'la buluştuk. En güzel arkadaşlıklar tanıtım kitapçığının bu son bölümünde de tarifsiz bir samimiyet, çabucak, gerçekten çok çabucak akıp gidiveren ve, keşke daha uzun sürseydi, dedirten iki saat, gerçek gülüşler, hiç yaşanmamış sessizlikler, yalnız bizim masamızı değil etrafımızdaki tüm masaları, koca sokağı dolduran sohbetler bulacaksınız. Ben mi büyüyüp arkadaşlarımı içime sindiriyorum, hepimiz büyüyüp birbirimizi karşılıklı mı sindiriyoruz bilmem; ama her görüşmemizde her şey daha rahat, her şey daha sıcacık oluyor sanki. Üçüyle de ayrı yerlerde yaşıyoruz ve zaman zaman yurt dışına gidip geliyorlar, ondan öyle her dakika görüşemiyoruz - böylece geçmişe bakabiliyorum, bir şey aramıyorum ama bakıyorum işte, ve görüyorum ki zamanla birbirimizin hayatına iyice kök salıyoruz.

Sevmek; başkalarını sevebilmek ve onlar tarafından sevilmek, sevincime ortak olduklarını hissetmek, benden bir parça almaya heveslendiklerini görmek; onlara içimdeki tüm coşkuyu, tüm içtenliği bahşetmek; bu yıldızlı paylaşım bana beni hatırlatıyor, asıl "ben"i, çünkü bu sevgiyle tamamlanıyorum.

Annemle ve babamla birkaç gün bile geçirsem, diyorum ya hep, hemen alışıyorum evimizin kokusuna, düzenine. Böyle iki ayrı, bambaşka hayatım olmasını da çok seviyorum; bu değişiklikler, birini askıya alıp öbürüne gitmek bana çok iyi geliyor. Hayatlarım arasında bu kısacık ama dopdolu seyahatim finaller boyunca yeterli gelecek bana. Hem başta dedim ya, bu sefer yol da kısacıktı, yerleşmem de kısacıktı. Hava yağmurluydu, arabam yoktu, tam trafiğe denk düştüm üstelik; ama buzdolabını (ay nasıl güzel ayarlamışım yahu, gittiğim gün bomboş kalacak şekilde denk getirmişim her şeyi - böylece hiçbir şey bozulmadı, bu çok övündüğüm bir başarımdır) doldurup enginar kalbi ve mantarlı şahane tavuğumu pişirmem de kısacık, huzur doluydu!

Annem geçen haftalarda bana anlata anlata bitiremediği bir aşure pişirmişti. Aşure zamanı bize hep konu komşudan aşure gelir, onlar bir güzel yenir, puanlanır; annemin de tadı hep damağında kalırmış, az daha olsa da yesek diye. Sonra demiş, ben niye aşure pişirmiyorum? Hemen sıvamış kolları, nasıl güzel olmuş ama babamla ikisi ballandıra ballandıra bir anlatıyorlar ki. Ben gittim diye tekrar pişirdi annem, fakat bu sefer jöle olacağı tuttu aşurenin, hem de nasıl şekersiz. Serap Abla var annemin yardımcısı, "Diyet aşure olmuş bu!" dedi. Diyet miyet, bana mısın demedik. "Yok, olmamış yahu bu aşure!" diye diye koca kazan aşureyi sildik süpürdük. Darısı daha sulu, daha şekerlilerine.

Ankara'da en sevdiğim şeylerden biri derin dondurucuda her zaman, ama her zaman, annemin muhteşem çöreğinden ve olağanüstü cevizli portakallı kekinden -asla bitmeyecekmişçesine- olduğunu bilmek.

İkinci gece annemle yatağa uzanıp gece yarılarına kadar sohbet ettik, güya uyumaktı niyetimiz. Yeni yollara koyulurken bugün otobüste kendime cesur sorular sordum, tıngır mıngır giderken yamuk yumuk da olsa kağıtlara bir bir cevaplamaya koyuldum. Yarından itibaren ise en somut olarak final yollarına koyuluyorum. Üç kitap birden okuyorum, dün gece evdeki kitaplıktan epey eski bir Aziz Nesin kitabı yakaladım ve mest oldum. 

Hani solgun, okunmuş, üzerine başka yaşanmışlıklar sinmiş eski kitaplar sevilir ya, galiba ben gıcır gıcır kitapları daha çok seviyorum. Bunu da itiraf edeyim gitsin!

27 Aralık 2010 Pazartesi

Düz Taban Alışveriş


Eveet, yılbaşı hediyesi faslını bugün bitirdim! Akşam tekrar Kanyon'a gittim. En alt katta bir yılbaşı konseri vardı ve şarap, kestane ve bir şeyler daha dağıtılıyordu. İnanılmaz bir kalabalık - ve tabii ki gideceğim mağazaların çoğu alt kattaydı!


Dün beğenip de almadığım, sonra düşünüp taşınıp kesinlikle almaya karar verdiğim kupayı aldım hemen. Makaronun tadını sevmiyor olabilirim; ama hepsi birden rengarenk ve tombiş tombiş oturdukları zaman içim yumuşacık oluveriyor. Ve dayanamıyorum, Paşabahçe'de beğenip içinden sevdiklerime parçalar aldığım seti ifşa ediyorum! Bana bakın; sizi çook seviyorsam ve adınız e, m, ö ya da s harfleriyle başlıyorsa rica edeceğim kendinize böyle ufak tabaklar almayın. Evet, ne yapalım, belki de artık size hediye aldığımı biliyorsunuz ve hatta ne hediye aldığımı da biliyorsunuz; ama o kadar severek aldım ki hepsini, şimdi buraya koymasam nasıl içimde kalacak!


Ay sonra kendime bir saat aldım! Kaç zamandır bir saat alayım diyordum; iki senedir de bir markanın çok beğendiğim saatlerine takmıştım kafayı. Bayramda annemle gezerken eyleme geçip üç ayrı saatlerini denedim kolumda, nasıl kötü durdular anlatamam. Halbuki kendi başlarına pek güzel görünüyorlardı. Saat almak mühim bir iş olduğundan annemle babama göstermeden kullanmamaya karar verdim ve koluma göre ayarlatmadım. Saat almaya çıkmamıştım yani; o kadar spontane bir durum oldu ki, bu çok ciddi işi falsolu yapmış olabilirim diye endişelendim. Şimdi düşünüyorum da, galiba arabayı servise götürdüğüm gün gidip ayarını yaptırabilirim. Böyle yumurtadan çıkar gibi geldiği için illa da birilerinden onay bekliyorum, halbuki çok sevdim yahu saatimi. Evet evet, ben sevdiysem tamam olmalı!

Yoğun ve düşünceli olduğum zamanlar, attığım her adıma birilerinin kafa sallamasını istiyor ya da buna ihtiyaç duyuyorum. Annemi bugün yedi yüz altmış iki kere arayıp "...'ya şunu alıyorum, iyi midir sence?" "Bak şimdi, şöyle bir tabak var, şurasında şöyle bir çıkıntısı var; ama öyle değil de böyle uzuyor bak bak. Sence ...'ya bunu mu alayım, yoksa öteki bilmem neyi mi alayım?" "Anneaaa, ...'ya bilmem ne mağazasından zart zurt mu alayım yoksa vırt zırt mağazasından cırt cırt mı alayım?" diye sorular sordum. Yazık kadıncağıza yahu, görmediği dünya kadar şey hakkında oturup yorumlar yaptı on saat. Nasıl bir sabır işi anne olmak! Vallahi ben olsam "Salak mısın!" der ve kapatırdım, hadi birincide ikincide olmasın ama üçüncüde kesin yapardım bunu, ve evet sonuna soru işareti değil ünlem koyarak yapardım. Ya babamın hali nasıldı acaba, bir buçuk dakikada bir annemin telefonu çalıyor ve ben sapır saçma sorular soruyorum. Zeka seviyemden epey, epey şüphe etmiş olmalılar.

Ama insanın nasıl kafası karışıyor! Örneğin dergi almaya niyet ettim, of ne çok dergi, ne çok! Yemekle ilgili bir şeyler alayım diyorum, ama öyle sırf tarif istemiyorum ve baktıklarımın hepsi sırf tarif. Bilhassa cross yaparken okumak için almak istiyorum, dolayısıyla ilgi çekici bir şeyler arıyorum ve malzeme listeleri, neyin kaç dakika pişirileceği ortama pek uymuyor. İngilizce Women's Health alayım dedim mesela, ama Ocak sayısı çıkmış, şimdi birkaç güne bizimki de çıkar ve konuları hemen hemen aynı olursa boş yere almış olacağım. Ondan başka da ocak ayı dergileri pek çıkmamış. Ööyle arandım durdum. Hep pet şişeden su içiyorum, acaba kendime şu afili, bardaklı mardaklı sürahilerden alsam mı diye düşündüm. Gördüğüm her değişik kokulu kreme atladım, halbuki evde kocaman kremim var benim ama işte değişik bir şey gördüm mü atlıyorum. Projeye başlayacağım, şöyle rengarenk bir termos alsam mı kendime dedim; ama o rengarenk termos ya içeceğimi sıcak tutmazsa diye de endişelendim. 

SOGLA için defter almak istiyorum, Kanyon'daki kırtasiyeden kendime bir defter beğendim ama Akmerkez'e de uğramayı kafama koyduğumdan oradaki kırtasiyelere bakmadan edemeyeceğimi fark edip bıraktım. Akmerkez'deki defterleri beğenmedim ve en kısa zamanda öteki kırtasiyede beğendiğim defteri almaya karar verdim. Yılbaşı hediyelerinin yanı sıra tabii ki olmazsa olmaz kartlar aldım, kime hangi kartı alacağımı belirlemek için seksen dokuz kez kitabevleri ve kırtasiyeler arasında mekik dokudum. Yaptığım her işe çok özeniyorum. Örneğin Selen'e aldığım kartta minik bir köpekçik mi nedir bir şey var, ve neden bilmiyorum ama bana paylaştığımız bir şey gibi geldi; yani sanki Selen daha önce bana öyle bir şey almış falan gibi, ve o kartı anında ona aldım. Aldığım diğer tüm kartlarda da buna benzer hisler aradığımdan bir ufak kart işi bile muazzam bir koşuşturmacaya döndü. Asıl hediyeleri nasıl seçtiğimi siz düşünün.

Ama şikayetçi değilim! Neden biliyor musunuz, çünkü sevdiklerim var ve onlara hediye almak için koşturacak hevesim var; çünkü onca işin gücün arasında heyecanlanıyorum, özeniyorum, hissediyorum; çünkü onlara ve kendime değer veriyorum. 

Ay evet, Paşabahçe'de böyle tatlı mandallar var. Ne yapacağım bu mandalları bilmiyorum ama duramadım, aldım!

Akşamın sekiz buçuğunda Kanyon'dan çıkıp bir de Akmerkez'e gittim, evet, ve işin belki de en zor kısmını, bir erkeğe hediye alma kısmını da orada hallettim. Tüm kartları ve hediyeleri böylece toparlamış oldum, elimde torba torba ve torbalarla evime döndüm sonunda! Çok yorgun, bir o kadar da sakin, huzurluydum! 

Bu hafta kabus gibi. Sürekli ne gün ne yapacağımı düşünüyorum, çıldıracak gibiyim. Şimdi, hemen ders çalışmam gerekiyor örneğin, saat bir. Bir! Bu gece çalışmalıyım ki yarın hocaya soru sorabileyim. Sabah 9:30'da toplantım var ve o biter bitmez dersim başlıyor. Dersim biter bitmez mahalle kavgasına gideceğim. Ondan sonra vaktim olursa bir şeyler yiyeceğim ki ölmeyeyim. Lokmalar boğazıma dizili, Ethem Hoca'nın ofisine koşup öksüre öksüre sorular soracağım. Servis kabul ederse arabamı götüreceğim, etmezlerse dönüp ders çalışacağım. Salı, çarşamba ve perşembe günleri de aynen bu şekilde, dakikası dakikasına planlanmış şekilde geçecek! Bu sabah banyo yaparken hangi günler saat kaçta yıkanabileceğimin bile planını yaparken buldum kendimi.

26 Aralık 2010 Pazar

Ayakkabılarım muhakememi yedi!


Kanyon'a gittim çünkü kitap ve biraz daha yılbaşı hediyesi almam gerekiyordu; öte yandan apartman topuklu ayakkabılarım gerçek yüzlerini göstermeye başlamışlardı ve iki saatin sonunda torbaları elimden fırlatıp atacak, bir köşeye kıvrılıp öylece kalacak duruma geldim. Öyle bir yorgunluk, açlık ve üstüne öyle tarifsiz bir acı ki bütün muhakemem, düşünme yeteneğim, iradem, her şeyim yok oldu.

Evet, bunu da yapmışlar! House izliyorsak bu kitapla paralel götürmeliyiz diziyi; sonra kim ne derken neyi kast etmiş, şunun şu söylediği kişiliğinin hangi noktasına işaret etmiş anlayamayız falan. Tabi, aslında her dizinin bir kullanıcı el kitabı olmalı.

İsyanlarım tepe noktasına ulaşmadan önce Paşabahçe'de kendimden geçtim. Şimdi burada açık edemeyeceğim çünkü en sevdiğim arkadaşlarıma hediye olarak aldım, ama öyle şahane tabaklar, kupalar vardı ki hepsini doldurup evime dizmek istedim. Diyorum ya düşünce mekanizmam ve iradem gitmişti, dolayısıyla kendime o bayıldığım tabaklar arasından bir şey almadım. Yani hangisini alsam işime yarar, hangisi yaramaz kestiremiyordum artık. Yarın tekrar gidip kendime bir kupa almayı düşünüyorum şimdi, beynim yerine gelsin bakarız. 


Benim bir salata tabağım var, epey derin ama çapı küçük bir şey. Çapı da demeyeyim aslında dört köşeli. Her akşam Allah gözünü doyursun salatasını buna koyuyorum ama sığdırırken biraz eziyet çekiyorum. Kendime çok, çok, çok büyük bir güzellik yaptım ve çok cici bir salata tabağı aldım! Bu akşam salatamı karıştırdığım kaptan yeni ve geniş tabağıma aktarmak, ah nasıl bir keyif! Sonra, sabahları canım paprika sosumu ayrı koyayım diye minicik bir tabakçık aldım. O kadar güzel şeyler var ki domates salatalığımı birine, peynirleri ötekine, maydanozu berikine derken üç beş tabak alıp kahvaltılarıma yeni bir stil kazandırasım geldi. Fakat o an biraz uç ve fazla gaz bir hareket gibi göründüğünden bunu yapmadım.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Bu kızcağız kaç zamandır ne yaptı?


Hayatımda güzel, olduğu sıralarda pek mühim, geçtiğinde az biraz unutulan, sonra fotoğraflardan hatırladığım, bir türlü yazamadığım -çünkü bir ara bir yazıp çizememe, oturup kalkamama, akşamları pek bönleşme hallerine düştüm- şimdiye anılaşmış birtakım olgular birikti de birikti. Ben de bunları, resmen maddeci bir üslupla, aktarayım dedim; zira aman canım bunları da yazmayıvereyim, ajanda mı burası, diye kestirip atsam işte o "kestirip atma" kısmını kendime yakıştıramam. Sonra bunarım falan hem neme lazım, yazayım ki hatırlayayım. Sahiden, yazınca yaşadıklarım iki kat önem kazanıyor sanki.

Örneğin şimdi ta 8 Aralık'ta gittiğim PechaKucha Night'ın önemini artırarak başlayayım. Efendim, nedir bu PechaKucha Night diyecek olursanız, 20 saniyelik 20 slayttan oluşan sunumlar yapılarak yenilikçi fikirler, projeler, tasarımlar tanıtılıyor, dünyanın pek çok, 373, şehrinde düzenleniyor. Kerem'in doğum gününde gelen teklif üzerine PechaKucha Night'ı ajandamıza ekledik. Aynı gün benim Information Theory sınavım olduğundan kafam biraz çatallanmıştı, kafa nasıl çatallanır diyebilirsiniz ve inanın açıklamasını yapamayacağım. Fakat internetteki linklerden daha önce yapılmış sunumları izleyince hakikaten güzel ve değişik bir gece geçirebileceğimize inandım, ayrıca belirteyim ki Kerem'in arkadaşları çok tatlı insanlar (Kerem'in kendisi tatsızmış gibi anlaşılmasın, herkes topluca tatlı). 


PechaKucha'nın İstanbul ayağı internetteki sunumlar kadar ilginç fikirlerle donanmış olmasa da değişiklik, böyle farklı bir organizasyona dahil olabilmek, her gün yapmadığımız bir şeyi deneyimlemek çok keyifliydi. PechaKucha'da bir fikri, tasarısı olduğunu ve bunu sunmak istediğini belirten herkes sunum yapabiliyor, böylece kıyıda köşede kalmış, pazara giremeyen değişik tasarımlar samimi bir ortamda, eğlenerek, birçok insana ulaşmış oluyor. Sunum formatı gereği insan sıkılmıyor, bayılmıyor. PechaKucha'da o gece sunum yapmış olan gruplardan biri Nobon, ki bunları geçen ay TimeOut'ta okumuştum. İş yeri dekorasyonlarıyla ilgili bir yazıydı ve bu grubun Taksim'deki eski ofisimsilerinden çıkıp yeni ve şahane çalışma ortamlarına ulaşmaları anlatılıyordu. Siteyi verdim, çünkü hakikaten takdir edilesi fikirlere ve işlere imza atıyorlar, belki göz atmak istersiniz. Indigo'nun yanında bir bar açmışlar ya da dekorasyonunu üstlenmişler, şimdi anımsayamıyorum ne şekildeydi, gecemize oralarda devam ettik. Aşağıdaki kareler bu bardan, tavanı böyle çerçeveler ve resimlerle süslemişler. Aynı barda kocccaman, ciltli bir Cumhuriyet gazetesi arşivi vardı, ta 1960'lardan, 70'lerden, bir ara onu okuduk hep beraber.

O gece sebzenin her türlüsünü, bilhassa brokoliyi benim kadar sevmekle birlikte babam olmayan birinin varlığını öğrenmek şahaneydi doğrusu. Bu arkadaşım aynı zamanda prestijli bir okuldan mühendis diplomasıyla çıkıp aynı alanda kariyer basamakları tırmanmış, güzel paralar kazanmış ve hayatını bu şekilde anlamlandıramayacağına kanaat getirerek kariyerine son vermiş, ardından kendisini enine boyuna tartmış, neyi severim neyi sevmem diye uzun uzun düşünmüş ve sonunda muazzam köpek sevgisinin peşinden giderek köpek eğitmeni olmaya karar vermiş, karar vermekle kalmayarak uygulamaya geçmiş ve kendine beklenmedik, bambaşka bir hayat kurmaya başlamıştır - bu da hepimize ilham olsun.

İlham dedim, ah keşke şimdi demeseydim, büyüsü kaçmasın. Yakında bir yazımın konusu olacak çünkü bu kelime!




Tabi sınav bitip bir gece de dışarı çıktım mı hemen şımarmış, ertesi gün dersim aniden iptal edilince kendimi yine sokaklara vurmuşum. İkinci olarak perşembe günü yaptığım Pera Müzesi gezisini daha bir anlamlandırayım. Csontvary sergisinin bitişi kapıya dayanmıştı ve ne yapıp yapıp bu sergiyi görmek istiyordum. Beşinci kattan aşağı inerek gezmem salık verildiğinde başka bir süreli sergi daha bulunduğunu bilmiyordum: Çarlık Rusyası'ndan Sahneler. Ben bu sergiyi hakikaten kelimelerle anlatamayacağım. İlgisi olanlar Frida ve eşinin sergisini gezmeye gittiklerinde beşinci kattan inerken dilerim benim hissettiğim sakinlik ve coşkuyu hissetsinler. Annem Rus ressamlarına meraklıydı diye hatırlıyorum, hiç boşuna değilmiş. Yani burada o renkler, o ışıklar falan gibi söylemlere girişmekten başka seçeneğim yok gibi.


Çarlık Rusyası'ndan sahnelere tanıklık ettikten sonra Csontvary'nin büyüsü küçülsün mü sana! Ama hakkını verelim, yaşadığım bu durum iki serginin tarzlarındaki büyük farklılıktan kaynaklanıyordu. Tek başına ele aldığımda biliyorum ki Csontvary'nin kendine özgü çizgilerini görmek de çok güzeldi. Demek istediğim, anlamlı ve özgün işler hep değerli oluyor. Anlamsız ama özgün veya anlamlı görünen ama sıradan işler öyle olmuyor; Csontvary'de ise sahiden kendine has bir tutku, bir yaşayış vardı. Bir tablosunun yanına şöyle bir yazı yazmışlar: "Tüm yaşamı boyunca umutsuzca Tanrı'yı arayan Csontvary için 'bütün'ün ağırlığını kanıtlayan tek şey, güç değildir yalnızca. Güzellik başlı başına bir kanıttır, özellikle mekan enerji dolu ise. Csontvary'nin Napoli'ye, Vezüv Dağı'nın eteklerine ve Sicilya'ya gitmesinin nedeni budur." Ve Csontvary oturur, evlerin, körfezlerin arkasında dumanlar saçan bir Vezüv resmeder. Güzellik ve hissiyatı bu şekilde anlamlandırabilmek, bunun için kendine rotalar belirlemek ve sanatını bu arayışa adayarak icra etmek, bu işleyiş de başlı başına bir sanat.


Pera'ya gitmek beni kesmemiş olsa gerek, aynı akşam Mudo'ya gidip biraz yılbaşı koklamışım. 15 Aralık babamın doğum günüydü, ona hediyesini aldım. Babamda hep bir pilot olma sevdası vardır. Belki bahsetmişimdir, küçüklüğümde odamda Flight Simulator oynarken çok ciddi bir havaya bürünür ve uçağı dikkatle indirmeye çalışırdı. Çoğu kez gülerek "Tüh, çakıldık!" derdi ama olsun. Kamera ayarlarının birinden diğerine geçerken uçağın dışından şööyle dönerek bir görüntü alınıyordu, hasbelkader orada kel bir pilot otururdu. Babam da o pilotu kendine benzetirdi, iyice havaya girerdik. Bu anılar ışığında babama iki yanında uçak kanatları, motorları bulunan bir masa saati aldım. Geçen yıl aldığım saat evin salonuna konup onun özel eşyası olmaktan çıktığı için yeni bir saat almam sorun olmadı neyse ki. Saati almadan anneme telefon açıp "Anne, çaktırmadan bir sorsana babama, ofisinde masa saati var mıymış?" dedim ve annem anında "Meliih, senin masanda saat var mı?" diye seslendi. İşin gücün arasında stratejiye hiç gelemez annem.


Cuma günü hiç enteresan bir şey olmamış demek, hatta belki cumartesi de olmamış, belki de olmuş fakat ben anımsayamıyorum artık ve zorlasam da bir işe yaramaz, fakat pazar şahane bir şey oldu benim açımdan ki bu dönem ikinci İst kahvaltıma gittim. Büfeyi kaldıracakları sırada "Götürün! Allah aşkına götürün; siz de batacaksınız, ben de batacağım!" dedim. "Maşallah, öyle de görünmüyorsunuz ama ne de güzel yiyorsunuz!" dedi garson. Gelmeden yüz dakika ağır kardiyo, kırk dakika alet çalışanın iştahı bol olur. Hem hep ne diyorum, benim yediğimde bir şey yok. Üç kilo domates, beş kilo salatalık. Yok ya, o kadar da değil. Kekimi, böreğimi, poğaçamı da yedim vallahi. Ay nasıl güzel doydum, nasıl güzel. Uzun zamandır yoktunuz, dediler, içimden bir bu kadar zaman daha olamayabilirim, diye geçirdim zira böylesi keyifli şeylerin suyu çıkarılmaz ve keyiflerinin azalmaması için öyle sıkışık, yoğun zamanlarda asla araya sıkıştırılmaz - ve benim zamanlarım hep bu ayarda oluyor.

O gün Kerem'le Haziran'dan beri tekrar ettiğimiz ve artık inandırıcılığını yitirme noktasına gelen Body Worlds'e gitme planımızı gerçekleştirecektik; fakat kapısında öyle bir sıra olduğunu duyduk ki hafta içine bırakmaya karar verdik. Salı günü gittik sonunda, başardık yani bu sefer; ama biliyordum böyle olacağını, bildiğim üzere Body Worlds beni öyle pek cezbetmedi. Yani gezdim, gördüm, iyi oldu, ama gitmemiş olsam da benim için bir şey fark etmezdi sanıyorum. Yıllar önce aynen Heidelberg'de bu enstitüyle falan da bağlantılar kuran bir Alman gerilim filmi izlemiştim Anatomie diye, siz izlemeyin derim pek vasat, hani o film de sanki üç aşağı beş yukarı sergi ayarındaydı diyecektim ama bunca çalışmayı, emeği de böyle küstahça çöpe atmam pek gereksiz kaçacak. Neyse, içimizde kaldı mı, kalmadı. Soran olursa Body Worlds'e de gittim.

Aynı akşam ufak bir ateşlenme, hastalık geçirdim. Sonra kendime geldim, düzeldim. Pazar ve pazartesi günü sınav çalıştım, pazartesi akşamı sınavdan çıkıp Ashley'le buluştum, hani İtalya'da tanıştığım Amerikalı arkadaşım. Şimdi doktorasını yapıyor, dönem tatilinde bir aylığına İtalya'ya gitmişti dil öğrenmeye devam etmek, ve tabi orada olmanın tadını çıkarmak, için. İnsanın söylediğini yapabilmesi ne kadar, ne kadar şahane; kız "Türkiye'ye gelmeyi, İstanbul'u görmeyi çok istiyorum ve bunu en kısa zamanda yapacağım!" demişti ve sahiden en kısa zamanda atladı geldi! Hani ben de diyorum tamam, Florida'ya geleceğim, ah evet mutlaka geleceğim, falan diye ama Allah bilir böyle bir şeyi yapabilir miyim sahiden. Ashley geldi, Sultanahmet'te çok tatlı bir otel buldu kendine, İstanbul'un tarihini didik didik etti, benimle bir akşam yemeği yedi -çünkü maalesef yalnız bu kadarına zamanım vardı; oysa onunla hamama gitmek, tarihi ve turistik yerlerden arta kalan zamanlarında onu sevdiğim yerlere götürüp İstanbul'da bir gündelik hayat örneği paylaşmak ve buna benzer şeylerle dolu zaman geçirebilmek de çok isterdim- ve İtalya'ya döndü. Şu sıra da Almanya'ya, Henrichetta'yı ziyarete gidiyor olmalı! Ashley'le buluşmamızın en harika ve şaşırtıcı yanı, sanki İtalya'dan döneli üç beş gün olmuş hatta o kadar bile olmamışçasına kaldığımız yerden konuşmaya devam edebilmemizdi. Orada tanıdığım herkes için geçerli bu, herhangi bir tanesiyle şimdi buluşsam sanki oradan hiç ayrılmamış gibi hissederim gibi geliyor bana. Ashley'nin de dediği gibi, nasıl olduysa iki günde kaynaşıverdik hepimiz. Şimdi bakıyorum diyor, kimsede bizim aramızdaki gibi bir bağ, öyle bir çekim yok; oysa bizler inanılmaz hızlı bir şekilde uyduk birbirimize.


Ashley soruyor: "Türk kadınlarının hepsi inanılmaz güzel, hakikaten şahane, göz kamaştırıcı; peki nasıl oluyor da bu kadar güzel kadının olduğu bir yerde bu kadar çirkin erkek bulunuyor?" Yok canım, falan diyecek oldum, sonra şöyle etrafıma bir baktım ki amaan! Alınmayın, hepiniz çirkinsiniz öğ falan demiyorum, ama sahiden yani erkeklerimizin çoğu böyle sakallı makallı, hele bir de böyle artis murtis tiplerimiz falan var yani, kızcağız böyle görmüş. O gece de öyle bir güruh vardı ki restoranda -restoran dediğim de gayet Bebek Kırıntı, hani potansiyel müşterileri hakkında üç aşağı beş yukarı bir tablo canlansın gözünüzde- şaşılacak şey ama Ashley'nin sözlerinin tersini kanıtlayabilecek bir tane bile dalyan gibi delikanlı yoktu aralarında.

Son anlamlandırmam, salı akşamı Süreyya Operası'nda kırk yıl önceden biletini aldığım Sevil Berberi. O akşam yemeğimi Moda Kırıntı'da yemeyi planlıyordum ve buharda sebzeleri, tavukları hayal ede ede restorana vardığımda gördüm ki bu Kırıntı başka kırıntı, resmen burger büfesi gibi bir yer. Koşa koşa kaçtım. Opera çok, çok güzeldi, Berber Figaro ve Doktor Bartolo rollerinde oynanlar başta olmak üzere tüm ekibin gerek ses, gerek oyunculuk bakımından harika performans sergilemiş olmasına rağmen baş rollerden diğer ikisini üstlenmiş Kont ve Rosina pek de iyi değillerdi. Şu soru takılıyor aklıma, opera sanatçıları ne gibi bir sahne eğitimi alıyorlar; profesyonel tiyatrocular gibi mi yoksa temel bir oyunculuk eğitimi mi yalnızca, ve buna göre beklentilerimizi hangi seviyede tutmamız gerekiyor?

Dönüş yolunda son derece terbiyesiz, saygısız bir kadın arabama çarptı. Hanımefendinin bu özelliklerini sonraki iki gün içerisinde öğrendim, pazartesi günü daha da fazlasını göreceğim hayırlısıyla. 

Bu sabah ilkbahardan istifade sahilde koşu yaptım, Katie'ye Ladurée'den makaronlar ve bir de kart aldım, Noel hediyesi. Ladurée diye belirttim, çünkü maşallah açılışı öncesi ve sonrasında tüm dergiler iki ay tantana ettiler. Ne makaronmuş bunlar diye ben de bir tane vanilyalı yedim. Bu ikinci makaron denemem ve üstelik Ladurée makaronları tek geçilirmiş, gördüm ki ben makaron insanı değilim, son kararım. Yapış yupuş oluyorum.

Cumartesi günlerim hep SOGLA ile geçiyor ve hayatımın bu yeni parçasından daha sonra, ayrıca ve layıkıyla bahsetmek istiyorum. Öğleden sonra Dolapdere'deki toplantımıza gittim. Dönüşte Aralık ayı Mısır Apartmanı sergilerine uğramamış olmanın canımı epey acıtması üzerine o taraflara geçmeye yeltendim, fakat yalnız Tepebaşı Çok Katlı Dehlizi'nde yer var deniyordu ve bu doğru değildi. Aşağıda bir ara çarpışan otolar oynarken otoparkın sahiden başımıza yıkılacağından endişe ettim, doğru dışarı sürdüm arabayı. Ben, dedim, yer bulamadım, kusura bakmayın. O ne yahu! O hengamede zaten yarım saat geçti, galerilerin kapanış saatine sadece bir saat kaldı ve sergiler böylece kaçtı bu ay. Kaç aydır belki de ilk kez kaçtılar; ama olsun,  cumartesilerime bambaşka anlamlar yüklüyorum artık!

Yılbaşına iki ödev teslimi verdi canım hocalarım. Aynı gün otobüste horul horul uyurum artık. Bu sefer, evet, kulak tıpalarımı kullanacağım, işte buraya da yazıyorum.

23 Aralık 2010 Perşembe

Tiki


Her daim markacı olacaksın hayatta. Salı sabahı odamı temizleyecektim, fakat bir önceki temizlik serüvenimin ardından ellerim kıpkırmızı oldu ve sonraki üç gün boyunca pul pul sağa sola saçılıp temizlediğim her yeri tekrar toz içinde bıraktı. Böylece bu sefer eldivenle temizlik yapmaya karar verdim, gelin görün ki bir gün önceden bir çift eldiven satın almayı unuttum. Markete gidip eldiven alıp dönmeye de çok üşendim, üşendim demeyelim de bunun bana kaybettireceği yarım saati göze alamadım. Alt kattaki küçük markete telefon açıp bulaşık eldiveni satıyorlar mı diye sordum, satıyoruz, dedi adam. Kolaya kaçtım ve B. marka bir çift eldiven aldım. 

Soruyu sorarken "bulaşık eldiveni" dedim, ve böyle sormuş olduğum için bu eldivenler yalnız bulaşık yıkarken mi kullanılır, yoksa daha genel alanlarda, örneğin ev işi yaparken de kullanılmaları makbul müdür diye düşünmeden edemedim. Şayet genel alanlarda kullanımları resmiyet kazanmışsa bunun da bir şekilde belirtilmesi, geleneksel "bulaşık" eldiveninin devrimci bir anlayışla yeni bir kimliğe bürünmesi gerekiyordu. Nitekim o ağzımıza "bulaşık eldiveni" diye yerleşmiş terimin yerini "ev işi eldivenleri" söz öbeği almıştı, rahatladım. Evet, eldivenlerimle temizlik yapabilirdim artık.

Yine de içimde, şöyle tam göğsümde, belirgin bir rahatsızlık duyumsuyordum. Neydi bu eldivenler? Bu markayı ne görmüş, ne işitmiştim. Lavabonun altında geçen seneden kalma bir çift Vileda eldivenim duruyordu; ama onları bu sene hiç kullanmamış ve (nedense) pislenmiş olabileceklerine kanaat getirdiğimden temizlik işinde kullanmaya yanaşmamıştım. Yeni bir çift almaya almaya da bugüne gelmiştim. Onları atmamıştım, çünkü olası bir acil eldiven durumunda işe yarayabilirlerdi. Şimdilik, yani aşağıdan yeni bir çift eldiven almış olduğuma göre, herhangi bir acil eldiven durumu yoktu.


Kovaya su doldurdum, birkaç kapak marka temizleyici ekledim ve odama dönerek ilk iş halıyı silmeye koyuldum; fakat burnuma nasıl acayip bir koku geliyor! Daha önceden temizliği eldivenle yapmama sebebim, eldivenin o lastik kokusunun her tarafa yapışıp sineceği gibi hafif hasta bir zihnin ürünü endişeydi. O nedenle eldiven poşetini açar açmaz ilk iş eldivenleri koklayıp, kokularında herhangi bir abukluk olup olmadığını test etmiştim. Kuru testten geçen eldivenler, ıslanır ıslanmaz fire vermiş ve bulundukları bölgenin on santimetre çapına yoğun, pis, rezil bir koku saçar olmuşlardı. Onlara son bir şans verdim ve kendilerini bizzat, tekrar kokladım. Yüzümü buruşturup derhal çıkardım eldivenleri, doğru çöpe yolladım.

Lavabonun altından kadim mavi Vileda eldivenlerimi çıkardım; gerçek bir acil eldiven durumu yaşıyordum. Haklıydım! "Ulan, bir bulaşık eldiveni için de markacılık yapılır mı?" diye içimdeki rahatsızlığı bastırmaya çalışan sesim, ne kadar boş bir çabaydı! Evet, konu bir çift iş eldiveni olduğunda bile markacı olmakta ne kadar haklıydım. Vileda eldivenler hiçbir şekilde kokmadı, hiçbir yere koku bırakmadı ve ellerim temizliken sonra pamuk gibiydi. Bu son kısmı uydurdum, benim ellerim hiçbir zaman pamuk gibi olmadı; ama kendi sertliğinde kaldı hiç olmazsa.

Bakın, odadaki kızlardan biri eve hiç duymadığım bir marka tuvalet kağıdı almış. Ne tuvalet kağıtları geldi geçti, hiçbiri Selpak'ın tırnağı olamadı, kusura bakmasınlar. Zaten Selpak o kadar içimize işlemiştir ki birçok insanın "Mendilin var mı?" sorusu yerine "Selpak'ın var mı?" sorusunu kullandığını görürüz - hatta "selpaan" diye yazayım, kulağınıza daha da tanıdık gelsin. Evet, Selpak diğerlerinden biraz daha pahalıdır, bilmiyorum çok aşırı mı pahalıdır; çünkü bence Selpak buna değer. Ciddiyim, popomuz buna değer.

Neydi o bir şey vardı, "ucuz mal alacak kadar zengin değilim"di galiba, işte bu söz Selpak için birebirdir. Sözgelimi, kullanmakta olduğumuz ne idüğü belirsiz tuvalet kağıdı, her koparışımızda ufalanıyor, parçalanıyor, hiçbir işe yaramadığı gibi insanı iyice strese sokuyor. Zaten tuvalete girmek falan öyle eğlenceli işler değil; hatta burada son derece gereksiz bir itirafta bulunayım ki bahsi geçen eylemden en hafif tabiriyle ciddi şekilde rahatsız oluyor, böyle ihtiyaçları olmayan canlılar olsaydık keşke, diyorum sürekli. Halbuki Selpak, bu tatsız eylemi olabildiğince katlanılır hale getiren en önemli unsurdur. İncitmez, temizler, vaat ettiği her şeyi yerine getirir; size hiçbir sorun çıkarmaz. 

Dolapta öteki rulolardan son bir tane kaldı. Tanrım, evet, çok kısa süre sonra bu korkunç, hışır tuvalet kağıdı sendromu bitmiş olacak! Kimse yerine yeni bir abidik gubidik tuvalet kağıdı getirmesin diye günler öncesinden, hem de yirmi dörtlük Selpak aldım, zaferle koydum dolabın rafına. Tabii ki tutumlu olmak lazım; ama iş tuvalet kağıdına geldiğinde Selpak'sız olmuyor. 

Hazır tuvalet kağıdı demişken; lütfen tuvalet kağıtlarını yerleştirirken duvar tarafından arkaya doğru değil, kullanıcıya yakın taraftan, önden sarkacak şekilde konumlamaya dikkat ediniz.