5 Ocak 2011 Çarşamba

Küpeli, sevgili, hindili, papyonlu, kepekli!


İşte yine buradayım! Yollar kısaldı seyahatimde. Hop Ankara'daydım, şimdi hop burada. Giderken de, dönerken de azıcık uyudum, bol bol okudum ve hemen hemen hiç eziyet çekmedim bu sefer - giderken önümdeki adamın oturur oturmaz arkaya yatırdığı koltuğu tarafından sıkıştırılan bacaklarım ve sayısız kere arkasına yaslanması, hayır yüklenmesi, nedeniyle ezilen dizlerim ile dönerken arka çaprazımda yine oturur oturmaz uyuklamaya başlayan amcanın horlaması hariç. 

Pazartesi sabahı toplantı, sonra koş arabama çarpan münasebetsiz kadının yanına, oradan koş servise, oradan yine, yine Kanyon'a (saatimi koluma göre ayarlattım ve beğendiğim defteri satın aldım). Daha kahvaltımı yapmamışım, açlık bir yandan yorgunluk bir yandan, elimde torbalarla otobüs beklerken telefonum çaldı. Ortaokul arkadaşlarım var benim, hiç kopmadık bu zamana kadar ama son iki yılda neredeyse hiç görüşmedik. Burçin ara sıra burada, ara sıra Amerika'da oluyor; Sera ise İstanbul'a yerleşti geçen sene. Birkaç gün önce beş yıl öncesinden bir fotoğrafımı koymuş Burçin Facebook'a, üçümüz birden ayaklanıp kesinlikle buluşmaya karar verdik hemen. Burçin'e pazar günü ulaşmaya çalışmıştım, meğer telefonu bozukmuş ve yeni taşındıkları evlerinde internet de yokmuş, dolayısıyla bana haber verememiş. Saat dört buçuğa geliyordu sanırım, Burçin dedi ki hadi şimdi buluşalım. Öyle bir durumdaydım ki kendimi o hayal ettiğim buluşmaya konduramadım, erteleyelim istedim; ama nereye erteleyecektim ki? Çarşamba diyecektim, sonra çarşamba akşamı boğazıma kadar işlere battığım için son anda posta koyacaktım ve Burçin gidecekti, görüşemeyecektik yine. Niye, Pınar çok yoğun, çok yorgun, halsiz, verimsiz, asabi asabi sağa sola koşturuyor diye. Olmaz efendim. Derhal tekrar aradım Burçin'i. Kalk, gidiyoruz dedim. Yalnız önce iki lokma bir şey yiyeyim, çıldıracağım dedim. Yağmurdan helak olmuş saçlarımı düzeltip kızarmış yüzümü azıcık makyajla sakinleştirdim. Koş, Big Chefs'e.


Nasıl güzel bir akşamdı anlatamam. Onca yılın ardından çok farklı yerlere savrulup çok başka insanlar olduk hepimiz. Zaman zaman birbirimizi yargıladık, anlamadık, uzaklaştık. Her birimiz yeni yeni geliştirdiğimiz kişiliklerimizin ardında karşımızdakini yadırgadık bazen, bir garipsedik şöyle. Yeri geldi burun kıvırdık, hazmedemedik belki yaptıklarımızı, heveslerimizi. Keşfettiklerimizin girdabına kapıldık, dünyanın bütün doğruları yalnız bizimkiler sandık. Öyle bir hezeyan içindeydik ki "gençken", o karmaşada birbirimizi gerçekten görmekte zorlandığımız oldu. 

Oysa şimdi durulmuş, kendimizi olduğumuz gibi, yanımızdakileri oldukları gibi kabullenmiş, öyle sevmiştik; daha doğrusu o birbirimizi çok, pek çok sevdiğimiz günlerde içimizi ısıtan duygularla yeniden donatılmıştık. Hiçbir şeyi kanıtlama çabamız yoktu; başta bunu bilmediğim için kaç zamandır görmediğim arkadaşlarımın yanına pek güzel gitmek, ışıldamak istemiştim; halbuki ne zamanım vardı kendimle uğraşmaya, ne halim. Olduğum gibi gittim onlarla buluşmaya, zaten gider gitmez gördüm ki o samimiyet yüklü bulutlar bizi hiç makyaj yapmadığımız, kot tişörtün üzerine aksesuar aramadığımız günlere taşımış bile. Farklılıklarımız vardı artık ve bunları kanıksadığımızı birbirimize gülerek bildirir olmuştuk, neden farklı olduğumuzu hiç sorgulamadan. O akşam, sözde o en derin prensiplerimizde bile ayrılacak olsak umrumuzda değildi; çünkü bizi bağlayan şey çocukluğumuzda paylaştığımız tertemiz duygulardı. Çok şey, ne çok şey değişti, evet, ama hâlâ iyi niyetli, hâlâ tertemizdi arkadaşlarım. Onlara mahrem bir şey anlatsam, birini kötülesem, isim versem dahi beni yargılamayacaklarını biliyordum; çünkü beni tanıyorlardı. Özümü, içimi biliyorlardı, ben de onları biliyordum. En iyi arkadaş, çok görüşen arkadaş, birbirinin her şeyini bilen arkadaş değil, başka bir şeydik biz. Hayatımın en güzel yıllarından bu günlere taşıyabilmiştim onları. Bir ara konuşurken ikisinin de sözünü kesip "Kızlar, bunu iyi ki yaptık, iyi ki! Şu an o kadar mutluyum ki anlatamam!" deyiverdim. Uzun zamandır ilk kez, koca koca kahkahalar atmakta olduğumu fark ettim. Kendimi, sevmeyi doya doya yaşadım.

Artık bakışlarım ortaokuldaki gibi olmalı. O zaman kendimi biliyor, kendime güveniyor, kendimi, ailemi, hayatımı seviyordum. Sonra büyümeye başladım, boyum uzadıkça aklım havalandı ve uzun bir süre kafamın birkaç karış yukarısında kaldı. Onu durduğu yerden alıp yerleştirmeyi erteledim farkında olmadan, gün geldi bunu benim yerime hayatın gerçekleri yaptı. Hayatımı, kim olduğumu, kendimi içime sindirdikçe bakışlarım da duruldu, sakinleşti. Gözlerime yine o en mutlu, huzur dolu, saf zamanlarım yerleşmiş olmalı şimdi. Kolunda çok daha dolu bir deneyim sepetiyle, yine aynı kız.

Çarşamba sabahı Ethem Hoca'yla görüştüm, sonra GETEM'de görme engelliler için kitap seslendirdim. Dersten sonra dönüp ödeve başladım. Son ödev, belki en zoruydu, ama ben baya da iyi yazdım kodu. Fakat sabit bir gerçektir ki kod ilk yazıldığında doğru düzgün çalışmaz. Benimki de doğru düzgün çalışmıyordu ve saatlerdir uğraşmaktan kafam sulanmıştı artık. Yine, yine kendime tam güvenmeme tuzağına düşüp panikledim; ama ertesi gün hatalarımı bulup ödevi tamamladım. Çok basit görünüyor, oysa 31 Aralık sabah 05:00'te sonuçlandı her şey! Bavulumu hazırladım ve 06:00'da uyudum. 08:30'da kalkıp kırmızı kazağımı giydim, yılbaşı ağacı küpelerimi takıp derse gittim.

Dersten sonra koşa koşa eve döndüm, valizimi aldım, bir poşete konserve nohut, biraz peynir ve kurutulmuş domates atıp yola koyuldum. Otobüste kimseler imrenmesin diye servis yapılmasını bekledim, top patladıktan sonra peynirli domatesli nohutumu yedim ve bir güzel uyudum. Uyanınca bol bol kitap okudum, hiç sersemlemeden. Terminale yaklaştığımızda kafama ta ne zaman almış olduğum, ama annem ilk kez burada görmesin diye fotoğrafını önceden koymadığım kırmızı şapka tokamı taktım, boynuma sırf bugün için almış olduğum yılbaşı ağacı süsünü doladım ve otobüsten indim. 


Annem ilk defa yemek pişiren ya da onu istemeye gelenlere bol köpüklü kahve hazırlama hezeyanlarında bir genç kız gibi hindisinin nasıl olacağının derdine düşmüş, pilavın başından on saniye ayrıldı diye epeyce ter dökmüş durumda yılbaşı yemeğiyle ilgileniyordu. Ağacımız kurulmuş, hediyelerimiz dizilmişti altına. Yılbaşı nüanslarım kapıdan girmemle epey sükse yaptı.


Yılbaşı yemeği olarak muhteşem soslu kestaneli hindi dolma, kestanesiz marine edilip fırınlanmış hindi, başından gidildi diye dibine tutma tehlikesi atlatmış ama herhalde annemin pufpuf üflemeleriyle kurtarılmış tavuk sulu mis anne pilavı ve çam fıstıklı ıspanağımız vardı. O kadar, o kadar çok yedik ki hareket edemez olduk, son hareket hakkımızı çay yapmakta kullandık. Hindi, ağaç ve hediyeler haricinde o gece benim için yılbaşı gecesi değil, ailemle geçirme şansına eriştiğim herhangi bir akşamdı ve böyle olması beni nasıl mutlu ediyordu anlatamam. Sabah evden çıkmadan önce televizyonda "Yeni yıla yalnızca on bir saat (!) kaldı!" açıklamasını duymak hoşuma gitmemişti örneğin; anlayamıyorum bu tantanayı. İçimde öyle heyecanlar, beklentiler oluşmuyor yeni yıl gecesine dair (üstelik iki güne sıkıştırılan korkunç telefon ve e-posta trafiğinin altında resmen eziliyorum!). Her sene ite kaka bir yeni yıl telaşına girdim, herkes gibi ben de içip eğlendim zamanında; ama bu sene, salonda şahane bir akşam yemeği, bol bol sohbet, bütün algılarım açık, sıcacık evimde, siyah elbisemi gazetedeki "Tek başınıza olsanız dahi topuklu ayakkabı giyin!" çağrısından son anda mahrum ederek, pofidik kanepemize kuruldum sonunda! Tonton'un da folyodan pırıl pırıl papyonu vardı ayrıca, o kadar şişmişiz ki yemeğin ardından çekememişim fotoğrafını. Hem o da bütün gece uyudu, çünkü o da çok yemişti.


Yeni yıla ağzımız tatlı girmeliyiz, dedi annem ve pastasını getirdi on ikide. Pastamızı yedikten biraz sonra kitaplarımıza gömüldük, mışıl mışıl uyuduk. İki bin on bire bir yenilikle başlamak lazım deyip hayatımın ilk soğuk hava koşusunu gerçekleştirdim sabah, ve aldığım mont yüzümü kara çıkarmayıp beni hiç üşütmedi. İlerleyen günlerde hava çok daha soğuduğu için aşağı salonda yaptım sporumu, bu sefer crossta dergi koyacak yer olmadığından koşarken dergi okuyayım dedim, o da oluyormuş. Halbuki ben koşarken okuyamam sanıyordum, öyle zıp zıp olmaz diyordum içimden. Süper oluyor bu sporda dergi okuma işi. Dünya kadar şey okuyorum ve inanılmaz keyif alıyorum, bir taşla iki kuş!

Öğleden sonra hemen Ecem'lere gittim, çünkü 2 Ocak'ta İngiltere'ye dönecekti o. Annesi de evdeydi, bir süre sonra babası da geldi. Meğer sırf Ecem'i değil, annesiyle babasını da özlemişim! Ta ilkokul, ortaokul günlerimdeki gibi, hep beraber oturup sohbet ettik. Pek az, biraz sıkışık görüştük bu sefer ama olsun, sürenin fazlaca önemi yok. Şimdi ilk fırsatta Ecem'e o gün giydiğim bordo çoraptan alıp yollayacağım! Tabi duramayıp başka cici şeyler de yollarım ben ona. Ve bol bol mektup, evet bolca mektup yollamak istiyorum!

Hemen ertesi gün Selen'le buluştuk. Saçlarını toplamış yukardan, ay ne güzel görünüyordu olduğu gibi. İki üç hafta önce, aşağı yukarı belki on yıl önce kafasına koyduğu işe girmiş, son buluşmamızda onu yorup beni üzen koşuşturmacalardan dilediği gibi çıkmıştı. Ayrı geçirdiğimiz zaman süresince ikimizin de hayatında bir sürü şey oluyor ve bakış açımız, yaşantımız değişiyor; sonra aynı masanın iki ucuna kurulup bunları paylaştıkça hep daha da yakınlaşıyoruz. Bu buluşmamızda örneğin, Selen'in işi ve benim hayatıma yeni kurulan patikalar ikimizi de ayrı ayrı heyecanlandırdı. İçimde kocaman, sıcacık heyecanlar taşıyorum bu sıralar, ve sırf böylesine heyecanlı olduğumdan yazamıyorum hislerimi, fakat ona anlattığımda beni sözleriyle, gözleriyle yüreklendirdiğini, heyecanımı paylaştığını hissettim iyi ki. Beraber koşturduğum, oyunlar oynadığım arkadaşımın hedeflerine ulaştığını görmenin gururu da hayatımda örneği olmayan, bambaşka bir şey. 

Ve ertesi gün Çağlar'la buluştuk. En güzel arkadaşlıklar tanıtım kitapçığının bu son bölümünde de tarifsiz bir samimiyet, çabucak, gerçekten çok çabucak akıp gidiveren ve, keşke daha uzun sürseydi, dedirten iki saat, gerçek gülüşler, hiç yaşanmamış sessizlikler, yalnız bizim masamızı değil etrafımızdaki tüm masaları, koca sokağı dolduran sohbetler bulacaksınız. Ben mi büyüyüp arkadaşlarımı içime sindiriyorum, hepimiz büyüyüp birbirimizi karşılıklı mı sindiriyoruz bilmem; ama her görüşmemizde her şey daha rahat, her şey daha sıcacık oluyor sanki. Üçüyle de ayrı yerlerde yaşıyoruz ve zaman zaman yurt dışına gidip geliyorlar, ondan öyle her dakika görüşemiyoruz - böylece geçmişe bakabiliyorum, bir şey aramıyorum ama bakıyorum işte, ve görüyorum ki zamanla birbirimizin hayatına iyice kök salıyoruz.

Sevmek; başkalarını sevebilmek ve onlar tarafından sevilmek, sevincime ortak olduklarını hissetmek, benden bir parça almaya heveslendiklerini görmek; onlara içimdeki tüm coşkuyu, tüm içtenliği bahşetmek; bu yıldızlı paylaşım bana beni hatırlatıyor, asıl "ben"i, çünkü bu sevgiyle tamamlanıyorum.

Annemle ve babamla birkaç gün bile geçirsem, diyorum ya hep, hemen alışıyorum evimizin kokusuna, düzenine. Böyle iki ayrı, bambaşka hayatım olmasını da çok seviyorum; bu değişiklikler, birini askıya alıp öbürüne gitmek bana çok iyi geliyor. Hayatlarım arasında bu kısacık ama dopdolu seyahatim finaller boyunca yeterli gelecek bana. Hem başta dedim ya, bu sefer yol da kısacıktı, yerleşmem de kısacıktı. Hava yağmurluydu, arabam yoktu, tam trafiğe denk düştüm üstelik; ama buzdolabını (ay nasıl güzel ayarlamışım yahu, gittiğim gün bomboş kalacak şekilde denk getirmişim her şeyi - böylece hiçbir şey bozulmadı, bu çok övündüğüm bir başarımdır) doldurup enginar kalbi ve mantarlı şahane tavuğumu pişirmem de kısacık, huzur doluydu!

Annem geçen haftalarda bana anlata anlata bitiremediği bir aşure pişirmişti. Aşure zamanı bize hep konu komşudan aşure gelir, onlar bir güzel yenir, puanlanır; annemin de tadı hep damağında kalırmış, az daha olsa da yesek diye. Sonra demiş, ben niye aşure pişirmiyorum? Hemen sıvamış kolları, nasıl güzel olmuş ama babamla ikisi ballandıra ballandıra bir anlatıyorlar ki. Ben gittim diye tekrar pişirdi annem, fakat bu sefer jöle olacağı tuttu aşurenin, hem de nasıl şekersiz. Serap Abla var annemin yardımcısı, "Diyet aşure olmuş bu!" dedi. Diyet miyet, bana mısın demedik. "Yok, olmamış yahu bu aşure!" diye diye koca kazan aşureyi sildik süpürdük. Darısı daha sulu, daha şekerlilerine.

Ankara'da en sevdiğim şeylerden biri derin dondurucuda her zaman, ama her zaman, annemin muhteşem çöreğinden ve olağanüstü cevizli portakallı kekinden -asla bitmeyecekmişçesine- olduğunu bilmek.

İkinci gece annemle yatağa uzanıp gece yarılarına kadar sohbet ettik, güya uyumaktı niyetimiz. Yeni yollara koyulurken bugün otobüste kendime cesur sorular sordum, tıngır mıngır giderken yamuk yumuk da olsa kağıtlara bir bir cevaplamaya koyuldum. Yarından itibaren ise en somut olarak final yollarına koyuluyorum. Üç kitap birden okuyorum, dün gece evdeki kitaplıktan epey eski bir Aziz Nesin kitabı yakaladım ve mest oldum. 

Hani solgun, okunmuş, üzerine başka yaşanmışlıklar sinmiş eski kitaplar sevilir ya, galiba ben gıcır gıcır kitapları daha çok seviyorum. Bunu da itiraf edeyim gitsin!

Hiç yorum yok: