27 Aralık 2010 Pazartesi

Düz Taban Alışveriş


Eveet, yılbaşı hediyesi faslını bugün bitirdim! Akşam tekrar Kanyon'a gittim. En alt katta bir yılbaşı konseri vardı ve şarap, kestane ve bir şeyler daha dağıtılıyordu. İnanılmaz bir kalabalık - ve tabii ki gideceğim mağazaların çoğu alt kattaydı!


Dün beğenip de almadığım, sonra düşünüp taşınıp kesinlikle almaya karar verdiğim kupayı aldım hemen. Makaronun tadını sevmiyor olabilirim; ama hepsi birden rengarenk ve tombiş tombiş oturdukları zaman içim yumuşacık oluveriyor. Ve dayanamıyorum, Paşabahçe'de beğenip içinden sevdiklerime parçalar aldığım seti ifşa ediyorum! Bana bakın; sizi çook seviyorsam ve adınız e, m, ö ya da s harfleriyle başlıyorsa rica edeceğim kendinize böyle ufak tabaklar almayın. Evet, ne yapalım, belki de artık size hediye aldığımı biliyorsunuz ve hatta ne hediye aldığımı da biliyorsunuz; ama o kadar severek aldım ki hepsini, şimdi buraya koymasam nasıl içimde kalacak!


Ay sonra kendime bir saat aldım! Kaç zamandır bir saat alayım diyordum; iki senedir de bir markanın çok beğendiğim saatlerine takmıştım kafayı. Bayramda annemle gezerken eyleme geçip üç ayrı saatlerini denedim kolumda, nasıl kötü durdular anlatamam. Halbuki kendi başlarına pek güzel görünüyorlardı. Saat almak mühim bir iş olduğundan annemle babama göstermeden kullanmamaya karar verdim ve koluma göre ayarlatmadım. Saat almaya çıkmamıştım yani; o kadar spontane bir durum oldu ki, bu çok ciddi işi falsolu yapmış olabilirim diye endişelendim. Şimdi düşünüyorum da, galiba arabayı servise götürdüğüm gün gidip ayarını yaptırabilirim. Böyle yumurtadan çıkar gibi geldiği için illa da birilerinden onay bekliyorum, halbuki çok sevdim yahu saatimi. Evet evet, ben sevdiysem tamam olmalı!

Yoğun ve düşünceli olduğum zamanlar, attığım her adıma birilerinin kafa sallamasını istiyor ya da buna ihtiyaç duyuyorum. Annemi bugün yedi yüz altmış iki kere arayıp "...'ya şunu alıyorum, iyi midir sence?" "Bak şimdi, şöyle bir tabak var, şurasında şöyle bir çıkıntısı var; ama öyle değil de böyle uzuyor bak bak. Sence ...'ya bunu mu alayım, yoksa öteki bilmem neyi mi alayım?" "Anneaaa, ...'ya bilmem ne mağazasından zart zurt mu alayım yoksa vırt zırt mağazasından cırt cırt mı alayım?" diye sorular sordum. Yazık kadıncağıza yahu, görmediği dünya kadar şey hakkında oturup yorumlar yaptı on saat. Nasıl bir sabır işi anne olmak! Vallahi ben olsam "Salak mısın!" der ve kapatırdım, hadi birincide ikincide olmasın ama üçüncüde kesin yapardım bunu, ve evet sonuna soru işareti değil ünlem koyarak yapardım. Ya babamın hali nasıldı acaba, bir buçuk dakikada bir annemin telefonu çalıyor ve ben sapır saçma sorular soruyorum. Zeka seviyemden epey, epey şüphe etmiş olmalılar.

Ama insanın nasıl kafası karışıyor! Örneğin dergi almaya niyet ettim, of ne çok dergi, ne çok! Yemekle ilgili bir şeyler alayım diyorum, ama öyle sırf tarif istemiyorum ve baktıklarımın hepsi sırf tarif. Bilhassa cross yaparken okumak için almak istiyorum, dolayısıyla ilgi çekici bir şeyler arıyorum ve malzeme listeleri, neyin kaç dakika pişirileceği ortama pek uymuyor. İngilizce Women's Health alayım dedim mesela, ama Ocak sayısı çıkmış, şimdi birkaç güne bizimki de çıkar ve konuları hemen hemen aynı olursa boş yere almış olacağım. Ondan başka da ocak ayı dergileri pek çıkmamış. Ööyle arandım durdum. Hep pet şişeden su içiyorum, acaba kendime şu afili, bardaklı mardaklı sürahilerden alsam mı diye düşündüm. Gördüğüm her değişik kokulu kreme atladım, halbuki evde kocaman kremim var benim ama işte değişik bir şey gördüm mü atlıyorum. Projeye başlayacağım, şöyle rengarenk bir termos alsam mı kendime dedim; ama o rengarenk termos ya içeceğimi sıcak tutmazsa diye de endişelendim. 

SOGLA için defter almak istiyorum, Kanyon'daki kırtasiyeden kendime bir defter beğendim ama Akmerkez'e de uğramayı kafama koyduğumdan oradaki kırtasiyelere bakmadan edemeyeceğimi fark edip bıraktım. Akmerkez'deki defterleri beğenmedim ve en kısa zamanda öteki kırtasiyede beğendiğim defteri almaya karar verdim. Yılbaşı hediyelerinin yanı sıra tabii ki olmazsa olmaz kartlar aldım, kime hangi kartı alacağımı belirlemek için seksen dokuz kez kitabevleri ve kırtasiyeler arasında mekik dokudum. Yaptığım her işe çok özeniyorum. Örneğin Selen'e aldığım kartta minik bir köpekçik mi nedir bir şey var, ve neden bilmiyorum ama bana paylaştığımız bir şey gibi geldi; yani sanki Selen daha önce bana öyle bir şey almış falan gibi, ve o kartı anında ona aldım. Aldığım diğer tüm kartlarda da buna benzer hisler aradığımdan bir ufak kart işi bile muazzam bir koşuşturmacaya döndü. Asıl hediyeleri nasıl seçtiğimi siz düşünün.

Ama şikayetçi değilim! Neden biliyor musunuz, çünkü sevdiklerim var ve onlara hediye almak için koşturacak hevesim var; çünkü onca işin gücün arasında heyecanlanıyorum, özeniyorum, hissediyorum; çünkü onlara ve kendime değer veriyorum. 

Ay evet, Paşabahçe'de böyle tatlı mandallar var. Ne yapacağım bu mandalları bilmiyorum ama duramadım, aldım!

Akşamın sekiz buçuğunda Kanyon'dan çıkıp bir de Akmerkez'e gittim, evet, ve işin belki de en zor kısmını, bir erkeğe hediye alma kısmını da orada hallettim. Tüm kartları ve hediyeleri böylece toparlamış oldum, elimde torba torba ve torbalarla evime döndüm sonunda! Çok yorgun, bir o kadar da sakin, huzurluydum! 

Bu hafta kabus gibi. Sürekli ne gün ne yapacağımı düşünüyorum, çıldıracak gibiyim. Şimdi, hemen ders çalışmam gerekiyor örneğin, saat bir. Bir! Bu gece çalışmalıyım ki yarın hocaya soru sorabileyim. Sabah 9:30'da toplantım var ve o biter bitmez dersim başlıyor. Dersim biter bitmez mahalle kavgasına gideceğim. Ondan sonra vaktim olursa bir şeyler yiyeceğim ki ölmeyeyim. Lokmalar boğazıma dizili, Ethem Hoca'nın ofisine koşup öksüre öksüre sorular soracağım. Servis kabul ederse arabamı götüreceğim, etmezlerse dönüp ders çalışacağım. Salı, çarşamba ve perşembe günleri de aynen bu şekilde, dakikası dakikasına planlanmış şekilde geçecek! Bu sabah banyo yaparken hangi günler saat kaçta yıkanabileceğimin bile planını yaparken buldum kendimi.

26 Aralık 2010 Pazar

Ayakkabılarım muhakememi yedi!


Kanyon'a gittim çünkü kitap ve biraz daha yılbaşı hediyesi almam gerekiyordu; öte yandan apartman topuklu ayakkabılarım gerçek yüzlerini göstermeye başlamışlardı ve iki saatin sonunda torbaları elimden fırlatıp atacak, bir köşeye kıvrılıp öylece kalacak duruma geldim. Öyle bir yorgunluk, açlık ve üstüne öyle tarifsiz bir acı ki bütün muhakemem, düşünme yeteneğim, iradem, her şeyim yok oldu.

Evet, bunu da yapmışlar! House izliyorsak bu kitapla paralel götürmeliyiz diziyi; sonra kim ne derken neyi kast etmiş, şunun şu söylediği kişiliğinin hangi noktasına işaret etmiş anlayamayız falan. Tabi, aslında her dizinin bir kullanıcı el kitabı olmalı.

İsyanlarım tepe noktasına ulaşmadan önce Paşabahçe'de kendimden geçtim. Şimdi burada açık edemeyeceğim çünkü en sevdiğim arkadaşlarıma hediye olarak aldım, ama öyle şahane tabaklar, kupalar vardı ki hepsini doldurup evime dizmek istedim. Diyorum ya düşünce mekanizmam ve iradem gitmişti, dolayısıyla kendime o bayıldığım tabaklar arasından bir şey almadım. Yani hangisini alsam işime yarar, hangisi yaramaz kestiremiyordum artık. Yarın tekrar gidip kendime bir kupa almayı düşünüyorum şimdi, beynim yerine gelsin bakarız. 


Benim bir salata tabağım var, epey derin ama çapı küçük bir şey. Çapı da demeyeyim aslında dört köşeli. Her akşam Allah gözünü doyursun salatasını buna koyuyorum ama sığdırırken biraz eziyet çekiyorum. Kendime çok, çok, çok büyük bir güzellik yaptım ve çok cici bir salata tabağı aldım! Bu akşam salatamı karıştırdığım kaptan yeni ve geniş tabağıma aktarmak, ah nasıl bir keyif! Sonra, sabahları canım paprika sosumu ayrı koyayım diye minicik bir tabakçık aldım. O kadar güzel şeyler var ki domates salatalığımı birine, peynirleri ötekine, maydanozu berikine derken üç beş tabak alıp kahvaltılarıma yeni bir stil kazandırasım geldi. Fakat o an biraz uç ve fazla gaz bir hareket gibi göründüğünden bunu yapmadım.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Bu kızcağız kaç zamandır ne yaptı?


Hayatımda güzel, olduğu sıralarda pek mühim, geçtiğinde az biraz unutulan, sonra fotoğraflardan hatırladığım, bir türlü yazamadığım -çünkü bir ara bir yazıp çizememe, oturup kalkamama, akşamları pek bönleşme hallerine düştüm- şimdiye anılaşmış birtakım olgular birikti de birikti. Ben de bunları, resmen maddeci bir üslupla, aktarayım dedim; zira aman canım bunları da yazmayıvereyim, ajanda mı burası, diye kestirip atsam işte o "kestirip atma" kısmını kendime yakıştıramam. Sonra bunarım falan hem neme lazım, yazayım ki hatırlayayım. Sahiden, yazınca yaşadıklarım iki kat önem kazanıyor sanki.

Örneğin şimdi ta 8 Aralık'ta gittiğim PechaKucha Night'ın önemini artırarak başlayayım. Efendim, nedir bu PechaKucha Night diyecek olursanız, 20 saniyelik 20 slayttan oluşan sunumlar yapılarak yenilikçi fikirler, projeler, tasarımlar tanıtılıyor, dünyanın pek çok, 373, şehrinde düzenleniyor. Kerem'in doğum gününde gelen teklif üzerine PechaKucha Night'ı ajandamıza ekledik. Aynı gün benim Information Theory sınavım olduğundan kafam biraz çatallanmıştı, kafa nasıl çatallanır diyebilirsiniz ve inanın açıklamasını yapamayacağım. Fakat internetteki linklerden daha önce yapılmış sunumları izleyince hakikaten güzel ve değişik bir gece geçirebileceğimize inandım, ayrıca belirteyim ki Kerem'in arkadaşları çok tatlı insanlar (Kerem'in kendisi tatsızmış gibi anlaşılmasın, herkes topluca tatlı). 


PechaKucha'nın İstanbul ayağı internetteki sunumlar kadar ilginç fikirlerle donanmış olmasa da değişiklik, böyle farklı bir organizasyona dahil olabilmek, her gün yapmadığımız bir şeyi deneyimlemek çok keyifliydi. PechaKucha'da bir fikri, tasarısı olduğunu ve bunu sunmak istediğini belirten herkes sunum yapabiliyor, böylece kıyıda köşede kalmış, pazara giremeyen değişik tasarımlar samimi bir ortamda, eğlenerek, birçok insana ulaşmış oluyor. Sunum formatı gereği insan sıkılmıyor, bayılmıyor. PechaKucha'da o gece sunum yapmış olan gruplardan biri Nobon, ki bunları geçen ay TimeOut'ta okumuştum. İş yeri dekorasyonlarıyla ilgili bir yazıydı ve bu grubun Taksim'deki eski ofisimsilerinden çıkıp yeni ve şahane çalışma ortamlarına ulaşmaları anlatılıyordu. Siteyi verdim, çünkü hakikaten takdir edilesi fikirlere ve işlere imza atıyorlar, belki göz atmak istersiniz. Indigo'nun yanında bir bar açmışlar ya da dekorasyonunu üstlenmişler, şimdi anımsayamıyorum ne şekildeydi, gecemize oralarda devam ettik. Aşağıdaki kareler bu bardan, tavanı böyle çerçeveler ve resimlerle süslemişler. Aynı barda kocccaman, ciltli bir Cumhuriyet gazetesi arşivi vardı, ta 1960'lardan, 70'lerden, bir ara onu okuduk hep beraber.

O gece sebzenin her türlüsünü, bilhassa brokoliyi benim kadar sevmekle birlikte babam olmayan birinin varlığını öğrenmek şahaneydi doğrusu. Bu arkadaşım aynı zamanda prestijli bir okuldan mühendis diplomasıyla çıkıp aynı alanda kariyer basamakları tırmanmış, güzel paralar kazanmış ve hayatını bu şekilde anlamlandıramayacağına kanaat getirerek kariyerine son vermiş, ardından kendisini enine boyuna tartmış, neyi severim neyi sevmem diye uzun uzun düşünmüş ve sonunda muazzam köpek sevgisinin peşinden giderek köpek eğitmeni olmaya karar vermiş, karar vermekle kalmayarak uygulamaya geçmiş ve kendine beklenmedik, bambaşka bir hayat kurmaya başlamıştır - bu da hepimize ilham olsun.

İlham dedim, ah keşke şimdi demeseydim, büyüsü kaçmasın. Yakında bir yazımın konusu olacak çünkü bu kelime!




Tabi sınav bitip bir gece de dışarı çıktım mı hemen şımarmış, ertesi gün dersim aniden iptal edilince kendimi yine sokaklara vurmuşum. İkinci olarak perşembe günü yaptığım Pera Müzesi gezisini daha bir anlamlandırayım. Csontvary sergisinin bitişi kapıya dayanmıştı ve ne yapıp yapıp bu sergiyi görmek istiyordum. Beşinci kattan aşağı inerek gezmem salık verildiğinde başka bir süreli sergi daha bulunduğunu bilmiyordum: Çarlık Rusyası'ndan Sahneler. Ben bu sergiyi hakikaten kelimelerle anlatamayacağım. İlgisi olanlar Frida ve eşinin sergisini gezmeye gittiklerinde beşinci kattan inerken dilerim benim hissettiğim sakinlik ve coşkuyu hissetsinler. Annem Rus ressamlarına meraklıydı diye hatırlıyorum, hiç boşuna değilmiş. Yani burada o renkler, o ışıklar falan gibi söylemlere girişmekten başka seçeneğim yok gibi.


Çarlık Rusyası'ndan sahnelere tanıklık ettikten sonra Csontvary'nin büyüsü küçülsün mü sana! Ama hakkını verelim, yaşadığım bu durum iki serginin tarzlarındaki büyük farklılıktan kaynaklanıyordu. Tek başına ele aldığımda biliyorum ki Csontvary'nin kendine özgü çizgilerini görmek de çok güzeldi. Demek istediğim, anlamlı ve özgün işler hep değerli oluyor. Anlamsız ama özgün veya anlamlı görünen ama sıradan işler öyle olmuyor; Csontvary'de ise sahiden kendine has bir tutku, bir yaşayış vardı. Bir tablosunun yanına şöyle bir yazı yazmışlar: "Tüm yaşamı boyunca umutsuzca Tanrı'yı arayan Csontvary için 'bütün'ün ağırlığını kanıtlayan tek şey, güç değildir yalnızca. Güzellik başlı başına bir kanıttır, özellikle mekan enerji dolu ise. Csontvary'nin Napoli'ye, Vezüv Dağı'nın eteklerine ve Sicilya'ya gitmesinin nedeni budur." Ve Csontvary oturur, evlerin, körfezlerin arkasında dumanlar saçan bir Vezüv resmeder. Güzellik ve hissiyatı bu şekilde anlamlandırabilmek, bunun için kendine rotalar belirlemek ve sanatını bu arayışa adayarak icra etmek, bu işleyiş de başlı başına bir sanat.


Pera'ya gitmek beni kesmemiş olsa gerek, aynı akşam Mudo'ya gidip biraz yılbaşı koklamışım. 15 Aralık babamın doğum günüydü, ona hediyesini aldım. Babamda hep bir pilot olma sevdası vardır. Belki bahsetmişimdir, küçüklüğümde odamda Flight Simulator oynarken çok ciddi bir havaya bürünür ve uçağı dikkatle indirmeye çalışırdı. Çoğu kez gülerek "Tüh, çakıldık!" derdi ama olsun. Kamera ayarlarının birinden diğerine geçerken uçağın dışından şööyle dönerek bir görüntü alınıyordu, hasbelkader orada kel bir pilot otururdu. Babam da o pilotu kendine benzetirdi, iyice havaya girerdik. Bu anılar ışığında babama iki yanında uçak kanatları, motorları bulunan bir masa saati aldım. Geçen yıl aldığım saat evin salonuna konup onun özel eşyası olmaktan çıktığı için yeni bir saat almam sorun olmadı neyse ki. Saati almadan anneme telefon açıp "Anne, çaktırmadan bir sorsana babama, ofisinde masa saati var mıymış?" dedim ve annem anında "Meliih, senin masanda saat var mı?" diye seslendi. İşin gücün arasında stratejiye hiç gelemez annem.


Cuma günü hiç enteresan bir şey olmamış demek, hatta belki cumartesi de olmamış, belki de olmuş fakat ben anımsayamıyorum artık ve zorlasam da bir işe yaramaz, fakat pazar şahane bir şey oldu benim açımdan ki bu dönem ikinci İst kahvaltıma gittim. Büfeyi kaldıracakları sırada "Götürün! Allah aşkına götürün; siz de batacaksınız, ben de batacağım!" dedim. "Maşallah, öyle de görünmüyorsunuz ama ne de güzel yiyorsunuz!" dedi garson. Gelmeden yüz dakika ağır kardiyo, kırk dakika alet çalışanın iştahı bol olur. Hem hep ne diyorum, benim yediğimde bir şey yok. Üç kilo domates, beş kilo salatalık. Yok ya, o kadar da değil. Kekimi, böreğimi, poğaçamı da yedim vallahi. Ay nasıl güzel doydum, nasıl güzel. Uzun zamandır yoktunuz, dediler, içimden bir bu kadar zaman daha olamayabilirim, diye geçirdim zira böylesi keyifli şeylerin suyu çıkarılmaz ve keyiflerinin azalmaması için öyle sıkışık, yoğun zamanlarda asla araya sıkıştırılmaz - ve benim zamanlarım hep bu ayarda oluyor.

O gün Kerem'le Haziran'dan beri tekrar ettiğimiz ve artık inandırıcılığını yitirme noktasına gelen Body Worlds'e gitme planımızı gerçekleştirecektik; fakat kapısında öyle bir sıra olduğunu duyduk ki hafta içine bırakmaya karar verdik. Salı günü gittik sonunda, başardık yani bu sefer; ama biliyordum böyle olacağını, bildiğim üzere Body Worlds beni öyle pek cezbetmedi. Yani gezdim, gördüm, iyi oldu, ama gitmemiş olsam da benim için bir şey fark etmezdi sanıyorum. Yıllar önce aynen Heidelberg'de bu enstitüyle falan da bağlantılar kuran bir Alman gerilim filmi izlemiştim Anatomie diye, siz izlemeyin derim pek vasat, hani o film de sanki üç aşağı beş yukarı sergi ayarındaydı diyecektim ama bunca çalışmayı, emeği de böyle küstahça çöpe atmam pek gereksiz kaçacak. Neyse, içimizde kaldı mı, kalmadı. Soran olursa Body Worlds'e de gittim.

Aynı akşam ufak bir ateşlenme, hastalık geçirdim. Sonra kendime geldim, düzeldim. Pazar ve pazartesi günü sınav çalıştım, pazartesi akşamı sınavdan çıkıp Ashley'le buluştum, hani İtalya'da tanıştığım Amerikalı arkadaşım. Şimdi doktorasını yapıyor, dönem tatilinde bir aylığına İtalya'ya gitmişti dil öğrenmeye devam etmek, ve tabi orada olmanın tadını çıkarmak, için. İnsanın söylediğini yapabilmesi ne kadar, ne kadar şahane; kız "Türkiye'ye gelmeyi, İstanbul'u görmeyi çok istiyorum ve bunu en kısa zamanda yapacağım!" demişti ve sahiden en kısa zamanda atladı geldi! Hani ben de diyorum tamam, Florida'ya geleceğim, ah evet mutlaka geleceğim, falan diye ama Allah bilir böyle bir şeyi yapabilir miyim sahiden. Ashley geldi, Sultanahmet'te çok tatlı bir otel buldu kendine, İstanbul'un tarihini didik didik etti, benimle bir akşam yemeği yedi -çünkü maalesef yalnız bu kadarına zamanım vardı; oysa onunla hamama gitmek, tarihi ve turistik yerlerden arta kalan zamanlarında onu sevdiğim yerlere götürüp İstanbul'da bir gündelik hayat örneği paylaşmak ve buna benzer şeylerle dolu zaman geçirebilmek de çok isterdim- ve İtalya'ya döndü. Şu sıra da Almanya'ya, Henrichetta'yı ziyarete gidiyor olmalı! Ashley'le buluşmamızın en harika ve şaşırtıcı yanı, sanki İtalya'dan döneli üç beş gün olmuş hatta o kadar bile olmamışçasına kaldığımız yerden konuşmaya devam edebilmemizdi. Orada tanıdığım herkes için geçerli bu, herhangi bir tanesiyle şimdi buluşsam sanki oradan hiç ayrılmamış gibi hissederim gibi geliyor bana. Ashley'nin de dediği gibi, nasıl olduysa iki günde kaynaşıverdik hepimiz. Şimdi bakıyorum diyor, kimsede bizim aramızdaki gibi bir bağ, öyle bir çekim yok; oysa bizler inanılmaz hızlı bir şekilde uyduk birbirimize.


Ashley soruyor: "Türk kadınlarının hepsi inanılmaz güzel, hakikaten şahane, göz kamaştırıcı; peki nasıl oluyor da bu kadar güzel kadının olduğu bir yerde bu kadar çirkin erkek bulunuyor?" Yok canım, falan diyecek oldum, sonra şöyle etrafıma bir baktım ki amaan! Alınmayın, hepiniz çirkinsiniz öğ falan demiyorum, ama sahiden yani erkeklerimizin çoğu böyle sakallı makallı, hele bir de böyle artis murtis tiplerimiz falan var yani, kızcağız böyle görmüş. O gece de öyle bir güruh vardı ki restoranda -restoran dediğim de gayet Bebek Kırıntı, hani potansiyel müşterileri hakkında üç aşağı beş yukarı bir tablo canlansın gözünüzde- şaşılacak şey ama Ashley'nin sözlerinin tersini kanıtlayabilecek bir tane bile dalyan gibi delikanlı yoktu aralarında.

Son anlamlandırmam, salı akşamı Süreyya Operası'nda kırk yıl önceden biletini aldığım Sevil Berberi. O akşam yemeğimi Moda Kırıntı'da yemeyi planlıyordum ve buharda sebzeleri, tavukları hayal ede ede restorana vardığımda gördüm ki bu Kırıntı başka kırıntı, resmen burger büfesi gibi bir yer. Koşa koşa kaçtım. Opera çok, çok güzeldi, Berber Figaro ve Doktor Bartolo rollerinde oynanlar başta olmak üzere tüm ekibin gerek ses, gerek oyunculuk bakımından harika performans sergilemiş olmasına rağmen baş rollerden diğer ikisini üstlenmiş Kont ve Rosina pek de iyi değillerdi. Şu soru takılıyor aklıma, opera sanatçıları ne gibi bir sahne eğitimi alıyorlar; profesyonel tiyatrocular gibi mi yoksa temel bir oyunculuk eğitimi mi yalnızca, ve buna göre beklentilerimizi hangi seviyede tutmamız gerekiyor?

Dönüş yolunda son derece terbiyesiz, saygısız bir kadın arabama çarptı. Hanımefendinin bu özelliklerini sonraki iki gün içerisinde öğrendim, pazartesi günü daha da fazlasını göreceğim hayırlısıyla. 

Bu sabah ilkbahardan istifade sahilde koşu yaptım, Katie'ye Ladurée'den makaronlar ve bir de kart aldım, Noel hediyesi. Ladurée diye belirttim, çünkü maşallah açılışı öncesi ve sonrasında tüm dergiler iki ay tantana ettiler. Ne makaronmuş bunlar diye ben de bir tane vanilyalı yedim. Bu ikinci makaron denemem ve üstelik Ladurée makaronları tek geçilirmiş, gördüm ki ben makaron insanı değilim, son kararım. Yapış yupuş oluyorum.

Cumartesi günlerim hep SOGLA ile geçiyor ve hayatımın bu yeni parçasından daha sonra, ayrıca ve layıkıyla bahsetmek istiyorum. Öğleden sonra Dolapdere'deki toplantımıza gittim. Dönüşte Aralık ayı Mısır Apartmanı sergilerine uğramamış olmanın canımı epey acıtması üzerine o taraflara geçmeye yeltendim, fakat yalnız Tepebaşı Çok Katlı Dehlizi'nde yer var deniyordu ve bu doğru değildi. Aşağıda bir ara çarpışan otolar oynarken otoparkın sahiden başımıza yıkılacağından endişe ettim, doğru dışarı sürdüm arabayı. Ben, dedim, yer bulamadım, kusura bakmayın. O ne yahu! O hengamede zaten yarım saat geçti, galerilerin kapanış saatine sadece bir saat kaldı ve sergiler böylece kaçtı bu ay. Kaç aydır belki de ilk kez kaçtılar; ama olsun,  cumartesilerime bambaşka anlamlar yüklüyorum artık!

Yılbaşına iki ödev teslimi verdi canım hocalarım. Aynı gün otobüste horul horul uyurum artık. Bu sefer, evet, kulak tıpalarımı kullanacağım, işte buraya da yazıyorum.

23 Aralık 2010 Perşembe

Tiki


Her daim markacı olacaksın hayatta. Salı sabahı odamı temizleyecektim, fakat bir önceki temizlik serüvenimin ardından ellerim kıpkırmızı oldu ve sonraki üç gün boyunca pul pul sağa sola saçılıp temizlediğim her yeri tekrar toz içinde bıraktı. Böylece bu sefer eldivenle temizlik yapmaya karar verdim, gelin görün ki bir gün önceden bir çift eldiven satın almayı unuttum. Markete gidip eldiven alıp dönmeye de çok üşendim, üşendim demeyelim de bunun bana kaybettireceği yarım saati göze alamadım. Alt kattaki küçük markete telefon açıp bulaşık eldiveni satıyorlar mı diye sordum, satıyoruz, dedi adam. Kolaya kaçtım ve B. marka bir çift eldiven aldım. 

Soruyu sorarken "bulaşık eldiveni" dedim, ve böyle sormuş olduğum için bu eldivenler yalnız bulaşık yıkarken mi kullanılır, yoksa daha genel alanlarda, örneğin ev işi yaparken de kullanılmaları makbul müdür diye düşünmeden edemedim. Şayet genel alanlarda kullanımları resmiyet kazanmışsa bunun da bir şekilde belirtilmesi, geleneksel "bulaşık" eldiveninin devrimci bir anlayışla yeni bir kimliğe bürünmesi gerekiyordu. Nitekim o ağzımıza "bulaşık eldiveni" diye yerleşmiş terimin yerini "ev işi eldivenleri" söz öbeği almıştı, rahatladım. Evet, eldivenlerimle temizlik yapabilirdim artık.

Yine de içimde, şöyle tam göğsümde, belirgin bir rahatsızlık duyumsuyordum. Neydi bu eldivenler? Bu markayı ne görmüş, ne işitmiştim. Lavabonun altında geçen seneden kalma bir çift Vileda eldivenim duruyordu; ama onları bu sene hiç kullanmamış ve (nedense) pislenmiş olabileceklerine kanaat getirdiğimden temizlik işinde kullanmaya yanaşmamıştım. Yeni bir çift almaya almaya da bugüne gelmiştim. Onları atmamıştım, çünkü olası bir acil eldiven durumunda işe yarayabilirlerdi. Şimdilik, yani aşağıdan yeni bir çift eldiven almış olduğuma göre, herhangi bir acil eldiven durumu yoktu.


Kovaya su doldurdum, birkaç kapak marka temizleyici ekledim ve odama dönerek ilk iş halıyı silmeye koyuldum; fakat burnuma nasıl acayip bir koku geliyor! Daha önceden temizliği eldivenle yapmama sebebim, eldivenin o lastik kokusunun her tarafa yapışıp sineceği gibi hafif hasta bir zihnin ürünü endişeydi. O nedenle eldiven poşetini açar açmaz ilk iş eldivenleri koklayıp, kokularında herhangi bir abukluk olup olmadığını test etmiştim. Kuru testten geçen eldivenler, ıslanır ıslanmaz fire vermiş ve bulundukları bölgenin on santimetre çapına yoğun, pis, rezil bir koku saçar olmuşlardı. Onlara son bir şans verdim ve kendilerini bizzat, tekrar kokladım. Yüzümü buruşturup derhal çıkardım eldivenleri, doğru çöpe yolladım.

Lavabonun altından kadim mavi Vileda eldivenlerimi çıkardım; gerçek bir acil eldiven durumu yaşıyordum. Haklıydım! "Ulan, bir bulaşık eldiveni için de markacılık yapılır mı?" diye içimdeki rahatsızlığı bastırmaya çalışan sesim, ne kadar boş bir çabaydı! Evet, konu bir çift iş eldiveni olduğunda bile markacı olmakta ne kadar haklıydım. Vileda eldivenler hiçbir şekilde kokmadı, hiçbir yere koku bırakmadı ve ellerim temizliken sonra pamuk gibiydi. Bu son kısmı uydurdum, benim ellerim hiçbir zaman pamuk gibi olmadı; ama kendi sertliğinde kaldı hiç olmazsa.

Bakın, odadaki kızlardan biri eve hiç duymadığım bir marka tuvalet kağıdı almış. Ne tuvalet kağıtları geldi geçti, hiçbiri Selpak'ın tırnağı olamadı, kusura bakmasınlar. Zaten Selpak o kadar içimize işlemiştir ki birçok insanın "Mendilin var mı?" sorusu yerine "Selpak'ın var mı?" sorusunu kullandığını görürüz - hatta "selpaan" diye yazayım, kulağınıza daha da tanıdık gelsin. Evet, Selpak diğerlerinden biraz daha pahalıdır, bilmiyorum çok aşırı mı pahalıdır; çünkü bence Selpak buna değer. Ciddiyim, popomuz buna değer.

Neydi o bir şey vardı, "ucuz mal alacak kadar zengin değilim"di galiba, işte bu söz Selpak için birebirdir. Sözgelimi, kullanmakta olduğumuz ne idüğü belirsiz tuvalet kağıdı, her koparışımızda ufalanıyor, parçalanıyor, hiçbir işe yaramadığı gibi insanı iyice strese sokuyor. Zaten tuvalete girmek falan öyle eğlenceli işler değil; hatta burada son derece gereksiz bir itirafta bulunayım ki bahsi geçen eylemden en hafif tabiriyle ciddi şekilde rahatsız oluyor, böyle ihtiyaçları olmayan canlılar olsaydık keşke, diyorum sürekli. Halbuki Selpak, bu tatsız eylemi olabildiğince katlanılır hale getiren en önemli unsurdur. İncitmez, temizler, vaat ettiği her şeyi yerine getirir; size hiçbir sorun çıkarmaz. 

Dolapta öteki rulolardan son bir tane kaldı. Tanrım, evet, çok kısa süre sonra bu korkunç, hışır tuvalet kağıdı sendromu bitmiş olacak! Kimse yerine yeni bir abidik gubidik tuvalet kağıdı getirmesin diye günler öncesinden, hem de yirmi dörtlük Selpak aldım, zaferle koydum dolabın rafına. Tabii ki tutumlu olmak lazım; ama iş tuvalet kağıdına geldiğinde Selpak'sız olmuyor. 

Hazır tuvalet kağıdı demişken; lütfen tuvalet kağıtlarını yerleştirirken duvar tarafından arkaya doğru değil, kullanıcıya yakın taraftan, önden sarkacak şekilde konumlamaya dikkat ediniz.

17 Aralık 2010 Cuma

Çam sakızı


Şu fotoğrafı diğerlerinin arasından beğenip buraya koyacağım diye kaç tabak risottoya bakıp iç geçirdim, ne eziyetler çektim.

Tanrım, hiç kilo almayacak olsam her gün, tıka basa pilav yerdim. Yarın ve pazar için, yalnız iki gün için pratik bir şeyler pişirmeyi planlıyorum ve odamdaki yemek kitaplarına bakarken İtalya'dan aldığım ama daha bir tarifini bile yapmaya fırsat bulamadığım "Risi e Risotti" kitabına da göz atayım dedim. Ağzımdan yerlere sular akacak neredeyse. Of, hepsi de nasıl güzel görünüyor; şişko şişko, biraz birbirine sokulmuş, yapışmış ama yine her tanesi seçilebilir! Üzerlerinde minik baharat benekleri, aralarında bezelye olur, ıspanak olur, kuru üzüm olur, zeytin olur, domates olur, peynir olur, tavuk olur, yahu ne koysan olur zaten pirince. Her sabah kalksam spor yapsam, her akşam risotto, ince bulgur, öyle bir şeyler pişirsem yesem. Evet, ilerde böyle bir hayatım olsa! Şimdi koca tencere pişirsem diyorum, olmaz. Hayır ne diye biraz yeyip duracakmışım yani, ya da ne diye pirinci az olsun sebzesi bol olsun gibi uğraşlara girecekmişim?  Hakkını vererek yemek lazım bir kere, ama hayat kalabalığı pilav bazlı yemeklere gereken saygıyı göstermeye müsaade etmiyor bu aralar. Öyle okul, ders, iş güç arasında her akşam pilav diye ana yemek yapılmaz yani. Gerçi her gün dört beş koca elma ve kuruyemiş yerine rahat iki tabak pilav yiyebilirim, ama ah işte, stresliyken elma ve atıştırmalıklar hayat tarzım oluyor şekerim! Pilavsız hiç kalamam, ama sırf pilav yersem sonra, aman, korkabilirim. Aslında ilerde evlenip çoluğa çocuğa karışırsam onlara hep risotto pişiririm ve dördümüz bölüşürüz! Hey, evlenmek hakkında ilk olumlu düşüncem şu an filizlendi!

Şubat'ta Ankara'ya gittiğim zaman, vallahi hem ince bulgurlu bir şeyler yapacağım Moyo'dakiler gibi, hem pirinçli bir şeyler yapacağım oradakilerden daha da güzel! 

Katie bulguru Türkiye'de keşfetmiş, önceden hiç bulgur yememiş. İki gün önce marketten koca bir paket bulgur almış; bardağa koyup üstüne kaynar suyu döküyor, bekliyor ve bayıla bayıla yiyor. Kızcağız hiç incir yememiş bugüne kadar, Amerika'da incir yokmuş yahu bak sen. Kuru incir denedin mi dedim, denemiş ama sevmemiş pek, ben de sevmem dedim; ama ben, örneğin kuru hindistan cevizini falan çok severim dedim. Meğer onu da yememiş. Ohooo dedim, ben bir koşu kuru meyve alayım da yiyelim beraber artık, vakti gelmiş. Herhalde iki aydır almıyorum sahi kuru meyveciklerimden. Onlar da şekerli olmasalardı canım.

İnsan uykusuz olunca acıkıyor biliyorsunuz, ve ben çok uykusuzum. Bu gecelik de böyle gidivereyim; pazartesi sınavım, salı operam, çarşamba toplantım var ve bir ümit, çarşamba-perşembe dolaylarında ezelden beri yazmak istediklerimi dökerim, hatta daha iyisini yapıp o ezelden beri yazmak istediklerim yerine başka ve o anki ruh halime göre bir şeyler yazar çizerim; zira ezelden beri ne yazmak istediğimi bilmiyorum, unutuyorum. Sürekli bir şeyler hakkında yazmak istiyorum; özellikle kahvaltı ederken geliyor bu hisler - neticede güne yeni başlıyorum, hevesliyim. Birkaç saat sonra ödevdi sınavdı falan derken hepsi sıyrılıp uçmuş oluyor aklımdan. Sonra ben bunları biriktirme çabasına giriyorum, unutmayayım diye çoğunlukla aklıma bazen de defterime falan yazıyorum bir şeyler; ama tabi günler sonra o heves kalmamış, vakit kalmamış ya da ikisinin uyumlu bir kombinasyonu oluşamamış oluyor. Bunlar birikip birikip korkunç bir yumak tepesi oldukları zaman, evet hem yumak hem tepe oluyorlar üstelik, insan geriliyor ister istemez. En iyisi böyle kedi yumağı gibi minik şeylerle, aklıma geldiği gibi oynamak.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Home is where the heart is


İçimi en çok dışarıdaki buz gibi hava ısıtıyor. Bu sabah beş sularında camıma vuran yağmur damlalarının sesiyle uyandım uykumdan, rüyamdan. Garip bir rüya görüyordum ve garip bir şekilde içimi ısıtıyordu bu rüya da. 

Kahvaltımı ederken yine aynı ses vardı odamda. İnsanı dışarı çıkmamaya, kalın giyinip evde oturmaya teşvik eden bir hava; fakat ne yapalım, yemeğimi alelacele yeyip koşar adım okula gitmem gerekiyordu - bu rüzgar ve ıslaklıkta ne kadar koşulabilirse o kadar. 


Sanırım... yalnız kalmaya çok ihtiyacım var! Şöyle bana ait, yumuşacık, özgür bir yerlere kaçmak ister gibiyim. Öte yandan, kendimi oyalayamamaktan endişe ediyorum hep. Çok yorulacak, kendime layıkıyla vakit ayıramayacak kadar çok koşturuyorum. Bir şey sona erse hemen ardından diğeri geliyor: Sınavdan çıkıyorum ama yemek pişirmem gerekiyor, yeşil elma alsam sarılar bitiyor, temizlik yaptım derken çamaşırlar birikiyor. Elzem, bekletilemez sorumlulukların hepsi halledildi mi bu sefer güya biraz rahatlamak, modaya uymak kaygılarım su yüzüne çıkıyor ve alışveriş yapıyorum; ya da görmek istediğim sergiler oluyor, kalkıp onları geziyorum, veya arkadaşlarımdan teklifler geliyor, onlara katılıyorum. Çok yoruluyorum, evet, ve hiç durup kendimi dinlemiyorum; fakat sanki kasıtlı, sanki ısrarla. Bir süredir öyle alıştırmışım ki kendimi böyle yaşamaya, şimdi ani bir mola verip düşüncelerime dalmak söz konusu oldu mu çekiniyorum. Bir şeyler olmalı, yeni ve başka bir şeyler, ve beni gece yarısından sonra iki saat daha oyalamalı, ve kendimle, hayatla, gazetelerle, siyasetle, sanatla, fikirlerle ilgili bir şeyler düşünmeye vaktim kalamadan ertesi güne geçmeliyim. Sanki; "hayat"la arayı o kadar açtım ki kapatabilmem için birkaç saat yetmeyecek, öyleyse şimdi başlamama değmez, gibi. Adeta kendimden kaçıyorum, çünkü kendimi hayal kırıklığına uğratmaktan, derinlerime inememekten, çok şey barındırdığını bildiğim sulara ulaşamamaktan ve onların sığ olduğu yanılgısına düşmekten -ve iş kendimi ifade etmeye gelince, düşürmekten- çekiniyorum.

Böylesi bir itiraftı belki de aradığım sayfa. Tabi bunu yazdığım anda yine aynı endişeler beliriyor zihnimde; ihtiyaç duyduğum dinginliğe ulaşmak için gerçekten başlangıç olabilecek mi bu satırlar, yoksa bir süre daha böyle sürüp gidecek miyim? İnanın, çok şeyi sıraya koymaya ihtiyacım var. Düşüncelerimi, fotoğraflarımı, ayakkabılarımı, bilgisayar dosyalarımı, ödevlerimi, arkadaşlarımı, tatillerimi, geleceğimi, zamanlarımı, dizilerimi, filmlerimi, kafamın gerisine attıklarımı, yapmaya niyetlenip yapmadıklarımı, gitmeye niyetlendiğim yerleri, tatmak, koklamak istediklerimi, yazmaya niyetlenip aldığım notları, almaya niyetlendiğim hediyeleri. Adeta saç tellerimi, tek tek, sıraya koymam gerek.

Şöyle diyorum, bir koca gün, otursam, yazsam; ama giysilerim nasıl rahat, popom nasıl yumuşacık bir zeminde ve sırtım aradığı kavisi bulmuş. Yanı başımda dumanı tüten içecek mideme hiçbir yük getirmeden ağzımı tatlandırmalı ve ben düşünmek nedir bilmeden, içgüdülerimle hareket ederek kendimle bütünleşmeliyim. Klasik mi, pop mu yoksa lounge mı dinleyeceğime karar verebilmek için, hangisine daha uygun bir ruh halinde olduğumu bulana dek kendimi incelememeliyim; o, oluvermeli ve müzik çaldıkça coşmalı duygularım.

Belki yalnız kendime ait bir evim olsa, kendimden daha az çekinirdim; zira şimdi evimi dilediğim gibi kullanamadığımı hissediyorum. Bu insanların benim evimde ne işi var, diyorum bazen kendi kendime; yani burası benim evim, çekin gidin der gibi değil; bizim aynı çatı altında ne işimiz var sahiden, diye soruyorum ve burada, bu şekilde yaşamak iyiden iyiye tuhafıma gidiyor artık. Önceki senelerde böyle değildi; ilk başlarda burayı yine benimsemiş olmama rağmen küçüktüm, daha uçarıydım; alışverişimi, temizliğimi, yemeğimi yapsam da o zamanki "ev" ile bu zamanki "ev" anlayışım bir değil. Şimdi "ev" demek "ben" demek, o kadar ben, o kadar bana ait, o kadar canım ki ben kokmalı örneğin, sevdiklerim kokmalı ya da; ama hiçbir şey paylaşmadığım kimselerle ne ilgisi var tatlı, dört köşe evimin? "Ev"in, daha doğrusu evimin, daha da doğrusu "evim" diyebilmenin sıcaklığını, huzurunu, gerekliliğini geçtiğimiz yıl duyumsamaya başladım; önce toptan bir insan olduğumu, koca bir ruhum olduğunu fark ettim ve ardından ruhumun, zevklerimin, zorluklarımın ve mutluluklarımın o bir çatı altında derlenip toparlandığını gördüm. Kişiliğim evimin duvarlarını boyuyordu, yastıklara, koltuklara siniyordu ve eşyayla sarmaş dolaş oluyor, gitgide daha bütün bir birey halini alıyordum. Mutfaktan gelen yemek kokuları, salonda içilen kahvenin ve eşlikçisi sigaranın kokusuna karışıyordu; ama hiçbir zaman, bir gün bile pis kokmuyordu canım evim. "Evim" olalı beri hep huzur, hep paylaşım, dostluk kokuyordu; arada bağlar gevşese bile benimdi burası, bizimdi.

Şimdi yine benim, fakat bizim değil; oysa çoğul bir kitle var burada sahiden. "Kültür Şoku Pansiyonu" gibiyiz! Böyle olunca kendimle baş başa kalmaktan çekiniyorum belki, zira kendime bir yuva bulmakta zorlanıyorum sanki, bazen. Garip, insanın böyle zor paylaşımlarla mücadelesi; katlanılmaz bir zorluk bulunmazken yine de, lambaların mutlu, sarı ışığında bir şeylerin eksikliğini, acılığını, tuhaflığını hissetmesi.


10 Aralık 2010 Cuma

Topukla!



Bu aralar şu gördüğünüz kadın gibi oldum, fakat onun kadar cesur olmadığımdan sağa sola koştururken topuklu ayakkabılarımı dolapta bekletiyor ve düz taban gezmeye gayret ediyorum. En kısa zamanda, örneğin belki yarın akşam, artık yoga olur, kokulu mum olur, bir şekilde kendi kendime kalmayı, düşünmeyi, düşünmeyi, düşünmeyi, biraz okumayı, öylece tavana bakmayı, ve yine düşünmeyi, tanrım ne çok düşünmeyi, ümit ediyorum. O zamana kadar bir şeyler yazmamayı içime sindiremediğimden bu kırmızı ayakkabılı kadınla idare etmeyi uygun gördüm. Sanırım o da en kısa zamanda fırıl fırıl koştururken dengesini kaybedip bir iki tur savrulduktan sonra poposunu 6'ya verecek. Ayaklar 3'e dayanacak ve biraz kaykılıp kafasını 12'ye bakacak konuma getirdikten sonra ööyle, uzun uzun düşünecek. Ayakkabıları da fırlatıp birer sayıya atıverir. Oh!