25 Kasım 2010 Perşembe

Bayramlardan önce verilip bayram ertesi istenen tüm ödevlere ithaf edilmiştir



Merhaba ödev,

Bayram süresince seninle ilgilenmediğimi biliyorum. Bu davranışının sonuçlarına katlanmalısın, der ve bu cümlenle sorumluluklarımı üstlenmediğimi ya da bir hata işlediğimi ima etmeye yeltenirsen sana yanlış düşündüğünü söylerim. Bayramda tatil yapılır, seninle ilgilenilmez. Bilmiyor olabilirsin, çünkü çok bencil olabilirsin; ama benim de bir hayatım var. Yıllar boyu senin gibi kaç tane eskittim ben, daha doğrusu onlar beni eskittiler hep. Tıpkı senin gibi bayramdan sonra istendiler, bir parça dinlenip huzur bulacağım tatillerimi boğazımda bir yumruyla geçirmeme neden oldular. Kusura bakma ödev, ama bir bayramı daha böyle harcayamazdım. 

Şimdi seni yapmam ve kısacık bir sürede yetiştirmem gerekiyor. Çok çaresizim, bir parça da suçluyum ve bana böyle yüklenmenden hiç hoşlanmıyorum! Neden beni suçluyorsun ki? Ne olmuş seni son güne bıraktıysam? Keyfimden yapmadım bunu ödev; beni çok zorladın, seni anlayamadım. Seni nasıl evirip çevireceğimi, benden ne istediğini kavrayamadım bir türlü! 

Ödev, benden ne istediğini açık açık anlat bana lütfen. Çekinmeden, billur gibi say dök hepsini ki derdini anlayayım, çare bulayım. İkimiz de mutlu olalım ödev!

Bak, inan kokulu kağıtlara yazdıracağım seni ve hoplaya zıplaya gideceğiz okula, göreceksin! Yeter ki açıl bana!

N'olur!..

24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğrenci kabusu



Dün gece çok garip rüyalar gördüm. Tekrar ÖSS gibi bir sınava giriyormuşum ve İstanbul'da hiçbir yeri tutturamıyormuşum. Bunca sene burada yaşadıktan sonra bohçamı yapıp Ankara'ya dönmem icap ediyor yani. O kadar beklenmedik bir şey ki bu benim için, neye uğradığımı şaşırıyorum. Bir yandan durumu anlamaya çalışıyorum, bu nasıl oldu diye soruyorum kendime; diğer yandan nedeni nasılı boşverip beni bu durumdan kurtaracak bir çözüm bulmayı deniyorum. Puanım İstanbul'daki özel üniversitelerden birine yetiyordur belki, diye düşünüyorum (tam bu esnada kendi kendime, yahu ben seneler önce ÖSS'ye girmemiş miydim, ben Boğaziçi'ni bitirmedim mi diye soracak oluyorum ama durumun vahameti karşısında derhal harekete geçme isteğim bu tür mantık analizlerini bastırıyor - belki biraz daha ısrarcı olsam, rahat ol rüya görüyorsun, seviyesine gelebilirdim ama neyleyeyim) ve bu düşüncemi yarım ağız babamla paylaşmaya yelteniyorum, fakat babamın tavrı beni öyle dört sene daha özel üniversitede okutacak bolca paramız olduğu yönünde değil sanki. Bu durumda bana tek bir çözüm yolu kalıyor: işe girip çalışmak, para kazanmak. Kendimi insanların uzun iki üç sütun masalar boyunca bilgisayarlar karşısına yerleşmiş, robot gibi çalıştıkları bir odada buluyorum bir anda. Burada çalışmaya karar vermişim, ama öyle ani bir karar ki "Merhaba, ben buraya Hande'nin yerini almaya geldim!" sözcükleri ağzımdan adeta fırlıyor, kontrolsüzce ileri atılıyorlar ve bir an sonra onları tekrar ağzıma tıkabilmek için müthiş bir istek duyuyorum. Ne yaptın sen, diyorum kendi kendime, burada ne diye çalışacaksın, senin başka bir hayatın var ve şimdi durduk yere başına çıkardığın şu işe bak! Nasıl da renksiz, nasıl da karanlık bir ofis, ve dahası ekranlarda siyah zemin üzerine yeşil yazılar dönüyor, sanki bilgisayarın yeni icat edildiği zamanlara dönmüşüz!


Ay ne karışık ve zorlayıcı, ne uzun rüyaydı! Rüyalar birkaç saniye sürüyor falan diyorlar bir de. Hadi canım; şu anlattıklarım birkaç saniyeye falan sığmaz, ne streslere girdim ben bütün gece! Bayramda Ankara'yı ayrı, İstanbul'u ayrı sevip, sevmekle kalmayıp bu ikisini kafamın içinde didik didik inceleyerek sevdiğim her şeyin üzerinden tekrar tekrar geçer, bayram sonrası okula dönüp ödevlerin ve projelerin tam ortasına düşer, sonucu açıklanan sınav kağıdımı kontrol eder, teyzemlerin evinde Hande'nin güzel resimlerine bakarak iç geçirir ve bütün bunları zorlu bir öğrenim sürecinden geçmiş bir kimse olarak yaparsam böyle olurmuş demek.

En kötüsü bu sınavlı rüyalar. Final dönemi biter, üç beş gün sonra bilmem ne finaline girdiğimi görürüm. "Ben bu finale girmemiş miydim?" demek isterim, ama elimde kalemle salonda oturduğuma göre böyle bir çıkış yapmak son derece abestir. Arada bir finallerden ÖSS mertebesine kadar gerileyebiliyorum demek. Babam şu yaşında bile rüyalarında finallere giriyorsa ben de tüm sınavlara girip çıkacağım tabii ki. Bu bayram salı gecesi rüyamda Hakan Hoca çarşamba günü ders yapacağımızı bildiriyordu, hem de bir değil iki saat, ve önce bu duruma şaşırıyor, sonra kendime hayret ediyordum: ders olması ihtimali vardı demek, peki ben bunu nasıl göz ardı edebilmiş ve bu durumu hiçe sayıp Ankara'ya gelebilmiştim, kendimden haberim yok muydu benim, bütün bunlar nasıl olmuştu ve şimdi kaçıracağım iki dersi nasıl telafi edecektim?..

Of okul of. Bari uykumuzda taciz etme.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Detoks


Sonracığıma, pazar sabahı zor ettim. Uyanır uyanmaz spora koştum ve sporda feci koştum. Ardından cross'a başladım, biraz sonra üçüncü sınıfa kadar düzenli spor yaptığım günlerde pazarları karşılaştığımız bey bana katıldı. Son birkaç seferdir havlumu cross'un göstergelerinin üzerine kapatıyorum; çünkü hızımı görmek beni geriyor ve yavaşlatıyor. Çok hızlansam vay çok hızlandım, aman yavaşlayayım diye hayıflanıyorum; hızım düşse daha hızlı olmam gerektiğini düşünüp kendimi zorlayabiliyorum. İşler pek tatsızlaşıyor o zaman. Adamcağız da koca aleti havluyla örttüğümü görünce garipsedi tabi. Başladık sohbet etmeye, ki spor yaparken hayatta sohbet mohbet edemem fakat bu sefer nefeslerim biraz düzensizleşse bile artık kondisyonum epey yerinde olduğundan rahat rahat konuşuyordum. Konuşarak cross yapmak o kadar zevkliydi ki normalde kırk dakikada sonlandırmam gerekirken tam altmış dakika daireler çizdim durdum! Altmış dakikanın sonunda alet kendisi soğumaya geçti, artık in yeter dedi bana. Seyfi Bey bayramda iki kilo almıştı.

Öbür aletlerin arasında dolanırken orada çalışan hiper uzun boylu ve adını bir türlü sormadığım adama "İnsan altı günde dört kilo alır mı yahu?" diye sordum. "Ben aldım!" dedi. "Bu bayramda mı?" dedim gözlerim parlayarak. "Evet!" dedi, aman bir sevindim, oh dedim, yalnız değilim! Güldüm kendi kendime, demek bayramda biz çok sporcular ipin ucunu kaçırmıştık, eh o kadar da olsun canım!

Buzdolabımda sadece soslar ve, öhm, havyar (çok elitim, çok!) bulunduğundan önce Mega'dan gerekli sebze meyveyi aldım. Lor peynirini Macro'dan alacaktım ama bugün mü alacaktım emin değildim, sonra Mega'daki tulum peyniri kötü çıktı ve anında Akmerkez'e gitmem gerekti. Zeytinimin bittiğini unutmuşum, Akmerkez'den iki tanecik de zeytin aldım. O zeytinler bir güzel gelsin kahvaltıda, dedim bari yarın gideyim zeytini de Macro'dan alayım. Ama ne yapayım çok lezizlerdi.

Kerem'le geldiği günden beri Body Worlds'e gitme planları yapıyoruz ve artık tutuşmuş durumdayız. Dün gitmek üzere kesin karar almıştık, fakat benim işler uzayınca sıkıştırmayalım dedik ve Nişantaşı'nda buluştuk. Artık her gün Nişantaşı'na gitmezsem bir şeyler eksik kalıyor hayatımda. Bakın bugün gitmedim ve kendimi çok tuhaf hissediyorum o yüzden. Önce La Vie Cafe'ye oturduk, Kerem burayı dün beni beklerken tesadüfen bulmuş. İçerisi çok sıcacık, samimi, insana iyi gelen bir yer. Orada birer kahve içip Gerekli Şeyler'in vitrinine baktık, kapalı olduğu için sadece vitrine bakmakla yetindik ama çocuklar gibi cama yapıştık, kısa zaman içinde tekrar gideceğiz ve bu sefer içeriyi talan etmek niyetindeyiz sanıyorum. Rotamızı Zazie'ye çevirdik, sağda solda devamlı Zazie'yi okuyordum ve gitmek istiyordum artık oraya. Zazie'yi de acayip beğendim! Oranın kahvaltılarının çok meşhur olduğunu okuduğumdan neredeyse emindim, fakat kahvaltı namına hiçbir şeyleri yokmuş. Ya ben deliriyorum ya da bilemiyorum başka ne olabilir; öte yandan bir brunch tasarıları varmış, ocak ayı gibi gerçekleştirebilirlermiş.

Annemle bir şeyden hiç hoşlanmadık: kasım ayının yirmilerinin başındayız ve her taraf yılbaşı süsleriyle donandı bile! Daha gelecek ilkbahar-yaz kreasyonlarının sonbahar aylarında dönmeye başlamasını hazmedememişken her yanımızın çam ağaçları ve renkli toplarla bezenmesi hiç hoşumuza gitmedi! Her şeyin bir zamanı var, ve nedense her şey gittikçe daha erkene alınmaya başladı. Ben çocukken kışın kışlıklar, yazın yazlıklar satılırdı mağazalarda. Sonra gitgide acayipleşti işler, şubat ayında baharlık giysiler çıkmaya başladı ve her sene biraz daha erken çıktı ince giysiler. Önümüzdeki ay indirim sezonunu, bir sonraki ay ise yeni sezonu bekliyorum ben. Ne olursa olsun yılbaşının bu kadar erkene alınmasına hakikaten isyan ediyorum. Daha hava bile soğumadı!

Burada şunu da belirteyim ki zaten yılbaşının abartılmasına hepten isyan ediyorum, daha doğrusu bu yılbaşı hengamesinin bir parçası haline gelmeye isyan ediyorum ve bu sene, kaç senedir isteyip yapamadığım şeyi yapacak ve bu durumu reddedeceğim! Daha önce mutlaka belirtmiş olduğum gibi yılbaşlarını ve doğum günlerini pek sevmem. İnsanın kendini eğlenmeye, mutlu olmaya zorunlu hissetmesi ne boğucu oluyor! Tamam, güzelliklere bahanedir, vesiledir bu günler; fakat özellikle yılbaşlarında her şey karman çorman oluyor adeta. Senelerdir adam gibi bir yılbaşı geçiremediğime yanarım, bu sene ailemin yanına gitmek istiyorum. Cuma sabahtan dersim olmazsa perşembeden gideceğim zaten, ve perşembeden gidebilirsem beraber kestaneli iç pilav ve hindi yapacağız, sonra geceyi sıcak evimizde geçireceğiz! Yılbaşı ağacımız da kurulu olur ben gittiğimde, bizi hep mutlu eden o minik ışıklarını yakar. Mecburiyetlerden, aşırılıklardan uzak bir yılbaşı geçirmek istiyorum, bak o zaman yılbaşı benim için de gerçekten özel olur. Ecem Ankara'da olacak ocak ayının başına kadar, onu da görebileceğim böylece ve ona da ayrı heyecanlanıp seviniyorum. Çağlar da gelir belki!


Ne diyordum, evet, Zazie'yi de süslemişler püslemişler. Garsona sordum, bunları ne zaman koydunuz diye, bugün süsledik dedi. Dedim olacak iş mi bu, her taraf yılbaşı süsü olmuş ve daha kasım ayı bitmedi! Adam da haklısınız, ama patron isteyince biz de astık tabi, dedi. Neyse artık, bu sene yılbaşı havasına erkenden gireceğiz demek. Ne yapalım, duruma uyacağız yani. Ben de kendime yılbaşı ağacı şeklinde küpeler aldım!

Zazie'de bol bol oturup bir şeyler içtikten sonra acıktık, bunun üzerine Kırıntı'ya gittik. Öğ gelmedi mi devamlı aynı yere gitmekten diyebilirsiniz, ama unutmayın ki dört kilo aldım; hiç kilo almamış olsaydım bile midem artık yağlı ve şekerli her şeye isyan halindeydi, dolayısıyla hafif, çok hafif bir şeyler yemek istiyordum. Yeni tatlar denemeye falan kalkışamayacaktım, hatta şöyle söyleyeyim beni daha iyi anlayacaksınız, yemekte mısır ekmeği bile yemedim. Zaten bu aralar mısır ekmeğini değil yemek, gözümün önüne getirmeye bile pek tahammülüm yok.

Dün evden çıkmadan önce şöyle bir şey oldu; televizyon açıktı ve bir de mutfakta aspiratörün ışığı yanıyordu, onun dışında ışık yoktu salonda. Bu televizyon ışığı ve aspiratör loşluğu içimde inanılmaz çocuksu duygular uyandırdı. Bu kış güzel geçecek biliyor musunuz? İşin tuhafı kışı özlediğimi bile hissediyorum artık. Havanın dört buçukta kararması içimi ısıtıyor. Yazın ardından bir rahatlama belki de bu, günün erken bitmesi beni dinlendiriyor artık. Yarın yağmurlar da geliyormuş bakalım. Bayramda havanın güzel olması ne kadar harikaydıysa şimdi iş güç zamanı biraz soğukların gelmesi de öyle güzel olacak sanki.


Kerem bir gün fotoğraf çekmeye çıkalım dedi de aklıma geldi. Ankara'ya her gidişimde muhakkak büyük kameramı da yanımda götürürdüm, bu sefer ise zaten üç-dört gün kalacağım deyip yük etmedim yanıma ve siteye girer girmez pişman oldum! Bir koca duvar sarmaşık yaprakları, hepsi birden kıpkırmızı olmamış mı? Ağaçlarda yapraklar sararıp defilede gibi dökülmeye başlamamışlar mı? Murphy kanunları hiç şaşmıyor, hiç.


Dünkü spor maceramdan sonra bugün spora falan gidemedim ve boşuna spor çantamla ortalarda dolanmış oldum. Dün öyle yorulmuşum ki bugün gözlerim yandı yorgunluktan. Bugün gitsem yarın hiç gidemezdim, bunun üzerine bari Akmerkez'e yürüyeyim de zeytinlerimi alayım dedim, o bile çok zor geldi. Fakat şunu da belirteyim, dün akşam bacaklarımın çapı sahiden azalmıştı! Bu hafta naneli yumurtalı mantar, taze fasulye kavurması ve brokoli yiyorum. Birazcık cezalıyım artık.

Mekik çekme, ye!


Perşembe sabahı yollara düştük, akşamüzeri İstanbul'a vardık. Önce benim eve uğradık, yeni bir bavul yapmam gerekiyordu. Annem benimle yukarı çıktı, babamla Tonton dışarda gezindiler. Annem odamı o kadar temiz, her şeyi o kadar titiz buldu ki. Odamın kokusundan çekmecelerin düzenine kadar her şeyi babama anlattı indiğimizde. Atıştırmamızı Nişantaşı Kırıntı'da, akşam yemeğimizi Bebek Kırıntı'da yedik. Mısır ekmeklerine yumuldukça yumulduk, babam fajita istedi ki kendim bitiremediğimden isteyemediğim fakat bayıldığım yemektir, dolayısıyla babam istediği için bana da gün doğdu. Yedik, yedik, yedik, patlayana kadar yedik. Babacığım durur mu, otelin yanındaki Macro'dan mekik almış, fındık almış, vanilyalı gofret almış. Migros müdavimi babam Macro'ya bayılmış, yahu dedi, bundan Ankara'da neden açmıyorlar? Sahi bence de açmalılar. Açarlarsa şayet, asla batmazlar. Babam orayı döndürmeye yeter de artar bile. 


Benim öyle mekikmiş, gofretmiş, hiçbir şeyde gözüm yoktur. Ne alırım, ne yerim. Fakat babam alınca bir başka. O kadar yemeğin üstüne otele döndüğümüzde atıyorum ağzıma bir lokma mekik, hemen üstüne birkaç fındık. Yahu diyorum ne güzel oldu mekikle fındık! Az da vanilya eklesem diyorum buna, ay şahane bir şey oldu diyorum, ve biraz daha mekik ekliyorum, ve biraz daha fındık, ve tabii ki biraz daha gofret, dur diyorum artık ya, dur; ama duramıyorum!

Televizyonda "Dadı McPhee" vardı. Türkçe mürkçe izlemeye koyulduk, tabi ortasında bir yerde annemin de babamın da içi geçti, hepimiz çok yorulmuştuk. Tonton ta akşam yemeğinde serilip kalmıştı yere. Devamını başka gün izleyeceğiz artık.

Sabah yedide uyandım. Koşuya gideceğim. Annem de babam da uyuyorlar, halbuki annemin benden önce uyanmış olması lazım. O uyanmadı ve ben uyanığım, öyle garip bir duygu ki kalkıp koşmaya gitsem sanki dünya başıma yıkılacak. Yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, fakat bir türlü yediremiyorum kendime giyinip çıkmayı. Geri yatağıma girdim. Sonra kalkar gibi yaptım tekrar, biraz daha zaman geçirdim, neyse sonunda annem uyandı da çıktım. Aman ne güzeldi, güneş hiç tecrübe etmediğim bir açıdan gönderiyordu ışınlarını, zira bu mevsimde ve bu saatte sahile hiç inmemiştim. Ne çok spor yapan vardı ve hepimiz başımızla birbirimize selam veriyor, gülümsüyorduk. Güne başlamanın daha güzel bir yolu olamazdı benim için. Dolmabahçe'den Arnavutköy'e kadar koştum, oradan da geriye. Ter içinde odaya çıktığımda her şey normale dönmüştü; annem uyanmış, Tonton'u gezdirmiş, hazırlanmıştı ve babam uyanmak üzereydi artık. 

Ankara'dan gelirken annem tutturdu ben fön makinemi alayım diye. Benimkini alırız dedim. Tamam dedi, sonra yok benimkini de alalım diye ısrar etti. Ne gerek var, alma işte dediysem de artık biliyordum ki fön makinesiyle ilgili bir hadise yaşanacak. Yani annem benim fön makinesi varken illa kendininkini de almak istiyorsa benim makinenin başına mutlaka bir iş gelecek, böyle bir durum. Tecrübeyle sabittir, annem böyle birtakım izlekler verir ve bunların sonucunda illaki olağan dışı bir şeyler olur. Nitekim ben duştayken bir anda ışıklar söndü, çünkü benim makine alev alıp sigortaları bir güzel attırmış. Karanlıkta yıkanmak da nasip oldu o sabah. Bizim makineler de profesyonel makine, Ulus'un abidik gubidik pazarlarından satın alınıyor ve İstanbul'da bunlar nereden bulunur bilmiyorum. Neyse artık annem bir tane alacak yollayacak bana. O zamana kadar idareten bir makine aldım dün, piyasanın güya en iyisi ama sinek vızıltısı gibi. 

Efendim beklenen otel kahvaltımızı yaptık, mis gibi. Açık büfe; domatesler, salatalıklar, peynirler, poğaçalar, simitler, kekler, neler neler. İkinci ölümcül günahı her gün işlemeye kararlı Pınar Hanım durur mu hiç? Kahvaltıdan sonra Nişantaşı'nda girilip çıkılmadık yer bırakmadık annemle. Abdi İpekçi'de ne kadar mağaza, ne kadar butik varsa hepsine uğradık. Akşamüstü hep beraber İstinye Park'a gittik, aslında o gün Beylerbeyi Sarayı'na gidelim diyorduk fakat turistlik edesimiz yoktu. Biz de modern dünyanın akışına kaptırdık kendimizi. Annemle ruj beğenmeye çalıştık, birini sürüp öbürünü çıkardıkça dudaklarımız aşındı. Sonunda alt dudağıma bir renk, üst dudağıma başka bir renk sürdüm ve dudaklarımı birleştirdim. Ortaya öyle güzel, öyle aradığım bir renk çıktı ki bayıldım! Annem de böyle renkleri karıştırmak aslında en iyisi oluyor, dedi, ve demekle kalmayıp iki ruju da almamı salık verdi, ben de aldım! Böylece iki değil üç rujum oldu!


Akşam Poseidon'da aile dostlarımızla çok, çok keyifli bir yemeğimiz vardı. Hayatımı değiştiren, varlığıyla bana destek olan herkes koca bir masada buluştuk. Garson ortaya bir sepet ekmek getirdi ve bu sepetin içinde birkaç parça sıcacık mısır ekmeği vardı! Hepsini yedim. Dedim bize biraz daha mısır ekmeği getirin. Sanıyordum ki yine bir ekmek kolajı gelecek, halbuki garson ağzına kadar mısır ekmeği dolu bir sepet bıraktı önüme ve o sepete benden başka kimse dokunmadı. Bir sepet mısır ekmeği yedim, ey ahali! Gıkımı çıkarmadan mezeleri, balıkları, kaymaklı enfes kabak tatlısını da sildim süpürdüm. Bunun üstüne otelde mekik-gofret-fındık yapılmaz demeyin, yapılıyor. 


Fakat şöyle de bir şey oldu, bedenimde ciddi bir acı baş gösterdi. Sanki, bu tabirden hoşlanmıyorum ama tam anlamıyla böyle, etlerim çekiliyordu. Yani şişmanlıyordum ve şişmanladıkça derim geriliyor, canımı yakıyordu. Yediklerim resmen orama burama yerleşiyor ve sınırlarımı zorluyordu. Acayip bir histi ve eminim birilerine anlatsam dalga geçilecek duruma düşerdim, o yüzden çenemi kapatıp kaderime razı oldum. 


Babacığım o gün bana Macro'dan sürpriz bir paket almış, dolaba koymuş. Açtım baktım ki kırmızı havyar! Baba dedim, ne yaptın sen; ben bunları eve sokamam, bunlar çok kalorili babacığım, bunları Ankara'ya özgü bir zevk olarak görmeli ve öyle bırakmalıyım! Sonra banyoya girdim, ellerimi yıkarken havyarı reddetmiş olmak, babamı reddetmiş olmak içimi acıttı. Kapıyı aralayıp "Bu havyar açıldıktan sonra kaç gün dayanır?" diye sordum. Bir ay falan dayanır, dedi babam; tamam dedim, alıyorum. Yayarım ben bu havyarı bir aya. Canım, canım babam!

Gecenin üçünde nefes alamayarak uyandım. Bu otelde kaldığımızda illaki bir gece nefessiz kalıyorum, zira bu otelde kalıyorsak mutlaka Poseidon'da bir gece balık yiyoruz ve yalnız balık değil bolca da rüzgar yiyoruz, benim bronşlar gidiyor ve gece yarısı hiyyy hiyyy diye nefes alamayarak fena oluyorum. Bu sefer en kötüsüydü ama, o karanlık ve sessizliğin sersemliğinde bir ara kalkın hastaneye gidelim, burnuma oksijen falan versinler diye haykırmama ramak kalmıştı. Yazlıkta da rüzgarda kalırım ve ara sıra böyle nefes darlığı çektiğim olur, ama uyandıktan sonra hep geçerdi. Bu sefer geçmedi bir türlü. Uzun cümleler kuramıyordum bile, ama nefessiz kalsam bile lokmaları ardı ardına ağzıma attığım kahvaltıyı es geçmedim. 

İçime garip bir hüzün çökmüştü cumadan beri. Sevimsiz şeyler gerçekleşmeden önce insanın hep canını sıkar, sıkar, sıkar, ta ki gerçekleşene dek ve gerçekleştiklerinde insanın canı hiç sıkılmaz! Annemlerden ayrılacağım diye içim buruluyordu, ve biliyordum ki onlardan ayrıldığım anda her şey normale dönecek; o halde bu histen bir an önce kurtulmalıydım, fakat öyle kolay olmuyor işte. Bayramların, tatillerin en sevmediğim yanı bu. Onların yanında olmayı çok seviyor, hemen alışıveriyorum bu yeni düzene. Tatil bitip -artık- asıl yaşantıma geri dönünce bir afallıyorum, bu afallama isterse beş on dakika sürsün, yine de bir tuhaf oluyor. Evin küçük kızı olmayı özlüyor, bağımsız yaşantımı istemiyor değilim, ya da tam tersini. İkisinin yeri içimde öyle ayrı ki, bir noktada bunları birleştirmek durumunda kaldığımda ne yapacağımı bilemez hale geliyorum. Cumartesi yine bu hisler geldi çöreklendi. Bavul yerleştirmek bu tuhaf durumun en sağlam destekçisidir, o nedenle annemler gitmeden eve uğradık ve bavulumu açıp odama yerleştim. Böylece hayatımı yerleştirmiş oldum ve o tuhaflık büyük ölçüde gitti. Üsküdar'a, teyzemlere gittik ve ardından annemler beni iskelede bırakıp Ankara'ya doğru yola çıktılar. Motora atladım, Kabataş'tan Taksim'e, Mısır Apartmanı'na gittim. Galerilerin tamamı kapalıydı!  Bari bir kahve içeyim dedim. Yürürken tramvaya tutunmuş küçük, esmer bir çocuk bana yüksek sesli, şappadanak bir öpücük yolladı. Önce bir garip oldum tabi, şaşkınlığım geçince onun bir çocuk olduğunu anladım ve arkamda kalan tramvaya doğru bakıp çocuğa gülümsedim. Yürümeye devam ederken minik kahkahalar atıyordum! Nişantaşı'na gittim tekrar, üç gündür annem ve babamla arşınladığım sokaklarda şimdi yalnız olmak, ah evet, garipti biraz. 

Aklıma birden o akşam Cevahir'de "Ne Dersin Azizim" oyununun olduğu geldi, hani şu geçen seneden beri gitmek isteyip de bir türlü denk gelemediğim oyun. Tabi biletler bitmişti, ama bir yolunu bulup izlemeyi deneyebilirdim; zaten fön makinesi almak için Cevahir'e gitmek durumundaydım. Annemin anısına altı kestane yedim, Nişantaşı'nda Nero'ya girdim. Bebek'teki çalışanlardan biriyle karşılaştım, oraya müdür yardımcısı olup terfi etmiş. Bu güzel karşılaşmanın ardından bahçede kendime bir masa buldum, çayım ve sandviçim -dikkatinizi çekerim sandviçim, zira battı balık yan gider- masama servis edildi ve çıkarken bir de mısırlı falan bir tart aldım, müdür yardımcısı beyefendiye de ertesi gün diyete başlayacağımı belirttim. Cevahir'e yürürken yolda kuru meyve satın aldığımı, Cevahir'e varmadan hepsini yediğimi, Cevahir'de Fisho'ya gidip ailemin yokluğunda kendimi açık büfe salataya vurduğumu da söylemem gerek. Tiyatroda havaya uçmamak için bir kahve istedim en son, fakat kahve siparişini verirken doğru düzgün konuşamıyordum bile!


Sahi oyuna en güzel yerden bilet bulmuştum. Gelemeyeceğini bildiren biri sağ olsun, bileti bana kaldı; çocuklar gibi sevinip zıp zıp zıpladım biletimi elimde tutarken! Oyun çok güzeldi, seneler önce izlediğim "Azizname"den bir iki parça da vardı. Kaç zamandır bir tiyatroya gitmek istiyordum, çok iyi geldi bana. Oh, evde de kimseler yok! Üstümü başımı çıkardım, usul usul banyoya gittim, başım dik, tartıya çıktım. Çıkmaz olaydım. Gecenin kalanında banyo yaptım, manikür yaptım, kaşlarımı aldım, kremlendim ve tüm bunlar olurken, yatağıma girip kitabıma gömülene dek içimden sürekli:

Evet, tamam, sakin ol, bak dört kilo almış olabilirsin ama güzeldi şimdi, hakikaten de pek keyifliydi yahu oh ne güzel de yedim hepsini, ama sonucuna katlanacaksın, tamam bu hafta hep sebze, sorun değil bak bunun üstesinden geleceksin, bak şimdi dert etme sen neler yaptın bunu mu yapamayacaksın, ulan iyi hoş da altı günde dört kilo birden alınır mı, hele bugün resmen Renee Zellweger'ın Bridget Jones olmak uğruna sabah akşam tıkınmasından beter bir şey yaptın, yahu ne biçim yedin yaa, bu kadar da yenmezdi ki, neyse canım artık yedik işte bir çaresine bakarız, of dört ya dört...

diye geçirdim.

21 Kasım 2010 Pazar

Audrey Hepburn Yogi Olursa


Geçirdiğim en güzel bayram bu bayramdı. Senelerdir hiç böyle huzurlu, güzel, bütün, doyasıya bir bayram geçirmemiştim. O kadar huzurlu, o kadar tasasızdım ki altı günde 4, yazıyla dört; de, ö, re, te, dört kilo anı topladım ve vücuduma, özellikle karnıma ve üst bacaklarıma güzelce yaydım.

Pazar sabahı otobüsüme kuruldum ve bütün yol uyudum. Molada gözlerimi açtım bir, gazeteden birkaç köşe yazısı okudum ve sonra yine kapandı gözlerim. Otobüste çocuk yoktu! Kadın bir muavinimiz vardı, nasıl da çıtı pıtı bir şey, olabileceği kadar rahat ve azıcık gecikmeli bir yolculuktu. Bahar havasında beni bekliyordu annem ve babam. Uzun uzun sarıldık, sonra eve gittik. Öğleden sonra olmasına aldırmadan kahvaltımı yaptım, sonra annemle ikimiz geleneksel bir pazar hareketiyle Panora'ya gittik. Dünyanın tek ve en güzel kokulu kremleri Body Shop'ta satılıyor sanıyordum, meğer Sephora'da da sürülmeyip yenesi şahane kremler varmış. Orama burama bir sürü krem sürüp sağıma soluma girdiğimiz her değişik mağazada başka kokular sıktım, sonra o kokuların karışımını çok beğendim ama hangileriydi bilemedim. 

Akşam yemek için evimize döndük. Annem nohut, yanına pilav yapmıştı, dolapta da şahane bir zeytinyağlı pırasa vardı. Babam ben geliyorum diye iki buzdolabının birden bütün raflarını renk renk elmalarla doldurmuştu; abartmıyorum, buzdolapları elmalardan patlayacak gibiydi. Önceleri "Babam amma da abartmış!" dememe neden olmuş olan bu hareketin ne kadar yerinde olduğunu sonradan anlayacaktım. Şimdi ben İstanbul'da kendime böyle buharda yasemin pirinçleri, kepekli pirinçler falan haşlayıp her gün bir-iki kaşık yiyorum ya, geleneksel pilav da hani vız gelir tırıs gider, yine azıcık yerim diye düşünüyordum. Annem benim yapacağım salataları ve yemekleri dört gözle bekleyedursun ben de onun tavuk sulu pilavlarına az hasret değildim. İki kaşık koydum tabağıma, güzelce silip süpürdüm, sonra baktım bu pilav öyle iki kaşık yenip bırakılacak şey değil. Tencereden yemek aşırmaya da nasıl bayılırım, hele tencerenin en dibinde ve kenarlarında kalan tavuk sulu pilav iyice bir şahane olur, o tavuk suları oralarda toplanır. Annem pilavı tencereden kaba boşaltırken tencerede kalan pirinçleri silip süpürdüm. Yetmedi cam kaseden yavaş yavaş pilav didiklemeye koyuldum, pilavı didikledikçe nohuttan da didikleyesim geldi ve nohut didikledikçe pilav didikleyesim geldi ve böyle böyle kısır bir döngüye girdim. Az yiyormuş gibi hissetmek ve daha çok keyif almak için çay kaşığı kullanıyordum üstelik. Bu sırada babam dolaptaki meyvelerin üçte birini soymuş, Kelime Oyunu'nu seyrederken ağzımız tatlansın diye salona getirmişti, oysa ben zaten annemin yaptığı pofidik çörekler ve harika kekle epey tatlanıyordum. Arada bir devamlı yerimden kalkıyor, ekmekliği açıp bir parça ekmek koparıyor, üzerine azıcık tereyağı ve onun da üzerine havyar sürüp ağzıma atıyordum. Buzdolabıyla ilişkim üzüm-peynir, hmm bu diyet peynir şahane, peki biraz da şu sepet peynirinden yesem, üzüm-sepet peynir, azıcık da üzüm-tulum peynir, dur yahu hazır mutfaktayım; nohut-pilav diye gece boyu devam etti. Bu daha ilk günümdü.


Koltuğa serildim kaldım. Hareket bile edemiyordum resmen. Tonton da karşı koltukta kâh sırt üstü, kâh daha normal pozisyonlarda tosur tosur uyuyordu. Tonton uyurken tosurdar ve bu ikilemeyi de lügatımıza böylece katmıştır. Koca karnımı annemin kucağına bıraktım, kanepeye uzandım. Az bir süre sonra annemin uykusu geldi, yatağına çekildi. Peşinden ben de gittim, yanına yatıp Hercule Poirot'nun yeni macerasını aldım elime. Oh, nasıl güzel uyudum orada! Ne uykusuzluk, ne dönüp durma, hiçbir şey. Sonsuz bir rahatlık, sonsuz bir güven; yorgan bulut olup üstüme örtüldü adeta.

Ertesi gün, pazartesi, aşağı salona inip koşayım diyordum ama hava bildiğimiz bahar havası. Annemden bir uzun kollu penyeyle hırka kapıp dışarı çıktım koşmaya, o kadar yedikten sonra koşmazsam bütün gün sinir içinde somurturdum, başka türlü olmaz. Kahvaltıdan sonra annemle kuaförümüz Ali'ye gittik. Bu bayram saçlarımı kestirmeye uzuun zaman önce karar vermiştim. Saçlarıma Ali'den başkası dokunamayacağından özlediğim kâkülleri bayrama dek beklemeye koyulmuştum, öte yandan kesilme zamanı geldiğinde önleri uzun saçlara pek alışmış olduğumdan dilim "kâkül" demeye varmadı. "Şöyle yana doğru kat..." diye başladım. Ali kesti, "E bu kadar mı?" dedim, biraz daha kesti, daha da kessin istedim, birazcık daha kesti, derken kes yahu dedim sen baya bir kes, adamakıllı kâkül istiyorum ben! Ve kesim bittiğinde çıtı pıtı bir Audrey Hepburn olmuştum!


Kuaförde dergi karıştırmaya bayılırım. Kusursuz makyajın eseri pamuk tenler, kalemle çizilmiş dudaklar, parıl parıl gözler, değişik saçlar ve giysiler hep kuaför dergilerinde olur. Sayfaları çevirdikçe kadınların değil fotoğrafların cazibesine öyle bir kapıldım ki birileri fotoğraflarımı çeksin istedim. Ah, ama nasıl istedim! Ben poz vereyim; birileri ışığı, duruşumu, bakışlarımı ayarlasın ve benim de böyle fotoğraflarım olsun. Hiçbir yerde yayınlanmaları gerekmiyor, bir fark edilme arzusu değil bu; yalnızca bende dursunlar, ama olsunlar! Harcanıyorum şekerim.


Akşam yedi buçukta yoga dersimiz vardı. Annem Hülya'nın yarı zamanlı transfer olduğu yeni spor kulübüne üye oldu, burası bizim eve çok yakın ve her yönüyle şahane bir yer. Annem uzun zamandır bu yoga derslerini övüyordu, bu nedenle tecrübe etmeye çok hevesliydim. Salona girip ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı çıkardık, içerde loş bir ışık. Hocamız geldi; beline uzanan beyaz saçlarını ensesinden atkuyruğu yapmış. Annemin söylediğine göre bu hoca hiç konuşmazmış, merhaba bile demezmiş derse başlarken, halbuki o akşam bir buçuk saat boyunca sürekli bizi yoga ve yaptığımız hareketler hakkında sakin sakin konuşarak bilgilendirdi! Gittiğim yere şevk götürüyorum vallahi. Yoga dersinin başında ve sonunda uzanarak yaptığımız meditasyona bayıldım. Yere yatıyor, kollarınızı ve bacaklarınızı iki yana açıp gözlerinizi kapayarak rahatlıyorsunuz. Zihninizi boşaltıyorsunuz. Çalan müzik ve hocanın sesi nasıl da güzel geliyor. Ayak parmak uçlarınızdan başınızın tepe noktasına kadar vücudunuzun tüm noktalarının adları tek tek söylenerek bedeninizi hissetmeniz sağlanıyor. Buna gerçekten ihtiyacımız var; bazı günler nereden geldiği belirsiz birtakım huzursuzluklar karşısında bunu yapmak istediğim oluyor, fakat bir odada, başka insanlarla ve bir kişinin yönlendirmesiyle bunu uygulamak çok daha olası, çok daha rahatlatıcı oluyor. Bitiş meditasyonu sırasında huzurla uyuyakalan bir sürü insan oluyormuş, bir seferinde bir kadın horlamış bile!


Hülya'nın ara sıra bize gösterdiği üç beş hareket sayesinde bazı yoga hareketlerine aşinaydım, fakat bir buçuk saat süresince yaptığımız hareketler farklı bir konsantrasyon gerektiriyordu. Zorlandım. Zorlandıkça konsantrasyonumu artırmaya, kendimi telkin etmeye çalıştım ve bir noktada resmen sinirlerim bozuldu, bir gülme geldi ki sormayın. O dingin atmosferde de gülünecek gibi değil ve bunu düşündükçe iyice gülesim geliyor! Kendimi toplayayım derken aklıma solumda babamın bu hareketleri yapmaya çalıştığı bir görüntü geliyor, bacaklarını ve ellerini birbirine dolamış dengede durmaya çalışan babam, hepten gülmem geliyor. Neyse kısa sürede topladım kendimi. Bir de başlangıçta om mantrasını söyledik hep beraber, nasıl güzel bir tını çıktı hepimizin ağzından! "Al aşağıdan yukarı doğru ve ver yukarda..." şiirleri eşliğinde nefeslerimizi düzenlediğimiz, güzel bir deneyim oldu yoga dersi. Dersten sonra Hülya'cığımla karşılaştık, sarıldık, sarıldık, o kadar çok sarıldık ki Hülya'nın parfümü sabaha kadar burnumdan gitmedi.

Şimdi, sayemde nohuttan az kaldı. Pilavdan da epey az kaldı, zaten annem o pilav bitti sanıp hemen yeni bir pilav pişirdi. Pırasamız duruyor, biraz da dolmamız var önceden kalmış. Oturduk yemeğe. Önceki geceki didikleme seansını yaşamayayım diye pilavdan biraz daha bol aldım; ama durmak ne mümkün! Yine didiklemeye başladım televizyonun karşısında, sonra ulan, dedim, sen adam gibi ye bunu, ye de gözün doysun. Hatta dedim, üç beş nohut kalmış, durma onu da ye. Oturdum, bir koca tencere pilavı yedim, ve yetmedi önceki günden kalan pilavı da yedim. Ve tabi bu arada kek, çörek, üzüm, peynir, havyar, kuruyemiş ve çeyrek dolap meyveye tam gaz devam. Oof of! Karın yine benden büyük oldu mu! İnanın abartmıyorum. Hani İtalya'da bir akşam karnımın tokluğundan buzdolabının en alt rafına eğilememiş ve sırf bu yüzden o akşam soğuk su içememiştim - aynı öyleyim! Yine erkenden pilimiz bitti, Ankara'da rahatlıktan mıdır, aile kucağında olmaktan mıdır nedir, saat on oldu mu mayışıyorum. Annecikle geçtik "yatağımıza", babama da tembihledim içerde kanepede yatmasın gitsin benim yatağıma yatsın diye, ben kitabıma gömüldüm annecik hemen uyudu. O gece tabi karın fena dolu olduğundan kabus mabus gördüm ama o kadar da olur canım.

Salı günü yine yediklerimizi yakıyoruz, koşuyoruz malum. Kahvaltımı yaptım, o gün az yiyecek gibiyim. Sadece gibiyim oysa. Anneciğim, dedim, rica ediyorum bugün pilav falan yapma, bak kontrol edemiyorum kendimi, olmaz artık. Gel dedim, bugün daha hafif bir şeyler yiyelim. Aslında o benim enginarlı tavuğumdan istiyordu ama vaktimiz yoktu pişirmeme, o yüzden ben uyurken o (tabii ki benim bitirdiğim) pırasanın yerine zeytinyağlı kereviz, ana yemek olarak da mercimek pişirmişti. Akşamüstü beraber Cafemiz'e gittik, bir yandan harika kurabiyelerimizi yerken bir yandan da dolu dolu sohbet ettik. Ne çok konuşuyordum, annem de ne güzel konuşuyorsun dedi, sen hep konuş ben hep dinleyeyim istiyorum dedi, oh dedim sıkılmıyormuş çok konuşmamdan! 


Çarşamba gününü bayram ziyaretleriyle geçirdik, hem misafir ağırladık hem misafirliğe gittik. Ankara'da olup da Kafe Kahve'ye gitmemek pek içime otururdu, akşamüstü de orada birer kahve içip sohbet ettik. Her akşam olduğu gibi o akşam da Kelime Oyunu'muzu seyrettik, çok havyar yiyor olduğumdan soruları çıkar çıkmaz bildim hep. Başvuracağım ben artık bu yarışmaya. Geçen seneden beri erteleyip duruyorum, bu balık yumurtalarının etkisi geçmeden yarışmalıyım.

Ne kadar huzur verici bir şey aileyle rutin hayat! Asıl huzur benim içimde. Kim bilir kaç bayram içimde hep bağıran biri oluyordu; bin bir ümitle otobüse biniyor, tatile gidiyordu güya ve sonra bilmediği bir şeyler ters gidiyor, haykırmak istiyor, nasıl bunalıyordu. İlk kez bu bayram, hiçbir şey yoktu kötü giden, ve bu cümle bile iyi anlatamıyor hislerimi, zira içinde "kötü" kelimesi geçiyor. Oysa ailemin yanında geçirdiğim günlerden söz ederken yalnız güzel sıfatlar kullanmak istiyorum.

14 Kasım 2010 Pazar

Kendime hakim olamadım değil, ol-ma-dım.



Mısır ekmeği ve sarımsaklı ekmek, özellikle sen mısır ekmeği; üç dilim mısır ekmeği ve üç dilim sarımsaklı ekmek, ve yine özellikle sen mısır ekmeği, kuş üzümleri ve minicik sebzelerle bezeli "wild rice" ama özellikle mısır ekmeği; beş koca, dolgun, renk renk elma, bir torba badem, kaju ve leblebi; ama ah yine sen pasta gibi mısır ekmeği, ağızda dağılan, hem tatlı hem tuzlu, damağıma yayılan her bir zerresi ayrı bir şölen mısır ekmeği; bala batırıp yediğim cevizlerden daha lokum mısır ekmeği!

Bazı günler hayat sahiden de buna denir!

Tabi ertesi günler öyle denmez.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Gurul Gurul



İşler bitince hiç öyle hamurluk şişkinlik falan kalmıyormuş şekerim. Bugün ödevimi teslim ettim, daha doğrusu hocanın kapısının altından kaydırdım ve özgürüm! Önce afalladım tabi - iyi de ne yapacağım sahiden? Bir yorgunluk, yüzümde bir renksizlik - şu an bile karnımdan gelen sesleri bir duyacaksınız! Yüzüm sarı olmayıp ne renk olacaktı? 

Şimdi söz edeceğim rahatlama, ikinci defa oluyor. Birkaç günün stresinin altından, ki artık geçmiş yıllarda olduğum gibi stresli olmuyorum, bir sabah uyanıp "Eeh, yeter!" dermiş gibi oluyorum; ama pek de sakinim, hiçbir şeye isyan ettiğim yok. Nasılsın, diye sorulduğu zaman önce yanaklarımı top top şişiriyorum, şöyle kocaman bir nefes veriyorum dışarı ve "Of, bilmiyorum! Bugün bir tuhafım!" diyorum. Hassas, duygusal ve evet, sinirli oluyorum. Sonra dersime giriyorum, çıkıyorum, artık nefes almak bile zor gelirken son bir gayretle spora atıyorum kendimi. Ve işte o an huzur başlıyor, ama nasıl bir huzur!

Dün koşarken ve hoplarken ve zıplarken ve çam yarması gençleri incelemek durumunda kalırken içimde boşalması lazım gelen ne vardıysa çıktı gitti. Aslında yalnızca koşmaya gitmiştim bu sefer, oysa koştukça koştum ve yok, dedim, bugün bu yetmeyecek. Terledikçe, yoruldukça, müzik dinledikçe kendime geldim. Eve döndüğümde nasıl mutluydum, pamuk gibiydim pamuk. Aynı durumu herhalde bir-iki hafta kadar önce bir salı günü yaşamıştım, hatırlıyorum. Yine yoğun, sınav dolaylarında bir zamandı, ve herhalde yine pamuğa benzetmiştim kendimi. 

Akşam yemeğimi yedim, sonra oturup ödevimi bir yaptım ki tıkır tıkır. Yemek yerken her lokmadan ayrı bir keyif aldım ve kendimi övgülere boğdum.  Bayram öncesi yemeğim nohutlu midye ve karides, içinde bolca domates, maydanoz, sarımsak, limon, biraz da şarap var. İtalya'da Antonio'nun evinden aldığım yemek dergisinden bulduğum tarifi değiştirerek yaptım. Vallahi yine şahane, yine şahane. Pişirdiğim yemekleri tek tek kaydediyorum artık, tarihleriyle birlikte. Canım annemin "Mahicihan ve Pınar'ın Yemek Kitabı" gibi - bu kitaptaki tariflerin çoğu popomda bezle emeklediğim zamanlar kaydedilmiş olsa bile kapakta adım var!


Fakat dünkü gibi bir kitle bizim sporda hiç görülmemiş şeydi. İki oğlan var, aman Allah, şişmiş kocaman olmuşlar. Bir tanesi çuf çuf lokomotif gibi, ağırlığı her kaldırışında "Khiuuuh!" diye nefesini veriyor, inliyor salon. Öteki başında "Hadi abi, yaparsın abi!" diye onu gaza getiriyor; yahu gaza gelecek nesi kalmış, zaten kolları olmuş beton! Sonra bu bırakıyor, "Yorgunluktan değil, şişi indi!" deyip yerini gazcıya bırakıyor. Şişi inince ne oluyorsa o kasın, ben göremedim bir şeyin indiğini. Öteki bu sefer kendi gaz alıyor, o da bir yumak kas, fakat öyle bir yumak ki ben bu çocuğu dışarda gördüğümde hep şişman sanırdım öyle söyleyeyim. Galiba şişman değil, sadece kaslı. Yani ben anlamıyorum. Hakikaten obez gibi görünüyorlar. O kadar kas oldu da ne oldu, şişkocuk adam kolları gibi işte! Daha durun, bitmedi. Bir tanesi böyle siyah, daracık bir atlet giymiş üzerine, ve nasıl şiş bu, salonun topunu yan yana koysak ondan bir tane anca yeter. Gerine gerine yürüyor ileri geri, ağzında bir sakız. Sonra bir başkası, elinde bir protein içeceği, çok kaslılara yanaşıp "Abi, şey, sen hangi günler geliyorsun?" diyor, başlıyor tüyo almaya. "Hayır!" demek istiyorum, "Hala geri dönebilirsin! Senin için henüz çok geç değil!" Hepsi toplaşmış, daha da büyümek istiyorlardı, ağırlıkları üst üste diziyor ve tüm damarlarını fırlatıp yüzlerinin rengini nasıl da değiştiriyorlardı; çok, çok garipti.

Yemekten sonra herhalde, şöyle bir şey yazmışım: "Huzur, sinameki'nin defolup gitmiş olmasına denir." Üzgünüm, ama böyle yazmışım. Zamanı gelince bu konuyu uzun uzun konuşuruz.

Sonra bu sabah bir uyandım, karnım olmuş mu davul. O iltihap geçmedi sanırım, ya da artık bağırsaklarımda ne varsa bilmiyorum ama bugün tam bir felaketti. (Suçu kime atsam; mesela üzümler?) Neyse ki mide bulantısı ve o feci halsizlik yoktu, ama halim epey, e-pey endişe vericiydi. İkiye doğru Burak Hoca'yla nihai görüşmemi yapmaya gittim. "Nasılsın?" diye sordu ve "Kötüyüm hocam, bağırsaklarım yine iltihaplandı galiba!" dedim. Oturdum, kanepesine bütün ıvır zıvırımı çıkarıp yerleştim ve "Ben galiba kas projesini alıyorum." dedim. "Harika, hemen git yat!" dedi! "Bi' dakka yaa!.." dedim gülerek, ve neden kas projesini almaya karar verdiğimi açıklamak istedim. Önce sordum: "Bu işin altından kalkabilir miyim?" "Kalkarsın." dedi. "Hocam" dedim, "öbür işi alırsam kesin yaparım, bir zorluğu olmaz benim için; ama bu işi almazsam sırf korktuğum için almamış olacağım; halbuki bunun hakkından gelirsem o zaman hiçbir korkum kalmayacak bundan sonra." "Bu pek de iyi bir mantık değil, neden kendine durup dururken zorluk çıkarıyorsun ki? Bunu yapmamış olmak neden içine dert olacak yani?" dedi. Yok, derdim bu değildi. Dedim ki "Hayır, aslında o değil. Yani, bir yerden bu Linux'a bulaşmam gerekmeyecek mi? Nereye kadar erteleyeceğim bunu? Bunu öğrenmek işime yarayacak madem, o halde şimdi öğreneyim istiyorum." Bu sefer doğru açıklamıştım kendimi. Sadece, dedim, teknik bir sıkıntıyla karşılaştığım zaman abuk subuk forumlarda dolaşmak, basit bir sıkıntı için günlerce uğraşmak korkutuyor beni. Buna karşılık Burak Hoca, var, dedi, maalesef böyle sıkıntılar var; öte yandan böyle sorunları araştırarak çözebilmek de çok iyi ve aranan, insanı geliştiren bir meziyet. Sonra yine kafam karıştı. Sahi kendimi bile bile neden daha zor olana yönlendiriyordum, iyi mi ediyordum kötü mü ediyordum - ve durdum, "Eeh, sanki yapanlar Einstein, ben de çöpçüyüm! Başlayalım, gerisi de gelir!" dedim ve Burak Hoca "Aynen öyle!" deyip güldü. Oh! Ben kararımdan ötürü mutluyum, hocam da öyle. Murat Hoca da bu kararımı destekliyordu. Ve emin olun, bir ay içerisinde sızım sızım sızlanıyor olacağım :)

Toplantıdan sonra çay ocağına gittim. Bölüm sekreterimiz Aynur Abla da oradaydı, dedim Aynur Abla kahve var mı? Var, dedi. Limon var mı, diye sordum, dolabı açıp baktık ki Bülent Hoca'nın çeyrek bir limonu var, çaya falan koyuyor. Utana sıkıla aldım limonu, kahve limon yaptım ama limonu sıkamıyorum ki korkudan. Adamcağızın limonlu çay içesi tutsa ne olacak? Neden sonra gidip iki adım ötedeki marketten limon almayı akıl ettim, fakat bunu akıl edene kadar anca birkaç damla limonla süslenebilmiş bir kaşık Türk kahvesini zar zor boğazımdan geçirmiştim bile. Marketten limon alıp yarısını dolaba bıraktım, yarısını midemdeki kahvenin üzerine yolladım - artık ne kadar işe yaradıysa. Neyse, kimseyi limonsuz bırakmadım çok şükür. 


Hemen ardından kendimi dün geceki ve bu sabahki gibi ödeve verdim, beşe kadar ödev ödev ödev. Ne zaman ki ödev kapının altından kaydı gitti, bana yine spor yolları göründü. İşte o ne yapacağımı bilemediğim, özgürlüğümü tam idrak edemediğim soluk benizli anımda dedim ki kendine gel. Üç gün üst üste, okul çıkışı, afedersin ot gibi spora gidip durulmaz artık. Yoğunum şuyum buyum diye zırlayan sensin, salona kapatma kendini, hele ki suratın bembeyaz, karnın gurul gurulken. Böylece arabama atlayıp Bebek'e gittim. Kocaman bir sebze tabağının yanında Cosmopolitan okudum. Arada eğlendim bile sahiden, yazılardan bazıları güldürdü beni. Hani genelde Cosmopolitan biraz delirtebiliyor ya insanı, hani karşımızdaki erkeğin boynunu kaç derece çevirdiğinden karakter analizi yapılıyor falan. Ama şöyle bir şey vardı bakın, mesela kafelere gidiyoruz ya, kafelerde böyle bilgisayarına gömülmüş yakışıklı erkekler oluyormuş ya, işte onlardan "Bir şeye bakabilir miyim?" deyip bilgisayarlarını istemeli ve geri verirken bir word dosyasına adımızı ve telefon numaramızı yazmayı unutmamalıymışız. 

Kesin evde kaldım.