21 Kasım 2010 Pazar

Audrey Hepburn Yogi Olursa


Geçirdiğim en güzel bayram bu bayramdı. Senelerdir hiç böyle huzurlu, güzel, bütün, doyasıya bir bayram geçirmemiştim. O kadar huzurlu, o kadar tasasızdım ki altı günde 4, yazıyla dört; de, ö, re, te, dört kilo anı topladım ve vücuduma, özellikle karnıma ve üst bacaklarıma güzelce yaydım.

Pazar sabahı otobüsüme kuruldum ve bütün yol uyudum. Molada gözlerimi açtım bir, gazeteden birkaç köşe yazısı okudum ve sonra yine kapandı gözlerim. Otobüste çocuk yoktu! Kadın bir muavinimiz vardı, nasıl da çıtı pıtı bir şey, olabileceği kadar rahat ve azıcık gecikmeli bir yolculuktu. Bahar havasında beni bekliyordu annem ve babam. Uzun uzun sarıldık, sonra eve gittik. Öğleden sonra olmasına aldırmadan kahvaltımı yaptım, sonra annemle ikimiz geleneksel bir pazar hareketiyle Panora'ya gittik. Dünyanın tek ve en güzel kokulu kremleri Body Shop'ta satılıyor sanıyordum, meğer Sephora'da da sürülmeyip yenesi şahane kremler varmış. Orama burama bir sürü krem sürüp sağıma soluma girdiğimiz her değişik mağazada başka kokular sıktım, sonra o kokuların karışımını çok beğendim ama hangileriydi bilemedim. 

Akşam yemek için evimize döndük. Annem nohut, yanına pilav yapmıştı, dolapta da şahane bir zeytinyağlı pırasa vardı. Babam ben geliyorum diye iki buzdolabının birden bütün raflarını renk renk elmalarla doldurmuştu; abartmıyorum, buzdolapları elmalardan patlayacak gibiydi. Önceleri "Babam amma da abartmış!" dememe neden olmuş olan bu hareketin ne kadar yerinde olduğunu sonradan anlayacaktım. Şimdi ben İstanbul'da kendime böyle buharda yasemin pirinçleri, kepekli pirinçler falan haşlayıp her gün bir-iki kaşık yiyorum ya, geleneksel pilav da hani vız gelir tırıs gider, yine azıcık yerim diye düşünüyordum. Annem benim yapacağım salataları ve yemekleri dört gözle bekleyedursun ben de onun tavuk sulu pilavlarına az hasret değildim. İki kaşık koydum tabağıma, güzelce silip süpürdüm, sonra baktım bu pilav öyle iki kaşık yenip bırakılacak şey değil. Tencereden yemek aşırmaya da nasıl bayılırım, hele tencerenin en dibinde ve kenarlarında kalan tavuk sulu pilav iyice bir şahane olur, o tavuk suları oralarda toplanır. Annem pilavı tencereden kaba boşaltırken tencerede kalan pirinçleri silip süpürdüm. Yetmedi cam kaseden yavaş yavaş pilav didiklemeye koyuldum, pilavı didikledikçe nohuttan da didikleyesim geldi ve nohut didikledikçe pilav didikleyesim geldi ve böyle böyle kısır bir döngüye girdim. Az yiyormuş gibi hissetmek ve daha çok keyif almak için çay kaşığı kullanıyordum üstelik. Bu sırada babam dolaptaki meyvelerin üçte birini soymuş, Kelime Oyunu'nu seyrederken ağzımız tatlansın diye salona getirmişti, oysa ben zaten annemin yaptığı pofidik çörekler ve harika kekle epey tatlanıyordum. Arada bir devamlı yerimden kalkıyor, ekmekliği açıp bir parça ekmek koparıyor, üzerine azıcık tereyağı ve onun da üzerine havyar sürüp ağzıma atıyordum. Buzdolabıyla ilişkim üzüm-peynir, hmm bu diyet peynir şahane, peki biraz da şu sepet peynirinden yesem, üzüm-sepet peynir, azıcık da üzüm-tulum peynir, dur yahu hazır mutfaktayım; nohut-pilav diye gece boyu devam etti. Bu daha ilk günümdü.


Koltuğa serildim kaldım. Hareket bile edemiyordum resmen. Tonton da karşı koltukta kâh sırt üstü, kâh daha normal pozisyonlarda tosur tosur uyuyordu. Tonton uyurken tosurdar ve bu ikilemeyi de lügatımıza böylece katmıştır. Koca karnımı annemin kucağına bıraktım, kanepeye uzandım. Az bir süre sonra annemin uykusu geldi, yatağına çekildi. Peşinden ben de gittim, yanına yatıp Hercule Poirot'nun yeni macerasını aldım elime. Oh, nasıl güzel uyudum orada! Ne uykusuzluk, ne dönüp durma, hiçbir şey. Sonsuz bir rahatlık, sonsuz bir güven; yorgan bulut olup üstüme örtüldü adeta.

Ertesi gün, pazartesi, aşağı salona inip koşayım diyordum ama hava bildiğimiz bahar havası. Annemden bir uzun kollu penyeyle hırka kapıp dışarı çıktım koşmaya, o kadar yedikten sonra koşmazsam bütün gün sinir içinde somurturdum, başka türlü olmaz. Kahvaltıdan sonra annemle kuaförümüz Ali'ye gittik. Bu bayram saçlarımı kestirmeye uzuun zaman önce karar vermiştim. Saçlarıma Ali'den başkası dokunamayacağından özlediğim kâkülleri bayrama dek beklemeye koyulmuştum, öte yandan kesilme zamanı geldiğinde önleri uzun saçlara pek alışmış olduğumdan dilim "kâkül" demeye varmadı. "Şöyle yana doğru kat..." diye başladım. Ali kesti, "E bu kadar mı?" dedim, biraz daha kesti, daha da kessin istedim, birazcık daha kesti, derken kes yahu dedim sen baya bir kes, adamakıllı kâkül istiyorum ben! Ve kesim bittiğinde çıtı pıtı bir Audrey Hepburn olmuştum!


Kuaförde dergi karıştırmaya bayılırım. Kusursuz makyajın eseri pamuk tenler, kalemle çizilmiş dudaklar, parıl parıl gözler, değişik saçlar ve giysiler hep kuaför dergilerinde olur. Sayfaları çevirdikçe kadınların değil fotoğrafların cazibesine öyle bir kapıldım ki birileri fotoğraflarımı çeksin istedim. Ah, ama nasıl istedim! Ben poz vereyim; birileri ışığı, duruşumu, bakışlarımı ayarlasın ve benim de böyle fotoğraflarım olsun. Hiçbir yerde yayınlanmaları gerekmiyor, bir fark edilme arzusu değil bu; yalnızca bende dursunlar, ama olsunlar! Harcanıyorum şekerim.


Akşam yedi buçukta yoga dersimiz vardı. Annem Hülya'nın yarı zamanlı transfer olduğu yeni spor kulübüne üye oldu, burası bizim eve çok yakın ve her yönüyle şahane bir yer. Annem uzun zamandır bu yoga derslerini övüyordu, bu nedenle tecrübe etmeye çok hevesliydim. Salona girip ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı çıkardık, içerde loş bir ışık. Hocamız geldi; beline uzanan beyaz saçlarını ensesinden atkuyruğu yapmış. Annemin söylediğine göre bu hoca hiç konuşmazmış, merhaba bile demezmiş derse başlarken, halbuki o akşam bir buçuk saat boyunca sürekli bizi yoga ve yaptığımız hareketler hakkında sakin sakin konuşarak bilgilendirdi! Gittiğim yere şevk götürüyorum vallahi. Yoga dersinin başında ve sonunda uzanarak yaptığımız meditasyona bayıldım. Yere yatıyor, kollarınızı ve bacaklarınızı iki yana açıp gözlerinizi kapayarak rahatlıyorsunuz. Zihninizi boşaltıyorsunuz. Çalan müzik ve hocanın sesi nasıl da güzel geliyor. Ayak parmak uçlarınızdan başınızın tepe noktasına kadar vücudunuzun tüm noktalarının adları tek tek söylenerek bedeninizi hissetmeniz sağlanıyor. Buna gerçekten ihtiyacımız var; bazı günler nereden geldiği belirsiz birtakım huzursuzluklar karşısında bunu yapmak istediğim oluyor, fakat bir odada, başka insanlarla ve bir kişinin yönlendirmesiyle bunu uygulamak çok daha olası, çok daha rahatlatıcı oluyor. Bitiş meditasyonu sırasında huzurla uyuyakalan bir sürü insan oluyormuş, bir seferinde bir kadın horlamış bile!


Hülya'nın ara sıra bize gösterdiği üç beş hareket sayesinde bazı yoga hareketlerine aşinaydım, fakat bir buçuk saat süresince yaptığımız hareketler farklı bir konsantrasyon gerektiriyordu. Zorlandım. Zorlandıkça konsantrasyonumu artırmaya, kendimi telkin etmeye çalıştım ve bir noktada resmen sinirlerim bozuldu, bir gülme geldi ki sormayın. O dingin atmosferde de gülünecek gibi değil ve bunu düşündükçe iyice gülesim geliyor! Kendimi toplayayım derken aklıma solumda babamın bu hareketleri yapmaya çalıştığı bir görüntü geliyor, bacaklarını ve ellerini birbirine dolamış dengede durmaya çalışan babam, hepten gülmem geliyor. Neyse kısa sürede topladım kendimi. Bir de başlangıçta om mantrasını söyledik hep beraber, nasıl güzel bir tını çıktı hepimizin ağzından! "Al aşağıdan yukarı doğru ve ver yukarda..." şiirleri eşliğinde nefeslerimizi düzenlediğimiz, güzel bir deneyim oldu yoga dersi. Dersten sonra Hülya'cığımla karşılaştık, sarıldık, sarıldık, o kadar çok sarıldık ki Hülya'nın parfümü sabaha kadar burnumdan gitmedi.

Şimdi, sayemde nohuttan az kaldı. Pilavdan da epey az kaldı, zaten annem o pilav bitti sanıp hemen yeni bir pilav pişirdi. Pırasamız duruyor, biraz da dolmamız var önceden kalmış. Oturduk yemeğe. Önceki geceki didikleme seansını yaşamayayım diye pilavdan biraz daha bol aldım; ama durmak ne mümkün! Yine didiklemeye başladım televizyonun karşısında, sonra ulan, dedim, sen adam gibi ye bunu, ye de gözün doysun. Hatta dedim, üç beş nohut kalmış, durma onu da ye. Oturdum, bir koca tencere pilavı yedim, ve yetmedi önceki günden kalan pilavı da yedim. Ve tabi bu arada kek, çörek, üzüm, peynir, havyar, kuruyemiş ve çeyrek dolap meyveye tam gaz devam. Oof of! Karın yine benden büyük oldu mu! İnanın abartmıyorum. Hani İtalya'da bir akşam karnımın tokluğundan buzdolabının en alt rafına eğilememiş ve sırf bu yüzden o akşam soğuk su içememiştim - aynı öyleyim! Yine erkenden pilimiz bitti, Ankara'da rahatlıktan mıdır, aile kucağında olmaktan mıdır nedir, saat on oldu mu mayışıyorum. Annecikle geçtik "yatağımıza", babama da tembihledim içerde kanepede yatmasın gitsin benim yatağıma yatsın diye, ben kitabıma gömüldüm annecik hemen uyudu. O gece tabi karın fena dolu olduğundan kabus mabus gördüm ama o kadar da olur canım.

Salı günü yine yediklerimizi yakıyoruz, koşuyoruz malum. Kahvaltımı yaptım, o gün az yiyecek gibiyim. Sadece gibiyim oysa. Anneciğim, dedim, rica ediyorum bugün pilav falan yapma, bak kontrol edemiyorum kendimi, olmaz artık. Gel dedim, bugün daha hafif bir şeyler yiyelim. Aslında o benim enginarlı tavuğumdan istiyordu ama vaktimiz yoktu pişirmeme, o yüzden ben uyurken o (tabii ki benim bitirdiğim) pırasanın yerine zeytinyağlı kereviz, ana yemek olarak da mercimek pişirmişti. Akşamüstü beraber Cafemiz'e gittik, bir yandan harika kurabiyelerimizi yerken bir yandan da dolu dolu sohbet ettik. Ne çok konuşuyordum, annem de ne güzel konuşuyorsun dedi, sen hep konuş ben hep dinleyeyim istiyorum dedi, oh dedim sıkılmıyormuş çok konuşmamdan! 


Çarşamba gününü bayram ziyaretleriyle geçirdik, hem misafir ağırladık hem misafirliğe gittik. Ankara'da olup da Kafe Kahve'ye gitmemek pek içime otururdu, akşamüstü de orada birer kahve içip sohbet ettik. Her akşam olduğu gibi o akşam da Kelime Oyunu'muzu seyrettik, çok havyar yiyor olduğumdan soruları çıkar çıkmaz bildim hep. Başvuracağım ben artık bu yarışmaya. Geçen seneden beri erteleyip duruyorum, bu balık yumurtalarının etkisi geçmeden yarışmalıyım.

Ne kadar huzur verici bir şey aileyle rutin hayat! Asıl huzur benim içimde. Kim bilir kaç bayram içimde hep bağıran biri oluyordu; bin bir ümitle otobüse biniyor, tatile gidiyordu güya ve sonra bilmediği bir şeyler ters gidiyor, haykırmak istiyor, nasıl bunalıyordu. İlk kez bu bayram, hiçbir şey yoktu kötü giden, ve bu cümle bile iyi anlatamıyor hislerimi, zira içinde "kötü" kelimesi geçiyor. Oysa ailemin yanında geçirdiğim günlerden söz ederken yalnız güzel sıfatlar kullanmak istiyorum.

14 Kasım 2010 Pazar

Kendime hakim olamadım değil, ol-ma-dım.



Mısır ekmeği ve sarımsaklı ekmek, özellikle sen mısır ekmeği; üç dilim mısır ekmeği ve üç dilim sarımsaklı ekmek, ve yine özellikle sen mısır ekmeği, kuş üzümleri ve minicik sebzelerle bezeli "wild rice" ama özellikle mısır ekmeği; beş koca, dolgun, renk renk elma, bir torba badem, kaju ve leblebi; ama ah yine sen pasta gibi mısır ekmeği, ağızda dağılan, hem tatlı hem tuzlu, damağıma yayılan her bir zerresi ayrı bir şölen mısır ekmeği; bala batırıp yediğim cevizlerden daha lokum mısır ekmeği!

Bazı günler hayat sahiden de buna denir!

Tabi ertesi günler öyle denmez.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Gurul Gurul



İşler bitince hiç öyle hamurluk şişkinlik falan kalmıyormuş şekerim. Bugün ödevimi teslim ettim, daha doğrusu hocanın kapısının altından kaydırdım ve özgürüm! Önce afalladım tabi - iyi de ne yapacağım sahiden? Bir yorgunluk, yüzümde bir renksizlik - şu an bile karnımdan gelen sesleri bir duyacaksınız! Yüzüm sarı olmayıp ne renk olacaktı? 

Şimdi söz edeceğim rahatlama, ikinci defa oluyor. Birkaç günün stresinin altından, ki artık geçmiş yıllarda olduğum gibi stresli olmuyorum, bir sabah uyanıp "Eeh, yeter!" dermiş gibi oluyorum; ama pek de sakinim, hiçbir şeye isyan ettiğim yok. Nasılsın, diye sorulduğu zaman önce yanaklarımı top top şişiriyorum, şöyle kocaman bir nefes veriyorum dışarı ve "Of, bilmiyorum! Bugün bir tuhafım!" diyorum. Hassas, duygusal ve evet, sinirli oluyorum. Sonra dersime giriyorum, çıkıyorum, artık nefes almak bile zor gelirken son bir gayretle spora atıyorum kendimi. Ve işte o an huzur başlıyor, ama nasıl bir huzur!

Dün koşarken ve hoplarken ve zıplarken ve çam yarması gençleri incelemek durumunda kalırken içimde boşalması lazım gelen ne vardıysa çıktı gitti. Aslında yalnızca koşmaya gitmiştim bu sefer, oysa koştukça koştum ve yok, dedim, bugün bu yetmeyecek. Terledikçe, yoruldukça, müzik dinledikçe kendime geldim. Eve döndüğümde nasıl mutluydum, pamuk gibiydim pamuk. Aynı durumu herhalde bir-iki hafta kadar önce bir salı günü yaşamıştım, hatırlıyorum. Yine yoğun, sınav dolaylarında bir zamandı, ve herhalde yine pamuğa benzetmiştim kendimi. 

Akşam yemeğimi yedim, sonra oturup ödevimi bir yaptım ki tıkır tıkır. Yemek yerken her lokmadan ayrı bir keyif aldım ve kendimi övgülere boğdum.  Bayram öncesi yemeğim nohutlu midye ve karides, içinde bolca domates, maydanoz, sarımsak, limon, biraz da şarap var. İtalya'da Antonio'nun evinden aldığım yemek dergisinden bulduğum tarifi değiştirerek yaptım. Vallahi yine şahane, yine şahane. Pişirdiğim yemekleri tek tek kaydediyorum artık, tarihleriyle birlikte. Canım annemin "Mahicihan ve Pınar'ın Yemek Kitabı" gibi - bu kitaptaki tariflerin çoğu popomda bezle emeklediğim zamanlar kaydedilmiş olsa bile kapakta adım var!


Fakat dünkü gibi bir kitle bizim sporda hiç görülmemiş şeydi. İki oğlan var, aman Allah, şişmiş kocaman olmuşlar. Bir tanesi çuf çuf lokomotif gibi, ağırlığı her kaldırışında "Khiuuuh!" diye nefesini veriyor, inliyor salon. Öteki başında "Hadi abi, yaparsın abi!" diye onu gaza getiriyor; yahu gaza gelecek nesi kalmış, zaten kolları olmuş beton! Sonra bu bırakıyor, "Yorgunluktan değil, şişi indi!" deyip yerini gazcıya bırakıyor. Şişi inince ne oluyorsa o kasın, ben göremedim bir şeyin indiğini. Öteki bu sefer kendi gaz alıyor, o da bir yumak kas, fakat öyle bir yumak ki ben bu çocuğu dışarda gördüğümde hep şişman sanırdım öyle söyleyeyim. Galiba şişman değil, sadece kaslı. Yani ben anlamıyorum. Hakikaten obez gibi görünüyorlar. O kadar kas oldu da ne oldu, şişkocuk adam kolları gibi işte! Daha durun, bitmedi. Bir tanesi böyle siyah, daracık bir atlet giymiş üzerine, ve nasıl şiş bu, salonun topunu yan yana koysak ondan bir tane anca yeter. Gerine gerine yürüyor ileri geri, ağzında bir sakız. Sonra bir başkası, elinde bir protein içeceği, çok kaslılara yanaşıp "Abi, şey, sen hangi günler geliyorsun?" diyor, başlıyor tüyo almaya. "Hayır!" demek istiyorum, "Hala geri dönebilirsin! Senin için henüz çok geç değil!" Hepsi toplaşmış, daha da büyümek istiyorlardı, ağırlıkları üst üste diziyor ve tüm damarlarını fırlatıp yüzlerinin rengini nasıl da değiştiriyorlardı; çok, çok garipti.

Yemekten sonra herhalde, şöyle bir şey yazmışım: "Huzur, sinameki'nin defolup gitmiş olmasına denir." Üzgünüm, ama böyle yazmışım. Zamanı gelince bu konuyu uzun uzun konuşuruz.

Sonra bu sabah bir uyandım, karnım olmuş mu davul. O iltihap geçmedi sanırım, ya da artık bağırsaklarımda ne varsa bilmiyorum ama bugün tam bir felaketti. (Suçu kime atsam; mesela üzümler?) Neyse ki mide bulantısı ve o feci halsizlik yoktu, ama halim epey, e-pey endişe vericiydi. İkiye doğru Burak Hoca'yla nihai görüşmemi yapmaya gittim. "Nasılsın?" diye sordu ve "Kötüyüm hocam, bağırsaklarım yine iltihaplandı galiba!" dedim. Oturdum, kanepesine bütün ıvır zıvırımı çıkarıp yerleştim ve "Ben galiba kas projesini alıyorum." dedim. "Harika, hemen git yat!" dedi! "Bi' dakka yaa!.." dedim gülerek, ve neden kas projesini almaya karar verdiğimi açıklamak istedim. Önce sordum: "Bu işin altından kalkabilir miyim?" "Kalkarsın." dedi. "Hocam" dedim, "öbür işi alırsam kesin yaparım, bir zorluğu olmaz benim için; ama bu işi almazsam sırf korktuğum için almamış olacağım; halbuki bunun hakkından gelirsem o zaman hiçbir korkum kalmayacak bundan sonra." "Bu pek de iyi bir mantık değil, neden kendine durup dururken zorluk çıkarıyorsun ki? Bunu yapmamış olmak neden içine dert olacak yani?" dedi. Yok, derdim bu değildi. Dedim ki "Hayır, aslında o değil. Yani, bir yerden bu Linux'a bulaşmam gerekmeyecek mi? Nereye kadar erteleyeceğim bunu? Bunu öğrenmek işime yarayacak madem, o halde şimdi öğreneyim istiyorum." Bu sefer doğru açıklamıştım kendimi. Sadece, dedim, teknik bir sıkıntıyla karşılaştığım zaman abuk subuk forumlarda dolaşmak, basit bir sıkıntı için günlerce uğraşmak korkutuyor beni. Buna karşılık Burak Hoca, var, dedi, maalesef böyle sıkıntılar var; öte yandan böyle sorunları araştırarak çözebilmek de çok iyi ve aranan, insanı geliştiren bir meziyet. Sonra yine kafam karıştı. Sahi kendimi bile bile neden daha zor olana yönlendiriyordum, iyi mi ediyordum kötü mü ediyordum - ve durdum, "Eeh, sanki yapanlar Einstein, ben de çöpçüyüm! Başlayalım, gerisi de gelir!" dedim ve Burak Hoca "Aynen öyle!" deyip güldü. Oh! Ben kararımdan ötürü mutluyum, hocam da öyle. Murat Hoca da bu kararımı destekliyordu. Ve emin olun, bir ay içerisinde sızım sızım sızlanıyor olacağım :)

Toplantıdan sonra çay ocağına gittim. Bölüm sekreterimiz Aynur Abla da oradaydı, dedim Aynur Abla kahve var mı? Var, dedi. Limon var mı, diye sordum, dolabı açıp baktık ki Bülent Hoca'nın çeyrek bir limonu var, çaya falan koyuyor. Utana sıkıla aldım limonu, kahve limon yaptım ama limonu sıkamıyorum ki korkudan. Adamcağızın limonlu çay içesi tutsa ne olacak? Neden sonra gidip iki adım ötedeki marketten limon almayı akıl ettim, fakat bunu akıl edene kadar anca birkaç damla limonla süslenebilmiş bir kaşık Türk kahvesini zar zor boğazımdan geçirmiştim bile. Marketten limon alıp yarısını dolaba bıraktım, yarısını midemdeki kahvenin üzerine yolladım - artık ne kadar işe yaradıysa. Neyse, kimseyi limonsuz bırakmadım çok şükür. 


Hemen ardından kendimi dün geceki ve bu sabahki gibi ödeve verdim, beşe kadar ödev ödev ödev. Ne zaman ki ödev kapının altından kaydı gitti, bana yine spor yolları göründü. İşte o ne yapacağımı bilemediğim, özgürlüğümü tam idrak edemediğim soluk benizli anımda dedim ki kendine gel. Üç gün üst üste, okul çıkışı, afedersin ot gibi spora gidip durulmaz artık. Yoğunum şuyum buyum diye zırlayan sensin, salona kapatma kendini, hele ki suratın bembeyaz, karnın gurul gurulken. Böylece arabama atlayıp Bebek'e gittim. Kocaman bir sebze tabağının yanında Cosmopolitan okudum. Arada eğlendim bile sahiden, yazılardan bazıları güldürdü beni. Hani genelde Cosmopolitan biraz delirtebiliyor ya insanı, hani karşımızdaki erkeğin boynunu kaç derece çevirdiğinden karakter analizi yapılıyor falan. Ama şöyle bir şey vardı bakın, mesela kafelere gidiyoruz ya, kafelerde böyle bilgisayarına gömülmüş yakışıklı erkekler oluyormuş ya, işte onlardan "Bir şeye bakabilir miyim?" deyip bilgisayarlarını istemeli ve geri verirken bir word dosyasına adımızı ve telefon numaramızı yazmayı unutmamalıymışız. 

Kesin evde kaldım.

11 Kasım 2010 Perşembe

Hamur gibi böyle, yoğun.




"İçim boşaldı."

Hiç sevmem ağır söylemleri. Ne demek "içim boşaldı"? Şöyle ki; ben, ben, ben, ben. Hayatım o kadar benim etrafımda döner oldu ki kafamı kaldırıp büyük resmi göremez oldum. Dolayısıyla dönüp dolaşıp yine kendime geldim ve içimin boşalmış olduğu gibi bir açıklama getirdim durumuma. Söz konusu ve önemli olan benim içim ne de olsa. 

İnsanın içinin boşalması ya da içinin boşaldığını hissetmesi demek, kendi içine fazlaca dönmüş olduğundan artık içeride karıştırılacak, kurcalanacak, sevinilecek ya da üzülünecek bir şey ortaya çıkaramaması demek oluyor. Üzüntüler de sevinçler kadar gerekli hayatta, ve onlardan da, onlardan bile, uzaksa insan boş kalıveriyor. 

Bu bencillik hali sosyal ağdan kopmak, içine kapanmak şeklinde yaşanmak durumunda değil. Örneğin şu iki haftadır ben, okul işleri nedeniyle yoğundum. Yoğunluk sebebiyle çevremi askıya almış olmamdan ziyade hayatın kendisini askıya almak durumunda kalmam kısıtlıyor beni. Bir yere gitmek istesem gidemiyorum; çünkü gideceğim yere gidip gelmem çok vaktimi alacak, enerjimi alacak, ve böyle düşündüğüm zaman da keyfim kaçıyor. Ha böyle düşünmeyip basıp gitsem, o zaman da hakikaten olmuyor; çünkü filmlerde gördüğümüz, ulan bu gün de işler beklesin, deyip topuklarım üzerine fırıl fırıl dönecek durumda değilim. Yani durum o kadar da kötü değil! Durumun orta kötülükte olması belki de en kötüsü aslında, yani çok sıkışık, saç baş yolduran bir sırada en ufak bir kaçış bile büyük bir tatmin duygusu yaşatabilir; halbuki bu orta sıkışıklıkta tüm seçenekler ortalama hisler sağlıyor. 

Öte yandan dünya dönmeye devam ediyor ve her yeni saniye bambaşka yenilikler yaşanıyor. Hiçbir yere gitmesem bile hepsini bir sürü farklı sandalyenin üzerinde takip edebilirim. Tamam, şimdilik odamdaki koltuğu, Dunkin önündeki sandalyeleri ve salondaki koltuğu ele alalım, madem başka bir yere gidemiyorum. Fakat bu koltuklara otur otur içim buralara da boşaldığından dünyanın ne de güzel dönüyor olduğuna ilişkin hiçbir kayıtla ilgilenmiyorum. Beynim ertelemeye programlandı çünkü. Şu ödev bitsin ve sonra şu toplantı geçsin ve eve geleceğim, işte o zaman açacağım önüme dergileri gazeteleri, sergidir konserdir yazıdır mizahtır köşe yazısıdır okuyacağım, film izleyeceğim falan derken bir bakmışım pazar sabahı olmuş, sonra yol bitip pazar öğleden sonra olmuş ve evdeyim, ve her şey tıkır tıkır devam ediyor.

Bu iç boşalması o kadar karmaşık ki insanın içi boşaldıkça şişiyor da. Garip, yani boşalma duygusunun bir rahatlama olması gerekirdi, oysa bu bir ağırlık veriyor. Aslında "boşalma" dediğim şey belki de doldurma, yani içim çöp tenekesine dönmüş olabilir. İçim devamlı olarak kendi yaşayış ve düşüncelerimi, üstelik kısa notlar ve başlıklar halinde yazıp yazıp raflarına dizdiğim bir kitaplığa dönüşmüş olabilir diyeyim. Bu kitapların hepsi dengeli ve kararlı olmak durumunda değil; örneğin biri buluğ çağı depresyonları üslubu taşıyabilir, bir başkası çok düşünceli, öbürü çok eğlenceli olabilir; fakat hepsi birden yalnızca gittim, döndüm, yedim, çalıştım, uyudum oldu mu en fenası. İnanın, inişli çıkışlı ruh hallerinden ve anlamsız mutsuzluklardan daha şiş bir hal bu!

Yani bir aldırmazlık, bir "Ne olacak?" bakış açısı hakim her ana. Hani, yazsam ne olacak? Şu okuduğumla aşka gelsem ne olacak? Gibi. Bayram arifelerinde orta sıkışıklığa çok rastlanır, zira herkeste bir bayram geliyor rehaveti olduğundan bütün işler tavsar. Beklenen, istenen bir şeyin fazla heyecan yaratıp insanı işlevsiz kıldığı durumlara benzer bu, tabi bayram insanda el ayak titremesi gibi sevinçlere yol açıyor olmasa da insanı rutinden koparıp çalışma takvimini durduracak bir sürece ilerlerken, tatil hissiyle aniden karşılaşıp ambale olmamak adına birkaç gün öncesinden rölantiye geçmek durumunda kalınır. Böylesi bir rölanti durumunu büyük bir ciddiyet ve sükunetle karşılarım ben. Asıl gün gelene değin yüzüme ortalama bir ifade bulur, vücudumu hep ortalamalarla şekillendiririm - daha doğrusu vücudum öyle şekillenir; örneğin saçlarım ortalama olur, yüzümün rengi ortalama kalır, gözlerim ortalama parlar, sırtım ortalama dik durur, yani aynada çok ortalama bir insan oluveririm. Bu şekilde ve kati bir eylemsizlik içinde zamanın geçmesini beklerim.

Böyle boş geçen zamana çok yazıktır, lakin bana da yazıktır yahu, ve ben bu yazık halimle zamanı daha güzel geçirmeye uğraşsam olmaz. Üzgünüm ama her zaman şartları lehimize çe-vi-re-mi-yo-ruz! Hah! Arada bir ben de eğlenemiyorum kardeşim. Çok boş hislere kapılıyorum, olamaz mı, Allah Allah! 

Öğretmenim, şu iğrenç ödevi vermemiş olsaydınız inanın daha iyiydi. 

8 Kasım 2010 Pazartesi

Yippii, Mis Oda!


Temizlik insanı ne kadar tatlı, güzel, mutlu, iyi hissettiriyor! Aslında temizliğin verdiği hisler üzerine, üstünde daha çok düşünülmüş ve böylece temizliğin güzelleştirdiği bir sürü ayrıntıyı narin narin su yüzüne çıkarabilmiş bir yazı yazabilirdim, fakat yarınki sınava çalışmaya da bir yerden başlamam gerekiyor artık. Yine de daha yeni yıkanmış bir kazağı giymenin, yeni yıkanmış pijamalar içinde yeni yıkanmış nevresimler arasında uykuya dalmanın keyfi başka. Güzel kokabilirsiniz, şahane parfümünüz giysilerinize sinmiş olabilir; ama yine de ilk kez giymek başkadır. Banyo yapmak da böyledir, saçlarınızın kafanıza fazla geldiği zamanlar kendinizi o kadar da iyi hissetmezsiniz. Elektriklense bile temiz saçın keyfi hep başkadır. Güzel, hele temiz koku başkadır çünkü, ve koku çok, çok önemlidir. 

Dün odamda boğucu bir hava vardı, oysa şimdi hafif nemli halımdan şampuan kokuları geliyor; bütün raflarımı, dolaplarımı vanilya kokuları kapladı. Giysilerim, havlularım bol bol yumuşatıcıyla yıkandı ve onlar da mis kokuyor. Çok yoruldum bu sefer; temizliği geciktirince odam katranlanmış gibi göründü ya bana, ben de defalarca sildim durdum! Suyu döktüm, bir daha sildim, bezi yıkadım, bir daha sildim. Ellerim çizgi çizgi oldu, parmaklarım büzüştü. Kurudukça sertleştiler üstelik. Tırnak diplerim beyazlaştı. Yorgunluktan gözlerim acıdı. Ama sonuçta odam tertemiz oldu (her ne kadar uzun süre böyle kalmayacaksa da) ve şimdi gönül rahatlığıyla, kaldığım yerden yaşamıma devam edebilirim - zira odam pisken pek de yaşıyor gibi değildim!

Bunu da günler önce tesadüfen görüp çok pufpuf olduğu için kaydetmiştim!

7 Kasım 2010 Pazar

Böğ Pis Oda



Odam o kadar pis, o kadar pis ki aklın durur blog, ve benim de ondan geri kalır yanım yok! Anlatamayacağım bir pislik içindeyiz şu an. Adeta nefes alamıyorum burada. Vallahi resmen koktu odam, koktu! Kibrit kutusu kadar yer, nasıl da pisleniveriyor hemencecik. Ama hastaydım blog. Çok hastaydım ve temizleyemedim odamı. İki gece sabahlara kadar terleyince de iyice pislendi sanki odam. Sanki sırf yatakta değil de odamın her tarafında ayrı ayrı terlemişim gibi? 

Karnım hala şiş ve midem de bulanıyor. Ağzımın tadı yok. Başım ağrıyor, kendimi kötü hissediyorum. Ruhsal olarak da pek iyi hissetmiyorum. Dün hayatımın en kötü günlerinden birini geçirdim, o kadar kötüydü ki unutmak istiyorum.

Information Theory sınavım, 2009 haziranından beri girdiğim ilk bölüm dersi sınavıydı. Sınava, her bölüm sınavında olduğu gibi, uykusuz girdim - ve ilk defa bir sınava uykusuz girerek yanlış yaptım! Önceki sınavlar daha bir ezberci, mantık açısından daha bir üstünkörü oluyordu sanki ve anımsamak yetiyordu - gibi. Şimdi ise çok çalışmanın yanı sıra kafamın da iyi çalışması, hakikaten anlamam ve akıl yürütmem gerekiyordu. Bu sınava 2-3 saat daha, verimli, çalışabilmiş olsam; okuduklarımı sindirmiş, mantığı kuşkuya yer vermeyecek şekilde sökmüş olurdum. Uykumu da almış olsaydım kimse önümde duramazdı!

Soruların tamamı kitaptan sorulmuştu ve buna rağmen ezberci bir yaklaşımla çözülemiyordu işte. Düşündüm ki ders dediğin böyle olmalı, bir şeylerin özünü anlamalı, kavramalısın! Yavaş yavaş bunu da yapıyorum galiba. Perşembe günü hocanın sınıfa yönelttiği sorulardan bir değil tam iki tanesini yanıtladım! Birtakım formüller yazıp "Bu neyi verir sizce?" dedi; baktım, baktım, sonra utana sıkıla cevap verir gibi yaptım, bunun üzerine hoca beni gaza getirdi; şöyle öne eğilip gülümseyerek "Evet, evet?" dedi, ben de az önce çekinerek gevelediklerimi tok ve yüksek sesimle tekrarlayarak -doğru- cevap verdim! Hem de iki farklı soruya! Tam da yanımdaki çocuğun hocaya sorduğu üst düzey soruları nasıl ve nereden akıl edip sorabildiğini düşünmemin sonrasına denk geldi bunlar.

Sınava uykusuz girmek falan deyince aklıma geldi, ikinci sınıfta matematik sınavlarına uykusuz girmiyordum. Bir defa sınavdan önce çalışmamıştım bile, çünkü o matematik dersine düzenli çalışıyordum. Vay be! Herhalde hayatımda ilk ve sonmuş, zaten baksanıza unutmuşum gitmiş. Gerçeküstü bir şey zira.

Information Theory beni böyle tatmin ededursun, Random Processes dersi tam bir facia. Kitap çok kötü ve tahta da kitabın öğretilerinden pek uzaklaşmıyor. Salı akşamı sınavımız var, fakat bu derse çalışırken kalemi tutasım bile gelmiyor. İğrenç bir çöp parçası tutar gibiyim. Kalem kağıdın üzerinde hışıradıkça pütürlü duvarları tırnaklar gibi oluyorum. Bir alay formül; bunlar neye karşılık gelir, ne için kullanılır anlaşılmıyor! Kö-tü bir kitap, kö-tü bir anlatım, kö-tü sorular ve artık beynimi anlamadığım, çünkü düzgün açıklanmayan, hiçbir şeyle yormak istemiyorum!

Ve o sebeptendir ki hala çalışamıyorum.

Salıyı çarşambaya bağlayan gece sürekli kıvrandım, doğru düzgün uyuyamadım, zira karnım şişmiş ağrıyordu. Sabah midem feci bozulmuştu, neyse ilaç aldım da kendime geldim akşamüstü. Çalışma stresine, uykusuzluğa falan verdim. Aynı korkunç durum cumayı cumartesiye bağlayan gece tekrar etti, şiddeti ikiye üçe katlanmıştı bu sefer! Sabah 11:00'deki görüşmeme gitmeden önce banyo yapmak ve nevresimlerimi değiştirmek istiyordum (akşam da odamı temizleyecektim). Yataktan çıkamıyordum ki nevresimleri değiştireyim! Güç bela kalktım, duşa girdim, ama nevresimleri değiştiremedim. Midem bulanıyordu, ateşim vardı, karnım ağrıyordu, vücudumun neresine dokunsam canım yanıyordu. Dışarda herkes tişörtle gezerken yün kazağımın üzerine (yeni) ceketimle bile üşüyor gibiydim.

Mülakattan sonra (mülakatın kendisi sanki yüz yıl önceymiş gibi geliyor şu an), durumumdan ötürü feci panikleyip İstanbul'daki teyzemi de ayağa kaldırmış olan annemin isteği doğrultusunda polikliniğe gittim. Doktor karnımı stetoskopla dinleyip "Bağırsaklarınız iltihaplanmış!" dedi, zaten stetoskopa da pek gerek yoktu bence. Ufak bir kültür yapıldı, sonra üç ilaç yazdı bana. Eczanede ilaçları alırken bir anda ter bastı, bayılacağım sandım. Böyle beş dakika arayla bir iyi bir kötü oluyordum, ama inat ettiğimden kitap fuarına da gitmek istiyordum.

Ben fuarları sevmem. Çok karışık, karmaşık gelir bana böyle yerler. Kitap fuarına özellikle cumartesi gitmek istemem, hocamı görebilecek oluşumdandı; ama panellerden ve fuarın kendisinden de çok güzel şeyler beklemiyor değildim. Panellerde, örneğin, böyle coşkulu dinleyiciler, ateşli konuşmacılar, zengin paylaşımlar bekliyordum; bir avuç insanın izlediği kesintili konuşmalar değil. Kitapları görebileceğimi, sahiden onları inceleyebileceğimi sanıyordum, ebelemece oynayan çocuk yığınları tarafından itilip kakılacağımı değil. Nasıl bir kalabalık, anlatamam; tabi bu iyi bir şey, fakat alan yetmemiş demek, öyle bir karışıklık, öyle bir curcuna ki kaçmak istedim. 

Hocamın konuşmasını dinledim önce, bittikten sonra yanına gidip "Beni tanıdınız mı?" diye sordum. Önce çıkaramadı, sonra hatırlar gibi oldu, biraz ipucu verdim, derken hatırladı kim olduğumu. Heyecanlandı, iyi ki gelmişsin, ne kadar güzel bir genç kız olmuşsun, dedi; ben de, zaten size bunu göstermek için geldim, dedim; zira bu hocam zamanında bana çok "özel" bir insan olduğumu söylemişti ve onun, özel addettiği bir insanı, seneler sonra görebilmesini istedim; ona teşekkürlerimi sunmak istedim, çünkü bu sözleri hep aklımdadır ve bana güç verir. 


Sanat fuarına uğradım bir ara, orası kitap fuarından çok daha boş ve çok daha güzeldi. Can Yayınları'nın Kırkmerak Dizisi'ne merak sarmıştım, o merakım iyice kuvvetlendi fuarda. Önce kütüphanemde bekleşenler!



"Ateşle Oynayan Kız"ı okurken önceki kitaptan tanıdığım Lisbeth, Mikael ve Miriam hariç neredeyse kimseyi gözümde canlandıramıyorum. Kitabın içine öyle bir giremedim ki yeni karakterlere bir yüz bahşetmeye bile yanaşmıyorum demek. İki üç tane aynı soyadı taşıyan fakat akraba olmayan karakter var, ne akla hizmet böyle bir şey yapılmış bilemiyorum ama yapılmış işte. Herkes birbirine karışıyor, haddinden fazla karaktere haddinden fazla önem verilmiş çünkü. Birileri sürekli, söylense de olur söylenmese de olur şeyler söylüyor, ve bunları söyleyen kimselerin anlatıda öyle uzun boylu yeri olmamasına karşın, onların hayatlarından seçkiler ve kopuk betimlemelerle sayfalar geçiyor. Hayal gücüm ise böyle oyunlara gelmeyerek arkasını dönüp oturuyor ilgisizce!


Fuara giderken iki, dönerken iki olmak üzere tam dört saat araba kullandım, basıp Ankara'ya gitmiştim anlayacağınız. İlaçlardan, hastalıktan ve dur kalk yapmanın genel sıkıntısından ötürü o kadar çok uykum geldi ki giderken babamı, dönerken annemi aradım. Hele dönüş yolunda hastalığım iyice kendini hissettirir olmuştu: ayaklarım acıyor, bacaklarıma iğneler batıyordu. Gazla fren arasında mekik dokuyan zavallı sağ ayağım kendinden geçmişti. Popom dümdüz olmuş, ağrıdan kıvranıyordu. Zıplaya hoplaya onu kendine getirmeye çalışıyordum, onunla birlikte kendimi tümden canlandırmam gerekiyordu, zira uyudum uyuyacaktım! Neler yapmadım; bildiğim şarkıları bulup bağıra çağıra söylemeler, sağa sola kaykılmalar, ileri geri oynamalar, direksiyonda tamtam çalmacalar... Çok, çok zor bir yolculuktu. Bir daha dünyanın parasını verseniz beni Beylikdüzü falan gibi abidik gubidik yerlere gönderemezsiniz! (Marifetmiş gibi hasta hasta oralara gitmek için para almış olmalıydım asıl.) Zar zor yaptığım kahvaltının üstüne sadece bir elma yemeye gücüm yetmişti, ve yine mecburiyetten, ufak bir akşam yemeği yedim yatmadan. Pijamamın üstünün içine boğazlı yün kazak, altının içine tayt, üst üste biri yünlü iki çift çorap giyip on birde resmen içim geçerek uykuya daldım. Sabah dokuza kadar da hafif kıvranarak uyudum. Aslında yedide uyanmıştım, ama yedide uyanıp ne yapacağım, diye uyumaya devam ettim.

Dokuzda feci bir baş ağrısı ve biraz da karın ağrısı haricinde iyiydim. Baş ağrısı geceden de vardı, ama on saat uyumak eminim ki iyi gelmemişti. Spora gitmeyip ne yapacağım, dedim ve sahiden de spora gittim. Son bir saat zorlandım ama iyi geldi. Akmerkez'e gidip kahvaltılık lor ve geçen hafta parmağımı yaktığım seferden başka bir sefer yumurta haşlarken farkında olmadan ocağın üzerine koyarak yarısını erittiğim servis kaşığından aldım. Spordan önce de simit almıştım. Oh, mis gibi bir kahvaltı yaptım! Yalnız garip hissediyordum kendimi. Bu hastalıktan olsa gerek, bu hafta iki kilo birden verdim. İlkini çarşamba günü tespit edip ağzıma bir dolu badem atarak kurtarmaya çalışmıştım. Şimdi bugün, yeniden, ve bu durum beni üzdü. Böyle bir suçlu, bir tuhaf hissettim kendimi. Dünün gerginliği, hastalığın sıkıntısı, yaklaşan sınav derken kendimi çok duygusuz, çok monoton mu diyeyim, hayır açıklayamayacağım, hissettim. Kalkıp Bebek'e indim, Nero'ya gidip artık arkadaş olduğumuz çalışanları gördüm, onların servisleri eşliğinde gazete dergi okudum, biraz insan içine karıştım - zira bu hafta arkadaşlarımla adam gibi zaman geçirememiş olmak da iyi gelmemişti bana. (Takvimin yaprağını Kasım'a çevirmemiş olduğumu bile şimdi fark ettim!) Dönerken bir markette cottage cheese gördüm ve anında vuruldum, "Verin!" dedim, ve adam verdi, ve yüz gram kadar peynir için on beş lira dedi, ve alın, dedim. Demek Türkiye'de cottage cheese y(iyem)emek böyle bir şey olacakmış. Ah!

Dün fuardan döndükten sonra, o yorgunluğun üzerine inatla "Odamı temizleyeceğim!" diyordum. Sonra beynimde birkaç tahtanın eksik olduğuna karar verdim ve vazgeçtim. Zaten başlasam on dakikaya yığılır kalırdım herhalde. İki adım atmak bile başlı başına işti yani! Bugün de sporun üzerine olmadı temizlik. Yarın dersten çıkınca ilk iş tertemiz yapacağım odamı. Of, nasıl duracağım bu gece bilemiyorum! 

Bir de bayram gelsin, ailemi göreyim çok istiyorum. Evde cheesecake bile pişirebiliriz!


Hisarüstü'nün her tarafı Nutella oldu. Okula yürüdüğüm kaldırıma şu gördüğünüz kocaman Nutella'dan koymuşlar. İki gün önce devasa kavanoza kafayı gömmem milimetre meselesiydi. Önümde bir engel olmadığını alışkanlıkla bilerek, dalgın dalgın yürüyordum ki o da ne - kahverengi, koca bir kavanozla burun burunayım!

Aynı gün bir saksı kedimiz vardı.

Bir de bir kuş var burada, geçen senelerde de vardı, ve bence hakikaten tek ve manyak bir kuş bu - gecenin üçünde dördünde ötüyor. Nasıl bir mutluluk, nasıl bir yaşam sevinciyse artık!

Uyuyamadığım geceler, saat ilerledikçe bu kuşun çip çip şakıması da kulaklarımda büyüyordu. O aldığım Unisom denen ilacı kullanmaya cesaret edemedim ve bizim buradaki eczanelere gidip dedim ki ben uykuyu sürdürecek değil, başlatacak bir şey istiyorum; sonra beni aptala döndürmesin ve saatlerce uyutmasın da istiyorum. Tatlı eczacı teyzem Solgar'ın Valerian'ını verdi, sadece rahatlatıp uykuya hazırlar dedi. Tamamen bitkisel, "kedi otu"ndanmış. İki defa kullandım, ikisinde de zaten uykum var gibiydi - öte yandan güvenemiyorum kendime, çünkü "Çok uykum var!" dediğim zamanlarda da uyuyamadığım çok oldu. Bilmiyorum ilaç ne kadar işe yarıyor, ama bir sıkıntısını çekmedim. İnternette kötü koktuğu ve -sadece tek bir kişi tarafından- kötü kokuttuğu yazılmıştı, ve her gün şu ya da bu şekilde spor yapıp terleyen bir insan olarak çekindim bu işten. Yine de uykumu riske atamayacağım bir gece aldım, ertesi gün de hiç kötü kokmadım. O yazıyı yazan kendi mi kokuyormuş nedir? 

2 Kasım 2010 Salı

Topuklu Ayakkabıların Narsisizmi


Bahar ayları çok soğuk geçer burada. Dışarda güneş yüzünü göstermeyegörsün, kaloriferler hemen sönüverir. Üzerimize kat kat kazaklar giyer, boynumuza şallar dolar, sırtımıza battaniyemizi alırız. Burnumuzu çeke çeke geziniriz koridorlarda. Buzdolabından yeni çıkmış hiçbir yiyecek içeceğe dokunamaz, sıcacık çay kahveyle anca kendimize geliriz.

Bugüne bir ödev teslimim vardı, aklınız durur. Ödev geçen hafta çarşamba günü falan verildi, o sıralarda ne işim vardı tam bilemiyorum ama herhalde çok işim vardı ki pazar gününe kadar adam gibi oturup uğraşamadım üzerinde. Pazar günü bir de baktım ki soruların yarısı hocanın sınıfta atladığı yerlerden, kalan yarısı da henüz işlemediği konulardan. Dedim bu ne biçim ödev?! Hemen sınıf arkadaşlarımdan birine mesaj attım -evet bu sene sınıfımız çok daha sosyal, birbirimize günaydın demekle kalmıyor, sohbet bile ediyoruz, hatta gördüğünüz üzere mesajlaşıyoruz ve dahası ödevlerimizi karşılaştırıp birbirimize sorular soruyor, yardımcı olmaya çalışıyoruz!- bana mı öyle geliyor yoksa bu sorular hakikaten görmediğimiz yerlerden mi, diye sordum. Öyle, artık kendimiz çalışıp yapacağız demek ki, dedi. Öyle saçma şey mi olur diye gürledim; o zaman, dedim, ben de hoca olurum, bakkal amca da hoca olur, nasılsa derste ne anlatıldığının bir önemi yok? Hoca yarısını anlatıp yarısını anlatmayacak ve bizi her şeyden sorumlu tutacaksa dersin ne anlamı var? 

Ertesi gün derhal duruma el koydum. Hocaya dedim böyle böyle. A-a, dedi, olur mu öyle şey, ben anlatmadığım yerden sormam, dedi. Dedim hocam siz bir bakın, vallahi olmuş bir kere. Sonra sınıfa döndüm, arkadaşlar dedim, hiç mi zorlanmadınız ödevi yaparken? Hepsi de ya, evet, hakikaten, diye başlayan cümlelere girişti, yahu niye kimsenin gıkı çıkmıyor anlamadım. Neyse hoca ödevi cumaya erteleyip atladığı kısımlarla ilgili soruları çıkardı, ama düne kadar anlatmamış olduğu konularla ilgili sorular kaldı. Şimdi bir ödev için bir hafta süremiz oluyorsa, dün anlatılan konularla ilgili bir ödev için de bir haftalık süremizin olması gerekir, dolayısıyla ödevin salıya ertelenmesi gayet mantıklıdır, diye düşündüm. Arada konuşurken hocam salıya olmaz; sınavdan önce kimse ödevi temize çekip teslim etmekle uğraşmıyor, tecrübeyle sabittir dedi. Etmeyin hocam, sınava çalışırken ödevi de yapar teslim ederiz, dedim, dinletemedim. Ara bitip hoca ödevi cumaya ertelediğini açıklayınca biraz caz yapayım dedim, ama hoca çocuğunu azarlayan anne gibi boşa çıkardı ısrarlarımı. Azıcık ödün verir gibi yapsa, şeker isteyen bebekler gibi, mızmızlanmayı kesmeyeceğimi öngörmüştü demek. Erteleme sınırını haklı pozisyonda kesinleştirmek için "Madem sorular böyleydi, daha önceden söyleseydiniz bana!" diyerek noktayı koydu (halbuki insan söyleyemiyor, hocanın dikkatini ya da beklentilerini sorguluyormuş gibi hissettiğinden belki. Hoca soruları seçerken bir bildiği vardı herhalde diyorum, sonra yok canım olamaz diyorum falan, bir acayip oluyor durum). Haliyle ufak bir gerginlik oluştu. Hemen sesimi kestim, zaten bir tek "Ama hocam bir hafta!..." diyebilmiştim. Ders biter bitmez barıştık. 

Bu durumda cuma gününe bir ödev teslimim ve bir proje taslağım var, yarın akşam da Murat Hoca'yla henüz kesinleşmemiş yemeğimiz. (Asıl yarına sınavım var, ben burda ne yapıyorum yahu?) Pazar akşamı bir yemek pişirdim, of dillere destan bir şey oldu yine. Küçükken Haloş'un eşi bize bir akşam şöyle bir tabak sunmuştu: Izgara kuşbaşı tavuk, tavada kavrulmuş küp küp patates - üzeri köri tozlu, sütlü dereotlu bezelye, pilav. Sütlü, dereotlu bezelye ve körili patatese ta o zamandan beri bayılırım. Canım da nasıl çekiyor uzun süredir; dedim ben sütlü, bezelyeli, dereotlu bir şey yapayım. Tavuk, brokoli, küçük bir soğan, tavuk suyu, biraz şarap, biraz sarımsak, azıcık limon falan derken böyle nasıl güzel koktu. Dün başladım yemeye, tadı da kokusu kadar şahane olmuş. Yanına yasemin pirinci haşladım yine. Bu sefer pirinci birkaç kere yıkadım, bak tadı gitti azıcık. Yasemin pirincini öyle haldır haldır yıkamayacağız demek, bir kere sudan geçireceğiz, bitecek.

Az önce yaptığım salata da süper oldu. Çok kolay bir şey zaten. Marul, kırmızı lahana, salatalık, domates, kapari, balsamik sirke, taze soğan, ton balığı, yumurta, bol karabiber, biraz parmesan. Aklınızda bulunsun!

Bugün, aman Tanrı'm, nasıl bir narsisizm, kelimelerle anlatamam! Dünden biraz düşünmüştüm ne giyeceğimi, ama çok ince ince değil. Krem rengi ve gayet sade bir v yaka kazak giydim, paçaları hafif bol bir kot seçtim, kahverengi kemerimi ve yeni aldığım yusufçuk kolyemi taktım (annem yusufçuğun bir kuş olduğunu iddia ediyordu. Ben yusufçuğu çok, çok severim, tabi gerçeğini değil.) Üşümeyeyim diye bir de kahverengi hırka aldım üzerime. Saçlarımı da böyle çalı süpürgesi gibi yapmıştım, topladım arkadan. Makyaj falan yok. Nasıl güzel hissediyordum kendimi, inanılmaz bir şey yani, tarifsiz! Kahverengi, çok yüksek topuklu ayakkabılarımı bir giydim ki! Bööyle bakıyorum aynada kendime! Genelde topuklu ayakkabı giyemiyorum, çünkü her gün uzun uzun yürümem gereken bir yerler oluyor, ya da daha spor bir şeyler giymiş oluyorum. Topuklu ayakkabının dünyanın en rahat ayakkabısı olmadığı da gerçek, fakat arada bir giymek istiyor canım.  Öyle zamanlarda giydim mi rahatsız da gelmiyor bana, çok hoşuma gidiyor bu değişiklik! Okula gittim tıkır tıkır, dersten sonra Güney'e indim. Bir arkadaşımı aradım kahve falan içelim diye, onun da yarın sınavı var, ders çalışıyormuş. Ama, dedim, ben bugün topuklu ayakkabı bile giydim! Birilerinin bunu görmesi lazım! Aslında görülmesi gereken "bu", ben değildim; benim kendimi çok, çok güzel hissediyor oluşumdu. Birilerinin bunu görmesini isterken kimsenin bana hayran hayran bakmasını arzuladığım yoktu, yalnızca iç ve dış güzelliğin birbirini tamamladığını hissettiğim böylesi anlarımı paylaşmak istiyordum. Işık saçtığım duygusuna kapılmıştım!

Görünmez bir fotoğrafçım olsaydı bugün, ve tam da aynada kendimi gördüğüm şekilde bir dolu fotoğrafımı çekseydi art arda. Bir iki arkadaşımdan fotoğrafımı çekmelerini hissettim, yok, bakıyorum da hiç öyle aynadaki gibi değiller! Yüzümün ifadesi, o duruşum falan bir türlü çıkmıyor işte. Aman, dedim, ne yapalım, belgelenememeye mahkumum! Yine de bugünü hatırlamak için kolyemi, dünden sürdüğüm mercan ojelerimi ve tıkır tıkır ayakkabılarımı koyacağım buraya. Elimden gelse solumdan sarkan ince lüle saçı da kesip yapıştıracağım.


Cumartesi günü kitap fuarına gitmeyi planlıyorum. İtalyanca'ya yine gidemeyeceğim, çünkü sabahtan okulda bir görüşmem var. Görüşmeden sonra hemen kitap fuarı ve herhalde akşama kadar orada olacağım. Benim Grangé da geliyormuş, fakat onun söyleşisiyle çakışan iki alternatifim daha var. Artık o günkü havama göre, bir yerlere girip çıkacağım. Ortaokulda bir edebiyat hocam vardı, o zamandan beri görmediğim. Tesadüfen gördüm ki cumartesi etkinliklerinden birinde konuşmacı olacakmış! Gidip ona sürpriz yapacağım, detayları cumartesiden sonra anlatırım!

Bu ay çok güzel sergiler olacak, cumartesi tamamen fuarda olacağım için bir kısmını kaçıracağım, ve içim hiç yanmıyor. Neden içim yansın, her şey keyfimle değil mi? Olabilir, kaçabilir bir şeyler, elbet kaçacak yani. Atlı kovalar gibi kendimle kültürel yarışlara girmemin hiç alemi yok şurada. Yalnız bir konsere gitmek istiyor canım -klasik müzik radyosunu dinlerken yüreğim kabarıyor- ve bunun için oturup nerede ne varmış bakmam, dur şimdi vaktim yok sonra inceleyeyim diye posta kutumda beklettiğim iletileri elden geçirmem gerekiyor. Onu da yaparım, ne olacak. Bir şeyleri yakalamak da güzel, vallahi kaçırmak da güzel, ne diyorum bilmiyorum ama öyle!

Eve geldikten sonra bir süre daha hayran hayran baktım kendime. Sonunda giysilerimi ve kolyemi çıkarıp bol kazağımı ve taytımı giydim, annemin deyimiyle külkedisi moduna döndüm derhal, zira biraz daha dursam kafayı iyice kendimle bozacaktım! Salatanın yumurtasını haşlarken ocağın kablosu ısınmış, ortalığa hafif bir plastik kokusu yayılınca anladım. Alelacele kabloyu kaldırdım yerinden, o kadar acele ki parmağımın kabloya temas ettiği yer anında bembeyaz kesildi. Önce çok anlamsız gelen bu beyazlığın su toplanması olduğunu biraz daha sonra ayırt edebildim. 

Acıyan parmağım ve ben, Information Theory çalışmalıyız artık. Hala da güzelim! Hatta şimdi gözlüklerimi de takacağım, of. Bu nasıl iş yahu; çatlayacağım birazdan, cidden çatlayacağım!