17 Mayıs 2010 Pazartesi

Arada


Yorgunluk başa çok, çok bela şey. Bu sabah gün ağarırken, ışıklar söndürülmeliyken ve güneş kendini tamamen gösterip her şeyin rengini belirginleştirdikten sonra da ayaktaydım. İçtiğim sigaranın haddi hesabı yok. Neden böyle son güne kalıyor, çünkü derste hakikaten öyle pek bir şey anlamıyoruz, en azından ben ve bildiğim birkaç kişi daha - ki sınıf zaten bunlar ve ek üç-beş kişiden oluşuyor. Raporun teslim gününe kadar bir şeyleri anlamaya, aldığımız sonuçları idrak etmeye çalışıyoruz, fakat iş mecburiyete varınca elimizdeki doğru ya da yanlış tüm sonuçlardan koca bir sunu çıkarmak durumunda kalıyoruz ve evirip çevirirken sabahlara kadar uğraşıyoruz. Böyle bir işleme bir hafta öncesinden başlayamayız, çünkü o zaman ezkaza ilerleme kaydedebilir ya da doğru keşiflerde bulunabiliriz, veya kulağımıza birtakım tavsiyeler yahut diğer arkadaşların daha farklı ve enteresan bakış açıları çalınabilir, böylece uğraşıp yazdığımız erken raporu çöpe atar ve yeni bir şey yazmaya başlarız. Son dakika rapor yazmamız bu yüzdendir, aylaklıktan değil. Son ana kadar şansımızı deneyerek risk alırız.

Tabi olması gereken bu değil. Olması gereken dersi derste öğrenebilmek, verilenleri alabilmek, verilen bir şey olduğundan da emin olabilmek. Derste sürekli teori görüyoruz, dünyanın formülünü çıkarıyoruz ama yirmi sayfa formülün yalnız bir satırını kullanıyoruz. Makaleler okuyoruz fakat implementasyona kendimiz dalıyoruz. Hele bu seferki tam kulaktan dolma gibi oldu, biraz temellenecek gibi göründüğü zaman da artık raporun tamamlanması gerektiğinden öğrenme aşkını bir kenara bırakmam gerekti. Gece üçten sonra zaten biraz olsun bunların hiçbirini düşünmeyerek geçirebileceğim zamanlara aşkımdan başka pek bir şey kalmamıştı bende.

Dün geceden çıkardığım ders, dersin projesi ve bitirme projesine ciddi ağırlık vermem gerektiği, zira onların yumurtacıkları şimdiden kapıma dayandı. Ödev için yumurta iki gece önceden geliyorsa bu ikisi için yaklaşık bir ay -hatta üç hafta- önce gelmiş olması çok normal. Tuhaf, hiç tepki veremiyorum şu an; öyle yorgunum ki zamanı bile algılayamıyorum.


Neler yaptım ben bu hafta? O kadar çok şey düşündüm ki şimdi hepsini birden hatırlayamıyor olmak canımı sıkıyor! Bakalım, perşembe sabah ders, spor, güneyde iki lokma, labda çalışmaca, Aşk-ı Memnu. Cuma yürüyüş, banyo, kimyonlu menemen, labda çalışmaca, bitince Marmara Hisar'da cümbür cemaat oturmaca ve ardından Müslüm Gürses konserine gider gibi yapışım. İçten içe gitmek istemediğimi bildiğim halde kendi sesimi bastırmaya ve arkadaşlarımla vakit geçirmeye zorladım kendimi, en azından denedim olmadı diyebilmek için. Ve denedim, olmadı. Garip, geçen yıl bu zamanlar otoparkta Demet Akalın şarkılarını söylerken bağıra çağıra eşlik eden bendim, sonra çimlerde elinde şişesiyle kıkır kıkır gezen de ben, önceki senelerde Yalın konseri yağmurdan iptal edilince ziyan olmasın diye bedava dağıtılan pizzaları tıka basa yiyen ben. Bir anda büyümüş, elimi eteğimi çekmiş olamam değil mi, yakında dantel örmeye başlamayacağım değil mi? Şu da bir gerçek ki oldum olası sevmediğim, dinlemediğim müziklerin çalındığı yerlerde asla eğlenemedim. İşte aşıktık, efkarlıydık, birilerine bir şeylere kapıldık falan derken bir zamanlar Yalın ve Demet Akalın ile de ilgiliymişiz demek. Fakat şimdi tamamen başka bir ruh halindeyim sanki ve bu halim hakikaten Müslüm Baba ile pek bağdaşmıyor. Artı yorgunum. Artı alkol tüketmiyorum. İlla içmem gerekmiyor, hayır; fakat benim için nasıl olduğunu açıklamaya çalışacağım. Biraz içki içtikten sonra rahatlarım; kafam rahatlar, çok çok önemliymiş gibi görünen aklımdaki minik boncuklar hafifleyip zıplamaya başlar, konuşmadan önce beş yerine iki düşünmeye başlarım ve öyle her gün bu duruma gelmediğimden böyle aklıma geleni hemen söyleyivermek de hoşuma gider. Bazen bu hissi özlüyorum, ama mükemmel koşullar oluşmadığı sürece içki içmek istemiyorum; çünkü o özlediğim iki lokma hissin ertesi günümü hatta ertesi güne kalmadan o gecemi bile nasıl berbat edebileceğini biliyorum ve buna katlanmayı reddediyorum. Bunun olması için öyle zil zurna sarhoş olmam falan da gerekmiyor, bazen birkaç yudumun bile içimdeki keyfi alıp götürdüğü ve beni öylece bırakıverdiği olabiliyor. Şu sıra ödenecek bedel değil benim için.




Nasıl diyeyim, şu an bana hiçbir kuvvet şarap içiremez. Bira zaten içiremez, sevmem çünkü; çünkü bira çok kalorili ama boş bir içkidir benim için, içer içer şişersin ve sonra bazen gerçekten öyle de bir çarpar ve mideyi de allak bullak eder ki neye uğradığımı şaşırabilirim. Kilo durumları için en masumu şarap ama onun da ne yapacağı belli olmuyor, buruk olduğundan mıdır nedir yorgunken bir kadehçik şarap içtim mi tamam artık başımın ağrısından duramam ve sözcükler ağzımdan çıkmaz, niye içtim ki bunu diye sinir ola ola bir kenarda büzüşüp kalabilirim. Görüldüğü üzere böyle yan etkilere maruz kalmaktan çekindiğimden uzak duruyorum şimdilerde içkiden. Tabi Long Island ve diğer tatlı kokteyller var bir kenarda, ama onları da plansız içmek istemem; öte yandan onları nasıl bir plan çerçevesinde tüketebilirim şu an bilemiyorum doğrusu. Biraz yalanmış gibi geliyor içki içmek, yalan bir şeyler tecrübe edebilmek gibi. Bu konuda kafam epeyce karışık! Her zaman söyleyemediklerimi söyleyebilmek keyifli olur mu, yoksa artık her zaman söyleyemediklerim diye bir kavram yok mu? Eskiden vardı, eminim. İçimde bir şeyler birikirdi ve sonra kadehimden biraz cesaret alıp bülbül gibi şakırdım, hepimiz de ne güzel eğlenirdik. Şimdi düşünüyorum da içimde biriken, düşünüp de söyleyemediğim bir şey yok. Söylememem gerekenleri zaten biliyorum, onları da önemli olmadıkları için söylememeyi bizzat kendim tercih ediyorum. Artık alkol benim için bir kaçış değil, ama bir süre onu bu amaçla kullandığım için şimdi nasıl safi keyfe çevirebileceğimi pek bilmiyorum galiba. Denemek için de fırsatım olmuyor, dersten çıkıp arkadaşlarımın yanına gittiğimde haydi bir tek atalım demiyoruz haliyle. İş gelip de spontane bir şekilde içmeye dayanınca da cayıyorum, şimdi bunu içsem ne fark edecek diyorum. Hakikaten yani, ne fark edecek ki? Fark edeceği bir durum olsun, o zaman ben de içerim; bak öyle güzel de olur. Tam yerine oturursa belki orama burama inecek kalorisini bile daha az önemserim. Hayır bir de işin bu boyutu var ve kim ne derse desin bu çok ciddi bir mesele. Bakın geçen dönem içtik ettik diye formum nasıl sağa sola kaydı da toparlamak için kan ter içinde nasıl çalıştım! Şöyle diyeyim, keyiflenmek için içki içmek istemiyorum; o zaman kendimi kandırmış oluyorum ve bunu hiç sevmiyorum. Huzursuzluğum işte bu durumdan ileri geliyor; ne yaptığım değil, nasıl yaptığım önemli. Hoşuma gitmeyen ve katlanmak zorunda da olmadığım bir durumu hafifletmek için kendimi uyuşturmak -ya da tetiklemek- yerine durup kendimi dinlemeyi ve asıl istediğim yere gitmeyi ya da istediğim şeyi yapmayı tercih ediyorum.



Müslüm Gürses konserine dönecek olursak, başımda oldukça rahatsız edici bir ağrı dolaşıyordu ve severiz sayarız ama sahnede kendisini izleme olasılığı bende hiçbir heyecan ya da coşku uyandırmadığı gibi karanlık, kalabalık ve gürültü kombinasyonu ürkütüyordu bile. Biraz ayak uydurmaya çalışayım dedim ama istemediğim şeyin havasına da girmeyivereyim canım. İyi oldu işte, indik, gittik arkadaşları gördük, sohbetimizi ettik, sonra karanlık çöktü göz gözü görmemeye başladı ve hava da soğudu. Ertesi sabah yedi buçukta uyanıp İtalyanca öğrenmeye gidecek olmam da unutulmamalı. Böylece biraz düşünüp taşındıktan sonra tasımı tarağımı toplayıp evimin yolunu tuttum, sıcacık koltuklarıma gömüldüm ve kendimi iyi hissettim.

Cumartesi günü ilk dersin ardından kalan üç dersimizi film izleyerek geçirdik, "Mi Fido di Te"; çok da güzeldi, çok eğlenceliydi ve birkaç haftadır film izlemek isteyen bünyeme de inanılmaz iyi geldi. Filmden sonra Max, Ayşegül, Başak, Başak'ın kız kardeşi, kızın sevgilisi ve sınıftan adını hatırlamadığım benim yaşlarımda bir arkadaş daha binamızın hemen yanındaki Junction'a gittik. Oranın pizzası çok güzelmiş diye iki haftadır söylüyorlar, nitekim üç kişi pizza yedi ve benim buharda sebze tabağı söylemem uzaylıymışım gibi bir duruma düşmeme neden oldu. İyi de durup dururken ne diye canım istemediği halde yağlı yüzlü bir pizzayı mideme indireyim ki? Garipsiyorlar benim sebze yememi. Kendime işkence ediyorum, içim gittiği halde pizza yemeyip yeşillikle otla besleniyorum sanıyorlar. Ne ilgisi var yahu? İnsanın canı hakikaten pizza yemek istemiyor fakat buharda pişmiş brokoli ve karnabahar yediğinde kendini iyi hissediyor olabilir. Hem zorla tadına baktırdılar, hani ısrarcı büyüklerimiz olur ya onlarla mücadele eder gibiydim, ve gerçekten çok da yağlı ve benim sevdiğim türden olmayan bir pizzaydı. İyi ki de yememişim.





Pizza yedin yemedin derdinden kurtulur kurtulmaz Mısır Apartmanı'na attım kendimi. İlk durak Galeri Nev, Naz.if Top.çuo.ğlu'nun fotoğraf sergisi. Na.zif Top.çuo.ğlu?! Bizim Na.zif Topç.uoğ.lu yahu! Nazif Bey'le bir Facebook tanışıklığımız bulunuyor, kendisi okuldan bir arkadaşımın arkadaşı vasıtasıyla bana ulaşmaya çalışmış ve fotoğraflarımızı çekmek istemişti de pek hoşuma gitmişti bu durum, fakat bir şekilde kaynadı gitti sonradan. Açıkçası ilk başta şahane görünen bu teklif, sanatçının fotoğraflarına biraz baktıktan sonra ikilemlere düşmeme neden olmuştu, zira genellikle etek-gömlek-diz altı çorap giyen kızlardan oluşan kompozisyonları kafamda soru işaretleri yaratmıştı. Evet, sanat bu. Anlatılmak istenen bir şeyler, bir amaç olduğu da muhakkak, fakat ben bu karelerin hangi birinde ve ne şekilde yer alabilirim orasını tam kestirememiştim. Fotoğraflar herhangi bir açık saçıklık ya da cinsel ögeler içermiyor, ama belirgin bir konsept var ve bakması, düşünmesi hatta çekimlerde yer alma ihtimali bile son derece eğlenceli olmasına rağmen gerçekten o kızlardan biri olmak ilerde canımı sıkar mı diye de düşünmedim değil; zira öteki arkadaşım aman sonra iş hayatında falan biri çıkar da bunları önüme koyarsa ne yaparım diye vazgeçmişti - ki kendisi böyle bürokratik kısıtlamaları hiiç tınmayan ve son derece uçarı bir kişiliğe sahip olmasına rağmen bu sonuca varmıştı. Ah, toplum baskısı... Keşke hepimiz sanat için sanatı derinden yaşayabilsek, ama gerçekler ne kadar entelektüel olursak olalım bazen peşimizi bırakmıyor işte. Kitapçıkta şöyle yazılmış: "Uzun zamandır modellerini (kendi deyimiyle 'oyuncularını') genç kızlar arasından seçiyor olması tüm dünyada ama özellikle bizim gibi toplumlarda kadının rolü, erkeğin bakışı gibi konular üzerinde düşünmeye başlanmasıyla açıklanabilir. Genç kızların zekası, güzelliği, enerjisi ve mücadele azmi, yapıtlarının içeriği ile, anlattığı hikaye ile bütünleşir, farklı okuma katmanları oluşturur. Kendi deyimiyle, ürettiği imajlarda sömürücü değil kışkırtıcıdır."




İçeri girdiğimde Nazif Bey'i orada görmeyeyim mi? Sergiyi gezen iki kişiyle sohbet ediyordu, şöyle bir gülümseyip geçtim yanından. Ne diyeyim şimdi, tutuldum kaldım. "Merhaba, hatırladınız mı beni, hani Facebook'tan?" mı diyeyim, kaç zaman olmuş adam unutmuştur bile. Güzel güzel gezip beğendiğim fotoğrafların kopyalarını bozuk makinemle beş yüz deneme sonra kaydetmemin ardından çıkışa yöneldim ki Nazif Bey beni tanıyıp "Pınar?" dedi ve yanıma geldi. Hah, böyle de kalırsın. Koskoca fotoğrafçıya burun kıvırmış gibi selam verme, adam seni tanısın gelsin. Bir de ağzımda saklamaya çalıştığım kocaman çakçak bir sakız. Neyse hemen elimi uzattım, ay tanıdınız mı beni falan dedim, tebrik ettim pek güzel olmuş sergisini. Dedi fotoğraflarını çekecektim, haberleşemedik sonra; sen de istemez misin bak bu fotoğraflarda yer almayı? Aa evet, olabilir tabi neden olmasın, dedim adama - bir paket bonbon uzatıp öylesine alır mısın diye sorsa aynen böyle bir cevap verebilirdim. Yahu insan biraz hevesli olur, ne bileyim adam o kadar çekeyim edeyim diyor, kendimi biraz ruhsuz buldum konuşurken. Sonra değerlendirdim de aslında "Ayyy evet, çok isterim, hatta hadi hemen fotoğraf çekelim!" diye adamın üzerine atlasam çok daha saçma sapan bir şey olur çıkardı. Okul ne durumda dedi, ben de mezun olup mastera başlıyorum, dedim, yani buralardayım bir şekilde, eh haberleşiriz o zaman falan derken memnun oldum, tekrar tebrik ederimlerin ardından bir ara bana da bu fotoğrafların hikayesini anlatırsanız çok sevinirim diyerek çıktım. Sergiye buradan buyurun bir de siz göz atın. Hatta sonra bana size neler düşündürdüğünü atın.




Beklenmedik bu karşılaşmanın ardından, karşılaşmayı şimdilik bir kenara bırakıp güzel bir fotoğraf sergisi gezmiş olduğum gerçeğine daha çok odaklanarak alt kata indim. Galerist'i şöyle bir gezdim, orada sergilenenleri de bir türlü beğenemiyorum yahu. Modern sanat diyorsunuz, iyi güzel de bir kağıda üç beş çizik atınca pek de sanat olmuyor genelde -bence-. Kimdi o, adı aklımdan çıktı ama çıkmamalıydı yani, öyle bir "sanaçtı" vardı ki New York Metropolitan'da "tabloları" milyon dolarlara alıcı buluyordu ve "başyapıtlarından" birini hemencecik şöyle anlatabilirim: elişi kağıdına gazlı kalemle iki nokta, bir çizgi ve bir yay kondurmuş ve bir "portre" (mi) yapmış (artık ne yapmışsa). Tamam, yap böyle bir tane, şunu şunu simgeledi de, ne bileyim basitlik de, içimizden gelenler de, ama elli eserin varsa ellisi de bu ayarda olmasın değil mi! Galeride bu seferki sergide azıcık daha renk bolluğu vardı, sonra teknoloji vardı, tablolar yerine ekranlarda yürüyen çizimler bulunuyordu. Apartmanda gezerken uğramak keyifli oldu yani.




Casa dell'Arte'da Mustafa Sekban'ın sergisi vardı, kendisi hiperrealist akımının takipçilerindenmiş ve şehrimiz üzerine çizimler yapmış, eleştirmenleri bunlar fotoğraf mıdır çizim midir diye bir güzel de ikiye bölmüş. İstanbul'un yağlı boya renklerini kara kalemle iç içe görmek çok özgün ve farklı bir deneyimdi benim için. Resimlerinde anlatmak istediği kesinlikle birden fazla olgu olduğu hissi uyandı içimde, bir kareye bakarken başka pek çok görüntüye ulaşabilmek gibiydi.







Bir kat aşağıda en sevdiğim cda|projects'e geldi sıra. Julia Fullerton-Batten, "Arada". Burada gördüğüm her şey beni inanılmaz motive ediyor, salonun kendine has kokusunu duymam bile bambaşka dünyalara dalmama yetiyor! "İzleyici önce görüntüye öylesine bakıyor, fakat daha sonra yakından bakmak için yaklaşıyor. Bir defa değil, iki defa değil, bir çok defa. Hareketlenen izleyici şimdi kendini her gözlemde merakı artmış şekilde buluyor.Fotoğrafın içindeki her ayrıntıyı görüyor, renklerin inceliğine hayran kalıyor ve fotoğrafçının bu büyüleyici sinematografik etkiyi nasıl yarattığını merak ediyor..." Ne yazmışlarsa doğru! Önce bir baktım, sonra bir daha ve bir daha baktım, sonra yaklaştım, uzaklaştım, ayrıntıların büyüsüne kapıldım ve renklerin nasıl canlı ve uyumlu olduklarını görüp fotoğraflara doğru iyice çekildim, konumumu değiştirirken fotoğrafların resmen üç boyutlu olduklarını ve ön plandaki kadınların yanıma varabileceklerini düşündüm. "Julia Gençlik Hikayeleri'nde başladığı 'ergenlikten kadınlığa geçiş' temasına geri dönüyor. Fakat bu projede kızlar artık durağan değil kayan bir halde. Bu da olgunlaşmaya doğru olan çekimi simgeliyor fakat yine de kızlar yaşlarına özgü sakarlıklarını gösteriyorlar. Kemancı yukarıdan bakışıyla kendine güvendiğini belli ediyor fakat hemen yanında fırlatılmış bir süt bardağı görüyoruz." Çok farklı, iç ısıtıcı ve acayip tatlı bir bakış açısı! Fotoğrafları göreceksiniz bir de. Julia Hanım gelip fotoğraflarımı çekmek istese bak bir saniye duruyor muyum!








Son olarak, Pera Müzesi'nde bir benim gidip görmemiş olduğum Botero! Ortaokuldayken Avrupa'da saraylar müzeler geziyorduk, ben de biraz toplucayım o zamanlar. Duvarlara, tavanlara kadar uzanan resimlere bakıp babama "O zamanlar herhalde kilolu olmak daha bir modaymış." dedim ve "Ah evet, yanlış çağda yaşıyorsun!" cevabını aldım. Fernando Botero, kendisini sanatıyla anlatabilme ve özgünlüğünü baskın kılma isteğinin hakkını öyle bir vermiş ki çizgilerinden hayatını, öyküsünü, kişiliğinin ve yaşadıklarının renklerini anında çıkarmak gerçekten de mümkün. Kolombiyalı kimliğini her daim koruyabilmek, fakat deneyimlediği tüm yenilikleri de kendine katabilmek arzusuyla çizimlerini oluşturmuş, anlattıklarını değiştirmiş ve baştan sona bir yaşantı çıkmış ortaya. Şişmanlığa gelince, şişmanlıktan öte geniş yüzey alanının ona daha çok şey anlatabilme imkanı sunduğuna değinmiş. Gerçekten de o kocaman yüzlerin her zerresinde oluşturduğu renk değişimleri, büyük eteklerdeki sakin boyalar, yalnız tombul insanlar değil aynı zamanda tombul kemanlar, karpuzlar, örtüler; her şey bambaşka ve büyüleyiciydi. Gazetede okuduklarımdan aklımda kalanlardan biri de önceden sanatıyla bir şeyleri değiştiremeyeceğini düşünüyormuş, fakat daha sonra Irak'taki işkencelere kayıtsız kalamamış ve bunları resmetmiş. Sergide bu resimler bulunmuyor, çünkü onların Amerika'da sergilenmesinin daha yerinde olacağını ve bu şekilde amacına ulaşabileceğini hissetmiş. Botero'yla hala tanışmadıysanız ertelemeyin derim ve üç katlı sergiyi gezip onu ve hayatını çizgileri, daha doğrusu büyük fırçası aracılığıyla yakından tanıyın, renklerine kapılın, canlanın.





Pazar sabahı yürüyüş için uyanıp camdan baktım ki ne göreyim, ağaçlar sallanıyor. Başladım düşünmeye, bu rüzgarda çıkıp iki saat yürüsem sonrasında aptala döner miyim, başım ağrır mı, deneyler yapılacak rapor yazılacak ya yorgun düşersem, peki ya üşürsem? Herhalde böyle bir aşağı bir yukarı bir saat olasılıkları tarttım durdum, sonra amaan dedim çıktım dışarı. Önce her şey güzeldi, hatta bir ara kalın giyindiğimi ve birkaç dakika daha yürüdükten sonra sıcaktan patlayacağımı düşündüm, ama sahilde binalar ve gemiler çekildikten sonra öyle bir lodos vurdu ki bir an hakikaten ayaklarımın yerden kesileceğinden korktum. Baştan penceremde yaprakların sallandığını görüp kendimi yapraklarla bir tuttuğuma gülmüştüm, fakat o an yapraklardan pek de farkım kalmamıştı. Dönerken rüzgar biraz hafifledi, o uçmama ramak kalan dönemeçte beni bir güzel ittirdi de ödeşmiş olduk. Yürürken Gotan Project dinlemek çok keyifli oluyor. Cross yaparken de Gogol Bordello dinleyip enerji alıyorum!

Evde kendime maydanozlu omletimden yaptım, çok özlemişim. Azıcık gazetelere göz gezdirdim, başladım ödevle ilgilenmeye. Erdenay'la mailleştim, sonra onun odasına bile gittim, baktım aynı şeyleri yapmışız. Biraz doktora, iş hayatı, şudur budur falan konuştuk, e tabi yine kafam karıştı, azıcık topladım. Baktım akşam olmuş, bir abstract yazıp yemek pişirmeye koyuldum, off bir beef stroganoff yapmışım ki aklınız hayaliniz durur. Altına da kibrit patates pişirdim. Buharda sebzemi yaptım, onun yapılışı ayrı bir hikaye. Sebzeleri haşlaması normalde on beş-yirmi dakika sürüyor. Dün de öyle olmalıydı, fakat ilk yirmi dakikanın sonunda tencereye su koymayı unutmuş olduğumu fark ettim. Tencereye suyu koyup patates almak için dışarı çıktım, dönüp baktım ki sebzeler yine aynen duruyor. Meğer bu sefer de altını kapatmışım. Bir saatte bir tencere sebzeyi anca haşladım.

Sabah 6:14'te yatağıma uzandım, sekizde tekrar uyandım çünkü yarın ders yok ve onun telafisini bugün dokuzda yaptık. Bu benim fikrimdi. Burak Hoca cuma öğlene doğru yapalım demişti, ama cuma sahilde yürümek istediğimden ben hemen cuma olmasın pazartesi olsun demiştim, o da pazartesi olursa dokuzda olur dedi, kimseden de itiraz çıkmadı. Rapor teslim gününde kimsenin derse gitmeyeceği ihtimali çok yüksekti ve pazartesi dokuzun mucidi olarak Burak Hoca'yı öğrencisiz bir sınıfa yollarsam herhalde bana içten içe epey sinirlenirdi, yani ben olsam sinirlenebilirdim. Çaresiz kalktım, gittim derse. Ben, Erinç ve sonradan gelen bir kişi daha vardık. Burak Hoca anlatmaya başladı, nefes bile almadan konuşuyordu konuşuyordu ki bir anda tonunda hiçbir değişiklik yapmadan mademgelmeyecektiniznediyepazartesisabahıdersyapalımdediniz dedi, aa hocam biz geldik dedim, zaten size demiyorum tabii ki, diğerlerine diyorum dedi. Sevinmedi tabi bu duruma. İyi ki uykusuzluktan ve uykusuz olduğumdan iştahsız olduğum için gideremediğim açlığımdan ötürü bayılacak gibi olsam da dersime gittim, sonra eve dönüp uyudum üç saat. Uyurken Emir aramış beni, demek gelmişler diye kalkar kalkmaz sesim normale dönmeden kendisini geri aramak gibi bir hataya düştüm, adamın biri Pınar taklidi yapıyor demiş olabilir zira inanılmaz kart ve hayrete düşürücü sesimi konuşmamız boyunca çok istediysem de genzimden yukarılara taşıyıp düzeltemedim.

Kahvaltımı yapıp okula indim ki lodostan başka kimseler kalmamış. Hayattan feci bezmiş durumdayım, en ufak sese, gülüşmelere, esprilere, saçlarımın suratıma yapışmasına da dayanamıyorum. Uyumak istiyorum ama bu saatte de eve gidip uyumak istemiyorum. Hatta çimlere falan uzanıp uyumayı düşünüyorum, ama bir başlarsam akşama kadar uyur kalırım oralarda, sonra sokak çocuğu olabilirim. İyisi mi beni bekleyen elbisemi alayım, sürekli kaçan ve alındıktan bir iki giyiş sonra çöpü boylayan çoraplar koleksiyonuma ısrarla yenilerini ekleyeyim, biraz gezineyim dedim. Kendime uzun zamandır görüp de hayran hayran baktığım o ahşap topuklu, rengarenk ayakkabıdan aldım, bahanesini de doğum günüm yaptım! Çaktırmadan iki-üç tişört ve bir de gri hırka kaptım, anne vallahi tişörtler ucuzdu ve aylardır adam gibi uzun bir gri hırka arıyordum!

Sonra ev, yemek, Desperate Housewives. Yazdım ya hafifledim. Daha cevaplamam gereken mailler, yazmak istediğim arkadaşlarım var kafamda, uyuyamamaktan hiçbir şeyi düzenleyemedim ki kaç gündür! Hala Brno'ya ne zaman ve kaça gideceğim hakkında haber beklemekten artık kurdeşen dökeceğim, hayır bileyim yani belki çok fahiş bir fiyat falan çıkacak ortaya, o zaman oraya gitmem de İtalya'ya falan gitmeye uğraşırım, ne bileyim. Şimdi ben 5 temmuza kadar burada olacağım için ondan sonra Ankara'ya gittin geldin derken işin içine Brno girerse İtalya planlardan çıkıyor. Şurada bir evim yok ve yazları kovuluyorum ya, en çok ona yanıyorum. Geleceğim belirsiz diye eve de çıkamıyorum hala. Güzel bir yaz tatilim olsun başka şey istemiyorum ben.


15 Mayıs 2010 Cumartesi

Dipnot


Düşüncelerimi duyamıyorum! İki gündür yorgunum ve bugün artık düşüncelerimin kontrolünü tamamen yitirdim. Kafamdan geçenleri bir türlü toparlayamadığım gibi aklıma gelen her şeye endişeleniyorum. Anksiyete haline geçmeye başladığım için ödevle boğuşmayı bıraktım, bunu Ubuntu'dan restart atıp kendimi Windows'un user friendly kollarına bırakarak resmileştirmeyi ve buraya not düşmeyi uygun buldum.

Gün içinde içime oturanları bir kenara bırakalım -zira toparlamak için bir-iki saat çaba sarf etsem ve sonunda döktürsem eminim sabaha kadar uyumam, normalde pek güzel olurdu ama yumurta kapıya dayandığından öncelik haline getirilemiyor- ve anlık dertlerime bir bakalım.

Bir: Dolapta 135 gram yağsız kırmızı etim bulunuyor. Dolabımız arkası kar yapan cinsten, yani bo-zuk, fakat bu bozukluktan çabuk bozulabilir yiyecekleri karlı bölmeye yapıştıp ömürlerini biraz daha uzatarak faydalandığım oluyor. Neden bilmem, eti arkaya yapıştırmadım; ama bugün yemek saatlerim karman çorman olduğundan pişiremedim de. Sırf eti pişirip dolaba tıkayım da yarın eti ayrı piştiğinden daha da muhteşem olacak bir yemek yapayım dedim, ona da vaktim olmadı. Et ziyan olacak diye içim içimi yiyor şu an - ve bu düşünceyi kontrol edemiyorum.

İki: Ödevi yapıyorum efendim, bu sefer bir takım kemikleri, lekeleri vesaire imgeden ayırmamız ve Türkçe söylemek gerekirse "bölütlememiz" gerekiyor. Bu sefer nasıl olduysa ödevin düşünme aşamasında Burak Hoca'yı saat başı didiklemediğimden, demek ki düşünme aşamasını zaten biraz es geçmiş olduğumdan, kafamı kurcalayan her yeni soru ya da alternatife algılarımı kapamaya çalışıyorum - ve bu düşünceleri kontrol edemiyorum. "Yahu bırak olduğu gibi kalsın, bak böyle güzel sonuç verdi!" diyorum kendime, hakikaten güzel sonuçlar da alıyorum; ama aldığım sonuçların biraz işgüzarlıkla çıktığı hissine kapılıyorum. Şöyle düşünün, elinizde bir top resmi var. Siz bu top resmini alıp Paint'te içinde daha küçük bir topu beyaza ve kalan her yeri siyaha boyuyorsunuz. Sonra benim koduma veriyorsunuz ve ilk top resminizde size topun nerede olduğunu gösteriyor. İyi güzel de siz zaten ikinci bir resimde topun içini boyadıydınız ve ben onu kullanarak topun nerede olduğunu buldum. Ee, ne anlamı kaldı ki? Öte yandan hakikaten böyle çalışıyor bu metot. Yalnız düşünüyorum, acaba diğer arkadaşlar ne şekilde boyadılar? Mesela topun içine bir noktacık koyup da topu buluyorlarsa alkış tutarım. Bir de parametreler var ki sormayın gitsin. Ayrıca denenmesi gereken iki farklı yaklaşım var ve biri -anladığım kadarıyla- diğerinden daha üstün olmalı, lakin pek de belirgin bir üstünlük falan yok. Var da ben mi göremiyorum? Daha çok araştırma mı yapmam lazım? (Vakit yok ki! Bak bak, bir hafta önce bunları sormaya başlamış olsan şimdi belirsizlikler içinde tutuşmazdın!) Diğer arkadaşlara bir sorsam mı? Bunun raporu nasıl yazılacak? Bu noktadan sonra sorular çığa dönüşüyor - ve bu düşünceleri kontrol edemiyorum.


Öteki dertlerim çok geniş. Örneğin raporumuz pazartesi teslim edilecek ve bu durumda pazartesi akşamına kadar vakit var. Demek oluyor ki pazartesi akşamına kadar ortalarda görünmeyeceğim, halbuki pazartesi kameramı alıp elbise giyecektim ve Meltem de gelecekti - dahası Emir Bey Merve Hanım'ı getirecek belki, o halde güzel olmaz mı ben bu raporu yarın gece sabahlasam da bitirsem? Teoride ödevi yapmam için gökten zembille inen pazartesiye ait saatleri sosyal ve fotoğrafçı alt kimliğime adamam doğru olur mu şimdi? Fotoğraf dedim de küçük kameram iyiden iyiye bozuldu, onun da bir ara tamire verilmesi gerekiyor ve bu, ondan uzak kaldığım belirsiz süre boyunca elim ayağım yokmuş gibi hissetmem anlamına geliyor. Gözlüklerime cam yaptırmam lazım, tadilattan elbisemi almam lazım - ah fondötenim fırt diye bir bitme sesi çıkardı, onu da yenilemem lazım! Bugün bir sürü sergi gezdim, fotoğrafları koymak ve iki gündür yaşadığım ve dolayısıyla düşündüğüm ne varsa anlatmak istiyorum. Somutlardan soyutlara kayayım, kendimi dinleyeyim istiyorum - özellikle doktora konusunda soyut somut her şeyin birbirine dolandığı görüntüler var kafamda, masaya yatırsam da azıcık eğlensem diyorum. Doktora deyince gitmek, gitmek deyince yaz tatili geliyor aklıma, yazın nereye gitsek de ne yapsak, öyle mi olsa böyle mi olsa demeye başlıyorum. Bu düşünceleri kontrol edemediğim için uçsuz bucaksız hayaller üşüşüyor kafama, oysa bunların gerçekleştirilmesi bir yana ne kadar önemli oldukları bile feci tartışmalı, zira diyorum ya yapabildiğim tek şey aklıma gelenleri bilinçsizce görüntüye çevirip arka arkaya sıralamak. Dünya kadar sekanstan örülü bir reklam filminde bir plandan ötekine -giysilerim de değişerek- atlar gibiyim.


Yorgunum, uykular yetmiyor. Sabahlardan dehşet medet umuyorum; bugün ödevle uğraşmaya başladığımda akşam olmuştu, oysa yarın öğlenden birazcık sonra başlarsam bütün gün uğraşıp gece de rapora bakabilirim. İyisi mi ortalığı toplayıp yatağıma gömüleyim. Şu teslimin ardından yüzyıllık projem ve dersin projesi kalıyor geriye, elbet araya bir yere kendimi sıkıştırırım pazartesi akşamından sonra!


12 Mayıs 2010 Çarşamba

Gerillaz



Bu akşam okulda yalnız bir-iki kez karşılaştığım Cansu(lar)'ın evinde Emir Bey, Emir Yargın Bey, Nil İpek Hanım ve Umut'tan oluşan harika bir oda orkestrası dinledim ve pek çok insanla resmen tanışmış oldum. Taşoda konseri sonrasında Umut'un çıtlatmasıyla haberdar olduğum organizasyona hemen dahil olmak istedim, ev sahiplerini tanımıyor olmam ekstra bir güzellik zira insanlar böyle böyle tanışmıyor mu? Meltem'in de gideceğini öğrendim, iyice heveslendim o yüzden. Meltem'i böyle nasıl anlatsam; çok içten, çok pırpır - evet pırpır! Sanki içinde heyecanlar var, panikmiş gibi görünebilen ama aslında mutlu, kendiyle çok barışık heyecanlar. Baloncuk gibi, pudra gibi, pırıl pırıl uçuşabilecek ve şekillendirilebilecek duygular sanki; çok kısa sürede kara bulutları etrafına dolayıp tek harekette hepsini yok edebilir, gereksiz bir ruh halini asla uzun süre barındırmaz gibi. Konuşmalarında, gülüşlerinde, sıkıntılarında ve mutluluklarında inanılmaz bir doğallık ve kocaman bir sevgi var, hissedememek için bu duygulara yabancı olmak gerekir.

Ev sahiplerinden Cansu ve İdil'i Taşoda konserlerinin olduğu gün uzaktan, şöyle bir tanımıştım. Bu akşam evlerine damdan düşer gibi yapacağım inişi nasıl karşılayacaklarından tam emin değildim, ama annemin "İlk kez gittiğin eve elin boş gitmemelisin!" kanununu uygularsam iyi niyetimi bütün odalara saçabileceğimi düşünerek bir buket çiçek ve iki kutu Rafaello aldım.




Ev Etiler'de, alabildiğine ferah ve nezih bir sokakta geniş ve iç açıcı bir apartmanın en alt katında; o kadar aşağıda olmasına rağmen hiç ama hiç boğucu değil, aksine akşamüstü loşluğunda bile cıvıl cıvıl ve üstelik kullanabildikleri bir de bahçeleri var! Gittiğimde herkes bahçedeydi, evin üçüncü sahibini ise farklı nedenlerden ötürü yine uzaktan tanıyordum ve bu karşılaşmayı kesinlikle beklemiyordum, zira kendisiyle her gün karşılaştığımız türden olmayan bir ortak noktamız bulunuyor. Bu tesadüf ikimizi de kötü yönde etkilemedi ve tanıştığımız anda sohbet etmeye başladık; onun da cana yakın birisi olduğunu görebilmek, karşılıklı önyargısızlığımız sayesinde konuşabilmek ne güzel hissettirdi.


Masada ezmeli-cevizli ve krem peynirli-domatesli olmak üzere iki çeşit kanepe ve cipsin yanında benim Rafaello'lar da kapış kapış gitti, çikolataların böyle hevesli tüketilmesine bayıldım. Kısa bir oturmanın ardından içeri geçtik ve muhteşem konseri dinledik, Tanrı'm Nil İpek'in sesinin bu kadar harika olduğunu önceden nasıl fark edememişim bilmiyorum! Gerçi yalnız bir kere geri vokalde duymuştum sesini, Taşoda'da ise şayet şarkı söylediyse yorgunluktan ve biraz da üşümekten gerekli dikkati gösterememişim demek. Kendimi sesini nasıl kullanabildiğine hayret ederken buldum sürekli, söylerken yüzünde beliren ifadelerde ise şarkılara nasıl kapıldığını gördüm ve içinden hepimize bölüştürebildiği bir coşku taştı. Her türlü enstrüman eksikliğini giderebiliyor olması da cabası. İki kadife ses, bir gitar, Emir Yargın'ın minik "kutu"su, Umut'un kontrbası ve dinleyicilerin güzel gülümsemeleri bana harika duygular yaşattı, bazı şarkıları son dinleyişimde içinde bulunduğum ruh halini ve bu hüzünlü şarkıları ne zaman dinlesem içimin ezildiğini anımsarken bugün ilk defa böyle hissetmediğimi ve içimin günüme ve geleceğime dair umutlarla yeşerdiğini hissettim. Ben, huzurluyum artık.



Nicedir etrafım yaşıtlarımla dolu, öğrenci evinin rahatlığında arkadaşça bir gece geçirmemiş olduğumu fark ettim. Buna üzüldüm denemez, çünkü sonu acı deneyimlerin ardından eski güzel zamanları unutmuş, hatta tamamen silmiş olmam bunları vaktiyle sık sık yaşamış olduğum gerçeğini değiştirmez; zihnimde biraz geri dönüşüm yaparak hatırlayabiliyorum. Şöyle kız kıza ya da kızlı erkekli çıkıp eğlenmeyeli, çakırkeyif vaziyette Taksim'i boydan boya arşınlayıp eve dönmeyeli asırlar geçmiş gibi; ama kendimden beklenmeyecek şekilde her şeye doymuş ve aynı zamanda yine de açık olduğumu görmek gibisi yok. Yaşantımı ve kendimi öyle benimsedim ki hoşuma giden şeylere kör bir hevesle, koşarak ulaşmaya çalışmıyorum. Evet, diyorum, uzun zaman oldu, ama tekrarlanmaması için bir sebep yok ya da tekrarlanması için seferberlik ilan etmemin ve pencerelere çıkıp afişler asmamın lüzumu yok. İnsanın ayağını yere sağlam basmasıyla ilgili biraz da bunlar, gerçek kimselerle tanışmak ve yakınlaşmak için kendini sevmek ve kendine güvenmek gerekiyor. Kendine yetebilmek gerekiyor ki başkalarıyla alışverişe girebilesin, yoksa ya çok vermeye çalışıyorsun ya almaya; ama kendini olduğun gibi ortaya koymaya hep çekindiğinden bir şeyler ezik, yapay kalıyor. Bugün sigara içerken yere fark edilmeyecek kadar küçük bir kül düşürdüm ve hemen parmağımla o külü aldım. Külü alırken kendime bunu neden yaptığımı sordum; ev sahiplerimizin beni kötü görmemeleri ve evlerini fütursuzca kirlettiğimi düşünmemeleri için, farkında olmadığım halde alışkanlıktan ileri gelen bir kabullenilme özlemiydi sanki bu davranışım, bunu hissettiğim anda o görünmez kül zerresini orada bırakmamın beni kimsenin gözünde küçültmeyeceğini ve o evdeki herkes kadar benim de bir birey olduğumu anlayıverdim. O kadar kısa bir zamanda oldu ki bu, külün en dıştaki birkaç molekülü parmağıma değdiğinde boynum hafif bükükken ortalarına vardığımda sadece düşünceliliğimden, iyi niyetimden ve ayrıntılara önem veren yapımdan, yani bana ait değerlerden ötürü minik bir parçacığı keyifle süpüren biriydim.

Konser bittikten sonra birkaç parça daha çalınıp söylendi, İdil gözümü alamadığım saçlarına kırmızı bir gül takıp Emir Yargın'ın kutu-davuluna oturdu da gözlerimiz iyice bir şenlendi. Meltem ve Ayşe Deniz'le bir köşede sohbet ettik en başta olduğu gibi. Gecenin sonunda beni İdil'in samimi kucaklaması, Cansu'nun ve -isim kaydetmekte bazen hiç hünerli olamayışım sağ olsun- adını anımsayamadığım diğer arkadaşının temiz gülümsemeleri, Ayşe Deniz'in memnun oluşu uğurladı. İçimde yeni duygular, yeni insanlar açıldı.

11 Mayıs 2010 Salı

Klavye rüyamda tıkırdıyor



Sürekli yazmak, yazmak ve daha çok yazmak istiyorum! Yazacak o kadar çok şey var ki! Bir kere aşk hakkında yazmak istiyorum, pek görmüş geçirmişliğimi anlatmak istiyorum, şu anda hayatımdan çook uzaklarda ama vaktiyle uzun seneler yaşantımın, benliğimin tam ortasında hatta tamamında can bulan bütün duyguları irdelemek ve neymiş, ne değilmiş yazarken kendim de görmek istiyorum; böylece yıllar içerisinde ne kadar ve ne şekilde "büyüdüğümü", "değiştiğimi" detaylarıyla anlayabilmek istiyorum. Sonra bedenimi yazmak istiyorum, abur cubur sevmeyen fıstık gibi bir çocukken orta sonda birkaç kilo alıp kompleksler edinişimi ve yıllarca ama mutlu bir şekilde kendimle savaştıktan sonra nasıl incecik olduğumu ve bunun bana neler kattığını, neler götürdüğünü uzun uzun anlatmak istiyorum ki şimdi sahip olduğum görüntünün tadını çıkarmaya tamamen hazır olduğumu ve artık korkmadığımı kendime belgelemiş olayım ve yaptıklarımı yazarken bir yandan neler başardığımı göreyim, bir yandan eğleneyim ve eğlendirebileyim. Başkaa, gelecek planlarımı aktarmak hatta maddelemek istiyorum, canım hangi yıla kadar uzanmak isterse oralara kadar gidip seçeneklerimi soyağacı çıkartır gibi, delicesine belirlemek istiyorum ve kafamda hesaba katılmamış ama katılması gerektiğini düşündüğüm büyüklükte olup da değinilmemiş hiçbir olasılık kalmasın.

Bunun yanı sıra İstanbul Tiyatro Festivali'ne iki bilet aldım, birisi İtalya'dan "Tatil Üçlemesi", diğeri ise Genco Erkal'ın "Kerem Gibi"si. Bir de İngiltere'den "Sutra" vardı izlemek istediğim ki ona biletler bitmiş, ama kim bilir, o gün işim olmazsa fare gibi içeri sızabilirim! Cumartesi ders çıkışı Ayşegül ve Başak'la fal baktırdıktan sonra sergileri gezmek istiyorum, iki hafta önce pazar ekinde okurken kesin gitmeliyim diye zıp zıp zıpladığım "Botero"nun muhteşem fotoğraflarını görünce iyice yerimde duramaz oldum (buradan fotoğrafçının yeteneklerini övmeyi de borç bilirim). Yarın akşam ödevlerden ve yorgunluktan sıra gelirse çok güzel olacağa benzer bir şeylere katılmaya çalışacağım. Bir de hafta sonu mayısın ortasına gelmiş olduğumuz gerçeğini göz ardı edip kovalayabileceğim herhangi bir şey olup olmadığına bakmak üzere dergilere gömüleceğim. Ayrıca temmuz başında beni bekleyen bir düğün ve mezuniyet töreni bulunduğu göz önüne alındığında yorucu bir elbise-ayakkabı-çanta-takı arayışına girmeyi de ertelememem gerekiyor.

Açık olduğu üzere kafamdaki temaları yazmak için uygun zamanı beklemek durumundayım, zira çiklet hakkında yazacak olsam bile en az beş yüz kelime döktürdüğüm malum. Birkaç gündür dersler, yürüyüşler, sınavlar derken hep geç yatıp erken kalktım, geceleri yazmaktan yatıp uyuyamadım ve bugün gözlerim tam mesai yandı. Teoride önümüzdeki günleri sorumluluk sahibi bir öğrencinin yapması gerektiği gibi düzenli ve çalışarak geçirmeliyim, ama ben duramaz ve yumurtanın kapıya dayandığı pazar günü hariç yine yazarım. Yazmayayım da içimde mi kalsın yani, hiç!

Toka



El sıkışmak çok mühim ve öyle herkesin beceremediği bir iştir. Kişilerin bu konuda doğuştan herhangi bir yeteneksizliği bulunmadığı halde yanlış öğrenilmiş davranışlar ve kibarlık hususunda gereksiz hassasiyetlerden kaynaklanan bir el sıkamama durumu, sosyal hayatı derinden etkileyen bir sorun halini almıştır.

Geçmişte yalnızca kadınların yaşadığı bir problem olan düzgün tokalaşamama, zaman içerisinde evrimleşerek erkeklere de bulaştı. El sıkışmayla ilgili esaslar, tanışma adabının samimiyetine uygunsuz bir şekilde hiçe sayılıyor. Şöyle ki, yeni biriyle tanışıyorsunuz, karşınızda duruyor ve yüzü size dönük; gülümsüyor, gözlerinizin içine bakmaya gayret ediyor. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi. Derken tokalaşma evresi başlıyor:

Birincisi, daha elini uzatırken bir uzatsam mı uzatmasam mı ikilemine düştüğü otuz metreden saptanabilecek kimseler. Bunlar kollarını güvensizlik içinde dirsekten büker ve üst kolu mümkün olduğunca bedenlerinden uzaklaştırmamaya özen gösterirler. İnsanın aklına yüzlerinde saptanamayan fakat hayalde rahatça canlandırılabilen kayık bir gülümsemeyi ve devrilen gözleri düşürürler. Böylesi bir girizgahın ardından tanışmanın neden gerçekleştiği sorgulanabilir duruma gelmiş olur, zira karşısındakiyle tanışmaya bunca isteksiz gibi görünen bir kimsenin dirsekten aşağısını oynatmaya neden tenezzül ettiği sorusu kafa karıştırır.

İkinci evre daha can alıcı olan ve eylemin asıl kısmının gerçekleştiği tokalaşma anıdır. Burada yapılması gereken hareket, canlı ve yerinde bir kuvvetle karşıdakinin elini sıkmak, hafifçe sallamak ve nazikçe bırakmaktır. Bu esnada içten gülümsemeyi ve göz temasını kaybetmemek, belli belirsiz ve hızlıca biraz eğilmek de yerinde olacaktır. Fakat bunun yerine neler yapılmıyor ki! Bir kere, elini hemen çekmek isteyenler var. Bunlar karşısındakini ellerinin en fazla yarısını teslim almaya layık görürler, hatta bazen yalnız parmak uçlarını. Bu türden gizlenmiş bir hakarete maruz kalan eylemin ikinci kişisi, kendini böcek gibi hissetmişse yeridir. Sanki kendisi çok pis, tanışılması pek gereksiz bir kişidir ki elin tamamını hissetmeye vakıf olamaz. Bir de elini karşısındakine kırılacak eşya gibi sunanlar vardır; aman elimi tutma der gibi elini avucunuza bıraktıklarında ne yapacağınızı bilemez, soğuk terler dökmeye başlarsınız. Sıksanız olmaz, belli ki elinin sıkılmasını istememektedir. O halde elini neden uzatmıştır? Şayet elini yumurta tutar gibi değil de gerektiği şekilde sıkarsanız, aniden bir yanlış yaptığınız hissine kapılırsınız; ay tüh keşke pek sıkmasa mıydım pişmanlığına düşersiniz ve bu esnada karşınızdakinin yüzünü sizin son derece başarısız ve kaba olduğunuza işaret eden bir ifadeyle bağdaştırıverirsiniz. Sıkmasanız bu sefer el sıkamayanlardan olursunuz ki öyle samimiyetsiz bir pozisyona düşmekten de utanç duyarsınız.

Yukarda bahsi geçen tüm tokalaşamama deneyimlerinin ardından kendinizi süklüm püklüm bir durumda, sudan çıkmış balık kıvamında ve tanışma anının kutsallığına yakışmayan gereksiz ikilemlere sürüklenmiş bulursunuz. Halbuki tanışırken karşısındakine hak ettiği saygıyı göstermek ve bunu eller aracılığıyla sonuna kadar hissettirmek son derece önemlidir, aksi halde tanışma eylemi hiç başlatılmamalı, yürüyüp gidilmelidir. Böylesi çok daha erdemli ve tutarlı bir davranış olacaktır. Tokalaşma esnasında elinin tuzla buz olacağı, pisleneceği, kopacağı endişesini taşıyanlar, bu hislerini karşısındakinin omzuna suçluluk duygusu ve aşağılık kompleksi formunda yükleyeceklerine dürüst davranıp ellerini hiç uzatmamalıdırlar.

Son bir grup vardır ki bunlar eli ortalamanın üzerinde bir kuvvetle sıkar, zaman zaman eylemi bir güç gösterisine çevirirler; fakat bunların tokalaşması insanda hafif bir fiziksel acıdan başka kötü bir etki bırakmadığı gibi tanışmanın ardından küçük espriler yapılmasına ve böylece etraftakilerin daha hızlı kaynaşmasına bile önayak olabilir. Yine de en doğrusu doğal davranmak, belirli ölçüleri de göz ardı etmemeye çalışmaktır.

Kibarlık, temas halindeki bölgenin metrekaresiyle ters orantılı değildir. El sıkışırken bu altın kuralı lütfen unutmayınız ve tokalaşma hususunda gerekli özeni göstermeye, aynı zamanda toplumu da bu konuda eğitmeye gayret ediniz. Doğru tokalaşma becerilerine sahip olabilme arzusunu taşıyorsanız, samimiyet ve saygı çerçevesinde hareket etmeniz yeterli olacaktır; gerisi içinizden gelir ve böylece sandığınız kadar zor olmadığını rahatlıkla görebilirsiniz.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Nereye?


Bu dönem kapıcısız ve zaman sıkıntısı çeken hayatıma gazete okumayı azimle entegre etmeye çalıştım ve üç güncük gazete okumamanın bedelini bugün nasıl da ağır ödedim! Murphy Kanunları yine devrede. Cuma günü dergi okuyasım tuttu, sonra hediye peşinde koşturdum. Nasılsa memlekette olup bitenler bir türlü değişmediğinden bir günlük uzaklaşmanın büyük bir kayıp olmayacağını düşündüm, zaten hafta sonu da herhalde yer yerinden oynamazdı. Cumartesi malum ordan oraya koşturdum, pazar kahvaltımı yaparken yalnız pazar ekini okudum, zira Kamer Genç'le yapılan bir röportaj vardı ve ben bu adamı anlamak, tanımak istiyordum. Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde Kamer Genç'in deyim yerindeyse biraz kıvrak bir adam olduğu görüşüne sahiptim, oysa bu görüşümün nasıl oluştuğu hakkında pek bir fikrim de yoktu ve birkaç gün önce yazdıklarına çoğunlukla katıldığım ve beğenerek okuduğum bir köşe yazarının kendisini öve öve göklere çıkarmasının ardından Kamer Genç'le ilgili hislerimin peşine düşmeye karar vermiştim. Baktım fırsat ayağıma gelmiş, zamanım da çok dar, açtım pazar ekini ve gazetenin kendisine hiç dokunmadım. Belki Güney'de okurum diye yanımda götürdüm, ama pazar ekinin evde bakamadığım kısımlarına göz atabildim sadece. Kimse de bana bir şey söylemedi.

Dün internette "Baykal'ın eşi konuştu!" diye bir başlık vardı. Allah Allah dedim, Baykal'ın eşi durduk yere ne diye konuştu? Tam laba gitmiş teçhizatı kurmuşken annem telefon açtı ve Baykal'ın istifa haberini verdi. Hiçbir şeyden haberim olmadığı için hiçbir anlam da çıkaramadım bu durumdan ve sonra ne hikmetse gazete okumadığım günden beri ülkenin kaset skandalıyla çalkalanmakta olduğunu öğrendim.

Önce üzüldüm. Ne var, ne diye istifa etmiş, dedim. Keşke etmeseymiş, bak Clinton'a hey maşallah o kadar olay çıktı başına da koltuğunu bırakmadı dedim. Sonra Baykal'ın zaten tahtından inmesi gerektiğini düşünen ve son bir yıla değin benim de zaman zaman aralarında bulunduğum kesimin boyutlarının bu durumdan sonra Baykal'ı iyice madara edeceğini ve zamanı gelip gideceği gün şimdiki onurunu arayacak durumda olacağı fikrine kapıldım.

Ne acıdır ki bir siyasetçinin parti başkanlığı böyle yakışıksız bir şekilde son buldu. Baykal'ın eylemsizliği, icraatsızlığı, halka inme sorunları kimi zaman öylesine gözüme batıyordu ki muhalefette kalmakla bir amacı olduğu hissine kapıldığım ve ikili oynayıp oynamadığını sorguladığım zamanlar oluyordu. Ne var ki memlekete gerekiyor olduğu bir şekilde saptansa bile solda devrim niteliğinde bir yeni oluşuma zamanın yetmeyeceğini ve onun yerine elimizdekine tutunmamız gerektiğini düşündüğümden Baykal'ın kişisel yetersizliklerine ve hırslarına boyun eğmek durumunda kaldım. Baykal şöyle, Baykal böyle diye fazla dırdır etmedim. Evet, kesinlikle bir şeyler olması gerektiği gibi değildi, ama adamı yerden yere vurmak da çözüm değildi kanımca ve yalnızca daha çok dağılma getiriyordu. Bu dağılmanın baş sebebi Baykal'ın kimselerle uzlaşamaması ve aslında muhalefette kimsenin kimseyle uzlaşamayıp meydanı iktidara bir güzel bırakması olsa bile, yanlarına gidip onları şöyle bir silkeleyerek böyle giderse ellerine hiçbir şeyin geçmeyeceğini anlatamadığımdan, birliği sağlayamayan yine kendisi olsa bile, birlikten ayrılmamaya gayret ettim.

Son bir yılda olaylar hiç beklemediğim oranda öyle bir kötüleşti ki idealleri tamamen bir kenara bıraktım, siyasetçilerin kişisel hırslarını da, solda bir açığın olup olmadığını da, Baykal'ın dürüstlüğünü sorgulamayı da, kısaca olsa ne güzel olur her şeyi ikinci plana attım; çünkü artık geliştirilmesi gereken şeylerden ziyade acilen kurtarılması gereken şeyler vardı. Bunlar her zaman acil olmakla birlikte şimdi çok, çok acildi. Bir şey değişecek miydi bilmiyorum; alttan alttan değiştirilen anayasalar, yeni kanunlar, eğitimdeki bunca değişiklik, basılan kitaplardaki korkunç yenilikler, balyozlar, içerdekiler, özgürlüğü sebepsizce ellerinden alınmışlar, trajikomedilere başrol oyuncusu atanmışlar... Bunlar düzelecek miydi, hiç olmazsa birileri bunları durdurmak için gerçekten bir şeyler yapmaya yeltenebilecek miydi; sanki az kalmıştı ve ben ısrarla bekliyordum. Aklıma bazen soru işaretleri düşüyordu, bazen çok kızıyordum muhalefete, ama yine de biraz daha bekleyeyim diyordum ve bugün bekleyişim beklenmedik bir kesintiye uğradı, öyle ki neyi bekleyeceğimi iyice şaşırdım.

Afalladım. Şu dakika kaçırdığım üç günde neler döndüğünü hala tam olarak bilmemekle beraber yarın iyice öğrenmeden önce paylaşmak istediğim şey, şaşkınlığım. Memlekette neler oluyor Allah aşkına?!


9 Mayıs 2010 Pazar

Cumartesi-Pazar-lık


Son dakika insanıysan hep son dakika insanısın. Ödevlerde, projelerde nasıl iki hafta öncesinden hiç ilham gelmiyorsa hayatta da çoğu zaman böyle oluyor. Anneler günü hediyesi için gereksinim duyduğum şevk ve esinlenme anca cuma öğleden sonra yürüyüş esnasında kapımı çaldığı için kargoyla postalama işi son güne kaldı, ama ben firmaların bu güne ayrıcalıklı yaklaşacakları yanılgısıyla cumartesi sabahı erkenden fırlayıp Yurtiçi Kargo'ya gittim. Pazar günü çalışmıyoruz dediler, başlarız anneler gününüze diyecek gibi de oldular. Bugün hafta sonu, gün içinde hızlı gönderim falan da yapmıyoruz dediler. Hıh, keyfiniz bilir, deyip hemen Aras Kargo'ya gittim. Onlar da pazar günü çalışmıyorlarmış, anneler günü vız gelir tırıs gidermiş, yılbaşında bile çalışmazlarmış. Peki dedim çok para versem size, bugün yollasanız. Olur dediler, bunun üzerine üstüne not yazılmış makaron kutusunu, anneme yazdığım kartı ve bluz paketini koliye koyduk, bantladık, adresleri yazdık ve her şey hazırlandıktan sonra adam bana dehşet bir fiyat söyledi. Paketim uçakla gideceği içinmiş; o an gözümün önüne kemeri bağlanmış, koltuğu dik, masası kapalı konuma getirilmiş paketim geldi. Hışımla hediyelerimi alıp çıktım, Varan Kargo'yu aradım. Telefondaki kızların verdiği düşmeyen birkaç numaradan sonra anca ulaşabildiğim adam bana "Yogh, çalışmıyoruz. Yogh yogh, bugün de olmaz." dedi ve bunun üzerine tek çaremin paketimi first class uçurmak olduğunu anladım. Sırf anneme aldığım hediye gidecek olsa ne yapalım der pazartesi yollardım; ama sekiz kuşak annelerle dolu o kahvaltı sofrasında yensin diye inanılmaz hevesle aldığım makaronların çöpe ya da başka bir yere (benim midem olmayacağı kesin) gitmesine göz yummaktansa anneler günü için bir servet harcamayı göze aldım. Allem ettim kallem ettim kutuyu da küçülttürdüm de fiyat biraz indi, ne saçma zaten son derece hafif bir paket olmasına rağmen büyük kutuya konulduğu için ebatlara göre fiyat şişirmeye kalkıyorlar. Böylece dersimi almış oldum, artık bu tip işlerin son güne bırakılmayacağını bildiğim için ilham da otomatik olarak iki gün önceden gelecek, ayrıca gerektiği gibi hesap edemediğim için aslında benim hatam olan bu ve benzeri durumlardan ödeme yoluyla son kurtuluşum bu.


Bir saatlik uğraşlarım sonucu Etiler'den çıkışım saat onu buldu, şansa bak ki yollar boştu ve İsPark'ta da hala yer vardı, böylece yirmi dakikalık gecikmeyle İtalyanca öğrenimime kaldığım yerden devam ettim. Sınıfta Ayşegül diye deli dolu bir kız var; konuşkan, hareketli, herkesle bir şekilde iletişim kurmayı becerebilen anaç tiplerden. Çok farklı dünyalarımız var gibi, ama diyorum ya öyle varlığını hissettiren biri ki ortak nokta arayışına sıra gelmeden konuşmaya başlayabildik. Sigara içtiği için her ders arasında aşağı iniyor, ben her arada olmasa da bir-iki kere aşağı iniyorum ve bu şekilde gelişen birkaç cümlemiz olmuştu. Max zaten baş tiryaki, İtalyanca'da "Türk gibi sigara içmek" derlermiş ve Max için "Üç Türk gibi sigara içmek" diye yeni bir terim oluşturulmuş. Ayşegül'le çok sıkı fıkı bir de Başak var ki kendisinin evli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, oysa Ayşegül'le yaşıtız.

İkinci derste Max kitapta işlediklerimizden yola çıkarak ikili gruplar halinde sınıftaki birini seçmemizi ve onun karakter özelliklerini anlatmamızı, dış görünüşüyle çok çok az bilgi vermemizi istedi ve okundukça kim olduğunu tahmin etmeye çalışacaktık. Ayşegül'le Başak'ın yazdıkları şöyleydi: "Zayıf, kumral ve güzel. Biraz kapalı biri, aslında yakınlaştığı insanlarla çok sohbet ediyor; ama tanımadığı insanlara mesafeli davranıyor. Eğer ona karşı ilk adımı siz atarsanız, o zaman gerisi geliyor ve görüyorsunuz ki çok samimi, içten." Kumralı zayıfı falan geçtim ve beni anlattıklarını hemen anladım. Böyle bir jest beni gerçekten sevindirdi, biraz kızarmış olabilirim, ama gülerek teşekkür ettim yazdıkları için, sonra ara verdik ve aşağı indiğimizde bir zamandır düşünmekte olduğum bir konuya parmak bastıklarından fırsattan istifade gerçekten dışarıdan mesafeli görünüp görünmediğimi sordum. Max'in de katıldığı yorumlara göre soğuk görünmüyormuşum, kötü anlamda mesafeli de görünmüyormuşum; ama öyle her önüne gelenle sohbet eden bir havam yokmuş, biraz utangaç ve kapalı duruyormuşum. Yahu herhalde bu hakikaten böyle. Ben de kendimi dünyanın en ortada, en konuşkan, en girişken ve en adım atan insanı zannediyorum, ama galiba bunu pek gösteremiyorum. Bir oldu, iki oldu, derken şimdi sınıfta iki derste yazılıp çizilebilecek kadar gözlenebilir bir şeyse ben gerçekten mesafeli ve yer yer utangaç görünüyorum! Kimilerine göre bu güzel bir özellikmiş, fakat bilemiyorum ki. Bazen istemediğim halde dozu kaçıyor ve insanlar da bu nedenle benim yakınımdan biraz kaçıyor olabilirler yani. Zaten nasıl isteyeceğim, böyle göründüğümün farkında değildim ki, daha doğrusu ihtimal veremiyordum. Kendime böyle olup olmadığını soruyordum ve olamaz, diyordum, ama oluyor sanırım.

Biraz iyi, biraz kötü bir şey. Aslında galiba iyi. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmem ama ben olmaktan memnunum. Eksiklerimi görebiliyorum ne de olsa, canımı da hiç acıtmıyor bunlar. Tam konduramasam da biraz kapalı durduğumun ayırdına varmaya başladığımdan beri yerinde ve zamanında olmak kaydıyla dilediğim samimiyeti görebilmek için daha girişken olmaya çalışıyordum. Olmadığımı düşündüğüm halde biraz utangaç göründüğümü kabullenmek zorunda kaldıktan sonra da bunu kırmak için kendime daha çok güvenmeye ve daha rahat olmaya başladım. Yıllar yılı başka insanlar vasıtasıyla edindiğim bir çevrem olduğundan birilerine yanaşmayı hiç denememiştim zira, benim yerime bunu diğerleri gayet güzel yaptıkları için bana sadece eğlenmek kalıyordu; oysa sıfırdan bir arkadaşlık ya da ilişki nasıl başlatılır pek bilmiyordum ve hayatımdaki en büyük eksikliklerden biri oldu bu. Hep birilerine sırtımı dayayageldiğim için şimdi şimdi tamamen kendi becerilerimle tanışıyorum etrafımdakilerle ve bu yolda kazançlarım kadar kayıplarım da olacağının bilincindeyim.

Derslerden sonra Ayşegül, Başak, Max ve ben yemeğe gittik. Onlar pide yediler, ben bir salata yedim çünkü pidenin ne kadar yağlı olacağını ve ağzımın tadına hiç uymayacağını biliyordum, ama bu onlara eşlik etmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Birbirimize göre insanlar olmayabiliriz, ama bence olmamız da çok gerekmez. Yeri geldiğinde fazla ince eleyip sık dokumamak lazım. Neticede beraber İtalyanca öğreniyoruz, böyle bir ortak noktamız var ve buradan başlayıp başka noktalara atlayıp atlayamayacağımızı görürüz. Olursa onları birleştiririz, olmazsa da elimizdeki noktanın kıymetini bilmeye bakarız, o kadar. Yemekte bir sürü şey konuştuk; konu gözlük almak için Sirkeci'ye gideceğimden açıldı, Max'in eski nişanlısının babasının oralardaki işinden devam ettik, nişanlı sevgili derken Ayşegül'le benim son ilişkilerimizin benzer şekillerde bittiği ortaya çıktı.

Bunları böyle uzun uzun anlatıyorum, çünkü kendi kendime hiç tanımadığım insanlarla konuşmak, yemeklere gitmek, gülmek, mesela sınıftan Cem'e haftaya Lost'u DVD'ye çekip götürecek olmak, hepsi benim için yeni adımlar atmak demek. Bir tek yazın Amerika'da öyle rahattım ki sanki bütün arkadaşlarımla yıllardır tanışıyormuşuz gibiydi ve oradayken yazdığım yazılarda belirttiğim gibi çoğu organizasyonda benim parmağımın bulunması hepten şaşırtıcıydı. Neden bilmem, kendi dünyamda işler oradaki gibi yürümüyor sanki, ama hafif hafif ve yeni yeni farkı kapatmaya girişiyorum.

Yemekten sonra inİstanbul alıp rotamı kendi kafeme çevirdim ve salatanın paklayamadığı midemi tıka basa doldurduktan sonra her ne kadar korkunç, tehlikeli, pis gibi caydırıcı sıfatlarla tanımlanmış olsa da azimle Sirkeci yollarına düştüm. Tramvaya binmek için yaklaşık on dakika nostaljik tramvay durağında beklemek gibi rezil bir harekette bulundum, artık aklım neredeydi bilmiyorum ama Tünel'i daha önce bir kez kullanmış olduğum için koca durağı nasıl olduysa gözden kaçırmıştım. Kendimi çok kınadım. Sen onca sene İstanbul'da yaşa, Eminönü'ne bir ya da iki kez git, o ara hasbelkader bir tünel deneyimi yaşa, Asmalımescit'ten öteye geçme, yok böyle bir mantık! Şehir azıcık daha sabret bak diploma sahibi bir genç olarak baştan başa tavaf edeceğim seni. İstanbul dünden razıymış buna, tramvaya binince onu da gördüm zaten bütün duraklar inci gibi sıralanmış hepsine tek tek gidelim, gezelim diye. Bu zamana kadar aklım neredeymiş? Ben söyleyeyim, aklım beş karış havada, sırtım başkalarına dayalı, onlar nereye ben oraya yaşayıp gidiyormuşum. Kafayı bir kaldırdım ki tramvay duraklarının olduğu koca bir dünyam oldu, ne de güzel oldu.

Hava kapalı olduğu için Taksim'in kalabalığı iyice üstüme üstüme gelmişken onca yerilen Sirkeci'ye ekstra bir şevkle gittim, neden bilmem ama sanki Taksim'den daha güzel olacaktı benim için. Doğu Bank denince aklıma hep tentelerin altında "Gel vatandaş, bilgisayara gel, elektroniğe geel!" diye bağıran satıcıların olduğu bir pazar geliyordu, buna nazaran gayet derli toplu bir iş hanıyla karşılaşınca orta çağdan günümüze ışınlanmış biri gibi hissettim kendimi. İlk birkaç gözlükçü deneyimim başka bir iş hanında ve hayal kırıklığıyla sonuçlanınca cayacak gibi oldum, sonra Doğu Bank'ta dünyanın gözlükçüsüne kavuşmamla bakış açım tamamen değişti, hatta öyle değişti ki yaklaşık on beş gözlük denedikten sonra karar verme mekanizmam köreldi. İki ayrı gözlükçüde esnafın ve müşterinin benim yerime yorumlamasına bıraktığım ve herkesin çok yakıştığında hemfikir olduğu bir siyah kemik gözlükte karar kıldım, sıfır pazarlama yeteneğimi bir anda oluşturup geliştirdim ve daha ucuza satacak olan mağazadan satın aldım ki ödediğim fiyat Etiler'deki gözlükçüde aynı marka gözlüğe biçilen fiyatın dörtte biriydi. Garip bir dürtüyle elimde yeni gözlüğüm, girmemiş olduğum başka bir gözlükçüye de giriverdim ve beyaz kemik gözlükleri olup olmadığını sordum ümitsizce, zira hiçbir mağazada yoktu, oysa şansa bak ki burada tam üç ayrı model vardı ve bir tanesi yüzüme gözüme hayalimdeki gibi oturdu. Aynı fiyata onu da aldığım gibi karttan tahsilat yapılacağı sırada pazarlık yeteneğimi doruk noktasına ulaştırarak "On lira daha indirin de yol param olsun!" deyiverdim, onlar da gönlümü yaptılar. Gözlük maceram böylece araştırma ve pazarlık etme becerilerimin gelişiminden ötürü kendimle gurur duyarak, vay be diyerek, kazıklanmamanın dayanılmaz hafifliği ve ağrıyan ayaklarımın azminin zaferiyle sonuçlandı; bu şekilde yarı fiyatına hem de bir değil iki gözlüğüm olmuş oldu ve beyaz gözlük sevdam da çok şükür içimde kalmadı.


Eve döndüğümde tabii ki yine kimsecikler yoktu, ben de çok yorulmuştum ve sonunda yüzyıllardır izlenmeyi bekleyen, artık yerine getirilmemiş bir sorumluluk ayarında canımı acıtmaya başlamış olan "Guguk Kuşu"nu seyrettim. Ben bunun eğlenceli, tabi biraz da duygusal bir film olacağını sanıyordum, halbuki damağımda "Ölü Ozanlar Derneği"nin bıraktığı tadın hemen hemen aynısını bıraktı, garip bir şekilde şu an her iki filmi düşündüğümde de aynı tarifsiz ve biraz da gergin hislere kapılıyorum ve birbirlerine gerçekten çok benzediklerini düşünüyorum. İkisinin de verdiği mesajlar pek çok değişik boyutta ele alınıp tartışılabilir, öte yandan Danny DeVito'nun ve Christopher Lloyd'un oyunculuklarına bir kez daha hayran kaldım, zaten Christopher Lloyd'un yüzünü görür görmez Addams Ailesi'ni haftada on kez izlediğim çocukluk günlerime dönüp mest oluyorum.

Bu sabah Ales'e girdim ve gördüm ki test tekniğimiz epey körelmiş. ÖSS'ye hazırlanırken nasıl takır takır çözüyormuşuz hepsini, oysa şimdi matematiğin tamamını bitirdiğimde Türkçe'ye ayıracak yalnız bir saatim kalmıştı ve çoğu paragrafı okurken ölesiye sıkıldım! Lost'la ilgili bir soru vardı ki onu zevkle yaptım, ama hele ki tarihsel içerikli sorularda cümleleri bir daha, bir daha okumam gerekti. Matematikte de birkaç boşum olduğunu belirteyim, Türkçe'nin yetişmeyen son dört sorusundan anlaşılacağı üzere üzere matematiğe tekrar dönmeye (üç soru haricinde) zamanım kalmadı! Her şey bir yana, bir anda beş sene öncesine gitmiş gibi hissettim kendimi, yine benzer sorular ve karalanması gereken yuvarlaklar, yüzdeler, bölüler, büyüktür küçüktürler... Beklenmedik ölçüde nostaljik bir sınav oldu. Benim anlayamadığım, ÖSS ayarında bir sınavı üniversite mezunu olacak tıynette insanları ölçmekte neden kullandıkları. O soruların hepsini lise son öğrencisiyken daha rahat çözerdim zaten. Üniversite öğrenimimle bağdaşan neyimi test ettiler bilmiyorum.

ÖSS'den farklı olarak bu sınavda tuvalete çıkmamıza izin verdiler, çok yerinde olmuş.

Yıldız'dan sahile inip eve yürüdüm, yemeğimi yedim, havanın biraz serin olduğunun farkında olsam da sağda solda gördüğüm şortlu kızlara acayip özendiğimden artık dayanamadım, Emir'den sıcaklığın son durumu üzerine bilgi ve şort giyme konusunda onay aldıktan sonra yanımda bir torba içinde pantolon, kemer ve kazak eşliğinde Güney'e gittim. İlk işim Emir Bey'e yılbaşı hediyesini vermek ve 2010 -'un kalan yarısının- ona dilediği tüm güzellikleri getirmesini (ve onları gelirken görebilmeyi) dilemek oldu. Ardından Unicef'in okul öncesi eğitime destek veren uygulamaları hakkında bilgilendirildikten sonra aylık düzenli bağışta bulunacağımı belgeleyen formu imzaladım. Sade sahne alana kadar Uğur, Emir ve Meltem'le çok güzel zaman geçirdik, fakat eski Taşoda coşkusunu bulamadım kendimde. Önceden olsa mutlaka elimde içecek bir şeyler olurdu örneğin, e içtikçe de daha bir eğlenmeye geçerdim herhalde; oysa bugün öyle gereksiz geldi ki böyle bir şey yapmak, yani ne yeri ne zamanı gibi geldi. Şimdi mesela bir yerlere gitsek, bir masanın etrafında toplansak ve bir şeyler içecek olsak, o zaman ben de belki bir-iki kadeh içerim; ama Güney'de karanlık çöktükten ve kimse birbirini pek görememeye başladıktan sonra, kalabalıkta, soğukta ve gürültüde ne diye içki içeyim ki? Sınıf arkadaşlarımdan biriyle konuştum da o da aynı şeyi söylüyor, üstelik o sağlam içici bir adamdı ve şimdi eskiden böyle keyif alarak katıldığı aktivitelerin aynı tadı vermediğini, onun yerine yeni kafeler ve sokaklar keşfetmekle ilgilendiğini belirtti. Enteresan şekilde ben de tıpkı onun gibi yeni kafeler, sergiler, yemekler, dergiler, tiyatrolar, konserler buldukça coşuyorum ve eski zevklerimizin yerini yenileri alıyor demek. Önemli olan kendini tanıyıp sana neyin hitap ettiğini bilmek zaten. O zaman öyle güzeldi, şimdi böyle güzel. Sade konseri de çok, çok güzeldi ve ilk söyledikleri şarkı bir Max FM şarkısı olduğundan hepten mutlu oldum. Bir parçada geri vokalden Emir Bey'in sesi iyice yükseldiğinde kendimi kontrol edemeyip bağırmaya, alkışlamaya başladım. Emir Bey'in sesi üzerimde böyle enteresan etkiler bırakabiliyor. Kendisinin bateri çalmak gibi yetenekleri olduğunu keşfettiğimiz dakikalarda ilgimin öbür yarısı da Emir Yargın'ın içinden çıkan rapçiye yöneldi. Anlaşılacağı üzere dolu dolu bir sahneydi ve uzun zamandır izlediğim en harika performanslarıydı, hem artık kafamın berrak olmasından hem de onların başarısından ötürü iki kat keyif aldım.

Profesyonel hayatım ise harika gidiyormuş doğrusu. Bugün ilk ödevden aldığımız notlar açıklandı. Sema 15 almış ve ben 14 almışım, bu durumda süperim denebilir zira Sema imge işlemeye inanılmaz hakim. Sema'dan yüksek not bir tanecik 16'cık var, onu da herhalde o doktora öğrencisi almıştır. Labda beraber çalıştığımız ve imge işlemeyi yediler yuttular her şeyi ezbere biliyorlar dediğim iki arkadaşım da on dört almışlar. Demeyin keyfime. İnanası gelmiyor insanın, ama bu notla beraber inanasım da biraz gelmeye başladı artık! Bitirme projemin işleri de nispeten kolaylaştı, master dersinin projesi de sanıyorum hakikaten benim geçen yılki ve hatta daha da iyisi bu seneki projemle hemen hemen aynı oldu, böylece ben de bileğinin hakkıyla mezuniyete kararlı adımlar atarken arada sırada arkasına yaslanıp kendine izin verme lüksü bulunan başarılı bir öğrenci statüsüne yükselttim kendimi.

Annemler makaronlara bayılmışlar ve hediyemi çok anlamlı bulmuşlar, ayrıca annem bluzunu da çok sevmiş. Böyle günler hep biraz içimi burar, ben anneme hediye gönderebiliyorum oysa annem ya da kuzenimin oğlu ve sayısız insan bunu yapamıyor; böyle şeyler yaşanmadan zaten bilinmiyor, o nedenle böyle günler üzerine fazla gitmek istemiyorum.

Dört gündür sabahları erken kalkmaktan nasıl yorgunum anlatamam, artık kafama takılan küçük şeyleri bile dert ediyorum, beynime söz geçiremiyorum, yorgunluğun moral bozucu ve mantık söndürücü etkilerine maruz kaldım ve kafamı oynattığım anda başım dönmeye başlıyor. En güzeli ise birkaç güne camlarını yaptıracağım gözlüklerim elime geçtikten sonra belki de gözlerim böyle zamanlarda daha az yanacak - gerçi lenslere o kadar alışkınım ki onları çıkardığımda gözlerim daha bir acıyor sanki!