Yorgunluk başa çok, çok bela şey. Bu sabah gün ağarırken, ışıklar söndürülmeliyken ve güneş kendini tamamen gösterip her şeyin rengini belirginleştirdikten sonra da ayaktaydım. İçtiğim sigaranın haddi hesabı yok. Neden böyle son güne kalıyor, çünkü derste hakikaten öyle pek bir şey anlamıyoruz, en azından ben ve bildiğim birkaç kişi daha - ki sınıf zaten bunlar ve ek üç-beş kişiden oluşuyor. Raporun teslim gününe kadar bir şeyleri anlamaya, aldığımız sonuçları idrak etmeye çalışıyoruz, fakat iş mecburiyete varınca elimizdeki doğru ya da yanlış tüm sonuçlardan koca bir sunu çıkarmak durumunda kalıyoruz ve evirip çevirirken sabahlara kadar uğraşıyoruz. Böyle bir işleme bir hafta öncesinden başlayamayız, çünkü o zaman ezkaza ilerleme kaydedebilir ya da doğru keşiflerde bulunabiliriz, veya kulağımıza birtakım tavsiyeler yahut diğer arkadaşların daha farklı ve enteresan bakış açıları çalınabilir, böylece uğraşıp yazdığımız erken raporu çöpe atar ve yeni bir şey yazmaya başlarız. Son dakika rapor yazmamız bu yüzdendir, aylaklıktan değil. Son ana kadar şansımızı deneyerek risk alırız.
Tabi olması gereken bu değil. Olması gereken dersi derste öğrenebilmek, verilenleri alabilmek, verilen bir şey olduğundan da emin olabilmek. Derste sürekli teori görüyoruz, dünyanın formülünü çıkarıyoruz ama yirmi sayfa formülün yalnız bir satırını kullanıyoruz. Makaleler okuyoruz fakat implementasyona kendimiz dalıyoruz. Hele bu seferki tam kulaktan dolma gibi oldu, biraz temellenecek gibi göründüğü zaman da artık raporun tamamlanması gerektiğinden öğrenme aşkını bir kenara bırakmam gerekti. Gece üçten sonra zaten biraz olsun bunların hiçbirini düşünmeyerek geçirebileceğim zamanlara aşkımdan başka pek bir şey kalmamıştı bende.
Dün geceden çıkardığım ders, dersin projesi ve bitirme projesine ciddi ağırlık vermem gerektiği, zira onların yumurtacıkları şimdiden kapıma dayandı. Ödev için yumurta iki gece önceden geliyorsa bu ikisi için yaklaşık bir ay -hatta üç hafta- önce gelmiş olması çok normal. Tuhaf, hiç tepki veremiyorum şu an; öyle yorgunum ki zamanı bile algılayamıyorum.
Neler yaptım ben bu hafta? O kadar çok şey düşündüm ki şimdi hepsini birden hatırlayamıyor olmak canımı sıkıyor! Bakalım, perşembe sabah ders, spor, güneyde iki lokma, labda çalışmaca, Aşk-ı Memnu. Cuma yürüyüş, banyo, kimyonlu menemen, labda çalışmaca, bitince Marmara Hisar'da cümbür cemaat oturmaca ve ardından Müslüm Gürses konserine gider gibi yapışım. İçten içe gitmek istemediğimi bildiğim halde kendi sesimi bastırmaya ve arkadaşlarımla vakit geçirmeye zorladım kendimi, en azından denedim olmadı diyebilmek için. Ve denedim, olmadı. Garip, geçen yıl bu zamanlar otoparkta Demet Akalın şarkılarını söylerken bağıra çağıra eşlik eden bendim, sonra çimlerde elinde şişesiyle kıkır kıkır gezen de ben, önceki senelerde Yalın konseri yağmurdan iptal edilince ziyan olmasın diye bedava dağıtılan pizzaları tıka basa yiyen ben. Bir anda büyümüş, elimi eteğimi çekmiş olamam değil mi, yakında dantel örmeye başlamayacağım değil mi? Şu da bir gerçek ki oldum olası sevmediğim, dinlemediğim müziklerin çalındığı yerlerde asla eğlenemedim. İşte aşıktık, efkarlıydık, birilerine bir şeylere kapıldık falan derken bir zamanlar Yalın ve Demet Akalın ile de ilgiliymişiz demek. Fakat şimdi tamamen başka bir ruh halindeyim sanki ve bu halim hakikaten Müslüm Baba ile pek bağdaşmıyor. Artı yorgunum. Artı alkol tüketmiyorum. İlla içmem gerekmiyor, hayır; fakat benim için nasıl olduğunu açıklamaya çalışacağım. Biraz içki içtikten sonra rahatlarım; kafam rahatlar, çok çok önemliymiş gibi görünen aklımdaki minik boncuklar hafifleyip zıplamaya başlar, konuşmadan önce beş yerine iki düşünmeye başlarım ve öyle her gün bu duruma gelmediğimden böyle aklıma geleni hemen söyleyivermek de hoşuma gider. Bazen bu hissi özlüyorum, ama mükemmel koşullar oluşmadığı sürece içki içmek istemiyorum; çünkü o özlediğim iki lokma hissin ertesi günümü hatta ertesi güne kalmadan o gecemi bile nasıl berbat edebileceğini biliyorum ve buna katlanmayı reddediyorum. Bunun olması için öyle zil zurna sarhoş olmam falan da gerekmiyor, bazen birkaç yudumun bile içimdeki keyfi alıp götürdüğü ve beni öylece bırakıverdiği olabiliyor. Şu sıra ödenecek bedel değil benim için.

Nasıl diyeyim, şu an bana hiçbir kuvvet şarap içiremez. Bira zaten içiremez, sevmem çünkü; çünkü bira çok kalorili ama boş bir içkidir benim için, içer içer şişersin ve sonra bazen gerçekten öyle de bir çarpar ve mideyi de allak bullak eder ki neye uğradığımı şaşırabilirim. Kilo durumları için en masumu şarap ama onun da ne yapacağı belli olmuyor, buruk olduğundan mıdır nedir yorgunken bir kadehçik şarap içtim mi tamam artık başımın ağrısından duramam ve sözcükler ağzımdan çıkmaz, niye içtim ki bunu diye sinir ola ola bir kenarda büzüşüp kalabilirim. Görüldüğü üzere böyle yan etkilere maruz kalmaktan çekindiğimden uzak duruyorum şimdilerde içkiden. Tabi Long Island ve diğer tatlı kokteyller var bir kenarda, ama onları da plansız içmek istemem; öte yandan onları nasıl bir plan çerçevesinde tüketebilirim şu an bilemiyorum doğrusu. Biraz yalanmış gibi geliyor içki içmek, yalan bir şeyler tecrübe edebilmek gibi. Bu konuda kafam epeyce karışık! Her zaman söyleyemediklerimi söyleyebilmek keyifli olur mu, yoksa artık her zaman söyleyemediklerim diye bir kavram yok mu? Eskiden vardı, eminim. İçimde bir şeyler birikirdi ve sonra kadehimden biraz cesaret alıp bülbül gibi şakırdım, hepimiz de ne güzel eğlenirdik. Şimdi düşünüyorum da içimde biriken, düşünüp de söyleyemediğim bir şey yok. Söylememem gerekenleri zaten biliyorum, onları da önemli olmadıkları için söylememeyi bizzat kendim tercih ediyorum. Artık alkol benim için bir kaçış değil, ama bir süre onu bu amaçla kullandığım için şimdi nasıl safi keyfe çevirebileceğimi pek bilmiyorum galiba. Denemek için de fırsatım olmuyor, dersten çıkıp arkadaşlarımın yanına gittiğimde haydi bir tek atalım demiyoruz haliyle. İş gelip de spontane bir şekilde içmeye dayanınca da cayıyorum, şimdi bunu içsem ne fark edecek diyorum. Hakikaten yani, ne fark edecek ki? Fark edeceği bir durum olsun, o zaman ben de içerim; bak öyle güzel de olur. Tam yerine oturursa belki orama burama inecek kalorisini bile daha az önemserim. Hayır bir de işin bu boyutu var ve kim ne derse desin bu çok ciddi bir mesele. Bakın geçen dönem içtik ettik diye formum nasıl sağa sola kaydı da toparlamak için kan ter içinde nasıl çalıştım! Şöyle diyeyim, keyiflenmek için içki içmek istemiyorum; o zaman kendimi kandırmış oluyorum ve bunu hiç sevmiyorum. Huzursuzluğum işte bu durumdan ileri geliyor; ne yaptığım değil, nasıl yaptığım önemli. Hoşuma gitmeyen ve katlanmak zorunda da olmadığım bir durumu hafifletmek için kendimi uyuşturmak -ya da tetiklemek- yerine durup kendimi dinlemeyi ve asıl istediğim yere gitmeyi ya da istediğim şeyi yapmayı tercih ediyorum.

Müslüm Gürses konserine dönecek olursak, başımda oldukça rahatsız edici bir ağrı dolaşıyordu ve severiz sayarız ama sahnede kendisini izleme olasılığı bende hiçbir heyecan ya da coşku uyandırmadığı gibi karanlık, kalabalık ve gürültü kombinasyonu ürkütüyordu bile. Biraz ayak uydurmaya çalışayım dedim ama istemediğim şeyin havasına da girmeyivereyim canım. İyi oldu işte, indik, gittik arkadaşları gördük, sohbetimizi ettik, sonra karanlık çöktü göz gözü görmemeye başladı ve hava da soğudu. Ertesi sabah yedi buçukta uyanıp İtalyanca öğrenmeye gidecek olmam da unutulmamalı. Böylece biraz düşünüp taşındıktan sonra tasımı tarağımı toplayıp evimin yolunu tuttum, sıcacık koltuklarıma gömüldüm ve kendimi iyi hissettim.
Cumartesi günü ilk dersin ardından kalan üç dersimizi film izleyerek geçirdik, "Mi Fido di Te"; çok da güzeldi, çok eğlenceliydi ve birkaç haftadır film izlemek isteyen bünyeme de inanılmaz iyi geldi. Filmden sonra Max, Ayşegül, Başak, Başak'ın kız kardeşi, kızın sevgilisi ve sınıftan adını hatırlamadığım benim yaşlarımda bir arkadaş daha binamızın hemen yanındaki Junction'a gittik. Oranın pizzası çok güzelmiş diye iki haftadır söylüyorlar, nitekim üç kişi pizza yedi ve benim buharda sebze tabağı söylemem uzaylıymışım gibi bir duruma düşmeme neden oldu. İyi de durup dururken ne diye canım istemediği halde yağlı yüzlü bir pizzayı mideme indireyim ki? Garipsiyorlar benim sebze yememi. Kendime işkence ediyorum, içim gittiği halde pizza yemeyip yeşillikle otla besleniyorum sanıyorlar. Ne ilgisi var yahu? İnsanın canı hakikaten pizza yemek istemiyor fakat buharda pişmiş brokoli ve karnabahar yediğinde kendini iyi hissediyor olabilir. Hem zorla tadına baktırdılar, hani ısrarcı büyüklerimiz olur ya onlarla mücadele eder gibiydim, ve gerçekten çok da yağlı ve benim sevdiğim türden olmayan bir pizzaydı. İyi ki de yememişim.

Pizza yedin yemedin derdinden kurtulur kurtulmaz Mısır Apartmanı'na attım kendimi. İlk durak Galeri Nev, Naz.if Top.çuo.ğlu'nun fotoğraf sergisi. Na.zif Top.çuo.ğlu?! Bizim Na.zif Topç.uoğ.lu yahu! Nazif Bey'le bir Facebook tanışıklığımız bulunuyor, kendisi okuldan bir arkadaşımın arkadaşı vasıtasıyla bana ulaşmaya çalışmış ve fotoğraflarımızı çekmek istemişti de pek hoşuma gitmişti bu durum, fakat bir şekilde kaynadı gitti sonradan. Açıkçası ilk başta şahane görünen bu teklif, sanatçının fotoğraflarına biraz baktıktan sonra ikilemlere düşmeme neden olmuştu, zira genellikle etek-gömlek-diz altı çorap giyen kızlardan oluşan kompozisyonları kafamda soru işaretleri yaratmıştı. Evet, sanat bu. Anlatılmak istenen bir şeyler, bir amaç olduğu da muhakkak, fakat ben bu karelerin hangi birinde ve ne şekilde yer alabilirim orasını tam kestirememiştim. Fotoğraflar herhangi bir açık saçıklık ya da cinsel ögeler içermiyor, ama belirgin bir konsept var ve bakması, düşünmesi hatta çekimlerde yer alma ihtimali bile son derece eğlenceli olmasına rağmen gerçekten o kızlardan biri olmak ilerde canımı sıkar mı diye de düşünmedim değil; zira öteki arkadaşım aman sonra iş hayatında falan biri çıkar da bunları önüme koyarsa ne yaparım diye vazgeçmişti - ki kendisi böyle bürokratik kısıtlamaları hiiç tınmayan ve son derece uçarı bir kişiliğe sahip olmasına rağmen bu sonuca varmıştı. Ah, toplum baskısı... Keşke hepimiz sanat için sanatı derinden yaşayabilsek, ama gerçekler ne kadar entelektüel olursak olalım bazen peşimizi bırakmıyor işte. Kitapçıkta şöyle yazılmış: "Uzun zamandır modellerini (kendi deyimiyle 'oyuncularını') genç kızlar arasından seçiyor olması tüm dünyada ama özellikle bizim gibi toplumlarda kadının rolü, erkeğin bakışı gibi konular üzerinde düşünmeye başlanmasıyla açıklanabilir. Genç kızların zekası, güzelliği, enerjisi ve mücadele azmi, yapıtlarının içeriği ile, anlattığı hikaye ile bütünleşir, farklı okuma katmanları oluşturur. Kendi deyimiyle, ürettiği imajlarda sömürücü değil kışkırtıcıdır."

İçeri girdiğimde Nazif Bey'i orada görmeyeyim mi? Sergiyi gezen iki kişiyle sohbet ediyordu, şöyle bir gülümseyip geçtim yanından. Ne diyeyim şimdi, tutuldum kaldım. "Merhaba, hatırladınız mı beni, hani Facebook'tan?" mı diyeyim, kaç zaman olmuş adam unutmuştur bile. Güzel güzel gezip beğendiğim fotoğrafların kopyalarını bozuk makinemle beş yüz deneme sonra kaydetmemin ardından çıkışa yöneldim ki Nazif Bey beni tanıyıp "Pınar?" dedi ve yanıma geldi. Hah, böyle de kalırsın. Koskoca fotoğrafçıya burun kıvırmış gibi selam verme, adam seni tanısın gelsin. Bir de ağzımda saklamaya çalıştığım kocaman çakçak bir sakız. Neyse hemen elimi uzattım, ay tanıdınız mı beni falan dedim, tebrik ettim pek güzel olmuş sergisini. Dedi fotoğraflarını çekecektim, haberleşemedik sonra; sen de istemez misin bak bu fotoğraflarda yer almayı? Aa evet, olabilir tabi neden olmasın, dedim adama - bir paket bonbon uzatıp öylesine alır mısın diye sorsa aynen böyle bir cevap verebilirdim. Yahu insan biraz hevesli olur, ne bileyim adam o kadar çekeyim edeyim diyor, kendimi biraz ruhsuz buldum konuşurken. Sonra değerlendirdim de aslında "Ayyy evet, çok isterim, hatta hadi hemen fotoğraf çekelim!" diye adamın üzerine atlasam çok daha saçma sapan bir şey olur çıkardı. Okul ne durumda dedi, ben de mezun olup mastera başlıyorum, dedim, yani buralardayım bir şekilde, eh haberleşiriz o zaman falan derken memnun oldum, tekrar tebrik ederimlerin ardından bir ara bana da bu fotoğrafların hikayesini anlatırsanız çok sevinirim diyerek çıktım. Sergiye buradan buyurun bir de siz göz atın. Hatta sonra bana size neler düşündürdüğünü atın.

Beklenmedik bu karşılaşmanın ardından, karşılaşmayı şimdilik bir kenara bırakıp güzel bir fotoğraf sergisi gezmiş olduğum gerçeğine daha çok odaklanarak alt kata indim. Galerist'i şöyle bir gezdim, orada sergilenenleri de bir türlü beğenemiyorum yahu. Modern sanat diyorsunuz, iyi güzel de bir kağıda üç beş çizik atınca pek de sanat olmuyor genelde -bence-. Kimdi o, adı aklımdan çıktı ama çıkmamalıydı yani, öyle bir "sanaçtı" vardı ki New York Metropolitan'da "tabloları" milyon dolarlara alıcı buluyordu ve "başyapıtlarından" birini hemencecik şöyle anlatabilirim: elişi kağıdına gazlı kalemle iki nokta, bir çizgi ve bir yay kondurmuş ve bir "portre" (mi) yapmış (artık ne yapmışsa). Tamam, yap böyle bir tane, şunu şunu simgeledi de, ne bileyim basitlik de, içimizden gelenler de, ama elli eserin varsa ellisi de bu ayarda olmasın değil mi! Galeride bu seferki sergide azıcık daha renk bolluğu vardı, sonra teknoloji vardı, tablolar yerine ekranlarda yürüyen çizimler bulunuyordu. Apartmanda gezerken uğramak keyifli oldu yani.
Casa dell'Arte'da Mustafa Sekban'ın sergisi vardı, kendisi hiperrealist akımının takipçilerindenmiş ve şehrimiz üzerine çizimler yapmış, eleştirmenleri bunlar fotoğraf mıdır çizim midir diye bir güzel de ikiye bölmüş. İstanbul'un yağlı boya renklerini kara kalemle iç içe görmek çok özgün ve farklı bir deneyimdi benim için. Resimlerinde anlatmak istediği kesinlikle birden fazla olgu olduğu hissi uyandı içimde, bir kareye bakarken başka pek çok görüntüye ulaşabilmek gibiydi.

Bir kat aşağıda en sevdiğim cda|projects'e geldi sıra. Julia Fullerton-Batten, "Arada". Burada gördüğüm her şey beni inanılmaz motive ediyor, salonun kendine has kokusunu duymam bile bambaşka dünyalara dalmama yetiyor! "İzleyici önce görüntüye öylesine bakıyor, fakat daha sonra yakından bakmak için yaklaşıyor. Bir defa değil, iki defa değil, bir çok defa. Hareketlenen izleyici şimdi kendini her gözlemde merakı artmış şekilde buluyor.Fotoğrafın içindeki her ayrıntıyı görüyor, renklerin inceliğine hayran kalıyor ve fotoğrafçının bu büyüleyici sinematografik etkiyi nasıl yarattığını merak ediyor..." Ne yazmışlarsa doğru! Önce bir baktım, sonra bir daha ve bir daha baktım, sonra yaklaştım, uzaklaştım, ayrıntıların büyüsüne kapıldım ve renklerin nasıl canlı ve uyumlu olduklarını görüp fotoğraflara doğru iyice çekildim, konumumu değiştirirken fotoğrafların resmen üç boyutlu olduklarını ve ön plandaki kadınların yanıma varabileceklerini düşündüm. "Julia Gençlik Hikayeleri'nde başladığı 'ergenlikten kadınlığa geçiş' temasına geri dönüyor. Fakat bu projede kızlar artık durağan değil kayan bir halde. Bu da olgunlaşmaya doğru olan çekimi simgeliyor fakat yine de kızlar yaşlarına özgü sakarlıklarını gösteriyorlar. Kemancı yukarıdan bakışıyla kendine güvendiğini belli ediyor fakat hemen yanında fırlatılmış bir süt bardağı görüyoruz." Çok farklı, iç ısıtıcı ve acayip tatlı bir bakış açısı! Fotoğrafları göreceksiniz bir de. Julia Hanım gelip fotoğraflarımı çekmek istese bak bir saniye duruyor muyum!

Son olarak, Pera Müzesi'nde bir benim gidip görmemiş olduğum Botero! Ortaokuldayken Avrupa'da saraylar müzeler geziyorduk, ben de biraz toplucayım o zamanlar. Duvarlara, tavanlara kadar uzanan resimlere bakıp babama "O zamanlar herhalde kilolu olmak daha bir modaymış." dedim ve "Ah evet, yanlış çağda yaşıyorsun!" cevabını aldım. Fernando Botero, kendisini sanatıyla anlatabilme ve özgünlüğünü baskın kılma isteğinin hakkını öyle bir vermiş ki çizgilerinden hayatını, öyküsünü, kişiliğinin ve yaşadıklarının renklerini anında çıkarmak gerçekten de mümkün. Kolombiyalı kimliğini her daim koruyabilmek, fakat deneyimlediği tüm yenilikleri de kendine katabilmek arzusuyla çizimlerini oluşturmuş, anlattıklarını değiştirmiş ve baştan sona bir yaşantı çıkmış ortaya. Şişmanlığa gelince, şişmanlıktan öte geniş yüzey alanının ona daha çok şey anlatabilme imkanı sunduğuna değinmiş. Gerçekten de o kocaman yüzlerin her zerresinde oluşturduğu renk değişimleri, büyük eteklerdeki sakin boyalar, yalnız tombul insanlar değil aynı zamanda tombul kemanlar, karpuzlar, örtüler; her şey bambaşka ve büyüleyiciydi. Gazetede okuduklarımdan aklımda kalanlardan biri de önceden sanatıyla bir şeyleri değiştiremeyeceğini düşünüyormuş, fakat daha sonra Irak'taki işkencelere kayıtsız kalamamış ve bunları resmetmiş. Sergide bu resimler bulunmuyor, çünkü onların Amerika'da sergilenmesinin daha yerinde olacağını ve bu şekilde amacına ulaşabileceğini hissetmiş. Botero'yla hala tanışmadıysanız ertelemeyin derim ve üç katlı sergiyi gezip onu ve hayatını çizgileri, daha doğrusu büyük fırçası aracılığıyla yakından tanıyın, renklerine kapılın, canlanın.
Pazar sabahı yürüyüş için uyanıp camdan baktım ki ne göreyim, ağaçlar sallanıyor. Başladım düşünmeye, bu rüzgarda çıkıp iki saat yürüsem sonrasında aptala döner miyim, başım ağrır mı, deneyler yapılacak rapor yazılacak ya yorgun düşersem, peki ya üşürsem? Herhalde böyle bir aşağı bir yukarı bir saat olasılıkları tarttım durdum, sonra amaan dedim çıktım dışarı. Önce her şey güzeldi, hatta bir ara kalın giyindiğimi ve birkaç dakika daha yürüdükten sonra sıcaktan patlayacağımı düşündüm, ama sahilde binalar ve gemiler çekildikten sonra öyle bir lodos vurdu ki bir an hakikaten ayaklarımın yerden kesileceğinden korktum. Baştan penceremde yaprakların sallandığını görüp kendimi yapraklarla bir tuttuğuma gülmüştüm, fakat o an yapraklardan pek de farkım kalmamıştı. Dönerken rüzgar biraz hafifledi, o uçmama ramak kalan dönemeçte beni bir güzel ittirdi de ödeşmiş olduk. Yürürken Gotan Project dinlemek çok keyifli oluyor. Cross yaparken de Gogol Bordello dinleyip enerji alıyorum!
Evde kendime maydanozlu omletimden yaptım, çok özlemişim. Azıcık gazetelere göz gezdirdim, başladım ödevle ilgilenmeye. Erdenay'la mailleştim, sonra onun odasına bile gittim, baktım aynı şeyleri yapmışız. Biraz doktora, iş hayatı, şudur budur falan konuştuk, e tabi yine kafam karıştı, azıcık topladım. Baktım akşam olmuş, bir abstract yazıp yemek pişirmeye koyuldum, off bir beef stroganoff yapmışım ki aklınız hayaliniz durur. Altına da kibrit patates pişirdim. Buharda sebzemi yaptım, onun yapılışı ayrı bir hikaye. Sebzeleri haşlaması normalde on beş-yirmi dakika sürüyor. Dün de öyle olmalıydı, fakat ilk yirmi dakikanın sonunda tencereye su koymayı unutmuş olduğumu fark ettim. Tencereye suyu koyup patates almak için dışarı çıktım, dönüp baktım ki sebzeler yine aynen duruyor. Meğer bu sefer de altını kapatmışım. Bir saatte bir tencere sebzeyi anca haşladım.
Sabah 6:14'te yatağıma uzandım, sekizde tekrar uyandım çünkü yarın ders yok ve onun telafisini bugün dokuzda yaptık. Bu benim fikrimdi. Burak Hoca cuma öğlene doğru yapalım demişti, ama cuma sahilde yürümek istediğimden ben hemen cuma olmasın pazartesi olsun demiştim, o da pazartesi olursa dokuzda olur dedi, kimseden de itiraz çıkmadı. Rapor teslim gününde kimsenin derse gitmeyeceği ihtimali çok yüksekti ve pazartesi dokuzun mucidi olarak Burak Hoca'yı öğrencisiz bir sınıfa yollarsam herhalde bana içten içe epey sinirlenirdi, yani ben olsam sinirlenebilirdim. Çaresiz kalktım, gittim derse. Ben, Erinç ve sonradan gelen bir kişi daha vardık. Burak Hoca anlatmaya başladı, nefes bile almadan konuşuyordu konuşuyordu ki bir anda tonunda hiçbir değişiklik yapmadan mademgelmeyecektiniznediyepazartesisabahıdersyapalımdediniz dedi, aa hocam biz geldik dedim, zaten size demiyorum tabii ki, diğerlerine diyorum dedi. Sevinmedi tabi bu duruma. İyi ki uykusuzluktan ve uykusuz olduğumdan iştahsız olduğum için gideremediğim açlığımdan ötürü bayılacak gibi olsam da dersime gittim, sonra eve dönüp uyudum üç saat. Uyurken Emir aramış beni, demek gelmişler diye kalkar kalkmaz sesim normale dönmeden kendisini geri aramak gibi bir hataya düştüm, adamın biri Pınar taklidi yapıyor demiş olabilir zira inanılmaz kart ve hayrete düşürücü sesimi konuşmamız boyunca çok istediysem de genzimden yukarılara taşıyıp düzeltemedim.
Kahvaltımı yapıp okula indim ki lodostan başka kimseler kalmamış. Hayattan feci bezmiş durumdayım, en ufak sese, gülüşmelere, esprilere, saçlarımın suratıma yapışmasına da dayanamıyorum. Uyumak istiyorum ama bu saatte de eve gidip uyumak istemiyorum. Hatta çimlere falan uzanıp uyumayı düşünüyorum, ama bir başlarsam akşama kadar uyur kalırım oralarda, sonra sokak çocuğu olabilirim. İyisi mi beni bekleyen elbisemi alayım, sürekli kaçan ve alındıktan bir iki giyiş sonra çöpü boylayan çoraplar koleksiyonuma ısrarla yenilerini ekleyeyim, biraz gezineyim dedim. Kendime uzun zamandır görüp de hayran hayran baktığım o ahşap topuklu, rengarenk ayakkabıdan aldım, bahanesini de doğum günüm yaptım! Çaktırmadan iki-üç tişört ve bir de gri hırka kaptım, anne vallahi tişörtler ucuzdu ve aylardır adam gibi uzun bir gri hırka arıyordum!
Sonra ev, yemek, Desperate Housewives. Yazdım ya hafifledim. Daha cevaplamam gereken mailler, yazmak istediğim arkadaşlarım var kafamda, uyuyamamaktan hiçbir şeyi düzenleyemedim ki kaç gündür! Hala Brno'ya ne zaman ve kaça gideceğim hakkında haber beklemekten artık kurdeşen dökeceğim, hayır bileyim yani belki çok fahiş bir fiyat falan çıkacak ortaya, o zaman oraya gitmem de İtalya'ya falan gitmeye uğraşırım, ne bileyim. Şimdi ben 5 temmuza kadar burada olacağım için ondan sonra Ankara'ya gittin geldin derken işin içine Brno girerse İtalya planlardan çıkıyor. Şurada bir evim yok ve yazları kovuluyorum ya, en çok ona yanıyorum. Geleceğim belirsiz diye eve de çıkamıyorum hala. Güzel bir yaz tatilim olsun başka şey istemiyorum ben.
















