23 Haziran 2010 Çarşamba

Cats and Dogs


Ben sanıyordum ki tatil olduğunda inanılmaz huzur bulacak ve yalnız istediklerimi yapmanın keyfini doyasıya çıkaracağım, oysa pek de hayallerimle bağdaşmayan günler geçiriyorum. "Lazım"ların arasında koşturup duruyorum, kaldığım odada fazlaca zaman geçirmekten kaçınıyorum ve ne yapıp edip akşama kadar dönmemeye gayret ediyorum, yapılacak işler günümü bir yerinden böldükleri için gönlümce uzaklara gidemiyorum.

Bugün kesinlikle spora gitmeye niyetlenmiştim, akşam 19:00'da Kennedy Lodge'da bölüm yemeğimiz var. Böylece sabah kalkıp kahvaltımı yapar, sonra biraz oyalanır ve yediklerimi sindirir, ardından sporumu yapar, hazırlanır ve yemeğe yetişirdim; fakat o zaman günümün tamamını içerlerde bir yerlerde acele içinde tüketmem gerekirdi. Tatil kavramının beni en mutlu hissettiren görüntüsü, sürekli yazı yazdığım, kafamdakileri uçsuz bucaksız bir keyif içinde irdelediğim ve özene bezene süslediğim sahnelerdi ve bunu yapamadıkça huzursuzlaştığımı fark ettim. Havanın ne durumda olduğu umrumda olmaksızın dışarı çıkmak istiyordum. Yaz yağmurlarını da gördük hem, kışın olduğu gibi bütün günü almıyor ve en fazla yarım saat içinde dinip sokak sefasına kaldığımız yerden devam etmemize izin veriyor. Spor yapmak için boş zaman gerekiyor, yani idealim yapmak istediğim bir şey olmadığı zaman silkelenip salona gitmek, oysa bugün gönlüm başka şeyler çekiyor. Benim gibi bir insan için bu büyük bir ikilem aslında, yine de popoma inat dışarda oturuyorum bugün. Varsın bu hafta iki değil, bir defa gideyim spora. Hem belki bunu da görmem lazım, spordan kaçmak için değil gerçekten istediğim başka şeylere vakit ayırdığımda üzerinde "Kaytarıcı!" yazan XL bir tişörte ancak sığacak bir insana dönüşmeyeceğimi içime sindirmem lazım.

Yağmur başladı! Bense şemsiyemin altında, masamı korunaklı bölgeye çekmiş oturuyorum! Hiçbir şey keyfimi bozamaz!


Bu sabah yine bir trafik cezası aldım. Gariptir, günlerdir içime bir trafik cezası alacağım korkusu düşmüştü. Final döneminde öyle uykusuz ve tehlikeli bir sürücü oldum ki aklım yoldan başka her şeye gidiyordu sanki. En son cumartesi günü İtalyanca'dan dönerken bütün kırmızı ışıklarda başımı önüme devirip uyuklamam fenaydı. Bir ara arabayı bir yere park edip taksiyle devam etmeyi bile düşündüm. Uyuklayarak araba kullanmanın direksiyon başına alkollü geçmekten pek de bir farkı olmadığı kanısındayım. Perşembe akşamı cenazeden ve Burak Hoca'yla yaptığımız ufak bir görüşmenin ardından babamın hediyesinin kalan parçalarını almak üzere yola çıktım, daha okulun oralarda dur kalk yaparken önümdeki arabaya bir güzel çarptım! Şoförlüğüyle inanılmaz övünen biri için korkunç bir durumdu bu. Apar topar arabadan atladım, baktım neyse hasar yok, önümdeki sürücüye özürler sıraladım. Anlayışlı ve güler yüzlü bir adamdı sağ olsun, yoluma devam ettim. Alışveriş merkezinin oralarda geri manevra yapmakta olan bir taksici ilerledi ilerledi ve duracağına çat diye benim arabama vurdu. "Ne yapıyorsunuz?" dediğimde "Geri geri geliyorum, nasıl göreyim?" diye yanıtladı beni! Ne diyeceğimi şaşırdım. Sonra baktım pek bir hasar yok, "Tutanak tutacaksanız buyrun arabaları kenara çekelim!" deyince de içimden "İlahi adalet!" diye geçirdim ve gerek olmadığını bildirip iki kazayı da unutmuş gibi yapmaya çalışarak alışverişimi tamamlamaya gittim.

Aynı gün Beşiktaş'ta bir yerlerde nasıl olduysa kırmızı ışıkta geçmişim, pek de güzel geçmişim, boy boy fotoğraflarını çekmişler kızımın. Bu şahane fotoğrafları ele geçirmek için yüksek bir ücret ödemem gerekiyor, ne yapalım.

İki gündür okulla ilişkimi kesmek için uğraşıyorum. İlk imzayı almaya gittiğimde okul kimliğimi istediler, bahane olduğu çok belli mazeretler sıraladım ve kayıp durumunda ne yapmamız gerektiğini sordum. Gazeteye ilan verin dediler, ben de biraz düşünmek üzere yukarı çıktım. Emir ve Doruk'la beraberdik, Doruk o gün karakola gidip tutanak tutturacağını söyledi. Akşama kadar Manzara'da oturup çok keyifli bir gün geçirdik, sonra Doruk, Umur ve ben Arnavutköy'e tutanak tutturmaya gittik. Polisler beş dakikada bir aynı soruları yinelediler; kimliğimizi nasıl kaybetmişiz, neden Boğaziçi öğrencileri yılın bu zamanı devamlı kayıp tutanağı tutturuyorlarmış, nasıl oluyormuş da okul kimliğimizi hiç kullanmıyormuşuz, Allah Allah kapıda da mı sorulmuyormuş bu kimlikler? En son başka bir polis amca geldi, bakın gençler, dedi, bu son, bundan sonra arkadaşlarınıza söylemeyin buraya gelmelerini. Ay sonunda bir bakıyoruz, dedi, sadece Boğaziçi Üniversitesi'ne çalışmışız. Oh, bak ne güzel söyledi işte amca, aslını astarını biliyor, gülüyor ve bizi korkutmaya çalışmıyor. Diğerleri ise "Tutanak tutmayalım da mezun olamasınlar, akılları başlarına gelsin!" diye espri yapmaktan geri durmuyorlardı oysa. Polisin bu insan korkutma çabasını hakikaten anlayamıyorum! Pek üstünler, pek otoriteler, ha?

Tutanak işimiz bittikten sonra yine Arnavutköy'de bir kafeye oturup çayımızı kahvemizi içtik, ne rahat yahu şöyle tatlı arkadaşlarla sohbet etmek! Proje teslimlerinden beri günlerim hep insan içinde geçiyor. Biraz alışık olmadığım bir durum bu, odamın değişmesiyle ikisi birbirine karışınca sanki bambaşka birisi olmuşum duygusuna kapıldım ve belki de bu yüzden yazılarım epey sekteye uğradı. Cumartesi gecesi bir arkadaşım ve onun o akşam tanıştığım bir arkadaşıyla önce Asmalı Mescit'e, ardından Cihangir'e gittik, bütün gece masalarda istediğim türden konulara değindik. Yeni tanıştığım Ozan, aslen makine mühendisi ve pek çok iş tecrübesinin ardından deneyimlerinin ona keyif vermediğini fark etmiş ve sevdiklerini, sevmediklerini, başarılı olduğu alanları kağıtlara yazıp döktükten sonra gelecekte yapmak istediği asıl işi keşfetmiş. Gerekli bütün araştırmalarını yapmış, köpek gezdirme ve barındırma merkezi açacakmış, zira hayvan sevgisi ve hayvanlarla iletişimi öylesine kuvvetliymiş ki bu işin altından alnının akıyla kalkabileceğine ve mutlu olabileceğine inanıyormuş. Ozan'ı dinlerken söylediklerinin hiç de delice hevesler olmadığını gördüm, adam öylesine konuşmuyordu. Sanki bu işi kotaranlar ondan daha mı iyi, daha mı hevesli? Herkes bir yerden başlamıyor mu? Gökten kendisine bir köpek oteli inmesini beklemiyor ki, düşündüklerini gerçeğe dönüştürmek için epeyce koşturmuş, okumuş, soruşturmuş. Bu normlara inat kararın, ideallerin ve isteğin karşısında hafifçe büyülendim ve böyle aydınlıklara bürünmüş insanlarla daha sık karşılaşabilmeyi istedim. "Kim bilir?" diyebiliyorum şimdi, elimde elektrik elektronik diplomam varken bedenimde hangi daha baskın ve daha başka kimlik(ler)le geziniyor olacağım ilerde?



Yağmur öyle bir indirdi ki dışarda oturan üç beş kişi neye uğradığımızı şaşırdık, rüzgarın kuvveti şemsiyelerin kapsama alanını hiçe saydığında apar topar içeri doluştuk. Üçüncü kattayım. Dışarıya bakıyorum. Yaz yağmuru bu mudur bilmiyorum fakat bardaktan boşanırcasına, uzun verev çizgiler halinde yağıyor, birkaç tekneden ötesi görünmüyor. Pencerenin önündeki saksılardan uzanan mor çiçekler en canlı renge sahip, arkası daha buğulu. Önümdeki masada iki yaşlı, küçük, incecik teyze sohbet ediyorlar, pek tatlılar!



Final döneminde sabahtan akşama kadar okulda olduğum ve çalıştığım programlar labda olduğu için her akşam bir film izlemeyi adet edindim. Zamanında bir filmin karşısında beş dakika oturmaya tahammül edemeyen ben, şimdi her gün bir film izliyorum! Garip, dönem dönem bir şeylere feci uyladığım oluyor. Bazen kitaplar, bazen dergiler, bu ara filmler. "Julie & Julia"yı çok sevdim, zaten Meryl Streep de benim için gördüğümde iyi hissettiğim insanlardan. Geçen 2009'da festivale gelmişti sanıyorum, "Paris'te İki Gün" adlı film, ilişkiler üzerine izlenebilecek en gerçekçi ve bu nedenle en harika filmlerden biri ve film maratonumun belki de en iyisi! Sonra çok beğendiklerimden bir de "Caramel" var, onu da şiddetle tavsiye ederim. Sırada bekleyen ilk filmim "Coffee and Cigarettes" olacak sanırım. Paris Je T'aime gibi, New York I Love You gibi, Love Actually gibi ya da Milan Kundera'nın birbirine bağlı öyküleri gibi kolajlar kadar beni mutlu edeni azdır herhalde. Öyle keyifli filmler biliyorsanız bana önerin. Bu aralar aksiyon, macera, polisiye ya da çok sanatsal olduğundan pek durağan filmlerden ziyade daha yumuşak, esprili filmlerden keyif alıyorum; romantik-komedi de olabilir ama romantizmi öyle "Notting Hill" ayarında saçma sapan, vıcık vıcık olup iki-dakikada-sonsuz-aşk kavramsızlığına dayandı mı canım sıkılıyor.

Harika, yağmur durdu ve elektrikler kesildi.

Bu aralar kitabımı okumaya sıra geldiğinde uykulu oluyorum, sabahları pek de erken uyanamıyorum. Hala bir gün Sultanahmet'e gitmek, sabahtan akşama dek taban tepmek istiyorum fakat yağmurlu günleri atlatmamız lazım önce. 1 ve 2 Temmuz'da diploma törenleri, 3 Temmuz'da balo, 4 Temmuz'da Ebru'nun düğünü ve 5 ya da 6 Temmuz'da Ankara'ya döneceğim zaten. Baloda Emir, Doruk, Eylül ve diğer arkadaşlarımın masasında oturacağım, en güzel mezuniyet hediyesi bu oldu bana. Ne garip değil mi, kendi bölümümde bir masaya oturamıyorum çünkü bir tanecik kimseyi bile o gece bir masayı paylaşabilecek kadar tanımıyorum! Böyle bir insanım işte; bir yarım politika, psikoloji, sosyoloji, tarih! Söylemişsem iki olsun, balo için elbise melbise almayacağım. Dünyanın parasını harcamak bir yana, birisi çıkıp tüm masrafı karşılayacağını söylese bile o eziyeti çekemeyeceğim. Baloda illa giyilmemiş bir elbise giymek falan gibi liseye özgü düşünce tarzlarından da kurtulmuşum neyse ki. Önemli olan şık, temiz olup gecenin tadını çıkarmak. Yalnız saçım çok fena artık, en son şubat ayında kestirdiğimden şu an hiçbir şekle sokamıyorum. Kırıklar yüzünden uçlar ne yaparsam yapayım kıvrılıyor, açık bıraksam güçsüzlük ve cansızlıktan anında sönüp beni armuta benzetiyor saçlarım. Daha önce bir iki defa Ali'den başkasına kestirmek gafletinde bulunup cefasını uzun süre çektiğimden kimselere dokundurtmuyorum, yalnız kırıkları alınacak olsa bile gitmiyorum. Tabi isterdim mezuniyette ve baloda biraz daha sağlıklı saçlarım olsun, ama bunun bedeli haftalarca aynaya bakıp bir yabancıyla karşılaşmaksa varsın baloda saçlarım güçsüz ve armut görünsün.

Elektrikler geldi, ama yağmur öyle şiddetlendi ki teyzelerin cam kenarında boşalan bir öndeki masaya terfi etmelerinin üzerine yeni gelen ve benim önümde teyzelerden boşalan masaya yerleşen beyefendi telefonda "Geldiğimde yağmur durmuştu, fakat şimdi dışarısını sel götürüyor." diyerek içinde bulunduğumuz durumu çok özlü ve yerinde bir anlatımla açıkladı.


Cumartesi günü haziran ayı sergilerime koşturdum. Önce Salad Station'da salatamı yedim, ben kapıdan girer girmez içerde beni tanıyan adam beni henüz tanımayan adama "Hanımefendi şimdi inanılmaz bol malzemeli bir salata yaptıracak, sakın şaşırma!" dedi. Hakikaten çok gariplerine gidiyor benim çok çeşitli salatalar yaptırmam. Mantık başka çünkü, peyniri ya da eti, kısaca proteini bol koyacaksın, üzerine afili soslardan boca edeceksin, altına da birazcık yeşillik meşillik koydun mu tamam! Ben domatesi salatalığı bol istiyorum da iki gıdım koyuyorlar, her seferinde az daha, az daha diyip duruyorum, sonra sıra peynire geldi mi "Durun, durun!" diye bağırıyorum; balzamik sirke istediğimde çok kalorili, yağlı ya da mayonezli soslarını denememi teklif ediyorlar ve her seferinde reddediyorum, dahası sirkeyi de muslukla döker gibi koymaya çalıştıklarında yine araya giriyorum. Böyle harala gürele yaptırıyorum işte salatamı. Onlar da biraz insaflı olsunlar canım, dört malzemeyle salata olur mu Allah aşkına, ellerini vicdanlarına götürsünler azıcık!



İlk sergim Fototrek'te, yine İstanbul üzerine. "Kızılötesi İstanbul". Kızılötesi spektrumdan faydalanarak modifiye edilmiş İstanbul fotoğraflarında "sanki her yere, kayaların üzerine kırağı yağmış gibi. Ama tabi temelde öyle bir şey yok." Aslında İstanbul'dan kareler çok cezbetmiyor beni, bütün perspektifler yerine daha özel görüntülere kapılmak daha bir hoşuma gidiyor, fakat daha önce karşılaşmadığım bir manipülasyondu bu.




cda|projects ve Casa dell'Arte, ikisi birden bu ayı "Genç Yeni Farklı"ya ayırmışlar. Genç yetenekleri öne çıkarmak amacıyla oluşturulmuş sergide çok çeşitli ürünler bulunuyor. Beni ürküten bazılarının önünden daha hızlı geçiyorum ve yüzümü güldürenlere daha fazla zaman ayırıyorum. Yine cda|projects'in o güzel kokusu yok mu, onu almak zaten yetiyor.


That's why I hate my father, Beyim Böyle Buyurdu, Kriz, Tüm Kötü Olanlara

Galerist'te "Resim yapmak benim dilim ve söylediğim şeylerin iz bırakmasını isterim." diyen Kemal Özen'in "Soğuk Yemek" sergisi. Sanatşı 1984 doğumlu, Samsun'da yaşıyor, okuyor ve çalışıyor. Eserlerin tamamı kağıt üzerine kara kalem.




Yine Galerist'te "Perpetia" sergisinde Viron Vert "bu kelime ile ilk olarak bir filmde ana karakterin klasik Yunan dramalarında varolabilecek bir durumda, çıkış yolu bulamayışını ve bilgi birikiminin yetersiz kaldığı noktada tek kurtuluşunun yeni çözümler yaratmanın olduğunu açıklarken karşılaşır."




Son olarak Galeri Nev'de bazılarını daha önce gördüğüm parçalar sergileniyordu, yenilerden Nermin Er'in isimsiz çalışması şahaneydi! Gördüğünüz o halkanın katmanları sürekli dönüyor, içinde evler, uçaklar, sokaklar, balonlar, küçük küçük o kadar çok şey var ki insanı yakalayıp içine çekiyor!


cda|projects'te pencere olmadığı için şanslıydım, Nev'e de ses gelmiyordu; oysa sokakta bağlama çalan amcanın tekdüze tıngırtıları ve birbirinin aynı karamsar ezgileri hoparlörlerle dağıtıldığından diğer tüm sergilerde bana eşlik etti. Bu nasıl bir düşüncesizlik anlayamıyorum doğrusu ve bundan rahatsız olma hakkımı altını çize çize vurgulamak istiyorum! Hepimiz elimize birer mikrofon alıp İstiklal'in orasına burasına konuşlansak nasıl olurdu acaba?

Pazar günü okulda Homecoming vardı. Çok hevesliydim zira hiç gidememiştim, fakat nasıl fos çıktı! Okulun her yanı insan, bizim gibi öylesine oturmaktan ziyade bir piknik havasında herkes; gazete kağıdına ya da ceketlere oturmak şöyle dursun matlar, pikeler getirilmiş. Ordan balık, burdan döner kokuları, her yan standlara bürünmüş. Garip bir yer olmuş çıkmış çimlerimiz. Arasına karışamadığım, çok canlı görünüp çok cansız hissettiren bir grup vardı sanki Mezunlar Günü'nde. Sonra biz ne ara olduğunu anlayamadan boğucu sıcak çekiliverdi, gökyüzü kapkara bulutlarla kaplandı. Öngörüyle kendimizi şemsiyelerden birinin altına attık, birkaç dakika içinde yağmur indi ve bahanemiz hazır, yukarı çıkıp bol bol çay içtik.




Hayal kurmayı hiç sevmem ya, arada gayrı ihtiyari hayaller kuruyorum işte. Sonra zamanın kısıtlamalarına boyun eğiyorum; aslında şikayet ettiğim de söylenemez pek, keyfim yerinde. Önümdeki bir haftaya sıkıştırmam gereken çok şey var; fotoğraf makinemi tamire götürmek, iki arkadaşımla buluşmak, bir yerler gezmek, gidemediğim bir iki sergiye gitmek, teyzelerimi ziyaret etmek, spor yapmak, gazete okumak, kitaplar almak, biten ve bitmeye yaklaşmış kozmetikleri yenilemek ve yedeklemek... Hepsini yapabilmem çok da olası görünmüyor! Olduğu kadarına yetişeceğim artık, dünya gözüyle Adalar'ı görmek vardı kafamda ama herhalde sonbahara kaldı. Hala sonbahardan, kıştan ürküyorum ve adlarını anmamaya gayret ediyorum. Neyse, yaz yeni başlıyor ve ben mezun oluyorum!

22 Haziran 2010 Salı

Sonsuz


14 Haziran. Mezun olacak bütün elektrik-elektronik öğrencileri Kare Blok'ta sağa sola koşturup sunum yapma derdinde. Hepimiz normalden biraz farklı görünüyoruz; erkeklerin bazıları kravat takmış, kızlar kumaş pantolon, etek, gömlek giymiş. Sırasını bekleyenler heyecanlı, sırası geçenler yorgun. Değerlendirme komitemde Bülent Hoca'nın yerinde, işleri nedeniyle, başka biri var, Murat Hoca ve Burak Hoca hazır. Benimki baştan ikinci sunum, erkenden bitiyor ve kendime bir yer edinip tüm diğer sunumları izlemeye koyuluyorum. Ara sıra değerlendirecek hocalar gelmemiş oluyor, hepsinin türlü işleri bulunduğundan telefonla çağırılıyorlar, aranıp soruluyorlar ve bir şekilde, biraz rötarlı, sınıfa gelip yerlerini alıyorlar. Yalnız bir tanesi yok; neden yok, bilinmiyor - henüz.

15 Haziran. Önümde bir rapor, bir proje daha var; fakat umutluyum, sonuna geldik artık, bundan sonra ne koyverilir ne şaha kalkılır, oysa koyvermeyip şahlanacağıma da inanıyorum. Elimde içeceğim, kolumda çantam ve hırkalarım, dengemi sağlamaya çalışarak koridorda ilerliyorum. Murat Hoca'yı görüyorum, bana doğru geliyor. Final dönemi öğrencisinden beklenmeyecek bir şenlikle "Günaydıın!" diye sesleniyorum, sesim yankılanıyor hatta ve kocaman gülümsüyorum, ona da kendime de bugünden ümit, sevinç aşılıyorum. Fakat Murat Hocam çok, çok keyifsiz sanki. "Ne bu suratınızın hali? Bir sorun mu var?" diye soruyorum, hala gamsız olmaya gayret ederek. Evet, diyor, gerçekten bir sorun var. Nasılsa öğreneceksin, benden duy, diyor.

"Kerem Hoca'yı kaybettik."

İlk tepkim hatırlayamadığım, tuhaf bir bakış, sonrasında bomboş bir inanmazlık cümlesi ve ardından ilk gerçek sorum, kaza mı sorusu. Hayır, kaza değil.

Bir anda, bir anda gitti yüzümdeki gülümseme, çınlayan günaydınım gitti; her şey öyle tezat, öyle garip oluverdi ki koridorda. Murat Hoca'dan hangi sözcüklerle ayrıldım bilmiyorum, fakat orada hiç durmadım; sanki onun yanından olanca hızımla geçtim fakat nefesimin daraldığı ve boğazıma birkaç hıçkırığın düğümlendiği koridor yolculuğum bu kez çok uzun sürdü.

O gün Kare Blok'ta hepimiz durduk. Kodların, kafa çalıştırmaların içleri boşaldı, ekranlar dondu. Hiçirimiz hiçbir şey yapmadık, birbirimizi gördüğümüz kapı önlerinde toplaşıp O'nu konuştuk; nedenlerini konuştuk, yüzünü, sevecenliğini konuştuk.

Kerem Hoca'dan ders almadım hiç. Staj işlerimizden sorumlu olduğundan belgelerimi imzalaması gerektiğinde tanıştık, kısa bir süre sonra ben ortadan kayboldum. Benden haberi bile olmadığını düşündüğüm bu adam, ayaküstü her karşılaşmamızda yaşadığım onca şeyi yürekten bilirmiş gibiydi. Bana adımla hitap eder ve ardından iyi olup olmadığımı, projemin nasıl gittiğini sorardı. Bu iki soruyu sırasıyla sorardı, sanki iyi değilsem proje sorusunu sormamaya karar verecek ve onun yerinde neden iyi olmadığımı merak edecekti. İkinci aşamaya geçmişsek yaptıklarımlagerçekten ilgilendiğini gösterirdi, ona Dunkin'in önünde elimde raporlarımla, şimdi şu hocaya gidiyorum, şunun üzerinde uğraşıyoruz, böyle sonuçlar almaya çalışıyoruz diye kısa kısa, ama sanki içi pek dolu cümlelerle ne yaptığımı anlatırdım. Bir dakika mı sürerdi bu, üç dakika mı, hiçbir önemi yoktu; zira gözlerinde inanılmaz bir parlaklık, samimi ve meraklı bir ilgi ve yüzünde solmayan bir gülümsemeyle bana devam gücü, yaşama sevinci aşılıyordu. Dunkin'de otururken onun kapıda belirmesi bir anda mutlu ediyordu beni; yaşasın diyordum, Kerem Hoca geliyor, şimdi konuşuruz! Hemen beni görmesini istiyordum; beni fark etmesi, bana gülümsemesi demekti ve ben bu gülümsemeden, onun bakışlarından öylesine içten bir güç alıyordum ki o giderken arkasından baktığımda huzur buluyor ve iyi ki var diyordum, iyi ki bölümde Kerem Hoca gibi bir hocamız var.

Sadece bana mı, yine Dunkin'in önünde gördüğü ve başka bölümlerden insanlara da aynı sıcaklıkla yaklaşıyor, onları ilgilendiren sorular soruyordu ve şaşırıyordum bu işe; haydi diyelim benden haberdardı da onları nasıl takip edebiliyordu?

Sonra gitti. İçim nasıl ezildi! Bilemem bir başkası olsa ne düşünürdüm, ama Kerem Hoca'nın son seçimi beni derinden, çok derinden etkiledi. Keşke dedim, ama nereden bilebilirdim, keşke, keşke bir kere de ben onun gözlerinin içine, ta içine bakıp iyi olup olmadığını sorsaydım! Bir zaman kötü hissettim, deseydim; biliyor musunuz hocam, bilir gibi de görünüyorsunuz sanki, ben savruldum, kendimi değersiz buldum, kendimi değersiz buldukça yaşamamın çok değersiz olduğunu düşündüm, öyle ki bazen yalnızca yaşamasına yetecek miktarda yemek ve suyu alıp odasından çıkmasına lüzum olmayan bir insan gibi yaşamayı düşündüm, hayata ayak bağı olduğumu ve hiç olmamam gerektiğini bile düşündüm, ve sonra yavaş yavaş güzellikleri gördüm, kendimi gördüm, kendime tutundum, sizlere tutundum, ayağa kalktım, aslında hala biraz biraz doğrulur gibiyim. Siz hiç böyle hissettiniz mi hocam gençliğinizde, deseydim; peki neden böyle oldu hocam, ne eksikti? Bakın şimdi ne güzel gülüyorsunuz, inanın şurada sizinle karşılaşmak günümü öyle güzelleştiriyor ki yapamayacağımı düşündüğüm her şeyi yapma kuvveti veriyorsunuz bana, nasıl yapıyorsunuz bunu hocam; kim bilir ne büyük inanç, ne yüce bir güven var içinizde!

Ah, keşke sorabilseydim. Belki o zaman içinde bilmediğimiz, bambaşka bir güvensizlik olduğunu görürdüm. O, büyüktü, hocaydı o. Bizi mutlu edebiliyorsa kendi zaten mutluydu işte. Böylesine kimsesiz hissediyorduysa kendini, ancak bir iki defa, tesadüfen umut aşılayabilirdi bize; oysa bu adamın bize verdiklerinde tesadüflerin esamesi okunmuyordu. Yol gösteren Kerem Hoca'ya yol arkadaşlığı etmiş olmak, biliyorum demek, ben vazgeçmiyorum ve siz de vazgeçmemelisiniz demek isterdim; ya da yalnız anlamak, anladığımı söylemek.

Zor diyorum, zor işte. Başarabilirsin, başarıyorsundur; ama hayat senden daha hızlı akabilir. İnce bir çizgide yürüyoruz. Hayatın hızı bir yana, o akışın bizi ne kadar geride bıraktığını bile anlayamayacak kadar odaklanmış, içimize kapanmış duruma gelebiliyoruz. Kafamızı bir kaldırdık mı delicesine afallayıp sorgulamaya başlıyoruz. Değer mi hakikaten, şu hayat bütün bunlara değer mi ki? Penceresiz kutularda yolculuk ediyor bazılarımız, florasanların aydınlığında pek mutlular onlar ve altlarında çağlayanlar umurlarında bile değil. Bazılarımız sakin sakin akmak istiyor oysa, sağa sola bol bol bakmak istiyor, kutudan kutuya atlayıp en güzelini bulmak ve onun kimi zaman içine girip kimi zaman üzerinde seyretmek istiyor. Ve bazen öyle anlar oluyor ki yüzmek istediğimiz denizde kapana kısılmış, şelaleye ilerler gibi hissediyoruz.

İnsan kendine güvenmedikten, kendini sevmedikten sonra her şey öyle boş ki. Bu hayat benim; istemediğim ne olsa isyanlarımı masaya döker, artılarla eksilerle süslerim ve seçimler yaparım, yüzümü ardımda bıraktıklarımın aksi yönüne çeviririm. Hayat yalnız seçebilmeye değiyor ve bu yetkiyi kendimize ancak kendimiz verebiliyoruz. Yetkisizliklerde, hiç seçemeyerek yeniliyoruz.

Bilmiyorum hocam seçimlerinden ne ölçüde memnundu ya da kendisiyle başkalarına nasıl bir görecelikle değer biçiyordu. Hangi yakınlık derecesi son kararının yorumlanabilmesine vesile olabilirdi, onu da kestiremiyorum. Yalnızlığını duyuyorum, konuşamadığı zamanlardan haberdar oluyorum. Doktoradan sonrasının aksettirilişlerinde sanki ince bir tutunma hasreti, un gibi elenmiş. Önceleri öğrencisi ve ardından meslektaşı için Kadri Hocam, beni yanıltmayan düşünce gücü ve açık sözlülüğüyle, Kerem'i buraya biz aldık, dedi. Aldık ama, onu bu sona götüren süreci hızlandırdık mı, yavaşlattık mı bilemiyorum. Tüm zorlukların arasında ona hep bir tampon görevi görmeye çalıştıklarını ve onu mutlu gördükçe bunda başarılı olduklarını düşündüklerini söyledi; oysa şimdi fark ediyorum ki, dedi, gerçek böyle değilmiş ve ömrümüzün sonuna dek aklımızda hep bu soru işaretini taşıyacağız.

Taşarcasına üzüntü dolu bir isyan gibiydi sanki bu sözler, ya da ben böyle anlamak istedim belki. Başka bir hocamın kalbinden kopardığı sarsıcı ve bir o kadar da incecik konuşması "Değdi Kerem..." diye son buldu, oysa kafamdaki soru işaretleri tutundukları yerden sökülmediler, dökülemediler.

Üniversiteden yapılan açıklamaya göre, rahatsızlığı nedeniyle bir süredir tedavi görüyordu ve eceliyle veda etmişti hayata. Doğruydu bu. Son devinimiyle farklı bir etiketlenmeye maruz kalması ne büyük haksızlık olurdu! Bir hastalığa tutulmuş, kurtulamamıştı ve bu hastalığın röntgenlerle, tahlillerle, alçılarla somutlaştırılamayışı, gerçekliğinden ve ciddiyetinden hiçbir şey eksiltmiyordu.

Benim için çok büyüktü Kerem Hoca'nın gidişi. Yüreğinin kırıkları bir şekilde tanıdık geldi bana. Belki doğru, belki gerçekle alakasız bir aşinalık bu; belki üzerime vazife olmayacak açıklamalar getirdim anlamaya çalışırken, ama bilmeme olanak yok artık. Çıkıp gelebilse ve gülse; yanlış anladığımı, amma abarttığımı söylese keşke. Kendimce, onun, anlayabilecek olanlara unutulmayacak bir ders vererek ayrıldığını düşünüyorum aramızdan ve keşke diyorum yine; ona yazdığım gibi, keşke, hiç öğrenmeseydik.




On beş haziran. İkisi de aynı yaşta, iki yıl arayla, sonsuz bir huzuru sonsuzlukta bulduklarını hayal ediyorum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Curriculum Vitae


Hola blog! Yeni bir odada misafirim, buraya yerleştiğimden beri oldukça tuhaf hissediyorum. Aidiyet duygusuna bu kadar ihtiyaç duyan biri olduğumu tekrar görmek beni biraz endişelendirmiyor değil. İki haftadır olup bitenleri anlatırken kronolojik bir sıraya bağlı gideceğimi sanmıyorum. Geçen hafta cumartesi günü İtalyanca'dan çıktıktan sonra planım spora gitmek ve ardından eşyalarımı toparlamaktı, böylece pazar günü taşınma işini halledecek ve ardından pazartesi sabahı 10:00'da yapmam gereken sunumu hazırlayacaktım. Dönüş yolunda bunun pek de iyi bir fikir olmadığını düşündüm, zira toparlanmak ve yerleşmek sandığımdan uzun sürerse yorgunluğun üzerine iyi bir sunum hazırlayamazdım ve bu hiç, hiç iyi olmazdı. Ben de sporu bir kenara bıraktım, eve gitmeden önce hali hazırda evde bulunanların üzerine bizim kargo firmasından dört kocaman kutu daha ve kırtasiyeden iki koli bandı satın aldım ve hayatımı kutulamaya koyuldum.


Geçen sene her alışverişimizin ertesinde, bir gün lazım olur, düşüncesiyle atmaktan kaçındığımız torba ve kutuların depomuzun tavanına kadar ulaşmasından gerekli dersi çıkarmış olduğumuzdan bu yıl depo nispeten boştu, fakat deponun en gerisinde yerinden milim oynamayan ve öğrenim hayatımın son yıllarını hapsettiğim kutulara el atmanın da zamanı gelmişti. Bugüne bugün mezun olmak üzereydim, öyleyse gereksiz defter kitaplardan kurtulmalıydım artık; belki bir gün işime yarar diye sakladığım notları, dosyaları ve yıllardır gün yüzü görmemiş kağıt yığınlarını acımadan atmam gerekiyordu. İnsan gençken bazı şeyleri hakikaten iyi hesap edemiyor. İstanbul'a gelirken lise çağımın etkisini hala üzerimden atamamışım demek, onuncu sınıf matematik ve fizik defterlerim bile içerdeydi! Belki üniversitenin ilk iki yılında yardımı dokunmuştur bunların, ama sonrasında herhangi birine bir kere bile ihtiyaç duymadığım kesin. Yine de atmaya kıyamamışım besbelli, kutuya koyup kendimi rahatlatmışım. Nasıl da inci gibi yazmışım hepsini; lise portfolyolarım, defterlerim, üniversite defterlerim, sınavlara hazırlanırken tuttuğum notlar, çözüm anahtarları, ödevler, quizler, müsveddeler, sıkıntıdan çizdiğim şekiller... Zamanında defterlerimi görenler onları kırtasiyede fotokopiletmemi söylemişlerdi de kulak arkası etmiştim, bir ara keşke yapsaymışım, diye geçirdim içimden; zira onca emeğin bir anda benden uzaklaşacak olmasına hafifçe içerledim. Ayıklamam bittiğinde kapının önündeki yığın boyumu geçiyordu! Odamdan atılacak pek fazla şey çıkmadı; zaten bu sene çocukluk etmeyi bırakmış, elime geçen türlü çer çöpü anısı var diye dolaplarıma tıkıştırmamıştım. Bu sene çoğu eşyamı kutulayıp kaldırmak yerine önümdeki üç hafta ihtiyaç duyacaklarımı ayırmam gerekiyordu, ayrıca bütün odayı kimseden yardım almadan, tek başıma toplamalıydım. Ertesi gün lazım olacakların haricinde her şeyi toplamak tam altı saatimi aldı.

Kutulama bittikten sonra sunumu hazırlamaya başladım, gece beşte yatıp beş saat uyudum ve yeni odama geçmek üzere tekrar koşturdum. Boş oda olmadığından beklerken sunumumu birkaç ufak ayrıntı haricinde bitirdim, sonra katlar arasında onlarca defa mekik dokuyarak bütün eşyalarımı yeni odama taşıdım. Bazı odalar taşınma günleri savaş alanı gibi bırakılıyor, neyse ki taşındığım oda nispeten derli topluydu ve odada kalan iki değişim öğrencisi de ertesi gün gidecekti. Kızlarla yalnız o akşam ve ertesi sabah karşılaştıkça küçük küçük sohbet ettik, sonra ben kalem eteğimi, gömleğimi ve topuklu ayakkabılarımı giyip sunumumu yaptım. Nasıl oldu ben de bilemiyorum, ama kendime o kadar güvendim ve kendimden öyle emin konuştum ki sunumumu çok beğendiler, hatta Burak Hoca dördüncü sınıflar arasında en iyi sunumun benimki olacağını bile söyledi. Sözlerini işittiğim ilk anda sevinçten havalara uçtum, fakat hepsinin etkisi çok çabuk geçti zira öyle yorgundum ki ilk defa böylesi yorumlara bile sevinecek gücüm kalmamıştı. Günün geri kalanını zorunlu olarak diğer sunumları izleyerek geçirdim, saat beş olup özgürlüğümüze kavuştuğumuzda master dersinin sunumunu ve raporunu hazırlamak üzere odama dönüp çalışmaya devam ettim.


Çarşamba günü sonuçlarımızı almış, raporumuzu yazmış ve sunumumuzu tamamlamış olarak son sınavımızı verdik; zamanı iyi ayarlayamadığımızdan ben anlatmaya başladıktan üç dakika sonra Burak Hoca sunumu kesti ve aldığım sonuçları bile gösteremeden bizim grubu bir güzel fırçaladı. Genel olarak tüm sunumları fırçaladı zaten, bir musibet bin nasihatten iyidir hesabı hepimize kısmen faydalı dersler vermiş oldu. Canımız bu işe pek sıkılmadı, zaten canımız epeyce sıkkındı ve hepimiz hayatın böyle şeylere takılınmayacak kadar kıymetli olduğunu son derece acı yoldan öğrenmiştik, böylece dedikodu kahvelerimizi alıp kalan son enerjimizle birbirimizi kutladık.

Ayın on birine, yani proje raporumun teslimine kadar neredeyse bütün günlerim sabahları ağlayarak ve öğleden sonraları ile akşamları projenin asıl sonuçlarını almak için türlü yöntemler deneyerek geçti. Okula gitmeden önce başlıyordu hassasiyetim, sürekli gözlerim doluyordu ve kendimi toparlamaya, güçlü olmaya çalışıyordum; buna rağmen gözyaşlarımı tutamıyor ve içimde birikenleri habire bu şekilde dışarı atıyordum, öyle ki bir iki günün ardından artık makyaj yapmayı bırakmayı düşündüm zira okula vardıktan on beş dakika sonra yanaklarımda çizgiler yol olup bütün fondöten ve allığı söktüğünden daha günün başında palyaçoya dönüyordum.

Yapmam gereken işi yapamamıştım işte, kendimi öyle küçük, öyle başarısız hissettiğim oluyordu ki eskiden olsa her şeyi bir kenara bırakır, isyan eder, köşeme çekilir ve kendime acımaya koyulurdum; oysa şimdi hiçbir şekilde pes etmemem ve elimden gelenin en iyisini yapmamın yeterli olduğuna inanıp devam etmek için var gücümle tek parça halinde kalmaya çalışmam gerekiyordu. Aslında (güya) çok şey başarmıştım, deyim yerindeyse kendimden yepyeni bir insan yaratmış, hayata yeniden tutunmuştum ve tüm bunlar gerçekten kolay olmamıştı. Tekrar öğrenci olmak, eksiklerimi gördükçe kendime eksik damgası vurmak yerine gelişmeye çalışmak; diğer yandan hayatı da yaşamaya, şu bir defa geldiğimiz dünyada birkaç gramlık ruhumun istediğini duyumsadığım güzelliklerden mahrum kalmamasına gayret etmek; filmlerin, tiyatroların, konserlerin, sergilerin, arkadaşlıkların, kitapların, yazıların, yemeklerin peşinden koşmak - ve hepsini dengelemek. Kolay değildi, yaşamayanın bilemeyeceğini iddia ettiğim bir ukalalıkla, hiç kolay değildi.

Günü gelip de tüm bunlarla uğraşırken zamanı en iyi şekilde ayarlayamamış olduğumu gördüğümde afalladım. Bir yerlerde hesap hatası yapmış, sorumluluklarımı yerine getirirken kimi zaman yeterince kendime güvenememiş ve atak davranamamıştım. Aklım hala eski günlerdeki gibi çalışıyordu, birilerinin bana bir şeyler emretmesini ve teslim zamanları koymasını bekliyordum; oysa mezun olup mastera başlayacak bir öğrencinin kendi araştırmalarını yapması, denemesi, yanılması ve sonuca ulaşana kadar devam etmesi gerekiyordu. Projeme son bir ay ve üzerimde kısmi bir tutuklukla yüklendiğimden en yüksek notla somutlaştırılabilecek bir başarı gösteremeyecektim ve bu gerçeğin sözü geçen tutukluğum ve güvensizliğimle birlikte yüzüme vurulması kendimi telkin etme becerilerimi her sabah baltaladı, öğlenleri ise kaldığım yerden iyi olmaya, çabalamaya devam ettim. Günler boyunca öğleden önce geçmişimi ve kendimi sorguladım; biraz daha güçlü olamaz mıydım? O zaman bunların hiçbirini zaten yaşamamış olurdum. Neden zamanında bu kadar düşmüştüm, çok mu gerekliydi bu? Kendimi böylesine bırakmak, hayattan da benliğimden de bu kadar bezmek ve vazgeçmek reva mıydı gerçekten? Benim "başarı" sandıklarım düşüncesiz bir koyvermişliğin ucuz telafi çabaları olabilir miydi - bunca zaman ta başından hata yaptığımı görmezden gelip kendimi mi kandırmıştım? Aslında hiçbir şey yapmamış, şımarıkça oradan oraya yuvarlanmış ve bahanelerin arkasına mı sığınmıştım? Bu ne kadar böyle gidecekti, kötü günlerimin şimdiyi etkilemediği olacak mıydı hiç?

Her şey olması gerektiği için olmuştu, hepsiyle de gurur duyuyordum; oysa onca stres altında kendime hiç de hoşgörülü yaklaşmak istemiyordu canım. En iyisini kıl payı kaçırdığım gerçeği öyle görünürdü ki görünmez gerçeklerin üzerini örtebiliyordu. Böyle sabahlardan birinde Haloş, en küçük teyzem, irili ufaklı tüm gerçeklerimin tozunu aldı ve sonra kimin neyi gördüğünün, kimin neyi es geçtiğinin fazla bir değeri kalmadı. Hayır, kendimi kandırmıyordum ve pes de etmiyordum, etmeyecektim. Hala bilmiyorum aslında neyin beni en mutlu edeceğini, hangi seçimin hepsine değeceğini ve bana beni getireceğini. Hayatın ne kadar kısa olduğunun ayırdına varıyorum git gide ve bütün bu zorlukların arasında ne işim olduğunu düşünmeden edemiyorum bazen. Sahile inip denizi gördükçe, efil efil gömleklerin içinden taşan insan rahatlığını tattıkça, filmlerde dünyayı dolaşanların keyiflerini duyumsadıkça kapana kısılmış gibi oluyorum. Bunca çabanın günü gelip beni boğmasından, bir zaman gelip de beni bugüne getiren tüm seçimlerimin yanlış olduğu sonucuna varmaktan ve geç kalmış olmaktan korkuyorum. Evet, belki geçecek, ama bu aralar görüp dokunabildiğim şeylerin bir parçası olmak, onları meslek edinmek istiyorum. Hayatı ekranda yazdığım kodlardan ileri götürmek istiyorum, hayır daha da fazlası, hayatı onlardan tamamen bağımsız yaşamak istiyorum; beni gerçekten mutlu yapan her şeye sıkı sıkı tutunmak ve zihnime ufacık da olsa rahatsızlık taşıyan her şeyi itmek istiyorum. Hep zorlukların beni ayakta tuttuğunu, başarıdan önce yaşadığım gel gitlerin ve huzursuzlukların kazanımlarımı değerlendirdiklerini savundum; oysa şimdi bu değere sahip olmak için böylesi savaşların gerekliliğini sorguluyorum. Sonunda istediğim kendimi bulmaksa neden engelsiz yollar seçmek yerine engelleri aşmaya uğraşıyorum? Hayır, hâlâ emek vermek, uğraşmak, yine zorlanmak istiyorum; ama bunlar beni daha çok ben yapmalı; oysa şimdi bunu mu yapıyorlar yoksa beni kendimden uzaklaştırıyorlar mı, emin olamıyorum.


Bölünmekten çok yoruldum. Bölünmek zorunda olmak diye bir şey var mı bilmiyorum, şayet yoksa seçimlerimden ötürü bölünüyorum - o halde bölünmek istemiyorum. Her şeyden yarım hazlar duymak değil, bir şeyden en büyük hazzı almak istiyorum. Artık başka bir hayat başlıyor, bundan sonra pek çok kısıtlamaya maruz kalacağım bir dünyaya adım atmam gerekiyor ve buna yalnız en sevdiğimin hatırına uyum sağlamaya çalışmak en doğru seçim olurdu; bu, en büyük başarım olurdu. Evet, heyecanlıyım; öyle heyecanlıyım ki bu edinimi yanlışlardan ders çıkarıp ikinci, üçüncü baharlarıma bırakmak istemiyorum.

Yine kaderci olup işin içinden çıkacağım bu gece. Karanlık çöktü mü kafamda beliren tüm bu çatallı yolları katlayıp camdan dışarı atacak ve gün ışıdığında hayatın ne yapıp yapıp beni en güzele ulaştıracağına inanmaya devam edeceğim; ama uyumadan önce, gizli gizli, emin olabilmeyi dileyeceğim.



18 Haziran 2010 Cuma

Aspetta, aspetta!



Biraz daha bekle lütfen blog, son yazımdan beri normal hayatımın oldukça dışına çıktım! Derslerle ilgili ya da ders dışı yazmam gereken öyle uzun ve başka şeyler birikmişti ki henüz sana içimi dökmeye fırsat bulamadım; ama seni unutmadım! En fazla birkaç güncük daha, sonra söz, dönüyorum.

6 Haziran 2010 Pazar

pöçek



Söylemez olaydım aklımdan geçeni. Gerçi söylemeyecektim de ne olacaktı, fikir bile üretememiş olsam şimdi bulunduğum noktadan daha mı ilerde olurdum, hayır. Bugün yalnız üç saat kalabildim labda ve yapabileceğimi sandığım yöntemin öngördüğümden çok daha karmaşık ve uğraştırıcı olduğuna sabitlenip iki tırnağımı daha yedim. Yağmur beni sinir etmek için durmuyor sanki, haziranın altısında bu ne biçim hava artık hakikaten isyan ediyorum. İstemiyorum yahu böyle günleri, çok mu? Kızın biri kışlık paltoyla geziniyordu, ürperdim. Yağmurlu bir pazar gününde Kare Blok etrafında olmak içler acısı. Her yer siyah-beyaz, insanlar silik, Dunkin kapalı, salatacıda kimse yok, binada da öyle. Labda harıl harıl çalışan server sesi insanı daha bir gıcık ediyor, oflayıp pufluyorum, aklıma sorular takılıyor oysa içerde in cin top oynadığından kimselere soramıyorum.

Vallahi açıkçası pek hevesim de kalmıyor böyle zamanlarda. Önümde bir ay olsun en azından, oturayım araştırayım, yapmaya çalışayım; ama üç günde yapılabilmesi pek gerçekçi görünmeyen senaryolar üzerine çalışkan öğrenci pozlarına bürünüp bakın elimden gelenin en iyisini yaptım diyebilmek için kendimi parçalamayı mantıklı bulmuyorum. Diyorum ki şimdi böyle gözüm kapalı, karman çorman dalsam işlemlere, elime düzgün bir şey geçecek mi sanki? Tabi öğrenmek böyledir, kendi kendine en alakasız, en saçma yöntemleri dener, en sonunda işin mantığını kapıp doğru yolu bulursun. İyi de vaktim yok! Rapor teslim etmem lazım benim, şunları yaptım ve şunları buldum demem lazım; şunlar üzerinde günlerce uğraştım durdum ama bir şey çıkmadı deme lüksüm yok ki! Yadsınamaz bu "rapor gerçeği" karşısında ne tarafa döneceğimi bilemiyorum. Sadece elimdekileri sunmaya kalksam baştan yapmayı vaat ettiklerimin çok azını yapabilmiş olacağım, basit kaçacak; geliştirmeye uğraşsam inanmıyorum ki vaktim yetsin. Bir yere kadar optimist davranıp üretken olmayı bırakmamak için direnebiliyor insan, ama o yerde önünde üç gün ve sağında solunda kimsesizlik olduğunda şaşırtıcı bir eylemsizlik çöküyor. Bir de her kafadan bir ses çıkıyor; yaparsın yaparsınlar, şöyle yapsan böyle etsenler, uğraşıp sonuç alamadığınız şeyleri de yazarsın o da başarıdır diyenler, elindekiler iyidir boşver sen demeye getirenler. Bir yandan bu çok da önemli olmayan bir bitirme projesi diyen diğer yandan da her zaman olduğu gibi mükemmelin azıcık aşağısını bile kendine yakıştıramayan zihnim. Daha çok zaman ayırsaydık keşke - ve konu sorumluluk oldu mu keşke demek en yakışıksız şeydir! Geçen sene ne güzel her hafta toplantı yapıyorduk Burak Hoca'yla, bir hafta yüzümü kızartıp hiçbir şey yapmadım desem öbür hafta kesin uğraşmış olarak gidiyordum ve böyle böyle ilerliyorduk. Bu sene öyle mi oldu oysa, o çok meşguldü, ben de zamanımı iyi ayarlayamayıp diğer projelerle daha çok boğuştum ve gün gelip kendi projeme layıkıyla eğildiğimde gördüm ki baştan yapalım dediğimiz yöntemden sonuç çıkmıyor! Böyle bir durumla karşılaşabileceğim aklımın ucundan geçmemişti ki, hocanın yap dediği şey banko sonuç verir zannederdim ben. Hadi bunun üzerine sonuç almak için uğraş dur, neyse sonuç veren ama daha basit bir algoritma ortaya çıkart ve hazır zamanımız varken bir şeyler daha ekleyelim diye ikinci bir uğraşma maratonuna gir. Sorun şu ki benim yapalım diye ortaya attığım yöntemin çok daha basit bir versiyonu geçen sene arkadaşlarımdan birinin bitirme projesinin tamamıydı zaten. Çocuk aylarca uğraştı da yaptı bir şeyler. Şimdi ben üç günde ve onunkinden daha karmaşık bir düzlemde nasıl algoritma yaratıp sonuçlar alıp onları değerlendirip hepsini rapor haline getiririm? Olacak iş mi bu? Olmayacaksa bile saçımı başımı yolmaya devam etmeli ve pek istikrarlı öğrenci profili mi çizmeliyim? Gerçekçi olduğumu düşünerek yapılamayacağını iddia etmem, realistlikten ziyade pes etmek, armut piş ağzıma düş demek midir yoksa? Bütün dönem uğraştın da bunu mu yaptın, sana son bir hafta bir şeyler daha bul gel dedik bulamadın, aman bu da rapor mu, hıh bu da sunum mu şimdi...

Benden bir şeyler bekleniyor ya, bunların neden ve nasıl beklenebildiğini tam anlayamıyorum. Daha fazla bir şey yapabilmem ne kadar elzem; asıl beklenen çalışmayı sevmem mi, zamana ve kendime meydan okuyup dişe dokunur bir şeyler üretebilmem mi, yoksa acaba pek de başarılı değilim ve bu halimi biraz olsun iyileştirmem mi isteniyor? Of, sanırım sonuncusuyla kendime feci haksızlık ediyorum - belki de etmiyorum? İşte ben böyleyim blog. Sıkışık zamanlarda gözüme her şey daha imkansız görünüyor ve kendimi böcek yerine koyuyorum, üstelik hedefime ulaşamazsam böcek miyim değil miyim sorgusundan bir türlü çıkamıyorum.

Bak yine senden başka anlatabileceğim kimse yoktu bugün bunları, yine son derece kişisel açmazlarımla doldurmak zorunda kaldım içini. Böyle günlerde insan her şeye sinir oluyor. Serkan labın ilerisindeki dut ağacına sinir oluyor, yerlere dökülüp ezilen dutların görüntüsüne katlanamıyormuş. İkimiz birden ağacın arkasındaki kümese sinir oluyoruz ve dönem sonunda horozu kesip yemeyi, varsa tavukların yumurtalarından da hamsili kaygana pişirip rakının yanına meze yapmayı düşünüyoruz. Ben de bugün her şeye sinir oluyorum ama saat daha erken ve az daha sinir olursam çenemde çıkmaya yeltenen sivilceye birkaç arkadaş daha gelebilir, o yüzden çıkıp kitap mitap bakacağım sanırım. Belki kurutulmuş domates de alırım. Gerçi insan kendini böcek zannettiğinde kurutulmuş domatesle ödüllendirilmek hepten utandırıyor. Sinek ye, geç gitsin yani. Bir de gurmelik ha! Ayıp, ayıp!

5 Haziran 2010 Cumartesi

Zzzıt!



Işınlanmak icat edilse ne acayip bir şey olurdu! Harika da olur olmasına, ama o kadar çok kurala uymak gerekirdi ki fiziksel engelleri aşıp bu işi başarsalar dahi sosyolojik yan etkilerden kurtulmak asıl imkansızlık olurdu herhalde.

Ben çok isterim ışınlanmak. Şu aralar labdan Dunkin'e ışınlanmak, görevlinin akademik park yeri girişindeki kulübesinde bulunduğu gıcık günlerde arabamı bırakmak zorunda kaldığım Kuzey Park'tan laba ve labdan arabaya ışınlanmak, labdan tuvalete ve tuvaletten laba ışınlanmak, spora ve spordan ışınlanmak istiyorum. Kalan yolları çekebilirim, fakat bilhassa Kare Blok koridorlarında ve civarında kesinlikle ışınlanmalıyım artık. Ferdi'yle konuştuk; bazı günler Dunkin'in önü çok rüzgar alıyor, dolayısıyla eline bir büyük şemsiye alıp girişte dikilmek suretiyle hava akımını kesmesini kararlaştırdık. Bundan bir iki gün sonra Dunkin'in önünden laba kadar yürüyen merdiven ve bant yapmasını rica ettim. Ah işte ışınlanabilsem onca masrafa hiç gerek kalmazdı!

Bir sabah herkesin ışınlanabildiği bir dünyaya uyansak acaba altından nasıl kalkardık? Şimdi ben burada oturmuş yazımı yazarken hop diye her isteyen dibimde bitiverse olacak iş mi? Liseli genç arkadaşlarıyla bardayken endişeli ve bigudili anne aniden masaya kurulsa? Herkes zıt orada zıt burada, ne özel hayat kalacak ne bir şey. Biriyle buluşmanız gerekiyor ve yorgun olduğunuza dair yalan söylediniz - puf! Bakıyorum da gözler cin gibi, hani yorgunluk? Kapı tıklatmak falan artık ne boş safsatalar olurdu kim bilir. Biz eskiden birilerinin odasına gireceğiz diye kapıyı çalardık! Birinin sizi banyodan çıktığınızda yakalaması, siz yokken eşyalarınızı karıştırması ya da burnunuzun uzadığına kanaat getirmesi bir yana, ne vize pasaport kalırdı ne araba uçak! Peki suç ve mahkumlar ne olacak, ya siyaset? Ne çok sınır çizmek gerekirdi ama! Şu saatler arasında şuradan şuraya ışınlanabilirsiniz; üzgünüz sizi buraya ışınlayamıyoruz, aylık ışınlanma kotanızı doldurmuşsunuz.

Sırf ben ışınlanabilseydim çaktırmadan, hani öyle süper gücüm falan olsa amma keyifli olurdu! Tamam canım biliyorum, sonradan eski hayatımı geri isteyip ağlardım muhtemelen. Mutlu son. O zamana kadar orası senin burası benim gezinir durur, akla hayale gelmeyecek her köşeye girer çıkardım. Ailemi mi özledim, hop Ankara'dayım. Yurt dışı mı, o da ne? Demek karşıda kahvaltıya gidiyoruz, beş dakikaya yanınızda olurum! Hocam beni mi görmek istemiştiniz? Kapari mi bitmiş, hah! Devlet dairesinde işim vardı, yarım saatte hallettim. Salondan yatağa bile kılımı kıpırdatmam geceleri.

Oh be, hayat bana güzel!

Süpermen değiliz ki gücümüzü iradeli kullanalım. Heyecan yok, hayal yok - ee? Amaan, vazgeçtim galiba. Ne yapalım; yine koridor, yine koridor!

4 Haziran 2010 Cuma

Kep püskülünde hareketlilik


Şu an çok ciddi bir odaklanma sorunu yaşıyorum. Bilgisayardan gelen müziği değil etrafımdakilerin konuşmalarını duyuyorum, kafamdakileri de bir türlü toparlayamıyorum - daha doğrusu ne yazacağımı bilmiyorum; ama yazmanın bana feci iyi geleceğine inandığımdan bir iki kelimecik de olsa göndermeden bırakmak istemiyorum. Kafeye geldiğimden beri birkaç masa boşaldı ve herkesin gidecek başka yerleri olduğundan burayı terk ederek çevremin ahengini bozuyor olması hiç hoşuma gitmedi.

Son on iki güne girdiğimizden olsa gerek, yemek pişirmeye ayrılacak vaktimin olmadığı kanaatine vardım ve kendimi salataya vurdum. Ya bu durumun yarattığı hazımsızlıktan ya da sigarayı ekrandan uzaklaşma bahanesi belleyip işi ikinci paketin jelatinini yırtmaya kadar götürdüğümden geceleri doğru düzgün uyuyamıyorum. Her final döneminde olduğu gibi bu sıralarda da birkaç tırnağımı afiyetle didikledim ve ellerim sertleşmiş, katılaşmış gibi oldu yine. Aklıma herhangi bir sorun geldi mi ona takılıp kalıyorum, öyle lüzumsuz şeylere saplanıyorum ki bunları bir kimseyle paylaşmam olanaksız görünüyor. Belki de birileriyle bir şeyler paylaşmam şu aralar pek olanaksız göründüğünden böyle düşüncelerden ayrılamıyorum.

İş arkadaşlarımla iş haricinde görüşme seviyesine gelmiş değiliz, yan lablarda tanıdığım ve gün içerisinde pek çok kez konuştuğum kimseler pek de takılabileceğim türde değiller. Kişiler hakkında peşin hükümlü olduğumdan değil bu, sadece gerçek. İnsan gün içerisinde sohbet ettiği herkesle akşam çay kahve içmeye gidemez ya. Okulda kendim haricinde bitirme projesiyle uğraşan, matematik hesaplarıyla ve teknik sorunlarla boğuşan, 16 Haziran'a kadar yapması gereken daha çook işi bulunan kimseyi bilmiyorum. Çoğu arkadaşım bugün itibariyle özgürlüğüne kavuştu, zaten onların finalleri vardı; oysa benim iki proje teslimim, haliyle iki raporum ve iki de sunumum var. Bu nasıl kader diyorum bazen. Bölüm arkadaşlarım mezun oldu gitti; onlar varken ne güzel hep beraber saçımızı başımızı yoluyor, hocaların dedikodusunu yapıyor, derslerin zorluğuna verip veriştiriyorduk. Bakmayın teknik bölümdü falan ama çok renkli arkadaşlarım da vardı, oysa şimdi hiçbiri buralarda değil. Diğer arkadaşlarım öbek öbek aynı bölümlerde okuyorlar, yıllarca beraber dirsek çürütürken bugünlere kaynaşarak gelmişler; öbekler birbirleriyle az çok alakalı olduğundan çakışan dersler, hiç değilse kesişen daha geniş uzamlar olmuş. Ben ise bırakın üniversite bölümünü, yegane fen mezunu olarak en azından kampüsler arası mekik dokuyup her boş anımı sosyal benliğimi besleyerek değerlendirmeye gayret ettim; böylece onların tek mekanda yaşayabildiklerini üç beş yere koşturup hepsinde azar azar kalarak, kendimi bölüştürerek elde etmeye çalıştım. Haliyle bana düşen hep daha az oldu, pek şikayetçi olmasam da hemen yanı başımda ve ortak kaynaklı yoğunluklarla boğuşan birilerinin varlığına böyle sıkışık zamanlarda daha bir ihtiyaç duyuyorum. Evde ise durumlar içler acısı, yalnız yaşamaya öyle alışmışım ki kapı açılıp birileri "yatıya" geldiği zaman tuhafıma gidiyor. Benden gelmeyen her devinim adeta içimi sıkıyor, irkiltiyor. Seneye eve çıkmaya karar verdim galiba, ne şekilde olursa olsun; isterse sadece bir buzdolabı bir de somyası olsun, parkeleri yamuk ve mutfak dolaplarının kulpları eksik olsun, yine de yalnız bana ait bir yer olsun; zira sabrım dört yıllıkmış. Her şey bir yana, hakikaten artık kendi evimi ister oldum, dünyanın en tatlı kızlarıyla yaşama olanağım olsa dahi bu isteğim baskın kalırdı. Öte yandan şu an öyle bir paylaşım yuvasında bulunmadığım kesin, insanları tanımanın öyle sanıldığı kadar kolay olmadığını ve bazen aylarca süregelen izlenimlerin son derece yanıltıcı olabileceğini gördüm. Arkadaş, dost dediğinin iyiliği karşılıklı olmamalı; kötü gününde yanında duracaksa bunu görev saydığından değil, içinden geldiği için yapmalı; şayet sorumluluk bilincinden öteye giden bir samimiyeti kalmamışsa desteğini açıkça çekip yürümesi daha iyidir derim. İstemeyerek, yargılayarak dayanak görevi görüp yıpranmak ve yıpratmak ilerde iki tarafın da canının daha çok yanmasından başka bir sonuca varmaz nasılsa. Kimileri ise vaktiyle isteyerek yaptıklarını sonradan hatırlarken bir üstünlük dalgasıyla sarmalanıp karşısındakini küçük gören bir öz benliğe sahip olabilir, veya geçmişi tamamen unutup yepyeni satırlarda gezinirken üç beş sayfa öncesini pek kıymetsiz bulabilirler; öylelerinde sağlam, oturmuş bir kişiliğin eksikliği göze batar. Yaşanmış yaşanmıştır; fedakarlıklar gerektiğinde yapılmış, teşekkürler zamanında edilmiştir; buna rağmen elde avuçta bir şey kalmamışsa fazlasını istemek insanı kendinden ödün vermeye götürür. Boşa kürek çekmekten bile beterdir bu, küreği kendinden uzaklara, üstelik diplere çeker, pırıl pırıl olduğun halde başkasının karaltısında boğulursun. Ne güzel ki kendimden eminim ve ne borcum var, ne sitemim. Kayığıma atladığım gibi başka kıyılara giderim, dolaşa dolaşa elbet birinde gözlerinin içi gülen, bembeyaz yenilere rastlarım.


Bu aralar kendimi ancak kendime taksim edebiliyorum; üç gün spor ya da yürüyüş yapmadım ve alışkın olmadığım bir enerji birikimine dördüncü gün iyiden iyiye hissedilir sırt ağrıları da eklenince işi gücü düzenleyip salona gittim, nasıl iyi geldi. Bu sabah da hava öğlenki boğuculuğundan çok uzak bir esintiye sahipken yürüyüşümü yaptım. Yürürken sürekli aynı gereksiz şeye takıldı kafam, aslında biraz gerekli bir düşünce olmasına rağmen iki saat düşünülecek şey olmadığından ben uzattıkça o lüzumsuzlaştı diyebilirim. Belki birkaç kişilik bir sohbetin arasına dikkatlice sıkıştırabilsem bu kadar üzerinde durmama gerek kalmadan sonuca bağlar, rahatlardım; ama yok işte. Genelde böyle değilim, yalnız sorumluluk seviyesi karnımı aşıp boğazıma doğru yol aldığı zaman eh, azıcık destek, biraz avutulmak, ilgilenilmek ihtiyacı doğabiliyor; yoksa başıma gelen ve öncelikli işlerim nedeniyle ikinci plana atmaya çalıştığım düşünceler uçup gideceğine kafamın arkasında dağ gibi birikiyor. Hepsini geride yığmak yerine ara ara anlatabilsem daha ferah olurdum belki.

Neyse canım, azıcık daha dayanacağım bu duruma ve sonra bütün saçma şeyleri uzun uzun düşünme fırsatım olacak, zaten o zaman "Amaan boşver!" diyip konudan konuya sıçramak benim için çok daha kolay olacak. Nazar değmesin ama bugün işler iyi gitmeye başladı bile. Projeden sonunda sonuç alabildim, ama başlangıçta hedeflediğimize kıyasla epey basit işlemler yapmak durumunda kaldık, dolayısıyla Burak Hoca rapor teslim tarihimi 7 Haziran'dan 11 Haziran'a çekti ve o arada ikinci bir strateji geliştirmemi emretti. Hafta sonu kafa patlat, yeni bir şeyler bul; neticede bu bir proje değil mi, ben söyleyeyim sen yap olmamalı, dedi. Böylece bir şeyler okuyup şöyle yapsak, böyle etsek diye yöntemler üretecek bir öğrenci konumuna terfi etmemi istemiş oldu benden ve bunu istediğine göre başarabileceğime de inanmış olmalı. Önce erkenden kurtulma arzusu vardı içimde, zira daha önce hep bana gösterilen yöntemleri uygulamış olduğumdan kendi kendime yeni bir şey üretmek bana olanaksız görünüyordu ve günlerce tıpkı bunun gibi olanaksız görünmüş sonuç alma denemelerinden çıkıp yeni bir döngüye daha girersem çökeceğim endişesine kapıldım. Sonra derin bir nefes alıp zamanın kısıtlılığını da göz önünde bulundurarak neler yapabileceğimi düşündüm. Bir kere bu aşamaya gelmek, "Bilmediğim şeyi üretemem!" noktasından "Yahu hakikaten bir şeyler yaratabilir miyim ki?"ye geçmek bile önemli. Biraz sonra bir makale inceledim, doku istatistikleriyle karşılaştırmalar yapmayı düşündüm, Burak Hoca'ya bildirdim, o da onayladı ve pazartesi gününe kadar birtakım veriler çıkarmamı istedi ki onları inceleyip sonuç verecek duruma getirebilelim. Sanıyorum bu benim için bir ilk ve en korkup yapmaktan çekindiğim, öte yandan kesinlikle yapmam gerektiğini hissettiğim şey! Girişimci yönümün eksik olduğumu düşünürdüm hep, girişimcilikten kastım kendi kendine bir şeyler ortaya atmak ve onun peşinden gitmek; halbuki emir komuta zincirinin bir halkası olmayı yeğlemişimdir, fakat ömür boyu öğrenciliğe devam etmek istiyorsam bu zincirin başına tırmanmaya yetenekli ve hevesli olmam gerektiğini biliyordum. Bende bu yeteneğin olduğuna pek inanmıyordum, ama ilk defa ufak da olsa kimse söylemeden bir fikir ürettim. Çok küçük bir şey yahu, daha önce görüp duyduğumuz bir yöntem zaten, ama bir hafta içerisinde hiç karşılaşmadığım ve çok daha karışık bir şeyi yapmaya çalışmam da hayalperestlik olurdu artık. Boyutları ne olursa olsun dün uğraşmam için önüme hazır olarak sunulan teoriler yerine bugün kendi teorimi ortaya atmış olmam gelecek kaygılarımın içine minik, ama inanç dolu bir ışık doğrulttu.


Perşembe sabahı üç günlük ümitsizliğe düşüşün ardından ufak bir patlama yaşadım ve korktum. Neyden korktuğumu bilmiyordum, sadece çok, çok korkuyordum; öyle ki hiçbir harekette bulunmadan yorganın altına büzüşüp günlerin geçmesini beklemek ve her şeyin durulduğuna inanmadan çıkmamak en güzel çözümdü sanki. Final dönemlerinde hep böyle olurum, birkaç gün çaktırmadan paniklerim ve sonunda dayanamaz ağlamaya başlarım ve içimdekileri atıp rahatlar rahatlamaz güçlenir, sakinleşirim. Öğlen felsefe sınavına girdim, iyi geçti ama kalemliğimi açıp HB yerine 2B uç kullanmaya üşenmesem bence çok daha iyi geçerdi. Bu garip durumu pek çok sınavda test ettim, olur da HB uçla yazmaya kalkarsam performansım feci düşüyor, canım yazmak da silmek de istemiyor! Özellikle kritik sınavlarda 2B uçtan resmen ilham alıyorum!




Bu akşam canım film izlemek istedi. Hafta içi akşamlardan birinde "A Single Man"i seyrettim, bu akşam da kafeye gitmeden DVD'ciye uğrayıp bir sürü film aldım. Bugün için "Yes Man"e heves etmiştim, adama o kadar sorduğum halde sadece Türkçe dublaj seçeneği olduğunu filmi başlatmak istediğimde gördüm, bunun üzerine Woody Allen'ın "Scoop"unu izledim. Son zamanlarda izlediğim en tatlı filmdi; ne kadar içerikli ya da güzel olduğu umurumda değil, önemli olan tam ihtiyaç duyduğum türde bir film olmasıydı. Bugün bana Woody Allen'ın takılarak konuşması, Scarlett Johansson'un kıvrımlı vücudu ve sevimli halleri ile ikisinin arasında geçen esprili konuşmalar gerekiyormuş! Filmde çok kritik bir mantık hatası var yalnız, kurguyu baştan sona zora sokuyor ve koca bir film çekerken böyle büyük bir hatayı nasıl yapmışlar aklım almadı. İzlerken o kadar huzur buldum ki bu seferlik es geçiyorum.




Dün gece "Kürk Mantolu Madonna"yı bitirdim. Kitabın çizmediğim yeri kalmadı galiba. Bir adamın düşünceleri, heyecanları, kısıtlamaları ve tüm benliği bu kadar mı güzel betimlenebilir? İki kişinin arasındaki konuşmalar nasıl hem bu kadar süslü, hem bu kadar yalın olabilir? Aslında çizdiğim her satırı tek tek buraya aktarmak ve Raif Efendi'yle paylaştığım bütün duyguları vurgulayıp kendimi Sabahattin Ali'nin ağzından anlatabilmek ve Maria Puder'in teklifsizliği ile çelişmesinden keyif aldığını hissettiğim tüm ilke ve düşüncelerinin benimle nasıl örtüştüğünü bir kez daha görmek isterdim! O kelimelerde bana ait o kadar çok şey okudum ki hepsinde bir bir heyecanlandım; artık ne yalnızlığım var, ne de farklı bir tuhaflığa dair endişem.

Radyoda İtalyanca şarkılar çalıyor, yarın İtalyanca konuşmalar da duymak istiyorsam uyumam gerekiyor artık! Kafede başladığım yazımı kanepede sonlandırıyorum. Galiba yarın da kendime biraz izin verip okuyacak yeni kitaplar seçmeliyim, zira "Kontrbas" öyle ince ki beni anca iki gün idare eder.

Undergrad hayatımın son maratonu, yeni ve yeniden - on ikiii...