9 Nisan 2010 Cuma

Doruk



Defne ve Yavuz'un aylardır beklediğimiz bebeği dün gelmiş!
Ayy minik minik ayakkabılar alacağım :)

8 Nisan 2010 Perşembe

Attenzione!


Ne geçmez yorgunlukmuş iki gündür peşimi bırakmıyor. Enerjim çekildi resmen, ama NTV'deki hava durumu sunucusu amcayı görür görmez kendime geliyorum. Bir adı var biliyorum, ama çok pamuk bir amca olduğu için böyle kalsın. Minik güneşlerin, bulutların önünde sürekli yaylansın ve işini azami ciddiyette yaparken aynı anda çok da tonton olunabileceğini bize kanıtlamayı hiç bırakmasın!


İnsanın yaptığı işi sevmesi, hava durumu sunucusu amca gibi coşkulu olması ne kadar önemli aslında. Buradaki market çalışanları da işlerini seviyor olsalar gerek. Ne zaman alışverişe gitsem altıma bir kırmızı halı sermedikleri kalıyor. Herkes hal hatır soruyor; sizi gördüm daha iyi oldum, aman ne iyi ettiniz de geldiniz, bak bak bunlar yeni geldi güzellerini sana ayırdım. Böyle içtenlik topağına girip meyve sebze alması çok zevkli oluyor.

Bir de samimiyetsiz şeyler var ama, onlara, nasıl diyeyim, kıl oluyorum. Mesela biri var, ne zaman yakınından bir yerden, hatta pek yakınından sayılmayacak mesafelerden geçiyor olsam ortalık inliyor, amaaaaan bu ne güzellik, yüreğim yandı falan diye anons başlıyor. Bir olur, iki olur. Her yürüyüşümde mehter takımını peşime takmış gibi hissediyorum, benim de sessiz sakin iki adım gitme özgürlüğüm nerde? Eeh diyorsun bir yerden sonra, ne gerçekçiliği kalıyor iltifatın, ne sıcaklığı. Sünüp yapış yapış oluyor sonunda.

Dünden beri okuldan bir arkadaş benimle kahve içmek istiyor, samimiyetsiz bir durum yok. Aslında önceden beri istiyordu, ama dünden beri bu uğurda seferberlik ilan edilmiş gibi bir hava oluştu. Altı üstü okulda, binanın önünde bir kahve içeceğiz, her gün yaptığım şey. Bunun için belli bir gün ve saat belirlemeye çalışmanın ne gereği var şimdi? Bugün sonunda çok mühimleştirilmiş kahvemizi içtik. Spontane karşılaşınca gayet güzel sohbet edebiliyorken işi dört köşeli hale getirince zorla konuşmaya çalışır gibi olduk. Sessizlik olmasın diye konular arasında lüzumsuz geçişler yaptık. Yetersiz kalınca anında elli yıl yaşlanıp evetlemeye ve kafa sallamaya koyulduk. İki dirhem bir çekirdek kahve mi içilir kardeşim, anlamıyorum ben bu mantığı. Hadi işin gücün arasında bir fincan kahve içelim de kendimize gelelim gibi yapmaya çalışmak, iki insanı da durduk yere acayip gülünç durumlara sokuyor.

Şimdi duygusal ilişkilerden hayalet görmüş gibi kaçıyorum ya, dur bakalım biliyorum benim de karşıma bir gün şöyle uzun boylu, beyaz tenli, sarı olmayan saçlı ve obsesif kompulsif bozukluktan muzdarip biri çıkacak. Şayet bu gerçekleşirse kesin evlenir, çoluğa çocuğa karışır, mutlu mutlu yaşarız; üstelik ikimiz de hep formda kalmaya falan dikkat eder, örnek çift oluruz. Yatmadan önce bulaşık bırakmayız, çoraplarımızı yere atmayız. Gerçekleşmezse de canıma minnet, şu aralar duygusal ilişkilerde orta yolu bulma çalışmalarına girişecek havamda hiiç değilim.

Memleketimizin en mühim meselelerinden biri de Baykal'ın yeni saç stili, bu saç stilinin onu kaç yaş gençleştirdiği ve ihanete uğramış hisseden eski kuaförüyle tüm kanallarda boy gösterip mesleğinin inceliklerini ve Baykal'ın saç tellerinin inceliklerini anlatma şerefine erişmiş yeni kuaförünün söz düellosu.


Resme tıklayıp Treviso sokaklarında kol gezen eşsiz tabelaların hikayesini öğrenebilirsiniz.

Bir de estetik tartışmaları esnasında bir izleyiciyi maymuna benzeten Arto, dava edilmesi üzerine kendisini "Bir kişinin maymuna benzemesi yasalara göre suç olmamalı, zira Evrim Teorisi'ne göre insanın maymundan geldiği bilimsel olarak söylenir." diye nasıl da ilmî savunmuş, hakkını vermeden bitiremedim yazımı.

Marine?



Ah bir fırınım olsaydı bu akşamki fiyaskonun kenarından geçmezdim bence. Dün spordan sonra 478243 makaleyi aynı anda okumaya çalışırken buldum kendimi, gözlerim cayır cayır; dedim ki eziyet etme kendine, yat uyu. Artık böyle düzgün kararlar alabiliyorum, öyle eskisi gibi hayır efendim bunu yapmam lazım diye tutturup boş yere ekrana çakılı kalmıyorum. Bunun üzerine aşçılığım kabardı, kolay kolay ne pişirsem diye bakınırken ızgara sebzelere rastladım. İnce ince kesilmiş kabak, patlıcan ve mantar, üstleri hafiif yanmış böyle. İçim gitti. Gel gör ki fırın yok.

Daha önce közleme çalışmalarıma olumlu sonuç vermiş tavamla bu işi hallederim sandım. Patlıcanlar piş piş suyu çıkmadı, hepsi şişko kaldı. Annemle babam yemek yaparlarken acayip heveslenir, arta kalanları küçük tencereye koyar karıştırırdım. Biz de pişiriyoruz hani! Üstüne üstlük sofraya götürür, annemle babama yedirir ve heyecanla yorumlarını beklerdim. Bugün bile hala tatları damaklarında spesyalitelerimden zar zor bir lokma yutar "Mmm, ne kadar leziz!" derlerdi ve bu lezzet deryasına kıyamayıp, yemeyip de yanında yatabilmek için asla bitirmezlerdi. Kim demiş hayat adaletsiz diye? Beş yaş aşçılığımı anımsatan bulamacımdan bir iki çatal alırken annemle babamın oyununu bizzat kendime sergilerken buldum kendimi.

Şimdi bir daha okudum, gördüğüm sebzeleri aslında çok incecik doğrayıp tavada pişirmiş tarifin sahibi de. Piştikten sonra tatsız geliyor, ama bir gece dolapta bekleyince çok daha lezzetli oluyor diye not düşmüş. Acaba?..


5 Nisan 2010 Pazartesi

Murphy Kanunları


Yanımda toka taşıyorum. Biri lastik, biri kelebek. Kelebek tokamı tanıyabilirim, ama lastik olan alelade, dümdüz ve siyah; aşina olduğum belli bir kalınlıktan başka özelliği yok ve o kalınlık da lastik toka normuna birebir uyuyor. Geçenlerde akşam oldu, eve döndüm ve asansöre binmeden yerde benimkine benzer bir lastik toka gördüm. Otobüslerde, kaldırımlarda, yerlerde lastik toka gördüğüm zaman hep üzülürüm, kim bilir kim düşürdü diye, çünkü sahibine asla dönemeyecek olduklarına inanırım. İçinde bir ben eksik çantamın diplerinden fırlayıp sabah asansörden indiğim sıralarda tokamın kendini yere atmış olma olasılığı sıfıra yakın, bütün gün aynı yerde kalıp kimse tarafından alınmaması ve döndüğümde gözüme çarpma olasılığı iyice düşük. Yine de o benim tokam mıydı acaba? Mümkün müydü bütün gün oracıkta beni beklemiş olması? Çantamı biraz karıştırdım, ama ne fayda, bavul diyorum ya. Aldım tokayı, yukarı çıkınca çantamı boşalttım. Benim tokam! Benim küçük lastik ve sıradan tokam; ama nasıl da tanımışım tokamı, o da ısrarla nasıl herkesin üstüne basıp sağa sola savurmasına aldırmadan ayrılmamış düştüğü yerden! Banyosunu yaptı, kalorifere kuruldu.

Canım acayip Sims oynamak istiyor blog. Üstelik en eski Sims. iPod'umda müzikleri var, ben yüklememiştim ama bazen shuffle'da denk gelince hiç geçemiyorum. Yaptığım evleri, bahçeleri falan hatırlayıp mest oluyorum. Ortaokulda bir yaz tatilinde bir paket krem şantiyi mikserle köpürtüp koca bir paket pötibör bisküviyi batıra batıra yemiştim oynarken. Şimdi oynasam zevkli olmaz biliyorum, sıkılırım hemen; ama keşke sıkılmayacak olsam diyorum düşünürken. Ama bir oyun var ki işte onun üçüncüsünü yapıp sürseler piyasaya, bir dakika durmam, aldığım gibi de bitiririm. Projeymiş makaleymiş falan vız gelir. Hatta daha optimum bir şey yapar, kendimi tutup yaza saklarım ve tatil başladığı gibi başına kurulurum.

Yazın sigarayı bırakmak istiyorum, çünkü artık gına geldi sigara içmekten. Pöh desem kömür çıkacak ağzımdan. Sabahları nefes alamadığımızı konuştuk Serkan'la bugün. Bu dönem olacak şey değil şimdi, yani başarıyla mezun olabilmek için kanser riskini iyice artırmamız gerekiyor. Sigara sadece suyu çıkarılmadığında güzel. Boş boş içilince gıcık ediyor insanı. Tahta yemek gibi sinir bir şey oluveriyor sonra. Hele arada bir abartıldığında o moral bozması yok mu, deli ediyor beni. Resmen canımı sıkıyor yahu! Bir tane yakıyorum ve ilk üç dakika boyunca dünya başıma yıkılıyor bazen. Hem tuzu da bırakmalıyım. Of hele sakız çiğnemeyi kesin bırakmalıyım. Sonra o ikisinden arta kalan paraları domuz kumbaraya atıp tatile çıkmalıyım.

Bugün Moskova Çaykovski Senfoni Orkestrası Konseri'ne bilet aldım. 17 Nisan'da sabah l'Italiano, akasından Şişkolar, sonra metroyla koştura koştura CRR. Çarşamba'ya proje raporumu teslim etmem gerekiyor, o yüzden bu akşam dehşet makaleler devirip texture extraction konusunda kafamda şekiller oluşturmam lazım. Hatta gücümü toplayıp rapora başlasam en güzelini yapmış olurum. Elimde bir review makalesi var ki elli referans vermiş adamlar, ellisini de didik didik etmişler. Ben diyeyim yirmi, siz diyin otuz yöntemle imgelerden texture çıkarımları yapıp karşılaştırmışlar bir güzel. Altmışıma kadar uğraşsam anca öyle bir makale yazarım. Bir de ağaç gibi, bundan elli referans çıkıyor, o ellinin her birinden yirmi referans çıkıyor, böyle üssel bir durum. "Blink" tarzı düşünüyorum, blinkleyip neyin işime yarayıp neyin yaramayacağına göre içgüdüsel bir elemeyle işin içinden çıkabileceğime inanıyorum. Düşünce gücüm ne kadar kurtarıcı olacak, göreceğiz.


Artık tirillerimizi giyelim lütfen havalar. Yarın, öbür gün ve öbürsü gün sıcak ve sağanak yağışlı görünmesi ne kadar da vıcık. Öte yandan hava durumları o kadar güvenilmez ki belki de günlük güneşlik olacak ve tek damla yağmur da düşmeyecek. Onu da yarından sonra göreceğiz. Zaten beni ilgilendiren kısmı dolabın karşısında otuz saat durup ne giyeceğim sendromuna tutulmak (bahar aylarında bu durum yıkıla döküle okula gitmek sendromuna da zemin hazırlar). Çoğu zaman da tutturamıyorum. Kalın giyinsem hava açıyor, ince giyindim mi esiyor hep. Bir kere de ben nasıl giyindiysem öyle ol hava! Bir de artık yün giydirme. Yün istemiyorum. Pofidik istemiyorum. Püfür ve ceket istiyorum.

Buharda sebzemi pişirdim demin. Akşam menümde barbekü soslu, mantarlı sebzeli et var. İçine kuskus makarna koymayı düşünüyorum. Bunu da Türkçe'ye böyle olduğu gibi almasalarmış iyiymiş. Kuskus diye makarna mı olur?..



Kaç gündür koyacağım koyamıyorum bu resmi. Her tarafta paskalya yumurtaları ve tavşan çikolatalar vardı geçen hafta, o kadar sevimli geldi ki dayanamadım birkaç yumurta tavşan arandım, burda da dursunlar.

4 Nisan 2010 Pazar

Mis



Buram buram sokak kokuyorum! Hani sıcak havalarda sabahtan dışarı çıkıp bütün gün gezersin, yürümekten tabanların acır ve evine döndüğünde yorgun, ama dinlenmeye çok hazır hissedersin kendini. İşte öyle günlerin sonunda sokak kokarsın. Burada gerçek bir kokudan bahsediyorum. Kışın da olur belki, ama kışın saatlerce taban tepmiyorum uzun süredir. Yağmur çamur demeden gezip tozmak, ailemle soğuk havalara denk gelen bayramlarımızı Avrupa'da değerlendirdiğimiz günlere özgü sanki. Anılarımın en canlı olduğu kış, bu aralar geride bırakmaya yavaş yavaş alışmaya başladığımız - ve ömrümün belki de en kötü, en kapalı kışı.


Bu kış olmadı hiç, ama kışın çok dışarda kaldığımda kötü koktuğum hissine kapıldığım olmuştur. Sanırım açıklaması bolca yakılan kömürlerle iyice kirlenen havada fazla zaman geçirmek. Yazın öyle olmaz ama. Başka bir koku, pis kokmaz bu; çiçek ya da parfüm gibi de kokmaz, is duman da değil, tam yaz kokusu denecek şey de değil. Çimlerde yuvarlanmışsın, top oynamışsın gibi. Toza bulanmışsın ama çok da eğlenmişsin kokusu. Soyut kavramlarla ilişkilendirildiği halde somut bir koku.

Bu aralar güzel havaları yakalayabildiğimde mutlu oluyorum ve artık yağmur yağdığında ya da bulutlar üşüştüğünde gerçekten içime sıkıntı oturuyor. Sabahları uyanıp o gün içimin ısınacağını anladığımda mutlu oluyorum; bir yandan da içimin böyle pır pır etmesinden rahatsızlık duyuyorum, çünkü hissettiklerimi anlamlandıramıyorum pek. Sanki çabuk tükenecekmiş gibi, ya da yetmeyecekmiş gibi. Kışı sevebilmek isterdim, diye düşündüm geçenlerde pencereden bakarken, böylece bahar geldi diye kendi kendime bu kadar heyecanlanmaz ve bu heyecanımın fos çıkabileceği endişesini taşımazdım. Aslında böyle bir endişem de yok, ama anlık spazmlar şeklinde bazen korktuğum oluyor yeniliklerden. Yeni çiçekler, yeni ve yirmili santigrat dereceler. Bunların tadını kendimi tanıyarak, bilerek çıkarmadım bir senedir. Geçen baharı ve yazı sanki sürekli bağırarak geçirdim; bağırarak eğlendim, bağırarak ağladım - ve ikisini de aşırıya kaçarak ve birbirine karıştırarak yaptım. Sonra kış geldi ve uykuya yattım; soğuklardan, yağmurlardan kaçtığımı sanırken kendimden iyice uzaklaştım. Öyle sessiz, öyle kalıplaşmış aylar geçirdim ki bunları mevsimle özdeşleştirdim belki, ve kıştan delicesine bunaldım. Mevsim değişti şimdi; rastlantı bu ya, benim kendime dönüşüme denk geldi - ve benimle işbirliği içinde olsa da böylesine başına buyruk bir ortaklık istemedim. Kışı da sevebilmek istedim, kışın da huzurlu olabilmek istedim, oysa sonuncusunun aklıma kazıdıkları acıydı ve mevsimleri kontrol etmek benim elimde değildi. Hava emrivaki yapacak ve ben iyi ya da kötü olacağım öyle mi? Hayır, aslında öyle değil, çünkü biliyorum önceden öyle değildi hiç. Sadece unutmuşum öyle olmadığını, ama gün ışığının sere serpe ortaya çıkmaya başladığı bir zamanda hatırlamaya başlayacağımdan da hiç şikayetçi değilim.


Kalktım, giyindim ve yürümeye başladım, burdan Beşiktaş'a kadar yürüdüm, yürüdüm ve güneşin pırıltıları denize düşmüştü. Beşiktaş'a vardığımda saat yarımı geçmişti, otobüse bindim ve aceleden yanlış otobüse bindiğimi yukarı dönmediğimizde fark ederek koştura koştura bindiğim otobüsü yine koştura koştura terk ettim. Dışarda ve boş olduğuna göre bizi beklemekte olan masada şahane bir kahvaltı yaptık gazetemle. Bu sefer börek de vardı ve çok manyak bir hareket ama açık büfede yer almadığını bildiğimden kendim evden iki kırmızı biber doğrayıp bir kaba koyup yanımda götürdüm! Tatlı niyetine de meyveli müsliden yedim, of hiç böylesini yememiştim; içinde pembe minik şeyler var ve inanılmaz güzeldi tadı, bütün kek pastaya bedel bir şeydi benim için. Sonra kitapçıya gittim. Önceki gün o kadar isteksiz ve yorgundum ki kitapçıda aranmak hiç keyif vermemişti ve ala ala, üstelik gönülsüzce, anca bir kitap almıştım. Felsefe dersinden hediye "Blink"e o kadar bayıldım ki, boş boş bakınırken aynı yazarn "Outliers" kitabına rastladığımda, yalnızca Türkçe olduğu için almaya yanaşamadım. Malcolm Gladwell benimle İngilizce konuşmaya devam etsin. Bugün kafama koyduğum üzere "Outliers"ın İngilizce'sini buldum. Sonra Nick Hornby'den "İyi de Nasıl?", Camus'den "Sisifos Söyleni" ve Pierre Charras'dan "İyi Geceler Tatlı Prens" - sonuncu romanın yazarından "On Dokuz Saniye" harikaydı. Bir de geçenlerde hatırlayıp özlediğim için Ferhan Şensoy okumak istedim, ama yeni yazdığı bir kitap vardı sadece ve karıştırırken çok beğenemedim, arkasındaki "Karıdan ayrılmam iyi oldu, bu kesin." diye başlayan pasajdan önyargı kapmış olabilirim.


Kitapçıdan çıkıp İtalyan Kültür'e gittim, her seferinde inatla beni nefes nefese bırakan merdivenleri tırmandım ve kaydımı yaptırdım! Biraz İtalyanca konuştuk, ay ne iyi geldi. Tabi ben paslanmışım, daha çok ben Türkçe konuştum ama neyse söylenen her şeyi de anladım. Neden okulda Ivana'dan ders almadığım soruldu; çakışıyor ve dolu oluyor sınıf, ben de biraz canıma minnet oluyorum aslında, çünkü dili öğrenmek bir yana sabah erkenden hortlayıp Cumartesi'nin ilk saatlerini orada geçirmeye acayip bayılıyorum!

Sokak koktuğumu fark ettiğimde Kültür'den çıkmış Ferzan Özpetek'in "Serseri Mayınlar"ını izlemeye gidiyordum. Çocukluğumdaki gibi, devamında ise ne zaman mutlu olsam o zaman hissettiğim gibi, sokak kokmuşum yine! Film de Ferzan filmi gibi olmuş yine, böylece çok İtalyanvariliğine yaraşır sıcaklıkta bir akşamüstü oldu. Sinemada hep sokak koktum. Otobüse bindiğimde öyle yorgun ve huzurluydum ki, neler yaptım da böyle harika hissedebildim diye geçirdim gözümden, düşündüm; yalnızlığı nasıl genel yalnızlık kavramından başkalaştırdığımı ve kendimle nasıl iyi anlaştığımı düşündüm. Bir anda gözlerim doldu sonra, ve mutluluktan mı bilemedim ama hüzünden olmadığına eminim.


Dün sabah 9:30'da daha kargalar uyanmamışken ben okulda master dersinin ödevini gözden geçirdim arkadaşlarımla, daha doğrusu Serkan'ın geçen yıl aynı sorulara verdiği ve hiç çekinmeden bize yolladığı yanıtları inceledik. Hale yola giriyor gibi ödev, en azından şimdi hocama sormam gerekenler ve kafamda üzerine çalışılacak bir algoritmalar taslağı var. Dün akşam tiyatroya gittim, önümüzdeki haftalarda iki oyuna daha biletim var! Dünkü "Lozan"dı, güzeldi, ama diğerleri daha güzel olacak gibi geliyor bana. Hafta içi iş, hafta sonu eğlence rutinim hiç bozulmasın.

Ben de arada bir böyle güzel, yorgun, sokak kokayım.


1 Nisan 2010 Perşembe

Çalışma arkadaşlarım üzerine


Önceki yazımdan: "Kendi işleriyle kafasını kaldıramayacak kadar meşgul olmasına rağmen gülümseyip sevincime ortak olmayı ihmal etmedi."

Serkan böyle bir insan işte ve o yüzden iyi ki hep labda. İlk geldiğim zamanlar pek konuşmuyorduk, hep kahvesini içip işini yapan ve çok yüz göz olmayan biri sanıyordum onu. Sonra bu dönemin en başında bir defa biraz konuştuk. Geldim diyince bana, bu sefer gerçekten geldin mi, dedi; ama bu alaycı değil tam aksine sevimli bir samimiyetle dolu ve bir nevi kutlama gibi, evet cevabının gerçekten umularak sorulduğu bir soruydu sanki. Aman canım bu da her dönem geldim çalışacağım deyip iki güne ortadan kayboluyor, uzattı artık diye düşünmesini ayıplamaya hakkım olmazdı oysa, sineye çeker kendimi kendime ispat ettiğimde görmek isterse ona da bir parça uzatırdım bu durumdan. Aslında zaten öyle şeyler düşünecek kadar laba bir gelip bir kaybolan sıkıntılı kızcağızı takacak ne vakti var ne de insanlara karşı bir takmışlığı. Adam kendi halinde ve insanların iyi olmalarından memnuniyet duyacağını hissettiriyor sadece. Bence bu insanın kendiyle ve hayatla barışık olması demek. Ne zaman bir emniyetsizliğim olsa insanları daha çok yargıladığımı fark ederim. O gün bölümden illallah demeyi benim gibi seven ve içten gülümsemesiyle insana moral veren bir çalışma arkadaşımla ayaküstü sohbet ettikten sonra elimde bir sepet çiçekle geziyormuş gibi hissetmiştim. Daha sonraları ilk cmake'imi yazmama yardımcı ve şahit oldu, ve yapabileceğimden endişe ettiğim her konuda beni yaparsın diye -başından savmak için değil- yüreklendirdi.

Ben ekrana başında bir işle uğraşırken, bırak işle alakalı bir soruyu, en yakın arkadaşım "Nasılsın?" dese gırtlağına sarılasım gelir, öyle sinirlenirim. İçten gelen bir şey bu. Bir defasında babama sormuştum, baba sen çalışırken birisi sana soru sorunca sinirleniyor musun hiç, diye; "Hem de nasıl!" diye yanıtladı. Demek genlerden diye düşündüm, çünkü bunu engellemek için yüzüme sahte gülücükler oturtmaya çalıştıkça iyice saçma durumlara düştüğümü hissediyordum. Saklayamıyordum sinirimi ve arkadaşlarım da fark ediyorlardı zaman zaman. Kimseyi kırmayayım diye epey uğraşıp kısmen kontrol altına alabildim, ama tamamen yok edebildim mi bilmiyorum, malum uzun zamandır öyle çalışamadım. Ne ayıp şey, değil mi? Ama sanki bir şey karnımdan boğazıma yükseliyor gibi olurdu.

Serkan arkadaşımı hep ekranı karşısında çalışırken, ona son derece basit gelebilecek sorularla darlıyorum kaç haftadır ve en ufak bir seğirme olmuyor kaşında gözünde. En fazla birkaç saniye gecikmeyle, hiç ikiletmeden cevaplıyor ve gerekiyorsa sandalyesini döndürüp yanıma bile sürüyor. İnsanın içinde hiç, ay gerçekten bir daha rahatsız etmeyeceğim seni, hissi uyandırmıyor. Bazen sadece insani bir yardım istediğin halde karşındaki sana onun sırtından geçinmeye pek meraklıymışsın gibi davranabiliyor oysa. Yardıma ihtiyacın varken sana bunu sağlayabilecek insanı sıkıntıya soktuğunu görmek çok çaresiz bir durum, çünkü o zaman çaresizlikten kendini küçültüp karşındakini yüceltmek yanlışına düşüyorsun ve sonunda paspasa dönüşüyorsun. Halbuki ben asla ben-yatayım-da-nasılsa-o-yapmıştırcı biri olmadım, ama bana öyleymişim gibi davranılacağından korkarak yardım istemeye de hep çekindim. Onun için elimden geliyorsa yardım etmeye çalışırım ki benim hissettiklerimi kimse hissetmesin.


Master yapmaya karar verebilmiş olmak, son zamanlarda aldığım en cici karar olsa gerek. Okul ortamını öyle seviyorum ki. Üstlerime inanılmaz saygı duyuyorum, onların zeka ve tonla emek verip çalışarak bugünlere ulaştıklarını ve hala delicesine uğraştıklarını görüyorum çünkü. O kadar meşguliyetlerinin arasında bir de öğrencilerinin hayır dualarını toplayacak yardımlar etmelerine, öğretmelerine, sekiz kollu ahtapot gibi masadan masaya uğrayıp bizimle ilgilenmelerine hayran oluyorum. Çalışma arkadaşlarımın bilgisayar başında medikal görüntüleri evirip çevirmesinden, bir şeyler yapılıyor olmasından ve bu çarkın bir dişlisi olma yolunda ilerlemekten acayip keyif duyuyorum. Kısa vadede ne yolun yolcusu olduğumu biliyorum özetle ve bunu gün geçtikçe daha çok benimsemekten öte bir isteğim yok.

***Success!***


Havalar tahmin edilemiyor. Sabah felsefe sınavımdan sonra yağmur indi ve okulda kalmaktansa eve dönüp mis gibi kahvaltı etmeyi uygun gördüm, öldürecek üç saatimi ıslak ve serin havada tüketmekten daha zevkli geldi. Ben yedikçe hava açtı, kahvaltım bittiğinde evde durmamın hiçbir anlamı kalmadı. Sabah çantaya şemsiyeyi koy, gözlüğü çıkar iken bir saat içerisinde şemsiyeye ne gerek lakin gözlük şart havası oldu ve ben bu değişime vakıf olamadım. O nedenle öğleden sonra güneye indiğimde gözlerimi kıstım.

Çizmelerden bıktım usandım. Babetlerimi giymek istiyorum artık. Yağmur çamur fark etmez. Çizme giyip çıkarmak öyle sıktı ki ayaklarım ıslansa üşüse dahi minik ayakkabılarımı giymek istiyorum.

Dün Linux'un C++ compiler'ını bulamıyorum demesi üzerine kafamdan duman, somun ve cıvatalar çıkararak bzzt bzzt diye Murat Hoca'mla havadan sudan konuşmaya gittim. Hem son haftaları konuşurduk, ICASSP'te neler yapmışlar Dan ve diğerleriyle anlatırdı bana; ben de proje, opera, sergi falan kendimden, hayatımdan bahsederdim. Kafam dağılırdı böylece, biraz dert de yanardım compiler'dan yana. Murat Hoca'yı görmeye epeydir gidememiştim, içimde yer ediyordu artık. Ben odasına vardığımda o montunu giymiş çıkıyordu. Nasılsın diyince ben de sorunun aniliği karşısında o anki halimden başka bir şey düşünemeyerek aman projeyi bir türlü çalıştıramıyorum, hatanın ne olduğunu bile bilemiyorum diye sesimi incelte incelte bir çırpıda saydım döktüm. İşi halledebilecek hakimiyete sahip tek bir adamdan bahsediliyor: Mehmet, ve Mehmet o kadar yoğun bir insan ki görünmez olmuş. Murat Hocam da dedi ki yarın gel 2'de bakalım beraber. Olaya el konuluyor, buna nasıl sevinmem! Dün bahsetmedim ki dereyi görmeden paçayı sıvayıp uğursuzluk getirmeyeyim, ama bugüne epey ümitli başladım!

Derken saat 2 oldu. Murat Hoca çikolata yiyordu. Beraber laba gittik. Büyüyünce ben de böyle olmak istiyorum! Elini attığı her sorun tıkır tıkır halloldu. Bana gelince burun kıvıran Linux, Murat Hoca'ya askerlik arkadaşıymış gibi davranıyordu. Ben de bir şeyler öğrenmeye çalıştım bu arada, gözlerimi kocaman açıp neler döndüğünü kestirmeye gayret ettim. Sonra o, bu, şu derken şöyle bir yazı gördük:

***Success!***

İşte o an yüzüm kızardı ve normalde ellilerde seyreden nabzım herhalde bir yetmiş yaptı, boğazımdan fare mırıltısı gibi sesler çıktı, turuncu ellerimi kavuşturdum ve "Çalıştı!" dedim. Serkan'ı da ayaklandırdım. Kendi işleriyle kafasını kaldıramayacak kadar meşgul olmasına rağmen gülümseyip sevincime ortak olmayı ihmal etmedi. Build ettiğimiz projeye bir de dataları verdik, vee tam yüz yirmi sekiz tane karaciğer segmentasyonum oldu! Nasıl bir mutluluk, nasıl! Ferit'ciğimin kodları işliyor!

Solda, minicik görünümünden beklenmeyecek emekler isteyen bir lezyon. Sağda kocaman bir mide boşluğu CT'si üstünde karaciğer, üstünde de işaretlenmiş, paketlenmiş tümörcüğüm.

Murat Hocam, sayısız kez yapmış olduğu gibi bugün de bana destek çıktı. Bu sefer koskoca iki saatini basit bir teknik problemi çözmek için harcadı, daha öncelerde konuşmaları ve yüreklendirmeleriyle hep arkamda oldu. İyi ki böyle saygı duyduğum, kapısını çalabileceğim, derdimi de sevincimi de paylaşabileceğim bir akıl hocam var hayatımda, ve ona var olduğu için ne kadar teşekkür etsem yine az gelir.

İş asıl bundan sonra başlıyor. Doku yapıları ve segmentasyon üzerine makaleler önce bulunacak, sonra okunacak, sonra implementasyon başlayacak ve bu sırada bellek yetmezliğinden tut da algoritmanın çalışır hale getirilmesine kadar dünyanın zorluğu yaşanacak, zaman geçtikçe uykusuz geceler ve sivilceler artacak, işin içine gözyaşları ve anksiyete karışacak - bunlar topluca ben demek! Bir su bardağı panik, üç su bardağı alın teri, bir fincan oflayıp puflama, iki tatlı kaşığı nikotin, bir tutam hazımsızlık ve karın şişkinliği. İki ay boyunca ara ara karıştırın. Üzerine rendelenmiş rahatlık ve tane gurur serperek servis edin!

Yeni haftayla beraber doku makaleleriyle içli dışlı olmaya başlayacağım, işin en zevkli kısmı ise makalelerden bir algoritma çıkarmamla gelecek. Ondan sonrası tamamen bana bağlı olacak, benim hatalarım, benim yapamamalarım, benim çözebileceğim şeyler; başka kimseye bağlı değiil!


Bugün İstanbul'un dört bir köşesindeki sahnelerde oynuyor diye gidemediğim üç oyunun da Nisan ayı boyunca burnumun dibinde sahneleneceğini öğrendim! Bu ay bir film bir tiyatro diye gidecek. Tatilde ya ben Ankara'ya gideceğim, ya annemler buraya gelecek. Yaz için araştırmalara da başlıyorum yavaştan. Bugün Brno'ya gitmek konusunda Dan'den haber geldi, istersen istediğin kadar gel, oraları gezersin bizimle de takılırsın dedi. Yapmamı isteyebilecekleri bir iş yok haliyle, yaptıkları işten pek haberim yok zira. Eğer konaklama işi ucuza gelirse bir iki hafta atlayıp gidebilirim, çünkü onları çok özledim ve Çek Cumhuriyeti'ne de bir türlü gidemedim. Cumartesi günü İtalyan Kültür'e paramı yatırmaya gideceğim! Eğer geç kalmamışsam bu iki ay içerisinde bolca para biriktirip dil kursu kovalamaya niyetliyim, ay inşallah bakalım.