14 Şubat 2011 Pazartesi

Özge Pınar Barcelona


Her şey Özge'nin günlerden bir gün bana Barselona'dan üzerinde harika bir evin fotoğrafının bulunduğu bir kart atıp, arkasına aklıma kaldığı şekliyle "Eminim bu evi sen de görmek isterdin!" gibi bir cümle iliştirmesiyle başladı. Çoğumuza olabileceği gibi, "Ah, evet! Keşke ben de bu evi Özge'yle beraber görebilseydim!" dedim ve sonra, ulan hakikaten de görmek isterim ben bu evi, hem de Özge'yle beraber görmek isterim, dedim kendi kendime. Yetmedi, bunu Özge'ye de söyleyiverdim. Dedim madem böyle diyoruz, lafta kalmasın. Uçağa atladığım gibi Barselona'ya indim!

Gidişimden hemen önce Özge dört günümüzün aşağı yukarı planını çıkarmıştı bile; hem de öyle sevimli, öyle tatlı planlar yapmıştı ki  zaten heyecanlıydım, iyice sevindirik oldum. İlk gün ben şehre vardığımda Özge henüz dersten çıkmamış olacaktı, hava alanından onun belirttiği otobüse binip şehir merkezine gidecek ve onu Cafe Zurich'te, İspanya'daki ilk kahvemi içerek bekleyecektim. Otobüsten inip biraz bakındım, turistlerle ilgilenen bir adama Cafe Zurich'i sorup karşıdan karşıya geçtim ve yirmi kiloluk valizimle masalardan birine yerleştim.

Valizin yirmi kilo olduğunu yazınca aklıma geldi ki bu herhalde benim ilk yirmi kiloluk bireysel tatil valizim. Her uçak seyahatimde muhakkak cezalar ödedim, hele iki sene önceki seyahatlerimden birinde astronomik paralar bırakmıştım bilmem hatırlar mısınız. Bu sefer business uçtuğumdan limitim otuz kiloydu ve ben yirmi kiloluk bir valiz hazırlamışım, kader! Business class uçtuğum da Shop&Miles çocuğu olmamdan ve ekonomi bileti kalmamış olmasından, gönül isterdi tabi yatlarımız katlarımız olsun da business classtan aşağı düşmeyelim. Yeni kariyer hedefim sürekli business uçacak kadar para kazanmak. Gerekirse kaçakçı olacağım. Nasıl bir izzet-i ikram Atatürk Havalimanı'nda, nasıl bir özen! Ne sıra beklemek, ne bir şey. Hepsi leziz bir dolu yemek, gıcır gıcır koltuklar, şunlar bunlar. Babam, alışma sakın bak, dedi ama vallahi alıştım lüküs hayata, aşağısı katiyen kurtarmaz şekerim. Almayacaktınız bana o biletleri.






Ne diyordum, Cafe Zurich'e vardım ve Özge'nin dediği gibi İspanya'daki ilk kahvemi söyledim. Hatta cappuccino söyledim, üzerine de Nesquik ekmişler nasıl enfes olmuş. Kakao değil, Nesquik tam bir cennet. Kitabımı okudum, insanları seyrettim, sonra Özge geldi! Kafede biraz daha oturup sohbet ettikten sonra onun evine vardık, ev arkadaşlarıyla tanıştım. İlk akşam menümzde ravioli ve salata vardı, bir güzel pişirdik yemeğimizi. Şarabımızı da ben gelirken almıştım, onu da açtık yanına. Yemeğimizi yerken konuşmaya başladık, sonra Özge'nin odasına geçip yatağa kurulduk, rahat yüz altı buçuk kilo çikolata yedik, tamam dürüst olayım hadi çoğunu da ben yedim.



Tatil öncesi ultra meşgul olduğumdan Eyewitness Travel serisinin Barselona kitabını alamamıştım. İlk günümüzün ilk yarısını Barselona'da girilmedik kitapçı bırakmayarak bu kitabı aramakla geçirdik, kitabı bulamayıp başka kitap aldık çaresiz ama olsun. Gotik bölgede bir kafeye oturup muhteşem kruvasanlar yedik, İspanya'da bir kruvasanlar, iki salatalıklar ömrümde tattığım en güzel kruvasanlar ve salatalıklardı. Dönerken salatalık getirecektim ama çok dalga konusu olur diye getirmedim.


Öğleden sonra Özge'yi derse yolladım, Çikolata Müzesi'ni ve Picasso Müzesi'ni gezdim. Benim ilkokul 4'ten beri bir Barselona sevdam vardı. O zamanlar piyano kursuna gittiğim yerde elime, üzerinde "Gaudi" yazan bir kitap geçmişti. İçinde eciş bücüş evler, yapılar ve acayip, göklere uzanan kilisemsi bir şeyin bulunduğu bu kitabın sayfalarını kursa her gidişimde ilk kez görüyormuş gibi karıştırırdım. Yıllar içinde Gaudi'nin bir mimar olduğunu, o evlerin falan hep Barselona'da olduğunu öğrendim ve Barselona diye tutturdum. İlk Picasso tablomu, yine aynı piyano kursunda, çalıştığım odalardan birindeki piyanonun üzerinde gördüm. Bu ne yamuk şey, dedim kendi kendime. Şu köpeğe bak, dedim, benim çizdiğim köpekler buna beş basar! Yok, dedi annem, aaa dedi, olur mu öyle şey dedi - Picasso seviliyordu bizim evde ama ben bunu anlayamamıştım doğrusu. Sonra sonra, Picasso'nun sanatını yavaş yavaş idrak etmeye başladım tabi. Picasso Müzesi'ni gezerken bir sanatçı nasıl evrimleşir, nasıl yerinde saymaz ve dünyadaki gelişmelerle duygularının değişimini etkileştirip bambaşka yaratıcılıkları nasıl tetikler, iyiiice anladım. Picasso'nun eserlerini kronolojik seyriyle takip ederek onun hayatına karıştım. Galerinin sonunda, Picasso'yla tanıştığım "El Piano"yu gördüm, içim bir güzel oldu.



Çikolatadan Red Kit ve Daltonlar, Asteriks, Ten Ten, Sünger Bob falan yapmışlar. Ben izlemedim ama uzaktan tanıyorum, böyle gözlüklü mözlüklü bir civcivin animasyon filmi vardı hani. O civcivden de vardı, devasa ve çikolatadan. O civcive bir yumulsam dedim; karnını, gagasını böyle ısıra ısıra...


Ertesi gün Özge dersteyken Montjüic'te dağ tepe Miro Müzesi'ni aradım, tam ümidimi kesecektim ki buldum neyse. Kariyer planlarımı iyice netleştirmeye başladığımı düşündüğüm şu günlerde, bir "imge işlemeci" olarak, işlediğim ilk imgenin Miro'nun "Le Carnaval d'Arlequin" tablosu olması nedeniyle, bu ziyaretin benim için sanki ayrı bir önemi vardı. Tıpkı Picasso'yu yaşadığım gibi Miro'yu da yıllar boyunca yaşadım ve nasıl değiştiğine, iç dünyasını dış dünyayla nasıl birbirine geçirip kağıtlara, tuvallere, heykellere, kolajlara yansıttığına tanık olmaya bayıldım. Çıkarken vakti zamanında kırmızı, yeşil ve mavi kanallarına ayırdığım, siyah beyaza çevirdiğim, öyle basit ve temel fonksiyonlar kullanarak işlediğim imgenin basılı olduğu bir kart satın aldım. Resim değil o benim için, imge!


Müzelerden sonra Gaudi'nin evlerini gezdim, akşamına Özge'yle beraber Sagrada Familia'ya gittik ve ertesi gün de Park Güell'e. Müzik evindeki kitapta görüp görüp büyülendiğim; yahu ne garip şeyler, nereler buralar diye aklımın sınırlarını zorladığım yerlere gitmek, onlara sahiden bakabiliyor olmak öyle tatlı bir şey ki! Son günümün sabahında Özge uyurken ben erkenden kalkıp pıtı pıtı Sagrada Familia'nın içini gezdim. Ben kiliseden çıkarken saat on buçuktu ve dehşet bir kuyruk oluşmuştu dışarda. Erken kalkan yol alır, dedi annem; bunun üzerine kuyruğa yan yan bakıp gülümseyerek şişindim!


Yemeklere gelincee, finaller ve ardından eğitimler boyunca, biraz da bunalımlara falan girip inanılmaz ve inanılmaz bir iştah sahibi olmak suretiyle topaç durumuna gelmiş bulunduğumdan, battı balık yan gider sözünü tatilimin mottosu yapıp tıka basa, ne bulduysam ağzıma doldurdum. Özge'yle sabahları tortilla'lı kahvaltılar yaptık, enfes paellalar yedik, sağda solda bulduğumuz tüm tapasçıları yağmaladık -burada yine haksızlık ediyorum, tamam, Özge insan gibi yedi ve hepsini ben yağmaladım-, sangrialar içtik -ki bu sangria şarap bazlı olmasına rağmen gençliğimin (şimdi çok yaşlandım biliyorsunuz) favori içkisi long island'a pek benziyor, şaşırmakla birlikte bu nedenle epey sevdim, gençliğime döndüm-, burritolar nacholar götürdük, nerede ne kadar cici kafe varsa hepsine birer birer oturduk ve her seferinde Özge'nin cafe con leche'siyle benim cappuccinomun yanına birer kruvasan aldık.


Barselona'daki günlerimin en güzel yanı; gezmesi, görmesi, yemesi, içmesi, her şey bir yana, Özge'nin kendisiydi. İstanbul'a gelişimden iki ay sonra, bugüne kadar yaşayacağım yurt odasının kapısını açtığı günü dün gibi hatırlıyorum. Ne anılar saklı kalmış zihnimizde, bulup bulup çıkardık onları.  Çocukluğumda zaman zaman yatılı misafirliklerdeki dip dibelikten feci sıkıldığım olurdu. Üniversitede ise bir ara feci buhranlara düştüğüm için insanlarla iki çift laf edemez, masa başı sohbetlerde sırtımda taş taşımışçasına yorgunluklara kapılır olmuştum. Hep puslu anılar bunlar, ama hepsi dağıldı Barselona'da. Özgür ve beraber, harika bir "düzenimiz" oldu kendiliğinden - renkli ve cıvıl cıvıl filmlerdeki arkadaşlıklarda gördüğüm, arka fonuna şahane müzikler yerleştirilmiş imrenilesi düzenler gibi. Sabahları Özge pofuduk pofuduk uyurken ben kalkıp koşuya çıktım, döndüğümde onu uyandırdım ve kahvaltımızı yapıp sokağa çıktık. Bazen o derse gitti, ben kendim gezdim nereyi istiyorsam. Gün bittiğinde yorgun argın evimize döndük, herhalde erken uyandığımdan benim uykum hep onunkinden önce geldi ve o bilgisayar başında tıkır tıkır bir şeyler yazarken ben uyuyakaldım. Birisi yanımda bir şeyler yaparken, yaşarken uyumayı oldum olası çok sevmişimdir; oysa yıllar yılı yapamadım bunu. Aylardır ilk defa bu kadar huzurlu uyudum; bırakın ilaçları kediotlarını, adaçayı içmeme bile gerek kalmaksızın, kitap bile okumadan, klavye tıkırtıları eşliğinde, Özge'nin orada olduğunu bilmenin tatlılığı içinde, tavandaki ışığı hiç umursamadan, İstanbul'da dışarda öten kuşa bile sinir olduğum halde yanı başımda çalan müziği ninni gibi algılayıp, hatta bazen konuşurken konuşurken, mışıl mışıl uykuya daldım her gece. 

Arkadaşlıkta şunu mu yapmak lazım, bunu mu söylemek lazım diye hiç düşünmeden; birine nasıl yanaşılır, nasıl dokunulur, biriyle beraber nasıl hareket edilir diye hesaplara hiç girmeden davranıverdim. Samimi olmayı unuttuğumu ya da beceremediğimi sanıyordum bazen, fakat gördüm ki öyle değilmiş; çünkü samimiyet öyle kolay olmuyormuş aslında, ama oldu mu kendini böyle de dolu dolu hissettiriyormuş. Bunu daha önce de anlar gibi olmuştum; şu beş günde artık iyice kanıksadım ve emin oldum!

Evet, benim parmakla sayabileceğim çoook tatlı arkadaşlarım var ve ben de çok tatlı bir arkadaşım!

4 yorum:

Özge dedi ki...

Pınaaaaaaaaaaaar! Resmen duygulandım okurken! Başlığından her bir kelimesine ve satırına kadar bayıldım yazına... Fotoğraf klojların olsun, o şeker ötesi anlatımların olsun, blogunun her santimetresi güzel güzel beraber geçirdiğimiz o haftaya götürdü beni. Çok teşekkür ediyorum sana, iyi ki geldin! Evet çok tatlısın, pek tatlısın hem de :)

sinirkoyu dedi ki...

bu yazı beni o kadar heyecanlandırdı ki... 5 yıl önce afs ile belçika'ya gitmiştim, o zaman yine afs ile ispanya'da olan şıvgın bana "gel beraber barselona'ya gidelim" demişti. annelerimizden zaar zor (hatta imkansız) bir izin koparıp hayatımda ilk defa bir kız arkadaşımla başbaşa yabancı bir şehirde kalma şerefine nail olmuştum. aynı yazıdaki rotayı izlemiş, aynı yemekleri yemiş, sangriaları içmiştik. bizimki de "ezgi şıvgın barcelona" versiyonuydu:) hayatımın en heyecanlı, en mutlu günleri bu bir haftaydı herhalde. en çok da 2 kızın içten, derin, huzurlu arkadaşlığı bu kadar mutlu ediyor insanı galiba. dönüş günü taksiyle havaalanına giderken "obsesyon" mu ne dandik bir şarkı var ya o çalmaya başlamıştı ben de ağlamaya başlamıştım, o kadar üzülmüştüm bittiğine. bu yazı ve fotoğraflar yaşadığınız huzuru ve uyumu çok güzel yansıtmış. aşırı kıskandık. ayrıca onca yemeğe rağmen hala görüyoruz ki zayıfsınız!!!! okuyucularınızı kandırmayın!!:)

pın dedi ki...

Özgeee, canım evet iyi ki geldim! Hayatımın gerçekten en tatlı haftalarından biriydi, uykularım öyle söylüyor :)) Sen de iyi ki varsın ki böyle dolu dolu anlatacağım bir sürü günümüz olacak daha!

pın dedi ki...

@fonetik kaktüs: dediğin gibi, "iki kızın içten, derin, huzurlu arkadaşlığı" hakikaten insanı inanılmaz mutlu ediyor :))
fakat onca yememe rağmen hala zayıf kaldığım kısmı tamamen göz yanılması. şöyle uzun, böyle bol derken ordan burdan pörtleyenleri gizliyorum ama bir yere kadar! neyse artık akıllandım, eski kiloma kavuşacağım kısmetse (ay inşallah!)