Cuma geceyarısı hissettiklerimin ağırlığı sabaha sanki daha da büyümüş vaziyette gittim ofise. Geç uyandım, kahvaltı yapmadım ve ben odamı top-la-ma-dım! Odamı toplamadan evden çıkmışsam demektir ki fena bir durum var, ya çok acil bir şey ya da ben hiç ama hiç iyi değilim! Cahit'in masasına oturdum (geçen hafta her gün yaptığım gibi, Cahit Viyana'da olduğundan), Simla Hanım'ın odasına bir göz attım yerinde mi diye, saat 10:00 gibi yanına gidip istifamı (!) basmayı tasarladım. Bu sırada şirkette sanki daha önce 20 gün geçirmiş olan ben değildim zira her saniye o kadar zor geçiyordu ki daha önce ne şekilde, ne yaparak dakikaları tüketebildiğime şaşırıyordum - aslında hiçbir şeye şaşırmıyordum, sinirden pek şaşıracak durumda değildim. Simla Hanım 09:30 dolaylarında bir yerlere kayboldu ve öğle tatiline kadar da gelmedi. Geçen sürede duyduğum her sese, yapılan her harekete feci şekilde sinir oldum; cinliyim ben kardeşim ya, ben ekrana bakarken bana yanaşmasanız ölür müsünüz?! Ne yapalım ben de böyleyim işte, herkesin bir takım tuhaf yanları yok mu?
Simla Hanım'ı beklerken Seda geldi bir ara, sizinle hiç ilgilenemiyorum dedi (beni ve diğer stajyer arkadaşım Kaan'ı kast ediyor), ben de bunun üzerine önemi yok, diye karşılık verdim. Kız elinden geleni yaptı bugüne kadar, bizimle ilgilenme gibi bir sorumluluğu olmadığı halde uğraştı, canımız sıkılmasın diye heyecanlandırmaya bile çalıştı bizi kendince. Aklımdan geçenleri, ne kadar sıkıldığımızı yineledim ona, sonra Hande'nin ölümünün ardından beş haftadır evde de yüzümüzün gülmediğini söyledim, haftasonlarımı anlattım. İşte diyordum ya herkesin bir ölüsü varmış, Seda da anladı beni, hem de öyle bir anladı ki bu durumdaki tek insan olduğumu sanıyordum, kurtuldum.
Burada ölüm üzerine bir değerlendirme yapmak istedim. Sanırım ölümle bu denli yakın olmamıştım bu zamana kadar. Benjamin ve Zeytin'le başlamıştı ölmek. Anneannemi ya da dedemi kaybetmek bu denli çarpıcı olmamıştı. Onlar da öldüler, peki neden onların ardından bu denli mutsuz, böyle kasvetli, böyle çaresiz kalmadık? Bir şekilde bekleniyordu değil mi, ikisinin ardından da durup mantıklıca düşünmeye çalışmış, sonsuza kadar yaşamayacaklardı ya, elbet bugün gelecekti, demiş, rahatlamıştım. Anneannemin ölümünün ardından biraz korkmuştum hatta, geceleri tek başıma uyumak zor gelmişti biraz. Yakın değildik aslında, Yozgat'ta sağa yatık eski bir apartmanda yaşadığından fazla görüşemiyorduk. Ben çok küçükken bana devamlı kartlar gönderirdi, üstünde ördek olur, çiçek olur, hasır şapkalı örgülü kız fotoğrafları falan olur, ne bileyim işte bana sevgisini böyle postayla yollar dururdu, ben de posta kutusunu açıp da bir arkadaşımdan mektup yerine anneannemden kartlar görünce sinir olurdum (amma kıymet bilirmişim). Anlayamamıştım işte o sevginin nasıl bir şey olduğunu. Başka da pek bir şey hatırlamam anneanneme dair, beş vakit namazını kılardı, ben de onun yanında yere bir örtü serer, eğil-doğrul taklit ederdim. Cevizli sucuğun yalnız Yozgat'ta olan bir şey olduğunu ve sadece anneannemle beraber bize gelebildiğini sanırdım. Anneannemi bizden farklı bulurdum, bizim anlayışımızla pek bağdaşmadığını düşünürdüm, o yüzden de ona yaklaşmayı reddetmiştim içten içe. O yaşta bu gözlemleri yapıp böyle kararları nasıl vermişim bilmem; ama bazı doğru kanılara vardığımı da söyleyebilirim. O zamanlar nasıldı bilmiyorum ama şimdi seviyorum anneannemi, geçmişte sevgimi gösteremediğime de pişman değilim, çocuktum.
İki yaşlı insan verdik toprağa, ikisinin ardından da çocuklarının yanaklarından dökülen birkaç damla gözyaşına şahit oldum, ben de epey gözyaşı akıttım. İlginçtir, anneannemin ölümünden sonra okula gittiğimde gürültüye, konuşmalara dayanamamış, öğlen babama telefon edip eve gelmiştim. Ölüm sözkonusu oldu mu seslere tahammül edemeyişim daha o zaman ortaya çıkmış demek ki. Ben arkalarından ağlamak için biraz düşündüm aslında, onları düşündüm, yüzlerini düşündüm, ailem için yaptıkları özverileri düşündüm. Dedem için ağlamadım da, dedemin ardında kalan babam için ağladım; bu dünyada en çok sevdiğim ve saygı duyduğum insan, canı gibi sevdiği birini yitirmişti işte, ilk defa masum masum ağlayıvermişti babam, benim içimi de bu acıtmıştı.(Bu yazıları dakka başı otomatik kaydetme işine de bayıldım, laptopun devamlı fişi mişi çıkıyor, neyse ki yazdıklarımdan olmuyorum.)
Kim oluyordu, nasıl bir şey olduyordu peki bu ölüm, işte onu tam olarak idrak edememiştim. Kısa bir süre öncesine kadar ömrümde yalnız bir defa cenazeye katılmıştım, o da nispeten küçük bir cenazeydi, olaysızdı; üzüntülüydü ama kasvetli denemezdi. Herkeste geride kalmanın hüznü, yaşamın kanunlarına duyulan saygı vardı. Bir de şimdiki cenazeye bakıyorum, ben bile kendimi kaybetmiştim bir noktada, bir anda koyvermiştim bütün isimsiz hislerimi avluya, o zaman acıyı olması gerektiği gibi yaşadım sanmıştım, belki de yaşamıştım, bilemiyorum ki!.. Bir film gibi olmuştu, çocukça bir şey yüzünden çıkmıştı benim acım ortaya. Yemeni istenince şalımı esirgediğimi hissetmiş, sonra kendime, bencilliğime lanet ede ede ezilmiştim.
Beş haftayı geçti. Seda'nın da dediği gibi, bana ölümü bu kasvet yaşatıyor. Hayır, daha doğrusu bana bu ölümü bu kasvet yaşatıyor. Bu ölümün ardında kalanlar bana acı çektiriyor. Bunun neden böyle olduğunu anlamıyordum, anlamadığım için de ölümü anlamadığımı düşünüyordum. Ben olayı tam kavrayamadım, diyordum kendi kendime. Benim gibi düşünen biri daha varmış meğer. Herkes farklı yaşıyor ölümü, herkesin tepkisi bambaşka oluyor; kimi ağlıyor, kimi kendini kaybediyor, kimi susuyor. Bizim gibi yaşayanlar ise hayatı devam ettirirken acıyı uzun zaman dilimlerine yayıyor. Seda'yı bu yüzden kendime yakın gördüm işte, bu denli özel bir konuda akılcı davranabildiği için, benim hissettiklerimi kendi de yaşadığı için, beni anlayabildiği için. Burada anlatamadım gerçi; ama ölüm böyle bir şeymiş. Geride kalanlara baktığımda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını görüyorum ve işte o an idrak ediyorum ne olduğunu. Her şey fazlasıyla çabuk oluyor. Benim içinse bu çabukluk biraz anlamsız kaçıyor. Ben bu tecrübeyi de bir değişik yaşıyorum sanırım. Emin olmama gerek yok yalnız, ikinci bir tecrübe istemiyorum, her şey havada kalsın.
Cuma o sinir içinde mavi koridorları bir aşağı bir yukarı gezerken sonunda Simla Hanım çıktı toplantıdan, derdimi anlatmaya çalıştım ama ne hikmetse bir türlü tam anlatamadım. Bir şekilde olması gerekenden farklı seyrediyordu konuşma; benim sıkıntımı dile getirmem ve stajımı bitirmeyi talep etmem, Simla Hanım'ın da beni anlayarak bana bu hakkı tanıması gerekiyordu; ancak sonuçta pazartesi günü iş alacağımıza güvenerek odadan çıkmam gerekti. Sonra Onur Bey'den cuma öğleden sonrası için "İşim var" tarzında bir bahaneyle izin alıp eve geldim, hala çok sinirliydim; çünkü özgür değildim, kutlama yapacak durumum yoktu, hala oraya bağlıydım ve önümüzdeki iki hafta da bağlı kalacak gibi görünüyordum, bu düşünce beni çok ama çok kötü etkiliyordu, pek kimse de farkına varamıyordu. Sorun zaten bu, pek kimsenin farkında olamayışı, herkes uzakta.
Eve geldim, sakin olmam gerekiyordu, biraz olsun anı yaşamam gerekiyordu. Kahvaltımı yaptım sonunda, piyano çaldım aylardan beri ilk kez, ne kadar hafifledim, nasıl zevk aldım. İnanılmaz güzel bir kazan buharda sebze pişirdim ve içinde sevdiğim sebzelerin hiçbiri eksik değildi, bundan da acayip keyif aldım. 17:00'ye doğru evden çıktım, itiraf ediyorum bekledim bekledim ama gelmeyince otobüs yerine taksiye binip spora gittim. Geldiğimden beri en fazla üçüncü kez koşu bandına çıktım, kırk yıl düşünsem kardiyo çalışmasını bu kadar özleyeceğimi aklımın ucuna getirmezdim. Gerçi geçenlerde bir merdiveni koşa koşa çıktığımda fark etmiştim nasıl özlediğimi; ama bozuntuya vermemiştim. O çalışmanın üzerine Hülya'nın dersi inanılmaz iyi geldi, zaten cumaları bizi zorlamayı seviyor Hülya, benim de canıma minnet. Akşam da teyzemlere gittik, teyzem kotunu tişörtünü giymiş, saçlarını tarayıp tokalamıştı, bize kendi elleriyle ikramlarda bulundu, farklı bir koltuğa oturdu, bol bol konuştu, güldü, bir ara gözleri doldu tabii. Eniştem de öyle, onu birkaç dakika gördük, evet üzgündü; ama ilk geldiğinde bizi çok tok bir sesle, dolu dolu selamladı. Belki babam da bizimle onları ziyarete gidince daha bir "misafirlik" gibi oluyor, belki de bu şekilde toparlanmaya daha bir zorluyorlar kendilerini, iyi de oluyor. Birinin gözleri dolmaya başladı mı benimkiler de geri durmuyor işte. Diyorum ya, acelecilikten ben de kaptırıveriyorum kendimi; sanki üzülme treni kaçıyor, yetişemeyenler erdemsizce mutlu olmasın sakın.
Cumartesi gününe geliyoruz, sabah evde kadın kısmının kalkar kalkmaz başlayan yoğun hazırlığına inat babam cumartesi rutini
nden şaşmıyor, alışveriş yapıyor, öğlen aldıklarını buzdolabına yerleştirmeye koyuluyor. Biz de annemle o sıra manikür pedikür uğraşıyoruz. Erkek olmak ne kadar kolay. Bir düğüne hazırlanacağız diye sabahtan akşama kadar aralıksız uğraştık; kalktık manikür pedikür, banyo, kuaför, kuaförden dönüşte makyaj, takı... Bir de öncesi var tabii, ne giyilecek diye butik butik gezildi, takılar seçildi, saçlar ısmarlandı, çantası şalı derken aksesuarlar tamamlandı... Babama bak, sıra sıra duran takımlarından birini giyip traş olup parfümünü sürdü mü tamam!Ucu ucuna yetiştik diyebilirim düğüne. Çok güzel bir gelin olmuştu Defne, gelinliği bana bilgisayarında gösterdiğinden çok daha güzeldi, üstüne de öyle yakışmıştı ki öyle bir gelinliği ancak o giyebilirdi, bir de ben giyerim herhalde işte zayıf olmak lazım. Kimse gücenmesin; ama şu anda düşünüyorum, Yavuz'un düğünü benim için ne anlam ifade ediyorsa Defne'nin düğünü diye adlandırınca da benim için bir şey değişmiyor. Defne'yi adamakıllı tanımam yalnızca bir ay öncesine dayanıyor, Yavuz ise ben doğmadan hayatımızdaydı; ama işte kan bağının olması çok da yetmiyor demek ki. Düğünde hep kız tarafındakilerle zaman geçirdiğim içindir belki; ofisten arkadaşlarımla birlikteydim çoğu zaman, onların yanında olmadığımda da Başak'ın arkadaşlarının masasındaydım. Düğünden sonra da uzun uzun tebrik ettiğim kişi yine Defne oldu, ailemize daha tatlı bir kız katılamazdı dedim, iyi ki de söyledim, iyi ki onu tanıdım. (Bu aile bağları meselesi ara ara beni düşündürüyor, ben de neresinden tutsam kar diye düşünüp aileden birini tanıyınca mutlu oluyorum.)
Pazar günü yine teyzemlerle geçti, kötü de geçmedi aslında; ama annemin kuzeniyle o kadar saat birlikte olmama da çok gerek yoktu hani. Bir de baktım ki beş haftadır kendi arkadaşlarımla bir şeyler yapmıyorum, hep teyzelerimle birlikteyim, anneme ve onlara destek olmaya çalışıyorum, ordan oraya koşturuyorum, şirkette ayrı bunalıyorum, haftasonları ayrı bir uğraş veriyorum. Beş haftadır adam gibi bugün şunu yapmak istiyorum diyip doya doya yapamamışım, dün canıma tak etti bu durum. Arada bir o kendi istediklerimi de yapabilseydim, kendime biraz olsun zaman ayırabilseydim bu kadar isyankar olmazdım herhalde; ancak öyle bir doldum ki, dünkü iki üç çığlık henüz beni kendime getirebilmiş değil.
Bugün de ofiste sinir bozucu bir gün, artık sona yaklaşıyor olmanın bana bir kayıtsızlık aşılamasına çalışıyorum, kafamdaki takvime çizgiler atıyorum; Dostoyevski, Cosmopolitan, Facebook derken bomboş saatler geçiriyorum, sadece geçirmeye bakıyorum. Neyse ya amaaan, on bir güncük daha bozulacak sinirlerim, evet herhalde bu on bir günün sonunda dibe vurmuş olacağım; ama inşallah çabuk çıkarım...
Cuma günü sabahtan, sanırım 07:30 otobüsüyle İstanbul'a gidiyorum, pazar öğleden sonra dönmek üzere. Hiç olmazsa İstanbul'u ve sevdiklerimi görmek çok güzel olacak, ben de bu ortalama 50 yaş kitlesini biraz aşağı çekmiş olurum. 20 yaşında olduğumu bir hatırlarım yani. İstanbul'u da, sevgilimi de, dostlarımı da, okulumu da özledim, her şeyi özledim. Burda annem babam ve Tonton haricinde bir şey yokmuş bana, onu gördüm. Odama ait hissedemiyorum kendimi fazlaca, sanırım bunun nedeni aslında odamda hiç vakit geçirmiyor olmam, daha doğrusu odamla vakit geçirmiyor olmam; ne bileyim bir televizyonununu açmıyorum odamın, bir yatağında oturup kitap okumuyorum, bir mumunu yakıp camından dışarısını seyretmiyorum, bir dekore edemiyorum kafamdaki gibi, örtülerini perdelerini yenileyemiyorum, ona yeni bir abajur armağan edemiyorum. Şartlar böyle gerektirdi işte, bu da beni çok, çok üzdü!..
Bir de notlar almışım kağıtlara blog heyecanıyla, örneğin geçen sabah evden daha yeni çıkmıştık Begüm'le, karşıdan "ZAT" plakalı bir araba geliyordu, kendi kendime "Bak aynadan 'zat' diye görünüyor, halbuki 'taz'." diye düşündüm, sonra rakamların ters olmadığını fark ettim ve "Hangi aynadan?!" sorusuna vardım, o birkaç saniye içinde kafayı sıyırdığımı düşündüm, inanılmaz korktum, kendime geldiğimde derin bir nefes vermekle meşguldüm. Bu olayın öncesinde bir gün de Bilkent sapağının oralarda bir arabanın sürücü camı hariç diğer tüm pencerelerinden birer çift ayağın çıkarıldığına şahit olmuştum. Sonra, aylar önce Cosmopolitan'da gördüğüm oje kurutucu sprey mucizesinden bir şişe aldım kendime. Yanarım geçen dönem iş güç yüzünden ojesiz gezen halime... Hayatımda yeni bir dönem başladı bu icat sayesinde, bütün kızlara tavsiye ederim, inanılmaz ötesi bir kolaylık. Ayrıca sifon çekmekten aciz bir millet olduğumuzu bir de buraya kazımak istiyorum, Siemens ve Ankuva'daki sözde medeni insanlar da bu tanıma dahildir. İki gece önce iki sivrisinek öldürdüm ve buna üzüldüm; empati yapıyorum: mutlu mutlu uçarken, hem de yemek ararken birinin bana küüüt diye vurup pestilimi çıkarmasını istemezdim; ama sivrisinekler de o iğrenç sesi çıkarmasalar, tüylerim ürperiyor. Küçüklükten kalma bir gıcığım var bu sese, küçükken sokardı beni bu hayvanlar. Gece odada bu sesi duydum mu sıcak mıcak dinlemeden pikeye sarmalanırdım ki beni yiyemesin. Çok korkulu ve terli bir uyku olurdu haliyle. O zamandan beri sivrisineğin sesine de kendine de tahammülüm yok, bu eve pek uğramasalar iyi. Ha bir de siz siz olun, başkalarının yemeğine (hele bir de sormadan) banmayın olmaz mı? Çirkin bir hareket, yemek sahibini uyuz edebilir...
2 yorum:
yazınız üzerinden de 11 gün geçti bilmem farkında mısınız dostum ?
yazlıkta yazdıklarımı toptan koyacağım 1-2 gün içinde şekerim az kaldı.
Yorum Gönder