Biri ekim, diğeri kasım aylarından kalma iki tabağım: ilkin nohutlu karides yemeğimi spagettiyle karıştırıp afiyetle yemişim, ardından mercimek, ıspanak ve balsamik sirke uyumunun üzerine tavuk, domates ve kırmızı soğanın kekik ve sanırım biraz da fesleğenle birbirine geçişini eklemişim.
İkinci yemeği pişirirken fazla gelen ıspanağı, fazla geldiğine pek sevinerek ertesi sabah ıspanaklı omlette değerlendirmişim.
Aralık ayında balsamik sirke, soya sosu, sarımsak ve zencefil de içeren bir sosu kaynata kaynata bir hal olaraktan harika bir Asya usulü tavuk pişirip yanında mis gibi kepekli pirinç ve buharda brokoliyle servis etmişim. Mmm!..
Ondan bir hafta kadar sonra, "Cottage Pie" olarak bilinen bir yemek pişirdim ve bunun için tabii dana kıyması kullandım; çünkü bizim evde koyun eti hiç yenmedi. (Zaten kuzu/koyun etiyle yapsam "Shepherd's Pie" olurmuş.) Koyun etiyle ilk tanışmam şöyle oldu, bizim apartmanda bir arkadaşımın evinde oyun oynuyorduk bir gün ve öğle vakti gelince annesi, dolma var, ısıtayım onu yersiniz, dedi. Sofraya oturduk bir güzel, üzerine de yoğurt dökülmüş bildiğimiz biber dolması ve fakat bir tuhaf kokuyor ki sormayın. Bu ne biçim kokuyor böyle, derken bir lokma attım ağzıma ve neye uğradığımı şaşırdım! Dolmaya hayır diyeceğim yoktu, fakat dolmadan hiç mi hiç beklemediğim bu tat ve koku hücumu karşısında ne yapacağımı bilemez hale geldim. Dolmayı yiyip yiyemediğimi tam hatırlayamasam da, o korkunç hislerin şu gün bile olanca netliğiyle aklımda kalmış olduklarından yola çıkarak, yiyebildiğimi sanmıyorum.
Cottage Pie'ın kıymasını alırken, gayet de isim yapmış, buyrunuz efendim, bir yere gidip, "Yarım kilo dana kıyma," demiştim. O sırada telefonda konuşuyordum, adam hangi etten aldı, ne yaptı dikkat etmedim ama yani koyun eti gibi bir düşünce aklımın yakınından uzağından geçmiyordu. Eti tavaya bıraktığım anda bütün mutfak buram buram koyun koktu. Beynimde şimşekler çaktı, olamaz, dedim ve kıymanın etiketine baktım, "dana". Bana öyle geldi herhalde diyorum, fakat koyun koyun kokuyor, yanılmıyorum! Yemeğin bütün klası gitti, günlerce koyun koyun yedim. Sonradan bir arkadaşım, sen dana eti almışsındır ama önceden makinede koyun çektilerse o kalanlar senin ete karışmıştır, diyerek duruma bir açıklık getirdi. Seneler önce annem babama kıyma siparişi verirken hep "Aman dikkat et, önce makinedeki eti temizlemek için bir parça çektir de koyun eti karışmasın," derdi. Bir musibet bin nasihatten iyidir - bundan sonra tezgahın arkasına zıplayıp makineyi bizzat paklayacağım.
Babamla yılbaşı alışverişimizde, birazdan okuyup tanışacağınız koyunumu almadan hemen önce.
İzninizle geç kalmış bir yılbaşı anlatısı yapacağım şimdi. Yılbaşı akşamı için hiç ama hiçbir şey yapmak istemiyordum, çünkü artık beni biliyorsanız şunu da biliyorsunuz, eveet neydi, yılbaşlarını ve doğum günlerini sevmem! Hele bu sene, hiçbir güç beni şu evcağızımdan alıp sokaklara atamazdı. Zaten rahatsız olageldiğim, bu biçimsizleşen ve günbegün kılıksızlaşarak büyüyen kalabalığın yılbaşında hepten farklı bir çehreye bürüneceğinden, gittiğim yerlere normalde uğramayan kim var kim yoksa benim olduğunu sandığım onca kareyi istila edeceğini bildiğimden, yılbaşı gecesi diye çoğu benden uzak kimsenin kendini kaybetmeye ant içip "eğleneceğinden" emindim. Yılbaşı gecesi olduğu için eğlenmek bana manasız geliyordu, çünkü yılbaşı olduğu için eğlenmek fikri bana hiç inandırıcı gelmiyordu. Yılbaşı gecesi benim için herhangi bir başlangıcı, bitişi veya bir kutlama vesilesini temsil etmediğinden o geceyi özelleştirmek ve tepine tepine eğlenmek bana göre değildi. Hele hele gece yarısını beklemesini, on ikiye kadar hop oturup hop kalkmasını, zırt pırt saate bakmasını hiç sevmem; çünkü geri sayımın ardından on iki olur ve herkes birbirini kutlamaya, avaz avaz bağırmaya başlar - sonra, sonrası yok! Hiçbir şey olmamış, hiçbir şey değişmemiştir ve onca gün, onca saat neyi beklediğimizi anlayamaz, resmen düş kırıklığına uğrarım. Koca bir kandırmacaya inanmaya uğraşmış, zorla kitaba uymuş gibi hissederim kendimi.
Resmen isyankar bir ergen havası estirdiğim şu paragraf sonrasında lütfen isyankar bir ergen olmadığımı vurgulamama izin verin ve bilin ki yılbaşında müthiş heyecanlanıp kırmızı çamaşırlar giyiyor, deli gibi içip yahut içmeden bütün kurtlarınızı döküyor ve benim bu katılımsızlığıma bir anlam veremiyorsanız size hiç mi hiç karşı değilim. Nasıl mutlu oluyorsanız hep öyle mutlu olun ve doyasıya eğlenin!
Fakat bu yıl böyle arkadaş, zaten o sıralar biraz da keyifsiz miydim neydim, hani bir ev partisine falan kapağı atmak gibi nispeten hoş bir seçeneğe iştirak etmek bile gözümde büyüyordu. Annem, biz gelelim yılbaşında senin evine, dedi, ben de pek sevindim. Artık bir evim vardı ve bu sene yılbaşını bu evimizde kutlamak, daha doğrusu benim anlayışımda yılbaşı gecesini kendi evimde ailemle geçirmek en güzeli olurdu.
Böylece yılbaşından bir gece önce anneciğim ve babacığım geldiler, onlar gelmeden minik yılbaşı ağacımı masanın üzerine yerleştirdim. O hafta içerisinde, normalde on, bilemedin on beş dakika sürmesi gereken fakat trafiğin azizliği nedeniyle bir seferinde bir buçuk saate fırlayan Kanyon-evim güzergahında, yine trafikte beklerken çiçek satan basma etekli kadınlardan biriyle göz göze gelme durumunda bulunmuş, bu geri dönülmez yaşanmışlığı keyfe çevirerek kadıncağızın ben daha ağzımı açmadan yirmi liradan beş liraya düşürdüğü yılbaşı çiçeklerinden iki buket kapmış ve trafikteki gergin bekleyişime tatlı bir esneklik katmıştım.
Yılbaşı günü annem temizlik yapıp dinlenirken babamla ben akşam yemeği için gereken malzemelerin listesini yapıp Akmerkez'e gittik beraber. Babam da ben de market alışverişine bayılırız, annem ise Migros ve benzeri yerlerde beş dakika dursa içine fenalıklar basar. Baba kız en büyük eğlencemizi gerçekleştirmek üzere düştük yollara. Babam bana yılbaşı hediyesi olarak güzel bıçaklar almak istedi, bir sürü mağaza gezdik ve sonunda çok şık görünen bir bıçak setinde karar kıldık. Bıçak bakmak için girdiğimiz mağazalardan birinde babamı oyuncakların yanına götüresim tuttu, içime mi doğmuş nedir, kazık kadar kız olmama ve yanımda babam olmasına rağmen kendimi oyuncakları eşelerken buldum ve çok sevimli bir koyun çektim peluşlar arasından. İkimiz de koyunu çok beğendik. Market alışverişimizin ardından aynı mağazaya döndüm, elimizdeki torbaların ağırlığının babamı epey bezdirebileceği riskini de göze alarak tekrar sevimli koyunumun yanına gittim ve babama, ben bu koyunu alacağım, dedim, babam da, al, dedi. Koyunum kendime yılbaşı hediyem oldu! Neden kuzu değil de koyun diye soracak olursanız, zira ben kendime de sordum bu soruyu, hiçbir fikrim yok, fakat koyun. Babama göre de koyun. Kuzunun yüzü daha değişik, burnu daha basık olur, bile dedi babam ne diyorsunuz. Bayağı inceledik biz bu işi, öyle havadan atmıyoruz.
Dönüşte anneme de bir buket nergis aldık. Babam akşam yemeğine mantar pişirerek katkıda bulunurken annemle ikimiz yürüyüşe çıktık. Annem aldığımız bıçak setini görünce yaygarayı kopardı, niye aldınız bunu, böyle setler hiçbir zaman iyi olmaz diye bir ton laf söyledi de çok bozuldum. Salata hazırlarken bir de baktım ki bıçaklar bendekilerden kör. Ekmek bıçağı diye sattıkları bıçak ekmeği kesmiyor, öyle söyleyeyim. Olduğu gibi paketleyip iade ettik ertesi gün.
Babamla alışverişimiz sırasında balık reyonu tablo gibiydi. Şuna "kırlangıç balığı" deniyormuş galiba!
Efendim, yılbaşı menümüzün başrolünde benim elimden çıkma Fransız usülü tavuk bulunuyor ve bunun kesinlikle ama kesinlikle arpa şehriyeyle servis edilmesi gerekiyor. Muhteşem, muhteşem bir lezzet! Ailemizle ilgili en sevdiğim şeylerden biri, hepimizin zevklerinin ayrı olması. Babamın salatası yalnız domates ve soğandan oluşur, üzerine zeytinyağı gezdirilir. Annem benim salatamın altyapısına, marul, kırmızı lahana ve havuç karışımına, zeytinyağı dökerek yer. Ben ise onlarınkinin beş katı boyutlarında ve daha başka bir sürü malzeme ile hazırlarım salatamı.
Soframızda babamla aldığımız bir ahtapot salatası da var ki babamla annem beğenmediler, ahtapot çok daha güzel yapılırmış aslında. Bir gün aslını Trilye'de yemek üzere anlaştık. Annem Ankara'dan zeytinyağlı pazı dolması getirmişti, dikkatinizi çekerim yaprak değil pazı ve çok lezzetli olmuş. Babamın yoğurtlu mantarını da aramıza alıp Fransız tavuğu ve arpa şehriyeyi baş köşeye oturttuk.
Gecemizin kalanını izlerken mest olup keyiften mayıştığımız, benim tüm bölümlerini izlemiş olmama rağmen annemlerle tekrar izlemekten inanılmaz bir zevk duyduğum dizimiz Downton Abbey'i izleyerek geçirdik. Gece yarısında ufak bir ara verip birbirimize sarıldık, yeni yılın gelmiş olduğunu salonumuza doluşan müthiş gürültüyle idrak ettik. Karşı komşum evinde nezih bir parti veriyordu, kalabalıkça bir grup yediler, içtiler, dans ettiler, videolar izlediler, eğlendiler. Ailem yanımda olmasa, herhalde pencere önünde müthiş bir hüzne kapılır ve neden yalnız olduğumu sorgulamak durumunda kalırdım. Komşumuzun eğlencesine bakarken, ben de şimdi böyle bir partide olsam acaba nasıl hissederdim, diye düşündüm; ama olmak istediğim yer kesinlikle olduğum yerdi ve ailemin yanında olduğum için çok, çok mutluydum. Belki normlara pek uymayan bir halim vardı, hatta dışarıdan bakıldığında ruhum pek yaşlı görünüyor bile olabilirdi. Vallahi öyleyse, o gece yaşlanmak çok, çok güzeldi!
Tabii ki yılbaşına ağzımız tatlı girme geleneğimizi bozmadık ve hemen ağzımıza annemin getirdiği elmalı paylardan attık.
Sonra final dönemi geldi çattı, bir tane finalim ve bir de projem vardı. Projemin teslim tarihi ileride, ancak finalimi atlattım ve o gece kendime görmüş olduğunuz somonlu, krem peynirli harikulade makarnayı pişirdim. Yanına da bir buket şebboy.
Stres ve sorgulamalarla geçen bir final döneminden ve gelenekselleşmiş post final sendromundan, ki bu finallerden sonra yaşadığım boşluğa düşme, "Ee, bitti de ne oldu şimdi?" durumudur, ite kaka çıkardım kendimi. Aylardır gitmediğim alışveriş merkezlerinde, aldığım kilolara inat bir dolu giysi giyip çıkarırken, yedi kilo eklenmiş görüntüme yine de hayran hayran bakabilme güzelliğini gösterip şaşırırken ve üstüne üstlük "Ben buna değerim!" deyip paraya kıyıp üç kazak, bir toka alırken buldum kendimi. Kazaklardan birinin üzerinde şirin mi şirin bir koyun motifi var. Böyle diyince filmlerde gördüğümüz geyikli "loser" kazakları canlandı gözümde, aman diyeyim öyle bir şey değil. Bir de aylardır sporda giymek için yeni bir eşofman altı almak istiyordum, ah ondan da aldım. Ne diyorum, yedi kilo aldım ve XS beden eşofman altına giriyorum hala. Şu aldığım kiloları versem ne giyeceğim Allah aşkına?
Ertesi gün yeni aldığım kırmızı, arkası fiyonklu kazağımı giyip kırmızı rujumu sürdüm ve akşam yemeğinde Özge'yi ağırladım. O akşamın şerefine kocaman sarı çiçekler aldım, hardallı tavuk ve yanında yasemin pirinci pişirdim. Bir de narlı salata yaptım. Büyüdük de evde misafir ağırlıyor, yemekler pişiriyoruz. Özge'm bana harika bir sürahi ile kedili kupalar almış. Benim ilk ev hediyem, üstelik arkadaşım artık çalışan bir kadın! Kahvelerimizi kedili kupalarda içtik, üzerlerine süt köpürtüp öyle servis ettim ve bunu neden kendi kendime hiç yapmıyor olduğuma da şaştım. Ondan sonra kendime de süt köpüklü kahveler hazırlamaya başladım.
Bu kupayı geçtiğimiz yıl almış, buraya da resmini koymuştum hatta. Özge sevimli kedicikli kupalar getirince uzun zamandır eski kedili kupamı hiç hiç kullanmamış olduğumu fark ettim ve siyah kedi bana küsmeden derhal içini köpük köpük yaptım.
Bir sonraki akşam ise Burçin'im geldi yemeğe, ona şaraplı mantarlı tavuk ve fırında bezelyeli pilav pişirdim. Fırında pilav nasıl oluyor, diyeniniz olursa muh-te-şem oluyor! Burçin'e bir fırın gelecek kaç zamandır, kızcağız fırınım gelsin diye gözü yollarda bekliyor, fırınımda elmalı pay yapacağım diyor da başka şey demiyor; fakat fırın da bir türlü gelemiyor, adamlar şu gün geleceğiz deyip başka gün gelmeye kalkıyorlar, siparişlerde sorun oldu diyorlar, devamlı erteleniyor fırının gelişi. Burçin'e fırında bir şeyler yapmam farz olduğundan tercihimi fırında pilavdan yana kullandım.
Yemekler ve çiçekler üzerinden, sessiz kaldığım zamanlar boyunca yaşadığım en renkli bölümleri dinlediniz.
Hepinize ağzınızın tadının hiç bozulmayacağı, leziz ve taze çiçek kokulu, mutlu bir yıl diliyorum!