En fazla bir iki yıl önce, "sepaj" ve "kupaj" ayrımını yaparak başladığım şarap maceram, sporda okuduğum gazete ekleriyle beraber son zamanlarda iyice ivme kazandı. Vedat Milor olsun, Mehmet Yalçın olsun, hatta anlatımından doğrusu neredeyse hiçbir şey anlayamadığım, cümleleri arasındaki bağlantıyı kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım bir türlü kuramadığım, hatta o kadar ki bir dönem kendi kendime inat edip okuyacağım diye tutturduktan sonra bu keçi inadımdan bile vazgeçtiğim Ali Esad Göksel olsun, okuya okuya kendi çapımda bir ilgi duymaya başladım şaraba.
Önceleri, içki içince boyumuzun birazcık daha uzadığı zamanlar belki, "bir kadeh şarap" şöyle bir havalar, farklı bir ortam ve değişik sohbetler gibi kokmak demekti. Sonraları şarap demek, içki içilecekse en iyi seçenek demek oldu çünkü diğerlerinden çok daha düşük kaloriliydi. Fakat şarapların biri diğerini tutmaz oldu zamanla ve ne zaman içsem pek sinirlendiğim bir içki halini aldı. Öyle baş ağrısından falan şikayet etmiyordum, ama iki kadehten sonra ağzımın burulduğu, feci ağırlaştığım, tat alma zerreciklerimin ziftlendiği ve cinlerimin tepeme çıktığı hislerinden kurtulamıyordum. Sonraları tesadüfen içtiğim bazılarının bu etkiyi yapmamalarıyla beraber tekrar barıştım şarapla. Zaten şarap pek uzun süre küs kalınacak bir şeye benzemiyordu benim için, çünkü tadını bir kenara koyarsak şişesi, sunumu, şişe şişe dizilmiş şarapların havalı görüntüsü, oradan buradan sarkan üzümlerle dekore edilmesi, reklam edilecekse şahane bir peynir aranjmanının yanına oturtulması karşı koyamayacağım bir görsel ve estetik şölene işaret ediyordu.
Gazete eklerinde okuyacak güzel şeyler bulmanın kimi zaman zorlaştığı ve magazinin gitgide pespayeleştiği, aslında kimseyi ilgilendirmeyecek kişi ve konuların manşetlere taşındığı, konuşmasa da olur kimselerin yazarlığa soyunduğu şu günlerde, şarapla ilgili anlatılar çölde vaha gibiydi. Yemek içmekle derin bir amatör bağ kurmuş olduğumdan, aromalar ve sunumlarla ilgili ballandıra ballandıra yazılan ne varsa heyecan içinde okuyordum. Hangi üretici nasıl şaraplar yapmaya başlamış, ne tür üzümler nerelerde üretiliyormuş, aslında hiç şaraplık üzüm çıkmaz sanılan bir bölgede birileri nasıl dönüm dönüm arazi alıp iklime kafa tutarak üzümler yetiştirmiş, hangi şaraplar nerelerde ne ödüller almış, özellikleri neymiş, hangi şarap kaç derece sıcaklıkta servis edilmeliymiş. Aslında şarap ve üzüm arasındaki bağlantı bu yaz İtalya'da içtiğim Ebo sayesinde kafama dank etti ilk. Ondan önce Öküzgözü'nün bir üzüm çeşidi mi yoksa bir şarap cinsi mi olduğunu sorsanız yanlış yanıtı verebilirdim. Ebo'nun o harika tadının kaynağını araştırdığımda Sangiovese üzümünden yapıldığını gördüm ve daha önce böyle bir üzüm hiç duymamıştım. Cabernet Sauvignon, Merlot, Öküzgözü ve Boğazkere'den ileri gitmiyordu üzüm dağarcığım. Bir de Chianti'yi biliyordum hani şöyle toptan bölge olarak, o kadar. Kısa zaman öncesine kadar Pinot Grigio'yu ve Pinot Noir'ı, Pinot'nun şusu busu şeklinde bir marka sanıyordum, dalga geçmeyin.
Okudukça özlediğim, kendimi ait hissedebildiğim bir havanın beni sardığını hissediyordum. Böyle şeylerde gözüm var benim. Minik sarı ışıklardan, ufak tabaklardan, peynirlerden, büyük kadehlerden bahsedildi mi sıcaklık dolar içime. Aromalar birbiri ardına sıralandıkça şaşırıyordum; bilmem ne ağacının kabuğunun aroması, karanfil tanelerinin ve bilmem kim çiçeğinin tomurcukları, hafif yanık "notalar". Bir bardak şaraptan bu kadar değişik tadı ve kokuyu ayırt etmenin son derece ilginç bir şey olduğunu düşünüyordum. Yapılamayacağına dair bir inancım yoktu, bilen ayrıştırır canım; ama tabi benim yapabileceğim bir şey olmadığı aşikardı. Yine de heves ediyor insan, kendi kadehinden de bir sürü çiçeğin ve ağacın kokuları ayrışsın, ağza ilk alındığında başka yutarken başka tatlar keşfedilsin, nasıl bir fıçıda ne kadar süre saklandığı fark edilsin.
Sonra bir de önologlar var. Eloğlunun üniversitesinde önoloji diye bölüm var yahu! Şöyle gönlümce önoloji okusam, hayatım kırmızının, pembenin ve sarımtrak beyazın tonları arasında geçse, burnum ve uzun, kemikli parmaklarımla oradan oraya uçuşsam, leziz yemekleri yanına en iyi gidecek şarapları uydursam daha ne isterim! Önolog, gurme ünvanına sahip insanlar var! Biz gittik mühendis olduk.
Okuyordum okuyordum da bazı terimleri anlamıyordum. Bir "rekolte"dir gidiyordu. Ne anlama geldiğini bilmesem de süper bir sözcüktü bu "rekolte", söylenişinde bile bir üstünlük, bir naiflik vardı. Tanenler vardı sonra, tanen nedir bilmiyordum ama buruklukla doğru orantılı bir şey olduğunu çıkarmaya başladım. İçimde üzümümü bulmaya yönelik ütopik bir istek bile belirmeye başladı zamanla.
Bir akşam şarap reyonunun yanından geçerken, günün stresinden uzaklaşmak ve bir süre keyifli keyifli oyalanmak için şişeleri incelemeye başladım. O kadar okuyoruz, boşuna mı yani. Belirttiğim gibi öyle şarap delisi falan olmamama rağmen sırf betimlemeler yüzünden okurken ağzımın suyu akan şaraplara rastlayabilmek isterdim içten içe, öte yandan hangi şarap hakkında ne okuduğumu bilinçli olarak anımsamıyordum bile. Derken şişesi çok cazip bir şarap serisi çıktı önüme. Kayra'nın Vintage serisi; biri Cabernet Sauvignon, biri Merlot, biri de Shiraz. Etiket falan o kadar davetkardı ki Merlot'yu elime alıp evirip çevirdim. Şişenin arkasında uzunca bir yazı vardı, daha ilk cümleyi okumamla gözlerim heyecanla kırpışmaya başladı: "...rekoltenin niteliklerine yoğunlaşarak yarattığımız bir seri. Şarabın karakterini güneş ışığı, yağmur ve rüzgarla birlikte..." Gerisini siz düşünün!
Niyeyse bu Merlot da bir ilgimi çekiyordu ki. Babamın Cabernet Sauvignon-Merlot kupajını seviyor olması bilinçaltıma yerleşmişti belki de. Merlot da iyidir, diyordu, hatta önceden -hala içmediğim- ufak bir Frontera Merlot almıştım denemek için. O gün şarap almaya hiç niyetim yoktu, fakat şişedeki yazı öyle cezbediciydi ki. Hele altında bir de imza görmeyeyim mi, gazetelerde anlatılan meşhur önologlardan biriydi bu! Derhal sepetime ekledim şarabımı, büyük beklentiler içine girmemeye çalışsam da hafif bir heyecan, yeni bir şey deneyecek olmanın güzel hevesi geldi yerleşti yüzüme.
"Bu koyu lal taşı rengindeki şarap burunda frenk üzümü, menekşe, trüf mantar ve yeşil tane biber notalarına sahip. Damakta ise olgun incir, erik, vişne gibi tatlı konsantre meyveler ve onları zenginleştiren kurutulmuş otlar ile puro tütünü aromaları hissediliyor.
Damağı kaplayan dokuya, ipeksi yumuşak tanenlere ve canlı asiditeye sahip zengin, yumuşak ve merak uyandırıcı bir merlot sizleri bekliyor."
Ah yani sanki birisi mutfağa girmiş, harikulade bir iksir hazırlıyor! Bu ne böyle canım! İnsan bu kadar heveslendirilmez ki! Trüf mantarı diyor yahu, can evimden vuruyor beni! Kurumuş otlar diyor, tatlı ekşi meyveleri birbirine karıştırıyor, üzümün başına bir de frenk ekliyor!
"İpeksi yumuşak tanenler" sahiden böyle bir şeydi.
Tat öyle yoğun ve hoştu ki şişenin yarısını içtik o akşam, daha fazlasına gerek duymadık adeta. Kalanı da ertesi gün bitirdik. Şarabı aldığımın ertesi günü babama anlattım ballandıra ballandıra, ha bir de rekoltenin ne olduğunu sordum, anlattı. Rekolte denince o yılın üzüm hasadı kast ediliyormuş sanırım, yani 2008 rekoltesi denince o tür bir anlam oluyormuş, aman karışık biraz.
Bir de şunları öğrenmiştim gazetelerden: birincisi, bozuk şarap baş ağrısı yaparmış. Aynı şarabı içtiğimiz halde birilerinin başının ağrıdığını, kimilerininse hiç baş ağrısı çekmediğini hatırlayana kadar bu bilgi çok daha gerçekçi gelmişti. Yine de doğruluk payı vardır herhalde. İkincisi, şarabın yanında ceviz geliyorsa bilecekmişiz ki o şarap bozukmuş; çünkü bozuk şarap ceviz gibi kokarmış ve bozuk şarabın kokusunu bastırsın diye ceviz getirilirmiş. Peynir tabaklarının kenarına ceviz serpiştiren işletmecinin böyle bir hinlik düşündüğünü hiç sanmıyorum, görüntü olarak da peynir, üzüm ve cevizin birbirine sokulmalarına bayılıyorum, ama böyle bir durum da varmış yani.
Ah, sevgili şarabımın evime gelmesine vesile olan güzel şişeyi mumlarımın yanına yerleştirdim.
"İçmeden önce şarabınızı karafınızda bir süre dekante etmenizi öneririz."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder