Ah bazen o kadar, o kadaaaar sıkılıyorum ki aklın durur blog. Biraz daha duyarsız olabilmek istiyorum! Hiç farkında olmadan öyle bir yükleniyorum ki! Gün geçmiyor ki kafama absürt bir şey takılmasın, okuduklarım canımı sıkmasın. İzlediklerim demiyorum, çünkü izlediklerim zaten banko asabımı bozuyor. Sinir hastası olmak istemediğim için haberleri izlemeyi bırakmamın yanı sıra hiçbir şekilde diziymiş, tartışma programıymış kaldıramıyorum. Bir yerli dizi yok ki sünmesin, saçma sapan diyaloglara kurban gitmesin. Haber programları çok şok, çok flaşlar ve hatta en pespayelerinin arkasında sürekli aynı film müzikleri dönüp duruyor bile! Nerede bir yangın çıkmış, nerede bir duvar çökmüş, kim kimi kaç yerinden bıçaklamışsa uzun uzun anlatılıyor, gösteriliyor. Çok eğlenceli çünkü.
Şimdi size bir şeylerden yakınacağım ve bu kız da ne çok gündemi takip ediyormuş, ah ne de duyarlıymış, canım canım demeniz için yapmayacağımı bilesiniz. Bölük pörçük bir yakınma olacak bu, çünkü o kadar çok şeyden yakınasım var ki üç beş tanesini anca yazacağım, gerisi sizin de içinizi sıkmaya başlayacak ve okuma hevesiniz kaçacak; zira birkaçına katılım gösterdikten sonra hepsine, tüm kalbinizle katılım gösterseniz bile tüm bunları okumuş olmanız içinizdeki sıkıntının büyük kısmını dağıtmaya yetmeyeceğinden, okumak çok çok bir şey değiştirmeyeceğinden, paylaştığımız bu sıkıntıları tekrar hatırlamış olmanın ağırlığını taşımak durumunda kalacaksınız. Onun için ben şöyle üstten üstten, aklıma geldikçe söyleyeyim canımı sıkanları.
Kikirik kadınlar gidip, ay şekerim, imam nikahı kıydım diye fink atıyorlar ve ben buna sinir oluyorum. Bu tür kimselerin yaptığı hangi bir şeye sinir olmayayım, evet, ama ne yapayım görüyorum ve sinir oluyorum. Diyebilirsiniz ki madem sinir oluyorsun, görme, fakat görecek ve okuyacak bir şeyler lazım oluyor ve "asıl" haberler daha da çok canımı sıktığından bunlar bir nebze daha yüzeysel, üzerine sinirlenmesi bile daha masalsı oluyor. Neyse, evet bir daha söyleme ihtiyacı duyuyorum ki bu tür haberlere sinir oluyorum. Bugün Cen.giz Semer.cioğlu sağ olsun, bu sinirimin hakiki sebebini köşesine taşımış da hislerime tercüman olmuş.
Ondan sonra çok, çok acayip bir RTÜK hadisesi var ki buna sinir olmamak imkansız. Yani inanın sazı elime alıp ağdalı, esprili bir anlatımla bu adamlarla dalga geçemeyecek kadar aciz durumdayım bugünlerde. Henüz şu çok sinir olduğumuz şeylere gülüp geçebilme noktasına varabilmiş değilim anlayacağınız. Bir de kafamda ikinci bir soru var, vaktiyle çok mu gülüp geçtik de işler şimdi sahiden ciddiye mi bindi?
Radyo 3'ün kısıtlanması durumu var aylardır, resmen oturduğum sandalyede tepinme isteği uyandırıyor bende. Halkımızın yüzde doksan şusu klasik, doksan busu caz dinlemiyormuş diye bütün radyoları dıngıl dıngıl saza, bıngıl bıngıl popa ve kıyır kıyır arabeske çevirmenin anlamsızlığına müthiş sinirleniyorum. Bir dinleyici bir başka konuya da değinmiş, bir Beethoven sonatından sonra araya zart diye ciyak ciyak cep telefonu reklamı girdiğinde neye uğradığımızı şaşırıyoruz, gibi bir şey. Ah, sevgili dinleyici bak ben hep hissediyor da dile getiremiyordum, ne güzel söylemişsin. O reklamları yapanların, bir masanın başında oturup, bak şöyle şöyle bir senaryoya böyle şarkılı türkülü bir de cıngıl bulduk mu tamamdır, diye nasıl heveslendikleri geliyor gözümün önüne, hepten sinir oluyorum.
Herkes, herkes Eurovision profesörü olmuş! Ben geri kaldım, nasıl sinir olmayayım!
Ah bir de, bir gazetenin magazin eklerinden birinin ikinci sayfasında, tüm magazin eklerinin ikinci sayfalarında olduğu gibi kim nerede ne yapmış, hangi mekanda hangi davette neler yaşanmış onların anlatıldığı bir derlemenin yaratıcısı yazar, bahsi geçen şahıslara "elitler" demeyi uygun buluyor. "Hafta sonunu Kartalkaya'da değerlendiren elitleer", "Partide eğlenen elitler, ilerleyen saatlerde bilmem nereye geçmeyi uygun gördü", "Davette boy gösteren elitler, gazetecilerle şakalaşmayı da unutmadı" gibi. Ne demek yahu "elitler"? Allah aşkına yani, "elitler"?!
Magazin haberlerinin ucuzluğuna falan hiç değindirtmeyin beni. Çok haklı olarak sorabilirsiniz, kuzum sen madem bu kadar sinir oluyor, seviyenin çok düştüğünden şikayet ediyorsun, incir çekirdeğini doldurmayacak konuların şişirilip şişirilip gündem yapılmasına ve insanların çok mühim konularda açılımlar yapıyormuşçasına "magazin profesörlüğüne" soyunmalarına gıcık kapıyorsun, kim olduğu belli olmayan kadınların kendi köşelerini mahalle kavgası yapmak için kullanmalarına isyan ediyorsun, e ne diye hala bunlarla içli dışlısın?
Çünkü efendim, çünkü gazetenin ekini değil kendisini okumaya kalksam, sinirlenmek falan bir yana bildiğiniz bunalıma gireceğim. İşin kötü tarafı, ben ne kadar bunlarla ilgilenmek istemesem bile, yine de bir yerden elbet karşıma çıkıyor, kulağıma geliyorlar. Bayram törenlerinin yasaklanmasından tutun adli kararlara, herkesin tutuklanmasına, çocukların okuyamamasına, kadınlara yönelik şiddete, insanların birbirlerini patır kütür kesip rahatça doğrayabilmelerine, toplumun yarıdan fazlasının gitgide ruh hastasına dönüşmesine sinir olmuyor, içten içe kahroluyorum ve bunlarla yüzleştikçe ben de ruh hastası katsayımı yükseltmiş bulunuyorum.
Kendimi nasıl tehdit altında hissediyorum bilemezsiniz. Ondan sonra çıkıp günlük konulara yönelmek istediğimde içimde bir ses susturmaya kalkıyor beni. Bu kadar şeyin ortasında, sahi, diyorum, şimdi neye cıvıldasam boş. Öyle bir birikim yaratıyor ki insanda bu memleket, insanın kendini yaşayası kalmıyor.
Ah neyse, bitirirken daha kişisel bitireyim bari. Tuna Kiremitçi'nin bugünkü yazısının başlığı, "Mutluluk havuç değildir". Bakmayın altına bir şeyler yazmış ama asıl bana yazmış bu yazıyı, altındakiler falan hiç mühim değil aslında. Mutluluk kasa kasa havuç yemek değil, Pınar, demek istiyor. Görünce keyfim yerine geldi, ay vallahi sağ olsun ya!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder