Az önce renklileri yıkadım ve en sevdiğim siyah kazağım çekmiş galiba. Kırk derecede yıkamıştım halbuki, daha ne yapayım? Otuzda mı yıkasaydım acaba? Otuz da ne ki Allah aşkına, ter ve tuza bürünmüş spor kıyafetlerim otuz derecede ne temizlenecekler. Kazağı ayrı mı yıkasaydım acaba? Daha önce de aynı şekilde yıkamıştım, çekmemişti oysa. Önceden mi otuzda yıkadıydım ki? Kazağı tek başına mı yıkasaydım?
İşte benim böyle aşırı bir "ziyan olmasın" huyum var ve canıma okuyor son zamanlarda. Bir restoranda getirilen ekmeklerden bir lokma aldım mı o ekmeğin gerisini yemek zorunda hissediyorum, çünkü çöpe gidecek olması içimi yakıyor. Geçen pazar kahvaltımı dışarda yaptım, bana kocaman bir kase reçel ve kocaman bir kase bal getirdiler, çok üzüldüm. Hepsini yiyemedim tabi ve kalanı çöpe gitti, keşke kazanla getirmeselerdi. Ayrıca 10-15 tane de zeytin getirdiler, yemediğim zeytinleri de attılar çöpe. Şimdi çamaşır makinesini 2 kere çalıştırsaydım kullanılacak suya ve elektriğe çok giderdi içim, dayanamazdım. Böyle de kazağımdan mı oldum acaba?
Galiba ziyana alışmam lazım. Annem derdi ki, çocuğunun yemediği yemeği dökmen gerekiyorsa dökeceksin. Anneler hep çocukların tabakta bıraktıkları yemeği ziyan olmasın diye yer yer şişerler, derdi - ki annem benden tutumludur.
Hiç unutmam bir sabah sahilde kahvaltı yapmaya gitmiştik. Laf aramızda sahilde kahvaltı yapmayı da sevmiyorum ben. Sürekli rüzgar esiyor, ne zaman gitsem üşürüm. Daha fenası, feci bir kalabalık oluyor. Kalabalıktan geçilmiyor zaten bu şehirde. 5-6 sene oldu İstanbul'a geleli, ve şu kısacık zamanda şehrin nasıl kalabalıklaştığına korkular içinde şahit oldum. Eskiden gittiğim yerlere gidemiyor, eskiden keyifle dolaştığım sokaklarda ilerleyemiyor, eskiden huzur bulduğum kafelerde şimdi adım atacak yer bulamıyorum. Çok üzülüyorum bu çirkin kalabalıklaşmaya, çok. Sevdiğim tüm mahallelerin çehresi değişiyor, her yer gönlümden, ellerimden kayıp gidiyormuş gibi hissediyorum. Yarın bir gün kendi mahallem, şu sokağım da benden alınacakmışçasına korkuyorum. Her an burası da mahvolacak, hayatım hep geçmişin dinginliğine öykünerek geçecek gibi.
Hiç unutmam bir sabah sahilde kahvaltı yapmaya gitmiştik. Bize simit getirmediler, kalmamış. Bir süre sonra ilerde, setin üstünde bir koca sepet simit ilişti gözüme. Garsonu çağırdım, hani simit kalmamıştı, diye sordum. Onlar kalkan masanın, dedi. Ne yapacaksınız o dokunulmamış simitleri, dedim, atacağız ne yapalım, dedi. Getir sen onları, dedim ve kahvaltımıza çıtır çıtır, pek güzel simitleri ekledik. Ne saçma şey yahu! İçine mi tükürdüler sanki simit sepetinin? Sanki o simitleri doğrarken eliyle tutanların elleri steril mi? Simiti getiren çok mu pak sanki? Hiç takmam böyle şeyleri. Titiz olmasına çok titizim ama bazen böyle anti-titizim demek ki.
Kazak çekerse ılık suda on dakika bekletip sıkıp serip çekiştirip kurumaya bırakınca işe yarayabilirmiş. Kurusun da bakalım, o zamana panik kalbim de durulmuş olur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder