Birazdan "The Hours" filmini izlemeye oturacağım. Biliyor musunuz, Türk yapımı çoğu şeye alerjim var benim. İki Türk filmi bekliyor şuracıkta izleyeyim diye, ikisini de izleyemiyorum. Türk kültürüyle mi desem, Türk bakış açısı yahut mantalitesiyle mi desem, harmanlanmış bir şeyin içinde mutlaka bir olmamışlık, bir zorlama, hep isyan ettiğim halde yansıtılmaktan hiç vazgeçilmeyen geleneksel, acıklı, değersiz ögeler bulunuyor. Neden sürekli boyumuzdan büyük işlere kalkışıyoruz, anlamıyorum. Bizi aşan bir şeyler yapacaksak koyalım şapkamızı önümüze, bu iş nasıl yapılır diye antrenmana çıkalım ve ondan sonra yapalım madem. Yok. Bu derme çatmalıktan içim bayılıyor.
Şu televizyoncağızda on dört kanal belirledim kendime, hepsi de belgesel yahut gezi yayınları yapan kanallar ile film kanalları. Üç hafta kadar önce cuma gecesi, şu çok çok gözetmenlik yapmaktan gözlerimin yorulduğu akşam kendi kanallarımdan dışarı çıkıp bir gezineyim dedim ve günlerdir sporda üzerine yazılmış geldi geliyor yazılarını okuyageldiğim "Son" dizisine rastladım. O kadar okuduk, bari bir takılayım dedim, tam da başlangıcına yetişmişim. İlk bölümü başından sonuna kadar izledim. Arada bir giren ve tabii ki damağımızda arabesk tatlar bırakan gıy gıy müzik haricinde, eh fena da sayılmazdı hani. Neh.ir Erdoğ.an'ın ipincecik bacaklarına, muhteşem giysilerine ve upuzun saçlarına bakmaktan hiç, hiç alamadım kendimi. Açıkçası dizinin son sahnesi baya etkileyici geldi bana, hani birtakım olaylar oluyor, ortada bir senaryo var düşünceleri geldi yerleşti kafama. Belki, dedim, o kadar da önyargılı olmamalıyım, ha? Belki de gerçekten yirmi beş bölüm için emek verdiler, güzel bir şekilde birbirine bağlanacak bir dolu hikaye yarattılar?
İkinci bölümü, evet, bekledim. Yalnız bu arada dizinin o sürekli çalan gerilimli müziği iki üç gün yakamı bırakmadı ve beni bir Kurt.lar Vad.i.si havasına soktu. Günlük hayatımda müzik kulaklarımda sürdükçe kendimi herkesin birbirine yalan söylediği, yakın çekimde uzun uzun birbirine baktığı bir entrikalar diyarında hissedip hafif depresif bir ruh haline bürünmekten alamadım, o kadar ciddi!
Tanrım bir gün de bir konuya sadık kalabileyim, ama ne yaparsınız ki çağrışımlar insanıyım. Şimdi bu müzik konusunda ne kadar hassas olduğuma örneklerle değinmek durumundayım. Yakın zamanda Ankara'da bir sabah, spordan dönmüşüm ve kahvaltı hazırlıyorum. Mutfakta yedi yirmi dört hizmet veren radyomuz açık, Ankara radyomuz Max FM yerine başka bir kanal dinlemekteyiz ve bu kanal genellikle klasik, bazen biraz rock, nadiren de nostaljik Türkçe şarkılar çalmakta. Biz de o nostalji yelpazesine denk gelivermişiz, bir adam söylüyor. Annem böyle müzikleri pek sevmemekle beraber, çalan şarkıya kapılmak ve "Ah, Alpay'ım!" demekle yükümlü; zira iş artık sevgi ya da tercih meselesinden çıkıp ona gençliğini anımsatan notaların büyüsüne dönüşmüş. Ben güya çalan müziğe dikkat etmiyorum, tamam sevmiyorum ama o kadar da katlanılmaz, o kadar da kötü değil sanki. Beynimle kulaklarım arasındaki iletişimde bir tıkanıklık var gibi, duyuyorum ama yorumlamıyorum. Fakat kahvaltımı hazırladığım sırada içim bir sıkılsın. Tabağa bakıyorum, hiç de aç değilim. O kadar hazırlamışım. Ne kadar da iç sıkıcı bir gün. Bir lokma yiyesim yok. Ah, neden her şey bu kadar karanlık? Derkeen, "Anne ne dinliyoruz biz Allah aşkına?!" deyip anında radyoyu değiştirdim. Elim radyonun düğmesinden kalkar kalmaz da "Oh be!" diye bağırdım. Dağlar kalktı üzerimden! Gün yine ışımaya başladı, kahvaltı tabağım pırıl pırıl, silinip süpürülmeyi bekler oldu! Annem de, "Ay hakikaten, neydi o öyle?" dedi. Yani tamam, Alpay'ı falan da, bir yere kadar yani!
Dinleyemiyorum işte. Hele sporda, alın bir dedikodu daha yapacağım. Şimdi spor yaparken böyle hareketli, enerjik şarkılar çalmalı değil mi. Çalıyor nitekim. Bence sporda en ideali çok fazla söz içermeyen şarkıların çalması. Aslında bu fikrimde çok da ısrarcı değilim, ama kabul edilebilir bir teori. Yine de sözlü şarkıların çok bir kötü etkisi yok; fakat sözler bizim dilimizde ol-ma-ma-lı. Hadi diyelim Türkçe olageldi, hiç değilse "Tuttu fırlattı kalbimiiiieee" gibi bir şey olmalı ki canımızı sıkmasın, bizi düşüncelere sevk etmesin. Spor yaparken insan güzel şeyler düşünmeli. Benim Türkçe müzikle ilgili bir savım vardır, bilmeyenlerinize tekrar buradan açıklayayım. Ana dilim gibi İngilizce bilmeme ve kendimi gün içinde pek çok şeyi İngilizce düşünürken bulmama rağmen, İngilizce bir şarkıda ne kadar acıklı yahut saçma sözcük olursa olsun fazla etkilenmem. Düşününce o kadar saçma sözleri var ki bu şarkıların! Bir ara "herkes birleşsin, çiçek olalım, kardeş olalım" falan gibi sözler çok modaydı. Yine İngilizce şarkılarda da, tıpkı Türkçe'de olduğu gibi senin için ölürümler, gözlerin şöyle kaşların böyleler, neden bıraktın gittin gibi serzenişler de çok tabi. Fakat bunlar sahiden bir Türkçe olmayagörsün, benim yüreğime oturuveriyorlar! Birisi çıkıp da üzerine basa basa "Ölürüm!" dedi mi içim sıkışıyor, canım çok sıkılıyor.
Sonra biz güzel güzel, hatta haldır huldur spor yapar ve enerjimizi son damlasına kadar harcarken, bir anda Aj.da Pek.kan'ın o arabesk yorumundan "Perişaaaağnım beğğn!" diye bir fıkırtılı remix başlıyor. Böyle yaralı bir yorum, böyle çırpınan bir sesin arkasına iki çıstak verdiler diye şen şakrak mı olunur sanki! Resmen ağlayasım geliyor, gözlerim tavanda yatıp kalkıp mekiğin bin türlüsünü çekerken bir yandan "ümitsiz sevginiiin kurbağğnıyımm beğn" gibi sözler dinlemek son derece elzem olan nefeslerimi kesiyor. Sağıma soluma bakıyorum bir ümit, aman Tanrım herkes de eşlik ediyor maşallah. Azınlıktayım ya sesimi de çıkaramıyorum.
Döneyim benim diziye. İkinci bölümü de şöyle böyle izledim, bir yandan internette Amerika'daki hocamla konuşmakta olduğumdan faza dikkat kesilemesem de ikinci bölüm epey bir şeyler oldu sahiden. Yani Türk dizilerinin genelindeki o Rosalinda havası pek sezilmiyordu sanki. Bizim kafamız resmen Brezilya dizisi kafası çünkü. Hınn diye bir efekt olacak, arkasından müzik girecek ve yakın plan surat görüntüleri ekranda uzuun uzun kalacak. Birtakım entrikalar bölümlerce çözümsüz kalacak, karşılaşması gereken karakterler bir evin içinde oradan girip buradan çıkmak suretiyle hayatta on bölümden önce bir araya gelemeyecek. Rosalinda'yı ortaokuldayken izlerdim, yaşım en fazla on dörttü ve epey de ilgiyle izliyordum hani. Bir ara, en az bir iki hafta delirdi bu kızcağız. Bunun bebeğini mi çaldılar ne olduysa, iki koca hafta boyunca yalnızca boş ellerine bakıp, "Bebeğim! Bebeğim nerde! Bebeğimi çaldılar!" dan başka hiçbir şey söylemedi ve resmen içim bayıldı. Diyeceğim, on dört yaş zekasına hitap eden senaryolardır bunlar ve o zeka için bile yer yer sıkıcı olabilirler.
Fakat üçüncü bölüm tam bir fiyaskoydu arkadaşlar. Böyle bir rölanti perdesi getirilmiş örtülmüş bütün sahnelerin üzerine. Şimdi bakın, kadının kocası bir uçağa bindi ve uçak düştü derken, adamın uçağa hiç binmediği ortaya çıkıyor. Kız önce tabi ölüm haberi üzerine birkaç gün fenalıklar içinde debelendikten sonra bu sefer yaşayan kocasının nerede olduğu gibi tuhaf bir durumla baş etmek durumunda kalıyor. Ondan sonra, bir sahnede, durup dururken mantosunu giyip çıkır çıkır topuklularını ayaklarına geçirerek hışımla çıkıyor evinden. Annesi ve kızın yakın arkadaşı, evin kapısından başlayıp ta ilerdeki arabaya varana kadar kıza refakat ederken bir yandan da "Aylin! Aylin nereye! Aylin nereye gidiyorsun!" diye tavuklar gibi çırpınıyorlar. O kadar çok "Aylin! Aylin!" deniyor ki insan "Ulan Aylin bir ağzını aç da cevap ver!" demekten alamıyor kendini! Şimdi bana tek bir örnek gösterin, sahiden böyle bir durumda bir kişi zart diye evden çıkacak da herkes peşinden koşturacak, ama ağzından ne bir kelime alacaklar ne de onu durduracaklar. Böyle saçma şey mi olur!
Ondan sonra, başka bir kadın var, bir zaman bir kaza mı geçiriyor ne oluyorsa artık orasını bilmiyoruz henüz, hastaneye kaldırılıyor bu kadıncağız. O gece bebeğini düşüyor, rahmini de almak durumunda kalıyorlar. Çok kan kaybediyor, genç bir çocuk da kadına kan verip hayatını kurtarıyor. Seneler sonra kadının kocasıyla hayat kurtaran gariban genç çocuk tekrar karşılaşıyorlar, adam da çocuğu eve yemeğe çağırıyor, hem bizim hanımla da tanışırsın diyor. Bu ikisi akşam gidiyorlar eve, kadına da bir şey demiyor adam, sürprizim var sana, diyor sadece. İçeri girip salona oturuyorlar üçü, adam açıklamayı yapıyor, işte bu adam senin hayatını kurtaran adam diye. Kadın bir buz kessin! Bir sinirlensin, bir essin! Kalkıp içeri gitmesin mi üstüne. Aman bizim adam kadının peşinden, ne oldu diyor tabi. Kadın da diyor ki daha bir gün uyanıp da o günü düşünmediğim olmadı, vay efendim ben bu kadar acılar içindeyken sen tutup bir de o adamı buraya getirmişsin. Bir de üstüne derhal gönder onu bu evden, diyor. Yahu insaf, ne diye bu kadar sömürüyorsunuz ki izleyiciyi. Bakın tamam, çok hassas bir konu bu, anlıyorum. Yani böyle bir tecrübesi olmayan biri olarak, ulan adam senin hayatını kurtarmış, daha ne, diyebilirim ama hadi onu da demiyorum. Yine de öyle acıklı bir şeyler yapıyorlar ki durup dururken, hayır gereksiz yani şimdi ne diye böyle sahneler çekiliyor onu anlamıyorum ben. Ha bunun arkasından başka bir şey çıkarsa bilemem, neticede kadının neden kaza geçirdiğini bilmiyoruz. Belki de bu genç çocukla baştan bir ilgisi var falan diyeceğim ama hiç, hiç sanmıyorum. Anlayışımıza uygun, her şeye mutlaka avuç avuç dram serpelim yaklaşımının bir parçası sadece.
Peki bu senaristler afedersiniz hiç mi yabancı dizi izlemiyorlar yahu? Hiç bakmıyorlar mı olay örgüsü nedir, bir şey nasıl başlar ve başlayan şeyler kısa sürede nasıl akıllıca ve izleyiciye keyif vererek çevrilip sonuçlanır? Bütün yabancı dizileri genelliyor değilim, ama takip ettiğim ve beni çoğunlukla hayal kırıklığına uğratmayan onlarca senaryo var. Bunların onda birini görsek şu dizilerde, çok mu imkansız yani! Bu Aylin'in oğlu mesela, babası ortadan kaybolunca çocuk konuşmayı kesti; fakat annesine de feci tavırlı. Sanırsın kadın gitti de babasını ortadan kaldırdı bunun. Yüzüne bir Küçük Emrah ifadesi oturtmuş, arabasını sürüyor da sürüyor. Başka da bir şey yapmıyor. Yahu madem çocuk kendinden geçti, al o zaman bir pedagoga götür! Yok! Çocuk öyle mahmur ve nefret içinde oturacak, biz de böyle saçma sahneleri dakikalarca izleyeceğiz!
Of, daha neler anlatabilirim ama hatırımda kalanlar bunlar. Geri kalanı, dizinin kemiğiyle uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan bir dolu eften püften sahneler silsilesi; o kadar ki az önce bahsi geçen "dizinin kemiği" olgusu yavaş yavaş eriyip ortadan yok oluyor. Bir arkadaşım zamanında senaryo yazarlığı yapmış. Yurt dışında bir senaryo seneler içerisinde yazılıp geliştiriliyor, bizdeyse ortaya yalnız "bir köyde geçecek, bir kızla şehirden gelen bir adam olacak" diye bir fikrin ortaya atılması kral oyuncuların bulunup dizinin başlamasına yetiyormuş; o kadar ki senaryo çekim günü tamamlanıyor, iki günde hazırlanıp, "Motor!" sesini bekleyen oyunculara yetiştiriliyormuş. Belli zaten!
Of of, üzülüyorum yahu. Sahiden üzülüyorum işte. Yazık değil mi milletimize yani!
Oh, onun için sevgili okuyucu, ben şimdi yabancı bir film izlemeye gidiyorum. Bekleşen ve bir türlü izleyemediğim filmler ise Vavien ve Kosmos. Güzel diyorsanız oturayım onları da seyredeyim.





4 yorum:
Vavien'i kesin seyredesin. Taylan Biraderlerin yaptigi Muhtesem Yuzyil, bahsettigin kriterlerce ne kadar ic sikan bir diziyse, bu filmleri de o kadar iyi. Begenmezsen paran geri iade edilir. laylay...
Hmm.. Yakın zamanda izlemeye çalışayım o halde. Kosmos'u da festivalde izlemek istiyordum. Ya bilet bulamadım ya da bilet aldım ama ödevler, sınavlar ertelenince gidemedim. O zamanlar inanılmaz hevesliydim DVD'si falan çıksın da izleyeyim diye. E çıktı, aldım, ama izleyemiyorum? İyice tırsak oldum bu Türk filmleri konusunda ya! Neyse bakalım Vavien nasıl olacak :)
Hehe. Güncel olanı takip ederken "çürük" çıkması tehlikesi hep var. 10-20 yıl geriden gelirsen iyi olanlar tarihin süzgecinden geçip klasikleşiyorlar. Onlar genelde banko oluyor. :-)
Ben de Kosmos'u merak ediyorum. Güzel çıkarsa ben de seyredeyim.
Hazır tavsiye moduna girmişken Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi "Bir Zamanlar Anadolu'da"yı da şiddetle tavsiye ediyorum. Eski filmlerindeki tüm diyalogların toplamından daha fazla diyalog var. :-) Laylay...
Evet onu da izlemeyi düşünüyorum ama hani öylesi bir filmi evde izleme moduna ancak kafamın çok rahat olduğu bir zaman geçebilirim gibi geliyor :) Daha hala film izleyebilmiş değilim bu arada. İzler izlemez yapacağım yorumları!
Yorum Gönder