Hola blog! Yeni bir odada misafirim, buraya yerleştiğimden beri oldukça tuhaf hissediyorum. Aidiyet duygusuna bu kadar ihtiyaç duyan biri olduğumu tekrar görmek beni biraz endişelendirmiyor değil. İki haftadır olup bitenleri anlatırken kronolojik bir sıraya bağlı gideceğimi sanmıyorum. Geçen hafta cumartesi günü İtalyanca'dan çıktıktan sonra planım spora gitmek ve ardından eşyalarımı toparlamaktı, böylece pazar günü taşınma işini halledecek ve ardından pazartesi sabahı 10:00'da yapmam gereken sunumu hazırlayacaktım. Dönüş yolunda bunun pek de iyi bir fikir olmadığını düşündüm, zira toparlanmak ve yerleşmek sandığımdan uzun sürerse yorgunluğun üzerine iyi bir sunum hazırlayamazdım ve bu hiç, hiç iyi olmazdı. Ben de sporu bir kenara bıraktım, eve gitmeden önce hali hazırda evde bulunanların üzerine bizim kargo firmasından dört kocaman kutu daha ve kırtasiyeden iki koli bandı satın aldım ve hayatımı kutulamaya koyuldum.
.jpg)
Geçen sene her alışverişimizin ertesinde, bir gün lazım olur, düşüncesiyle atmaktan kaçındığımız torba ve kutuların depomuzun tavanına kadar ulaşmasından gerekli dersi çıkarmış olduğumuzdan bu yıl depo nispeten boştu, fakat deponun en gerisinde yerinden milim oynamayan ve öğrenim hayatımın son yıllarını hapsettiğim kutulara el atmanın da zamanı gelmişti. Bugüne bugün mezun olmak üzereydim, öyleyse gereksiz defter kitaplardan kurtulmalıydım artık; belki bir gün işime yarar diye sakladığım notları, dosyaları ve yıllardır gün yüzü görmemiş kağıt yığınlarını acımadan atmam gerekiyordu. İnsan gençken bazı şeyleri hakikaten iyi hesap edemiyor. İstanbul'a gelirken lise çağımın etkisini hala üzerimden atamamışım demek, onuncu sınıf matematik ve fizik defterlerim bile içerdeydi! Belki üniversitenin ilk iki yılında yardımı dokunmuştur bunların, ama sonrasında herhangi birine bir kere bile ihtiyaç duymadığım kesin. Yine de atmaya kıyamamışım besbelli, kutuya koyup kendimi rahatlatmışım. Nasıl da inci gibi yazmışım hepsini; lise portfolyolarım, defterlerim, üniversite defterlerim, sınavlara hazırlanırken tuttuğum notlar, çözüm anahtarları, ödevler, quizler, müsveddeler, sıkıntıdan çizdiğim şekiller... Zamanında defterlerimi görenler onları kırtasiyede fotokopiletmemi söylemişlerdi de kulak arkası etmiştim, bir ara keşke yapsaymışım, diye geçirdim içimden; zira onca emeğin bir anda benden uzaklaşacak olmasına hafifçe içerledim. Ayıklamam bittiğinde kapının önündeki yığın boyumu geçiyordu! Odamdan atılacak pek fazla şey çıkmadı; zaten bu sene çocukluk etmeyi bırakmış, elime geçen türlü çer çöpü anısı var diye dolaplarıma tıkıştırmamıştım. Bu sene çoğu eşyamı kutulayıp kaldırmak yerine önümdeki üç hafta ihtiyaç duyacaklarımı ayırmam gerekiyordu, ayrıca bütün odayı kimseden yardım almadan, tek başıma toplamalıydım. Ertesi gün lazım olacakların haricinde her şeyi toplamak tam altı saatimi aldı.
Kutulama bittikten sonra sunumu hazırlamaya başladım, gece beşte yatıp beş saat uyudum ve yeni odama geçmek üzere tekrar koşturdum. Boş oda olmadığından beklerken sunumumu birkaç ufak ayrıntı haricinde bitirdim, sonra katlar arasında onlarca defa mekik dokuyarak bütün eşyalarımı yeni odama taşıdım. Bazı odalar taşınma günleri savaş alanı gibi bırakılıyor, neyse ki taşındığım oda nispeten derli topluydu ve odada kalan iki değişim öğrencisi de ertesi gün gidecekti. Kızlarla yalnız o akşam ve ertesi sabah karşılaştıkça küçük küçük sohbet ettik, sonra ben kalem eteğimi, gömleğimi ve topuklu ayakkabılarımı giyip sunumumu yaptım. Nasıl oldu ben de bilemiyorum, ama kendime o kadar güvendim ve kendimden öyle emin konuştum ki sunumumu çok beğendiler, hatta Burak Hoca dördüncü sınıflar arasında en iyi sunumun benimki olacağını bile söyledi. Sözlerini işittiğim ilk anda sevinçten havalara uçtum, fakat hepsinin etkisi çok çabuk geçti zira öyle yorgundum ki ilk defa böylesi yorumlara bile sevinecek gücüm kalmamıştı. Günün geri kalanını zorunlu olarak diğer sunumları izleyerek geçirdim, saat beş olup özgürlüğümüze kavuştuğumuzda master dersinin sunumunu ve raporunu hazırlamak üzere odama dönüp çalışmaya devam ettim.

Çarşamba günü sonuçlarımızı almış, raporumuzu yazmış ve sunumumuzu tamamlamış olarak son sınavımızı verdik; zamanı iyi ayarlayamadığımızdan ben anlatmaya başladıktan üç dakika sonra Burak Hoca sunumu kesti ve aldığım sonuçları bile gösteremeden bizim grubu bir güzel fırçaladı. Genel olarak tüm sunumları fırçaladı zaten, bir musibet bin nasihatten iyidir hesabı hepimize kısmen faydalı dersler vermiş oldu. Canımız bu işe pek sıkılmadı, zaten canımız epeyce sıkkındı ve hepimiz hayatın böyle şeylere takılınmayacak kadar kıymetli olduğunu son derece acı yoldan öğrenmiştik, böylece dedikodu kahvelerimizi alıp kalan son enerjimizle birbirimizi kutladık.
Ayın on birine, yani proje raporumun teslimine kadar neredeyse bütün günlerim sabahları ağlayarak ve öğleden sonraları ile akşamları projenin asıl sonuçlarını almak için türlü yöntemler deneyerek geçti. Okula gitmeden önce başlıyordu hassasiyetim, sürekli gözlerim doluyordu ve kendimi toparlamaya, güçlü olmaya çalışıyordum; buna rağmen gözyaşlarımı tutamıyor ve içimde birikenleri habire bu şekilde dışarı atıyordum, öyle ki bir iki günün ardından artık makyaj yapmayı bırakmayı düşündüm zira okula vardıktan on beş dakika sonra yanaklarımda çizgiler yol olup bütün fondöten ve allığı söktüğünden daha günün başında palyaçoya dönüyordum.
Yapmam gereken işi yapamamıştım işte, kendimi öyle küçük, öyle başarısız hissettiğim oluyordu ki eskiden olsa her şeyi bir kenara bırakır, isyan eder, köşeme çekilir ve kendime acımaya koyulurdum; oysa şimdi hiçbir şekilde pes etmemem ve elimden gelenin en iyisini yapmamın yeterli olduğuna inanıp devam etmek için var gücümle tek parça halinde kalmaya çalışmam gerekiyordu. Aslında (güya) çok şey başarmıştım, deyim yerindeyse kendimden yepyeni bir insan yaratmış, hayata yeniden tutunmuştum ve tüm bunlar gerçekten kolay olmamıştı. Tekrar öğrenci olmak, eksiklerimi gördükçe kendime eksik damgası vurmak yerine gelişmeye çalışmak; diğer yandan hayatı da yaşamaya, şu bir defa geldiğimiz dünyada birkaç gramlık ruhumun istediğini duyumsadığım güzelliklerden mahrum kalmamasına gayret etmek; filmlerin, tiyatroların, konserlerin, sergilerin, arkadaşlıkların, kitapların, yazıların, yemeklerin peşinden koşmak - ve hepsini dengelemek. Kolay değildi, yaşamayanın bilemeyeceğini iddia ettiğim bir ukalalıkla, hiç kolay değildi.
Günü gelip de tüm bunlarla uğraşırken zamanı en iyi şekilde ayarlayamamış olduğumu gördüğümde afalladım. Bir yerlerde hesap hatası yapmış, sorumluluklarımı yerine getirirken kimi zaman yeterince kendime güvenememiş ve atak davranamamıştım. Aklım hala eski günlerdeki gibi çalışıyordu, birilerinin bana bir şeyler emretmesini ve teslim zamanları koymasını bekliyordum; oysa mezun olup mastera başlayacak bir öğrencinin kendi araştırmalarını yapması, denemesi, yanılması ve sonuca ulaşana kadar devam etmesi gerekiyordu. Projeme son bir ay ve üzerimde kısmi bir tutuklukla yüklendiğimden en yüksek notla somutlaştırılabilecek bir başarı gösteremeyecektim ve bu gerçeğin sözü geçen tutukluğum ve güvensizliğimle birlikte yüzüme vurulması kendimi telkin etme becerilerimi her sabah baltaladı, öğlenleri ise kaldığım yerden iyi olmaya, çabalamaya devam ettim. Günler boyunca öğleden önce geçmişimi ve kendimi sorguladım; biraz daha güçlü olamaz mıydım? O zaman bunların hiçbirini zaten yaşamamış olurdum. Neden zamanında bu kadar düşmüştüm, çok mu gerekliydi bu? Kendimi böylesine bırakmak, hayattan da benliğimden de bu kadar bezmek ve vazgeçmek reva mıydı gerçekten? Benim "başarı" sandıklarım düşüncesiz bir koyvermişliğin ucuz telafi çabaları olabilir miydi - bunca zaman ta başından hata yaptığımı görmezden gelip kendimi mi kandırmıştım? Aslında hiçbir şey yapmamış, şımarıkça oradan oraya yuvarlanmış ve bahanelerin arkasına mı sığınmıştım? Bu ne kadar böyle gidecekti, kötü günlerimin şimdiyi etkilemediği olacak mıydı hiç?
Her şey olması gerektiği için olmuştu, hepsiyle de gurur duyuyordum; oysa onca stres altında kendime hiç de hoşgörülü yaklaşmak istemiyordu canım. En iyisini kıl payı kaçırdığım gerçeği öyle görünürdü ki görünmez gerçeklerin üzerini örtebiliyordu. Böyle sabahlardan birinde Haloş, en küçük teyzem, irili ufaklı tüm gerçeklerimin tozunu aldı ve sonra kimin neyi gördüğünün, kimin neyi es geçtiğinin fazla bir değeri kalmadı. Hayır, kendimi kandırmıyordum ve pes de etmiyordum, etmeyecektim. Hala bilmiyorum aslında neyin beni en mutlu edeceğini, hangi seçimin hepsine değeceğini ve bana beni getireceğini. Hayatın ne kadar kısa olduğunun ayırdına varıyorum git gide ve bütün bu zorlukların arasında ne işim olduğunu düşünmeden edemiyorum bazen. Sahile inip denizi gördükçe, efil efil gömleklerin içinden taşan insan rahatlığını tattıkça, filmlerde dünyayı dolaşanların keyiflerini duyumsadıkça kapana kısılmış gibi oluyorum. Bunca çabanın günü gelip beni boğmasından, bir zaman gelip de beni bugüne getiren tüm seçimlerimin yanlış olduğu sonucuna varmaktan ve geç kalmış olmaktan korkuyorum. Evet, belki geçecek, ama bu aralar görüp dokunabildiğim şeylerin bir parçası olmak, onları meslek edinmek istiyorum. Hayatı ekranda yazdığım kodlardan ileri götürmek istiyorum, hayır daha da fazlası, hayatı onlardan tamamen bağımsız yaşamak istiyorum; beni gerçekten mutlu yapan her şeye sıkı sıkı tutunmak ve zihnime ufacık da olsa rahatsızlık taşıyan her şeyi itmek istiyorum. Hep zorlukların beni ayakta tuttuğunu, başarıdan önce yaşadığım gel gitlerin ve huzursuzlukların kazanımlarımı değerlendirdiklerini savundum; oysa şimdi bu değere sahip olmak için böylesi savaşların gerekliliğini sorguluyorum. Sonunda istediğim kendimi bulmaksa neden engelsiz yollar seçmek yerine engelleri aşmaya uğraşıyorum? Hayır, hâlâ emek vermek, uğraşmak, yine zorlanmak istiyorum; ama bunlar beni daha çok ben yapmalı; oysa şimdi bunu mu yapıyorlar yoksa beni kendimden uzaklaştırıyorlar mı, emin olamıyorum.

Bölünmekten çok yoruldum. Bölünmek zorunda olmak diye bir şey var mı bilmiyorum, şayet yoksa seçimlerimden ötürü bölünüyorum - o halde bölünmek istemiyorum. Her şeyden yarım hazlar duymak değil, bir şeyden en büyük hazzı almak istiyorum. Artık başka bir hayat başlıyor, bundan sonra pek çok kısıtlamaya maruz kalacağım bir dünyaya adım atmam gerekiyor ve buna yalnız en sevdiğimin hatırına uyum sağlamaya çalışmak en doğru seçim olurdu; bu, en büyük başarım olurdu. Evet, heyecanlıyım; öyle heyecanlıyım ki bu edinimi yanlışlardan ders çıkarıp ikinci, üçüncü baharlarıma bırakmak istemiyorum.
Yine kaderci olup işin içinden çıkacağım bu gece. Karanlık çöktü mü kafamda beliren tüm bu çatallı yolları katlayıp camdan dışarı atacak ve gün ışıdığında hayatın ne yapıp yapıp beni en güzele ulaştıracağına inanmaya devam edeceğim; ama uyumadan önce, gizli gizli, emin olabilmeyi dileyeceğim.















