21 Haziran 2010 Pazartesi

Curriculum Vitae


Hola blog! Yeni bir odada misafirim, buraya yerleştiğimden beri oldukça tuhaf hissediyorum. Aidiyet duygusuna bu kadar ihtiyaç duyan biri olduğumu tekrar görmek beni biraz endişelendirmiyor değil. İki haftadır olup bitenleri anlatırken kronolojik bir sıraya bağlı gideceğimi sanmıyorum. Geçen hafta cumartesi günü İtalyanca'dan çıktıktan sonra planım spora gitmek ve ardından eşyalarımı toparlamaktı, böylece pazar günü taşınma işini halledecek ve ardından pazartesi sabahı 10:00'da yapmam gereken sunumu hazırlayacaktım. Dönüş yolunda bunun pek de iyi bir fikir olmadığını düşündüm, zira toparlanmak ve yerleşmek sandığımdan uzun sürerse yorgunluğun üzerine iyi bir sunum hazırlayamazdım ve bu hiç, hiç iyi olmazdı. Ben de sporu bir kenara bıraktım, eve gitmeden önce hali hazırda evde bulunanların üzerine bizim kargo firmasından dört kocaman kutu daha ve kırtasiyeden iki koli bandı satın aldım ve hayatımı kutulamaya koyuldum.


Geçen sene her alışverişimizin ertesinde, bir gün lazım olur, düşüncesiyle atmaktan kaçındığımız torba ve kutuların depomuzun tavanına kadar ulaşmasından gerekli dersi çıkarmış olduğumuzdan bu yıl depo nispeten boştu, fakat deponun en gerisinde yerinden milim oynamayan ve öğrenim hayatımın son yıllarını hapsettiğim kutulara el atmanın da zamanı gelmişti. Bugüne bugün mezun olmak üzereydim, öyleyse gereksiz defter kitaplardan kurtulmalıydım artık; belki bir gün işime yarar diye sakladığım notları, dosyaları ve yıllardır gün yüzü görmemiş kağıt yığınlarını acımadan atmam gerekiyordu. İnsan gençken bazı şeyleri hakikaten iyi hesap edemiyor. İstanbul'a gelirken lise çağımın etkisini hala üzerimden atamamışım demek, onuncu sınıf matematik ve fizik defterlerim bile içerdeydi! Belki üniversitenin ilk iki yılında yardımı dokunmuştur bunların, ama sonrasında herhangi birine bir kere bile ihtiyaç duymadığım kesin. Yine de atmaya kıyamamışım besbelli, kutuya koyup kendimi rahatlatmışım. Nasıl da inci gibi yazmışım hepsini; lise portfolyolarım, defterlerim, üniversite defterlerim, sınavlara hazırlanırken tuttuğum notlar, çözüm anahtarları, ödevler, quizler, müsveddeler, sıkıntıdan çizdiğim şekiller... Zamanında defterlerimi görenler onları kırtasiyede fotokopiletmemi söylemişlerdi de kulak arkası etmiştim, bir ara keşke yapsaymışım, diye geçirdim içimden; zira onca emeğin bir anda benden uzaklaşacak olmasına hafifçe içerledim. Ayıklamam bittiğinde kapının önündeki yığın boyumu geçiyordu! Odamdan atılacak pek fazla şey çıkmadı; zaten bu sene çocukluk etmeyi bırakmış, elime geçen türlü çer çöpü anısı var diye dolaplarıma tıkıştırmamıştım. Bu sene çoğu eşyamı kutulayıp kaldırmak yerine önümdeki üç hafta ihtiyaç duyacaklarımı ayırmam gerekiyordu, ayrıca bütün odayı kimseden yardım almadan, tek başıma toplamalıydım. Ertesi gün lazım olacakların haricinde her şeyi toplamak tam altı saatimi aldı.

Kutulama bittikten sonra sunumu hazırlamaya başladım, gece beşte yatıp beş saat uyudum ve yeni odama geçmek üzere tekrar koşturdum. Boş oda olmadığından beklerken sunumumu birkaç ufak ayrıntı haricinde bitirdim, sonra katlar arasında onlarca defa mekik dokuyarak bütün eşyalarımı yeni odama taşıdım. Bazı odalar taşınma günleri savaş alanı gibi bırakılıyor, neyse ki taşındığım oda nispeten derli topluydu ve odada kalan iki değişim öğrencisi de ertesi gün gidecekti. Kızlarla yalnız o akşam ve ertesi sabah karşılaştıkça küçük küçük sohbet ettik, sonra ben kalem eteğimi, gömleğimi ve topuklu ayakkabılarımı giyip sunumumu yaptım. Nasıl oldu ben de bilemiyorum, ama kendime o kadar güvendim ve kendimden öyle emin konuştum ki sunumumu çok beğendiler, hatta Burak Hoca dördüncü sınıflar arasında en iyi sunumun benimki olacağını bile söyledi. Sözlerini işittiğim ilk anda sevinçten havalara uçtum, fakat hepsinin etkisi çok çabuk geçti zira öyle yorgundum ki ilk defa böylesi yorumlara bile sevinecek gücüm kalmamıştı. Günün geri kalanını zorunlu olarak diğer sunumları izleyerek geçirdim, saat beş olup özgürlüğümüze kavuştuğumuzda master dersinin sunumunu ve raporunu hazırlamak üzere odama dönüp çalışmaya devam ettim.


Çarşamba günü sonuçlarımızı almış, raporumuzu yazmış ve sunumumuzu tamamlamış olarak son sınavımızı verdik; zamanı iyi ayarlayamadığımızdan ben anlatmaya başladıktan üç dakika sonra Burak Hoca sunumu kesti ve aldığım sonuçları bile gösteremeden bizim grubu bir güzel fırçaladı. Genel olarak tüm sunumları fırçaladı zaten, bir musibet bin nasihatten iyidir hesabı hepimize kısmen faydalı dersler vermiş oldu. Canımız bu işe pek sıkılmadı, zaten canımız epeyce sıkkındı ve hepimiz hayatın böyle şeylere takılınmayacak kadar kıymetli olduğunu son derece acı yoldan öğrenmiştik, böylece dedikodu kahvelerimizi alıp kalan son enerjimizle birbirimizi kutladık.

Ayın on birine, yani proje raporumun teslimine kadar neredeyse bütün günlerim sabahları ağlayarak ve öğleden sonraları ile akşamları projenin asıl sonuçlarını almak için türlü yöntemler deneyerek geçti. Okula gitmeden önce başlıyordu hassasiyetim, sürekli gözlerim doluyordu ve kendimi toparlamaya, güçlü olmaya çalışıyordum; buna rağmen gözyaşlarımı tutamıyor ve içimde birikenleri habire bu şekilde dışarı atıyordum, öyle ki bir iki günün ardından artık makyaj yapmayı bırakmayı düşündüm zira okula vardıktan on beş dakika sonra yanaklarımda çizgiler yol olup bütün fondöten ve allığı söktüğünden daha günün başında palyaçoya dönüyordum.

Yapmam gereken işi yapamamıştım işte, kendimi öyle küçük, öyle başarısız hissettiğim oluyordu ki eskiden olsa her şeyi bir kenara bırakır, isyan eder, köşeme çekilir ve kendime acımaya koyulurdum; oysa şimdi hiçbir şekilde pes etmemem ve elimden gelenin en iyisini yapmamın yeterli olduğuna inanıp devam etmek için var gücümle tek parça halinde kalmaya çalışmam gerekiyordu. Aslında (güya) çok şey başarmıştım, deyim yerindeyse kendimden yepyeni bir insan yaratmış, hayata yeniden tutunmuştum ve tüm bunlar gerçekten kolay olmamıştı. Tekrar öğrenci olmak, eksiklerimi gördükçe kendime eksik damgası vurmak yerine gelişmeye çalışmak; diğer yandan hayatı da yaşamaya, şu bir defa geldiğimiz dünyada birkaç gramlık ruhumun istediğini duyumsadığım güzelliklerden mahrum kalmamasına gayret etmek; filmlerin, tiyatroların, konserlerin, sergilerin, arkadaşlıkların, kitapların, yazıların, yemeklerin peşinden koşmak - ve hepsini dengelemek. Kolay değildi, yaşamayanın bilemeyeceğini iddia ettiğim bir ukalalıkla, hiç kolay değildi.

Günü gelip de tüm bunlarla uğraşırken zamanı en iyi şekilde ayarlayamamış olduğumu gördüğümde afalladım. Bir yerlerde hesap hatası yapmış, sorumluluklarımı yerine getirirken kimi zaman yeterince kendime güvenememiş ve atak davranamamıştım. Aklım hala eski günlerdeki gibi çalışıyordu, birilerinin bana bir şeyler emretmesini ve teslim zamanları koymasını bekliyordum; oysa mezun olup mastera başlayacak bir öğrencinin kendi araştırmalarını yapması, denemesi, yanılması ve sonuca ulaşana kadar devam etmesi gerekiyordu. Projeme son bir ay ve üzerimde kısmi bir tutuklukla yüklendiğimden en yüksek notla somutlaştırılabilecek bir başarı gösteremeyecektim ve bu gerçeğin sözü geçen tutukluğum ve güvensizliğimle birlikte yüzüme vurulması kendimi telkin etme becerilerimi her sabah baltaladı, öğlenleri ise kaldığım yerden iyi olmaya, çabalamaya devam ettim. Günler boyunca öğleden önce geçmişimi ve kendimi sorguladım; biraz daha güçlü olamaz mıydım? O zaman bunların hiçbirini zaten yaşamamış olurdum. Neden zamanında bu kadar düşmüştüm, çok mu gerekliydi bu? Kendimi böylesine bırakmak, hayattan da benliğimden de bu kadar bezmek ve vazgeçmek reva mıydı gerçekten? Benim "başarı" sandıklarım düşüncesiz bir koyvermişliğin ucuz telafi çabaları olabilir miydi - bunca zaman ta başından hata yaptığımı görmezden gelip kendimi mi kandırmıştım? Aslında hiçbir şey yapmamış, şımarıkça oradan oraya yuvarlanmış ve bahanelerin arkasına mı sığınmıştım? Bu ne kadar böyle gidecekti, kötü günlerimin şimdiyi etkilemediği olacak mıydı hiç?

Her şey olması gerektiği için olmuştu, hepsiyle de gurur duyuyordum; oysa onca stres altında kendime hiç de hoşgörülü yaklaşmak istemiyordu canım. En iyisini kıl payı kaçırdığım gerçeği öyle görünürdü ki görünmez gerçeklerin üzerini örtebiliyordu. Böyle sabahlardan birinde Haloş, en küçük teyzem, irili ufaklı tüm gerçeklerimin tozunu aldı ve sonra kimin neyi gördüğünün, kimin neyi es geçtiğinin fazla bir değeri kalmadı. Hayır, kendimi kandırmıyordum ve pes de etmiyordum, etmeyecektim. Hala bilmiyorum aslında neyin beni en mutlu edeceğini, hangi seçimin hepsine değeceğini ve bana beni getireceğini. Hayatın ne kadar kısa olduğunun ayırdına varıyorum git gide ve bütün bu zorlukların arasında ne işim olduğunu düşünmeden edemiyorum bazen. Sahile inip denizi gördükçe, efil efil gömleklerin içinden taşan insan rahatlığını tattıkça, filmlerde dünyayı dolaşanların keyiflerini duyumsadıkça kapana kısılmış gibi oluyorum. Bunca çabanın günü gelip beni boğmasından, bir zaman gelip de beni bugüne getiren tüm seçimlerimin yanlış olduğu sonucuna varmaktan ve geç kalmış olmaktan korkuyorum. Evet, belki geçecek, ama bu aralar görüp dokunabildiğim şeylerin bir parçası olmak, onları meslek edinmek istiyorum. Hayatı ekranda yazdığım kodlardan ileri götürmek istiyorum, hayır daha da fazlası, hayatı onlardan tamamen bağımsız yaşamak istiyorum; beni gerçekten mutlu yapan her şeye sıkı sıkı tutunmak ve zihnime ufacık da olsa rahatsızlık taşıyan her şeyi itmek istiyorum. Hep zorlukların beni ayakta tuttuğunu, başarıdan önce yaşadığım gel gitlerin ve huzursuzlukların kazanımlarımı değerlendirdiklerini savundum; oysa şimdi bu değere sahip olmak için böylesi savaşların gerekliliğini sorguluyorum. Sonunda istediğim kendimi bulmaksa neden engelsiz yollar seçmek yerine engelleri aşmaya uğraşıyorum? Hayır, hâlâ emek vermek, uğraşmak, yine zorlanmak istiyorum; ama bunlar beni daha çok ben yapmalı; oysa şimdi bunu mu yapıyorlar yoksa beni kendimden uzaklaştırıyorlar mı, emin olamıyorum.


Bölünmekten çok yoruldum. Bölünmek zorunda olmak diye bir şey var mı bilmiyorum, şayet yoksa seçimlerimden ötürü bölünüyorum - o halde bölünmek istemiyorum. Her şeyden yarım hazlar duymak değil, bir şeyden en büyük hazzı almak istiyorum. Artık başka bir hayat başlıyor, bundan sonra pek çok kısıtlamaya maruz kalacağım bir dünyaya adım atmam gerekiyor ve buna yalnız en sevdiğimin hatırına uyum sağlamaya çalışmak en doğru seçim olurdu; bu, en büyük başarım olurdu. Evet, heyecanlıyım; öyle heyecanlıyım ki bu edinimi yanlışlardan ders çıkarıp ikinci, üçüncü baharlarıma bırakmak istemiyorum.

Yine kaderci olup işin içinden çıkacağım bu gece. Karanlık çöktü mü kafamda beliren tüm bu çatallı yolları katlayıp camdan dışarı atacak ve gün ışıdığında hayatın ne yapıp yapıp beni en güzele ulaştıracağına inanmaya devam edeceğim; ama uyumadan önce, gizli gizli, emin olabilmeyi dileyeceğim.



18 Haziran 2010 Cuma

Aspetta, aspetta!



Biraz daha bekle lütfen blog, son yazımdan beri normal hayatımın oldukça dışına çıktım! Derslerle ilgili ya da ders dışı yazmam gereken öyle uzun ve başka şeyler birikmişti ki henüz sana içimi dökmeye fırsat bulamadım; ama seni unutmadım! En fazla birkaç güncük daha, sonra söz, dönüyorum.

6 Haziran 2010 Pazar

pöçek



Söylemez olaydım aklımdan geçeni. Gerçi söylemeyecektim de ne olacaktı, fikir bile üretememiş olsam şimdi bulunduğum noktadan daha mı ilerde olurdum, hayır. Bugün yalnız üç saat kalabildim labda ve yapabileceğimi sandığım yöntemin öngördüğümden çok daha karmaşık ve uğraştırıcı olduğuna sabitlenip iki tırnağımı daha yedim. Yağmur beni sinir etmek için durmuyor sanki, haziranın altısında bu ne biçim hava artık hakikaten isyan ediyorum. İstemiyorum yahu böyle günleri, çok mu? Kızın biri kışlık paltoyla geziniyordu, ürperdim. Yağmurlu bir pazar gününde Kare Blok etrafında olmak içler acısı. Her yer siyah-beyaz, insanlar silik, Dunkin kapalı, salatacıda kimse yok, binada da öyle. Labda harıl harıl çalışan server sesi insanı daha bir gıcık ediyor, oflayıp pufluyorum, aklıma sorular takılıyor oysa içerde in cin top oynadığından kimselere soramıyorum.

Vallahi açıkçası pek hevesim de kalmıyor böyle zamanlarda. Önümde bir ay olsun en azından, oturayım araştırayım, yapmaya çalışayım; ama üç günde yapılabilmesi pek gerçekçi görünmeyen senaryolar üzerine çalışkan öğrenci pozlarına bürünüp bakın elimden gelenin en iyisini yaptım diyebilmek için kendimi parçalamayı mantıklı bulmuyorum. Diyorum ki şimdi böyle gözüm kapalı, karman çorman dalsam işlemlere, elime düzgün bir şey geçecek mi sanki? Tabi öğrenmek böyledir, kendi kendine en alakasız, en saçma yöntemleri dener, en sonunda işin mantığını kapıp doğru yolu bulursun. İyi de vaktim yok! Rapor teslim etmem lazım benim, şunları yaptım ve şunları buldum demem lazım; şunlar üzerinde günlerce uğraştım durdum ama bir şey çıkmadı deme lüksüm yok ki! Yadsınamaz bu "rapor gerçeği" karşısında ne tarafa döneceğimi bilemiyorum. Sadece elimdekileri sunmaya kalksam baştan yapmayı vaat ettiklerimin çok azını yapabilmiş olacağım, basit kaçacak; geliştirmeye uğraşsam inanmıyorum ki vaktim yetsin. Bir yere kadar optimist davranıp üretken olmayı bırakmamak için direnebiliyor insan, ama o yerde önünde üç gün ve sağında solunda kimsesizlik olduğunda şaşırtıcı bir eylemsizlik çöküyor. Bir de her kafadan bir ses çıkıyor; yaparsın yaparsınlar, şöyle yapsan böyle etsenler, uğraşıp sonuç alamadığınız şeyleri de yazarsın o da başarıdır diyenler, elindekiler iyidir boşver sen demeye getirenler. Bir yandan bu çok da önemli olmayan bir bitirme projesi diyen diğer yandan da her zaman olduğu gibi mükemmelin azıcık aşağısını bile kendine yakıştıramayan zihnim. Daha çok zaman ayırsaydık keşke - ve konu sorumluluk oldu mu keşke demek en yakışıksız şeydir! Geçen sene ne güzel her hafta toplantı yapıyorduk Burak Hoca'yla, bir hafta yüzümü kızartıp hiçbir şey yapmadım desem öbür hafta kesin uğraşmış olarak gidiyordum ve böyle böyle ilerliyorduk. Bu sene öyle mi oldu oysa, o çok meşguldü, ben de zamanımı iyi ayarlayamayıp diğer projelerle daha çok boğuştum ve gün gelip kendi projeme layıkıyla eğildiğimde gördüm ki baştan yapalım dediğimiz yöntemden sonuç çıkmıyor! Böyle bir durumla karşılaşabileceğim aklımın ucundan geçmemişti ki, hocanın yap dediği şey banko sonuç verir zannederdim ben. Hadi bunun üzerine sonuç almak için uğraş dur, neyse sonuç veren ama daha basit bir algoritma ortaya çıkart ve hazır zamanımız varken bir şeyler daha ekleyelim diye ikinci bir uğraşma maratonuna gir. Sorun şu ki benim yapalım diye ortaya attığım yöntemin çok daha basit bir versiyonu geçen sene arkadaşlarımdan birinin bitirme projesinin tamamıydı zaten. Çocuk aylarca uğraştı da yaptı bir şeyler. Şimdi ben üç günde ve onunkinden daha karmaşık bir düzlemde nasıl algoritma yaratıp sonuçlar alıp onları değerlendirip hepsini rapor haline getiririm? Olacak iş mi bu? Olmayacaksa bile saçımı başımı yolmaya devam etmeli ve pek istikrarlı öğrenci profili mi çizmeliyim? Gerçekçi olduğumu düşünerek yapılamayacağını iddia etmem, realistlikten ziyade pes etmek, armut piş ağzıma düş demek midir yoksa? Bütün dönem uğraştın da bunu mu yaptın, sana son bir hafta bir şeyler daha bul gel dedik bulamadın, aman bu da rapor mu, hıh bu da sunum mu şimdi...

Benden bir şeyler bekleniyor ya, bunların neden ve nasıl beklenebildiğini tam anlayamıyorum. Daha fazla bir şey yapabilmem ne kadar elzem; asıl beklenen çalışmayı sevmem mi, zamana ve kendime meydan okuyup dişe dokunur bir şeyler üretebilmem mi, yoksa acaba pek de başarılı değilim ve bu halimi biraz olsun iyileştirmem mi isteniyor? Of, sanırım sonuncusuyla kendime feci haksızlık ediyorum - belki de etmiyorum? İşte ben böyleyim blog. Sıkışık zamanlarda gözüme her şey daha imkansız görünüyor ve kendimi böcek yerine koyuyorum, üstelik hedefime ulaşamazsam böcek miyim değil miyim sorgusundan bir türlü çıkamıyorum.

Bak yine senden başka anlatabileceğim kimse yoktu bugün bunları, yine son derece kişisel açmazlarımla doldurmak zorunda kaldım içini. Böyle günlerde insan her şeye sinir oluyor. Serkan labın ilerisindeki dut ağacına sinir oluyor, yerlere dökülüp ezilen dutların görüntüsüne katlanamıyormuş. İkimiz birden ağacın arkasındaki kümese sinir oluyoruz ve dönem sonunda horozu kesip yemeyi, varsa tavukların yumurtalarından da hamsili kaygana pişirip rakının yanına meze yapmayı düşünüyoruz. Ben de bugün her şeye sinir oluyorum ama saat daha erken ve az daha sinir olursam çenemde çıkmaya yeltenen sivilceye birkaç arkadaş daha gelebilir, o yüzden çıkıp kitap mitap bakacağım sanırım. Belki kurutulmuş domates de alırım. Gerçi insan kendini böcek zannettiğinde kurutulmuş domatesle ödüllendirilmek hepten utandırıyor. Sinek ye, geç gitsin yani. Bir de gurmelik ha! Ayıp, ayıp!

5 Haziran 2010 Cumartesi

Zzzıt!



Işınlanmak icat edilse ne acayip bir şey olurdu! Harika da olur olmasına, ama o kadar çok kurala uymak gerekirdi ki fiziksel engelleri aşıp bu işi başarsalar dahi sosyolojik yan etkilerden kurtulmak asıl imkansızlık olurdu herhalde.

Ben çok isterim ışınlanmak. Şu aralar labdan Dunkin'e ışınlanmak, görevlinin akademik park yeri girişindeki kulübesinde bulunduğu gıcık günlerde arabamı bırakmak zorunda kaldığım Kuzey Park'tan laba ve labdan arabaya ışınlanmak, labdan tuvalete ve tuvaletten laba ışınlanmak, spora ve spordan ışınlanmak istiyorum. Kalan yolları çekebilirim, fakat bilhassa Kare Blok koridorlarında ve civarında kesinlikle ışınlanmalıyım artık. Ferdi'yle konuştuk; bazı günler Dunkin'in önü çok rüzgar alıyor, dolayısıyla eline bir büyük şemsiye alıp girişte dikilmek suretiyle hava akımını kesmesini kararlaştırdık. Bundan bir iki gün sonra Dunkin'in önünden laba kadar yürüyen merdiven ve bant yapmasını rica ettim. Ah işte ışınlanabilsem onca masrafa hiç gerek kalmazdı!

Bir sabah herkesin ışınlanabildiği bir dünyaya uyansak acaba altından nasıl kalkardık? Şimdi ben burada oturmuş yazımı yazarken hop diye her isteyen dibimde bitiverse olacak iş mi? Liseli genç arkadaşlarıyla bardayken endişeli ve bigudili anne aniden masaya kurulsa? Herkes zıt orada zıt burada, ne özel hayat kalacak ne bir şey. Biriyle buluşmanız gerekiyor ve yorgun olduğunuza dair yalan söylediniz - puf! Bakıyorum da gözler cin gibi, hani yorgunluk? Kapı tıklatmak falan artık ne boş safsatalar olurdu kim bilir. Biz eskiden birilerinin odasına gireceğiz diye kapıyı çalardık! Birinin sizi banyodan çıktığınızda yakalaması, siz yokken eşyalarınızı karıştırması ya da burnunuzun uzadığına kanaat getirmesi bir yana, ne vize pasaport kalırdı ne araba uçak! Peki suç ve mahkumlar ne olacak, ya siyaset? Ne çok sınır çizmek gerekirdi ama! Şu saatler arasında şuradan şuraya ışınlanabilirsiniz; üzgünüz sizi buraya ışınlayamıyoruz, aylık ışınlanma kotanızı doldurmuşsunuz.

Sırf ben ışınlanabilseydim çaktırmadan, hani öyle süper gücüm falan olsa amma keyifli olurdu! Tamam canım biliyorum, sonradan eski hayatımı geri isteyip ağlardım muhtemelen. Mutlu son. O zamana kadar orası senin burası benim gezinir durur, akla hayale gelmeyecek her köşeye girer çıkardım. Ailemi mi özledim, hop Ankara'dayım. Yurt dışı mı, o da ne? Demek karşıda kahvaltıya gidiyoruz, beş dakikaya yanınızda olurum! Hocam beni mi görmek istemiştiniz? Kapari mi bitmiş, hah! Devlet dairesinde işim vardı, yarım saatte hallettim. Salondan yatağa bile kılımı kıpırdatmam geceleri.

Oh be, hayat bana güzel!

Süpermen değiliz ki gücümüzü iradeli kullanalım. Heyecan yok, hayal yok - ee? Amaan, vazgeçtim galiba. Ne yapalım; yine koridor, yine koridor!

4 Haziran 2010 Cuma

Kep püskülünde hareketlilik


Şu an çok ciddi bir odaklanma sorunu yaşıyorum. Bilgisayardan gelen müziği değil etrafımdakilerin konuşmalarını duyuyorum, kafamdakileri de bir türlü toparlayamıyorum - daha doğrusu ne yazacağımı bilmiyorum; ama yazmanın bana feci iyi geleceğine inandığımdan bir iki kelimecik de olsa göndermeden bırakmak istemiyorum. Kafeye geldiğimden beri birkaç masa boşaldı ve herkesin gidecek başka yerleri olduğundan burayı terk ederek çevremin ahengini bozuyor olması hiç hoşuma gitmedi.

Son on iki güne girdiğimizden olsa gerek, yemek pişirmeye ayrılacak vaktimin olmadığı kanaatine vardım ve kendimi salataya vurdum. Ya bu durumun yarattığı hazımsızlıktan ya da sigarayı ekrandan uzaklaşma bahanesi belleyip işi ikinci paketin jelatinini yırtmaya kadar götürdüğümden geceleri doğru düzgün uyuyamıyorum. Her final döneminde olduğu gibi bu sıralarda da birkaç tırnağımı afiyetle didikledim ve ellerim sertleşmiş, katılaşmış gibi oldu yine. Aklıma herhangi bir sorun geldi mi ona takılıp kalıyorum, öyle lüzumsuz şeylere saplanıyorum ki bunları bir kimseyle paylaşmam olanaksız görünüyor. Belki de birileriyle bir şeyler paylaşmam şu aralar pek olanaksız göründüğünden böyle düşüncelerden ayrılamıyorum.

İş arkadaşlarımla iş haricinde görüşme seviyesine gelmiş değiliz, yan lablarda tanıdığım ve gün içerisinde pek çok kez konuştuğum kimseler pek de takılabileceğim türde değiller. Kişiler hakkında peşin hükümlü olduğumdan değil bu, sadece gerçek. İnsan gün içerisinde sohbet ettiği herkesle akşam çay kahve içmeye gidemez ya. Okulda kendim haricinde bitirme projesiyle uğraşan, matematik hesaplarıyla ve teknik sorunlarla boğuşan, 16 Haziran'a kadar yapması gereken daha çook işi bulunan kimseyi bilmiyorum. Çoğu arkadaşım bugün itibariyle özgürlüğüne kavuştu, zaten onların finalleri vardı; oysa benim iki proje teslimim, haliyle iki raporum ve iki de sunumum var. Bu nasıl kader diyorum bazen. Bölüm arkadaşlarım mezun oldu gitti; onlar varken ne güzel hep beraber saçımızı başımızı yoluyor, hocaların dedikodusunu yapıyor, derslerin zorluğuna verip veriştiriyorduk. Bakmayın teknik bölümdü falan ama çok renkli arkadaşlarım da vardı, oysa şimdi hiçbiri buralarda değil. Diğer arkadaşlarım öbek öbek aynı bölümlerde okuyorlar, yıllarca beraber dirsek çürütürken bugünlere kaynaşarak gelmişler; öbekler birbirleriyle az çok alakalı olduğundan çakışan dersler, hiç değilse kesişen daha geniş uzamlar olmuş. Ben ise bırakın üniversite bölümünü, yegane fen mezunu olarak en azından kampüsler arası mekik dokuyup her boş anımı sosyal benliğimi besleyerek değerlendirmeye gayret ettim; böylece onların tek mekanda yaşayabildiklerini üç beş yere koşturup hepsinde azar azar kalarak, kendimi bölüştürerek elde etmeye çalıştım. Haliyle bana düşen hep daha az oldu, pek şikayetçi olmasam da hemen yanı başımda ve ortak kaynaklı yoğunluklarla boğuşan birilerinin varlığına böyle sıkışık zamanlarda daha bir ihtiyaç duyuyorum. Evde ise durumlar içler acısı, yalnız yaşamaya öyle alışmışım ki kapı açılıp birileri "yatıya" geldiği zaman tuhafıma gidiyor. Benden gelmeyen her devinim adeta içimi sıkıyor, irkiltiyor. Seneye eve çıkmaya karar verdim galiba, ne şekilde olursa olsun; isterse sadece bir buzdolabı bir de somyası olsun, parkeleri yamuk ve mutfak dolaplarının kulpları eksik olsun, yine de yalnız bana ait bir yer olsun; zira sabrım dört yıllıkmış. Her şey bir yana, hakikaten artık kendi evimi ister oldum, dünyanın en tatlı kızlarıyla yaşama olanağım olsa dahi bu isteğim baskın kalırdı. Öte yandan şu an öyle bir paylaşım yuvasında bulunmadığım kesin, insanları tanımanın öyle sanıldığı kadar kolay olmadığını ve bazen aylarca süregelen izlenimlerin son derece yanıltıcı olabileceğini gördüm. Arkadaş, dost dediğinin iyiliği karşılıklı olmamalı; kötü gününde yanında duracaksa bunu görev saydığından değil, içinden geldiği için yapmalı; şayet sorumluluk bilincinden öteye giden bir samimiyeti kalmamışsa desteğini açıkça çekip yürümesi daha iyidir derim. İstemeyerek, yargılayarak dayanak görevi görüp yıpranmak ve yıpratmak ilerde iki tarafın da canının daha çok yanmasından başka bir sonuca varmaz nasılsa. Kimileri ise vaktiyle isteyerek yaptıklarını sonradan hatırlarken bir üstünlük dalgasıyla sarmalanıp karşısındakini küçük gören bir öz benliğe sahip olabilir, veya geçmişi tamamen unutup yepyeni satırlarda gezinirken üç beş sayfa öncesini pek kıymetsiz bulabilirler; öylelerinde sağlam, oturmuş bir kişiliğin eksikliği göze batar. Yaşanmış yaşanmıştır; fedakarlıklar gerektiğinde yapılmış, teşekkürler zamanında edilmiştir; buna rağmen elde avuçta bir şey kalmamışsa fazlasını istemek insanı kendinden ödün vermeye götürür. Boşa kürek çekmekten bile beterdir bu, küreği kendinden uzaklara, üstelik diplere çeker, pırıl pırıl olduğun halde başkasının karaltısında boğulursun. Ne güzel ki kendimden eminim ve ne borcum var, ne sitemim. Kayığıma atladığım gibi başka kıyılara giderim, dolaşa dolaşa elbet birinde gözlerinin içi gülen, bembeyaz yenilere rastlarım.


Bu aralar kendimi ancak kendime taksim edebiliyorum; üç gün spor ya da yürüyüş yapmadım ve alışkın olmadığım bir enerji birikimine dördüncü gün iyiden iyiye hissedilir sırt ağrıları da eklenince işi gücü düzenleyip salona gittim, nasıl iyi geldi. Bu sabah da hava öğlenki boğuculuğundan çok uzak bir esintiye sahipken yürüyüşümü yaptım. Yürürken sürekli aynı gereksiz şeye takıldı kafam, aslında biraz gerekli bir düşünce olmasına rağmen iki saat düşünülecek şey olmadığından ben uzattıkça o lüzumsuzlaştı diyebilirim. Belki birkaç kişilik bir sohbetin arasına dikkatlice sıkıştırabilsem bu kadar üzerinde durmama gerek kalmadan sonuca bağlar, rahatlardım; ama yok işte. Genelde böyle değilim, yalnız sorumluluk seviyesi karnımı aşıp boğazıma doğru yol aldığı zaman eh, azıcık destek, biraz avutulmak, ilgilenilmek ihtiyacı doğabiliyor; yoksa başıma gelen ve öncelikli işlerim nedeniyle ikinci plana atmaya çalıştığım düşünceler uçup gideceğine kafamın arkasında dağ gibi birikiyor. Hepsini geride yığmak yerine ara ara anlatabilsem daha ferah olurdum belki.

Neyse canım, azıcık daha dayanacağım bu duruma ve sonra bütün saçma şeyleri uzun uzun düşünme fırsatım olacak, zaten o zaman "Amaan boşver!" diyip konudan konuya sıçramak benim için çok daha kolay olacak. Nazar değmesin ama bugün işler iyi gitmeye başladı bile. Projeden sonunda sonuç alabildim, ama başlangıçta hedeflediğimize kıyasla epey basit işlemler yapmak durumunda kaldık, dolayısıyla Burak Hoca rapor teslim tarihimi 7 Haziran'dan 11 Haziran'a çekti ve o arada ikinci bir strateji geliştirmemi emretti. Hafta sonu kafa patlat, yeni bir şeyler bul; neticede bu bir proje değil mi, ben söyleyeyim sen yap olmamalı, dedi. Böylece bir şeyler okuyup şöyle yapsak, böyle etsek diye yöntemler üretecek bir öğrenci konumuna terfi etmemi istemiş oldu benden ve bunu istediğine göre başarabileceğime de inanmış olmalı. Önce erkenden kurtulma arzusu vardı içimde, zira daha önce hep bana gösterilen yöntemleri uygulamış olduğumdan kendi kendime yeni bir şey üretmek bana olanaksız görünüyordu ve günlerce tıpkı bunun gibi olanaksız görünmüş sonuç alma denemelerinden çıkıp yeni bir döngüye daha girersem çökeceğim endişesine kapıldım. Sonra derin bir nefes alıp zamanın kısıtlılığını da göz önünde bulundurarak neler yapabileceğimi düşündüm. Bir kere bu aşamaya gelmek, "Bilmediğim şeyi üretemem!" noktasından "Yahu hakikaten bir şeyler yaratabilir miyim ki?"ye geçmek bile önemli. Biraz sonra bir makale inceledim, doku istatistikleriyle karşılaştırmalar yapmayı düşündüm, Burak Hoca'ya bildirdim, o da onayladı ve pazartesi gününe kadar birtakım veriler çıkarmamı istedi ki onları inceleyip sonuç verecek duruma getirebilelim. Sanıyorum bu benim için bir ilk ve en korkup yapmaktan çekindiğim, öte yandan kesinlikle yapmam gerektiğini hissettiğim şey! Girişimci yönümün eksik olduğumu düşünürdüm hep, girişimcilikten kastım kendi kendine bir şeyler ortaya atmak ve onun peşinden gitmek; halbuki emir komuta zincirinin bir halkası olmayı yeğlemişimdir, fakat ömür boyu öğrenciliğe devam etmek istiyorsam bu zincirin başına tırmanmaya yetenekli ve hevesli olmam gerektiğini biliyordum. Bende bu yeteneğin olduğuna pek inanmıyordum, ama ilk defa ufak da olsa kimse söylemeden bir fikir ürettim. Çok küçük bir şey yahu, daha önce görüp duyduğumuz bir yöntem zaten, ama bir hafta içerisinde hiç karşılaşmadığım ve çok daha karışık bir şeyi yapmaya çalışmam da hayalperestlik olurdu artık. Boyutları ne olursa olsun dün uğraşmam için önüme hazır olarak sunulan teoriler yerine bugün kendi teorimi ortaya atmış olmam gelecek kaygılarımın içine minik, ama inanç dolu bir ışık doğrulttu.


Perşembe sabahı üç günlük ümitsizliğe düşüşün ardından ufak bir patlama yaşadım ve korktum. Neyden korktuğumu bilmiyordum, sadece çok, çok korkuyordum; öyle ki hiçbir harekette bulunmadan yorganın altına büzüşüp günlerin geçmesini beklemek ve her şeyin durulduğuna inanmadan çıkmamak en güzel çözümdü sanki. Final dönemlerinde hep böyle olurum, birkaç gün çaktırmadan paniklerim ve sonunda dayanamaz ağlamaya başlarım ve içimdekileri atıp rahatlar rahatlamaz güçlenir, sakinleşirim. Öğlen felsefe sınavına girdim, iyi geçti ama kalemliğimi açıp HB yerine 2B uç kullanmaya üşenmesem bence çok daha iyi geçerdi. Bu garip durumu pek çok sınavda test ettim, olur da HB uçla yazmaya kalkarsam performansım feci düşüyor, canım yazmak da silmek de istemiyor! Özellikle kritik sınavlarda 2B uçtan resmen ilham alıyorum!




Bu akşam canım film izlemek istedi. Hafta içi akşamlardan birinde "A Single Man"i seyrettim, bu akşam da kafeye gitmeden DVD'ciye uğrayıp bir sürü film aldım. Bugün için "Yes Man"e heves etmiştim, adama o kadar sorduğum halde sadece Türkçe dublaj seçeneği olduğunu filmi başlatmak istediğimde gördüm, bunun üzerine Woody Allen'ın "Scoop"unu izledim. Son zamanlarda izlediğim en tatlı filmdi; ne kadar içerikli ya da güzel olduğu umurumda değil, önemli olan tam ihtiyaç duyduğum türde bir film olmasıydı. Bugün bana Woody Allen'ın takılarak konuşması, Scarlett Johansson'un kıvrımlı vücudu ve sevimli halleri ile ikisinin arasında geçen esprili konuşmalar gerekiyormuş! Filmde çok kritik bir mantık hatası var yalnız, kurguyu baştan sona zora sokuyor ve koca bir film çekerken böyle büyük bir hatayı nasıl yapmışlar aklım almadı. İzlerken o kadar huzur buldum ki bu seferlik es geçiyorum.




Dün gece "Kürk Mantolu Madonna"yı bitirdim. Kitabın çizmediğim yeri kalmadı galiba. Bir adamın düşünceleri, heyecanları, kısıtlamaları ve tüm benliği bu kadar mı güzel betimlenebilir? İki kişinin arasındaki konuşmalar nasıl hem bu kadar süslü, hem bu kadar yalın olabilir? Aslında çizdiğim her satırı tek tek buraya aktarmak ve Raif Efendi'yle paylaştığım bütün duyguları vurgulayıp kendimi Sabahattin Ali'nin ağzından anlatabilmek ve Maria Puder'in teklifsizliği ile çelişmesinden keyif aldığını hissettiğim tüm ilke ve düşüncelerinin benimle nasıl örtüştüğünü bir kez daha görmek isterdim! O kelimelerde bana ait o kadar çok şey okudum ki hepsinde bir bir heyecanlandım; artık ne yalnızlığım var, ne de farklı bir tuhaflığa dair endişem.

Radyoda İtalyanca şarkılar çalıyor, yarın İtalyanca konuşmalar da duymak istiyorsam uyumam gerekiyor artık! Kafede başladığım yazımı kanepede sonlandırıyorum. Galiba yarın da kendime biraz izin verip okuyacak yeni kitaplar seçmeliyim, zira "Kontrbas" öyle ince ki beni anca iki gün idare eder.

Undergrad hayatımın son maratonu, yeni ve yeniden - on ikiii...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ağzında çöpüyle ufka yürüyordu Red Kit...


Geçen hafta hakikaten güzeldi blog! Bu hafta yaşayacaklarıma ve onlardan ötürü yaşayamayacaklarıma inat bol bol izin verdim kendime. Günü gelmeden her iş yapılabilir, her sorun çözülebilir gibi görünüyor. Zamanı geldiğinde tamamlayamadığım bir görevim henüz olmadı, bu sefer de olmasın diye var gücümle çalışıyorum; ama arada ümitsizliğe kapıldığım çok oluyor!

Perşembe akşamı derslerin bitimini hep beraber eğlenerek belgelemek için 1. Geleneksel Su Savaşı'nda hazır bulunduk. Özge'nin yüzlerce öğrenciye ulaşan teklifine yüz ellinin üzerinde katılımcı beklediğimiz halde aşağı yukarı on kişiydik diyebilirim. İlk duyduğumda aklıma çocukluğum geldi hemen, ilkokul çağlarında mahallede kızlı erkekli yaptığımız su savaşlarını pek ciddiye alırdık. Kızlar ve erkekler olmak üzere iki takıma ayrılırdık, biz kızların hiç öyle fiyakalı su tabancaları olmazdı, şişelerle idare ederdik. Öte yandan erkek arkadaşlarımızın pompalı tabancaları vardı, birkaç kez basıp nişan aldılar mı panzer tazyikine hedef olmuşuz sanırdık; ama bu adaletsizlikten hiç yakınmaz, tam tersine iyice keyiflenirdik. Bazen kızların ayaklarında patenler, oğlanların altında bisikletler olurdu üstelik. Yaz sıcağında baştan aşağı sırılsıklam olmadan, koşturup yorulmadan bitirmezdik savaşı. Düşününce saatlerce birbirimizi ıslatırmışız ve hiç sıkılmazmışız gibi geliyor.


Güney'deki organizasyona giderek çocukluğumdan bir parça çalmayı istedim önce, sonra zor geldi bir ara, biraz da zorlama geldi belki. Yeri saati belli bir ıslatma-ıslanma operasyonundan ziyade kendiliğinden gelişse, beni anlık bir tepkiyle heyecanıma gem vurmadan güldürüp koştursa daha zevkli olmaz mıydı? Üzerine çok düşünülmesi gereken bir kararmış gibi biraz daha kafa yordum, sonunda gidelim görelim dedim ve artılar eksiler tablosunu bir kenara bırakıp taytımı tişörtümü giydim, meydana indim. Şişelerimizi doldurduk, Emir Bey çanı çalıp savaşı başlattı, lakin uzunca bir süre ortalarda görünmedi ve geldiğinde çıplak ayaklarımızla ardından koşturamayacağımız asfalt bölgelerde bekleyerek uzaktan su dolu balonlarla vurdu bizi. Ayıp olmasın diye sonradan çimde bir iki gezindi de iki damla ıslattık tişörtünü. Diğer katılımcıların tamamı baştan ayağa sudan nasibini aldı, yarım saati aşan bir süre boyunca çimlerde bağıra çağıra koşturup şişeleri hareket eden herkesin üzerine savurduk. İleride daha organize savaşlar olması lazım tabi; takımlara ayıracaksın, sınırlar çizeceksin, suyu önceden hazır edeceksin, en önemlisi saldırı ve savunma üzerine stratejiler geliştireceksin ki tam oyun olacak.


Üstümüzü başımızı değiştirdik, saçlarımızı çimlerde kuruttuk, manzaraya inip bir şeyler yemeye ve sohbet etmeye koyulduk. Saat ilerledikçe erkeklerin birer ikişer aramızdan ayrılmasıyla dört beş kız kaldık ve yalnız kızların saatlerce konuşmaktan keyif alabileceği diyet, spor, manikür, kişisel bakım gibi konuların hepsini ele aldık! Daha öncelerde aynı ortamda çok bulunduğum, ama kader işte bir türlü yakınlaşamadığımız Sema ile de frekanslarımız kesişiverdi, bir güzellik daha katıldı akşamıma. Zaman geçirdiğim insanlara güven duymak istediğimi fark ettim, bu güven duygusu öyle her şeyimi anlatırım, her koşulda sırtımı dayarım gibi bir güven değil; anlaşılmanın ve aynı görüşte olmanın insana aşıladığı bir rahatlık, paylaşım ve hoşgörü dalgası. Bazı insanlar oluyor, evet onlar da tatlı, hareketli ve hiçbir kötülük de yansımıyor onlardan; ama enerji tam tutmuyor sanki, o rahatlıkla sarılmıyor etrafımız. Oysa düşündüklerini, yaşadıklarını, sevdiklerini ya da beğenmediklerini hiç çaba sarf etmeden, rol yapmadan, olduğu gibi anlatabildiğinde kendiliğinden gülüp eğlenmeye başlıyorsun ve içine kocaman bir nefes doluyor! Zamanın akışına sitemde bulunmuyorsun, hiç acele etmiyorsun; olmak istediğin yerde, olduğun insanı yaşayabilmenin, ifade edebilmenin ve bazen heyecanlı "Ben de!"lerle coşup bazen sessiz dinleyişlerde bile kendini hissettirebilen düşünce ortaklıklarının keyfini çıkarıyorsun.


Cuma okulda projemle uğraşıyordum ve tıkandım, Murat Hoca'ya koşayım dedim, sonra durdum. Bir dakika, dedim kendime, önce kendin iyice uğraş, bir şeyler düşün, bul, işe yaramazsa o zaman sorarsın. Kısa bir süre kafa yordum, şunu şöyle yapsam bunu böyle yazsam derken bir yöntem oluşturdum, yazdım, inceledim ve sonunda gerçekten baş edemeyeceğim bir noktaya geldiğimde hocamın kapısını çaldım. Epey bir süre benim yazdıklarımla uğraştık, hataları bulduk, deneyip yanılarak değişiklikler yaptık; bu sırada ciddi şekilde aklımı çalıştırıp son derece mantıklı yorumlarda bulunduğumu ve bu işten anlamaya başladığımı gördüm.

Akşam beraber Kanyon'da suşi yemeye gittik, bunu ben ısmarlıyorum ve projeden AA aldığım taktirde (aaah ah!) ikinci suşi seansını Murat Hoca Ankara'dan esintiler getirecek olan Quick China'da ısmarlıyor. SushiCo'ya ilk defa gittim, ne Ankara'da gitmiştim ne İstanbul'da. Bizim Quick China'yla kıyaslandığında insanı fast food yemek yiyormuş gibi hissettiren bir ambiyans farkıyla karşılaştımsa da yemeğimiz de sohbetimiz de çok güzeldi. İşte yine saygı, yine o güven duygusu. Düşüncelerimi, anlayacağını bildiğim birine anlatabilmenin huzuru, benim gibi olduğunu bildiğimden söylediklerini keyifle ve değer vererek dinlemenin zevki. Yeniyi hayatımıza alırken çekinebiliriz biraz, oysa güvendiğimiz seslerle bize ulaşan yenilere kapılarımızı daha rahat açıyoruz. Kör heyecanları seven, bilinmezlerin çekiciliğine kayıtsızca kapılabilen biri olduğumu sanmıyorum. Ayaklarım yerdeyken daha mutluyum sanki, yeniye atılmak değil yeniyi öğrenmek istiyorum bir nevi. Sağlam yepyenilerle, benimle bütünleşebilecek tüm duyulmamışlarla ve bunları bana katanlarla zenginleşiyorum.

Cumartesi sabahı İtalyan Kültür'e çevre yolundan tam yirmi dakikada gittim ve bundan sonra kimse beni bu yoldan saptıramaz! Derse zamanında yetiştim, her cumartesi olduğu gibi bu cumartesi de inanılmaz hayat doldum. Orada nasıl böyle mutlu olduğuma ben bile şaşırıyorum bazen! Çıkışta dergi alıp Salad Station'a gittim ve kendime harika bir salata yaptırdım. Bizim okulda bir salatacı açıldı bu dönem, yatıp kalkıp dua ediyorum getirenlere! Resmen okula gitme sebebim, sabahları uyanma ve labda çalışma isteğim; bilgisayarın başına geçer geçmez acıkmama kaç saat kaldığını hevesle hesaplıyorum desem yeridir! Bir salatadan insanın içine böyle coşku dolar mı, dolar işte! Yıllardır evimde kendime yaptığım salatamı şimdi birileri bana okulda da yapıyor, öyle diğer kafeler ya da kantindekiler gibi ağza sığmayacak ve su içindeki bir avuç marulun üzerine eser miktarda havuç ve lahana koyup iki dilim domates salatalıkla süsleyip tepesine dünyanın sosunu basarak salata diye yutturmuyor! Taksim'deki Salad Station ile okuldaki salatacının malzemelerini bırakın, kullandıkları kaplar bile birebir aynı, sadece okuldakinin fiyatı ötekinin yarısı ve üstelik bizim porsiyonlarımız daha da büyük, öyle ellerinden kayacakmış gibi çekine çekine koymuyorlar malzemeleri! Artık eve gitsem de salata yesem keyfim zahmetsizce ikiye katlandı, çalışma ortamıma dileyebileceğim en büyük lezzet katıldı, daha ne isterim!

Hafif salatamın ardından Arda'yla fikir teatisi buluşmamız başladı, Krepen'e oturup saatlerce sohbet ettik. Yazmak, kitaplar, gelecek, deneyim derken yıllar, yaşananlar ve düşünülenler aktı, tabaklar ve bardaklar gidip geldi, bazen aradan esinti geçti. Yine anlatabildim, anlayabildim, gülebildim; başka açılardan bakıp beynimi zorlarken kendime aykırı bir çabada bulunmadığımın, aksine yepyeni pencerelerden uzandığımın bilinciyle tiyatro saatim gelene dek aynı sandalyede ve bir sürü dünyada gezindim durdum. Multinet'in bozulmasına yanıp pek mahcup olsam da içim huzursuz değil ve keşfedilmeyi bekleyen yeni kitabımla sevinç içindeyim.



Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ndeki üç saatlik "Tatil Üçlemesi" maratonum başlamadan kapıdaki insanların şıklığından ayrı büyülendim, sahnenin bulunduğu tepede ortasındaki heykelle insana piazza hissini yaşatan koca alandan ve manzarasından ayrı. Akşamın serinliğinde İtalyanca, Türkçe, İngilizce konuşmalar ve ortalamanın üzerinde bir renklilik hakimdi bekleyişimize. Çok, çok yorgundum ve izlerken uyuyakalabileceğimden endişe ediyordum, bir yandan ertesi sabah nasıl kalkacağımı kestirmeye çalışıyordum; ama oyunun başlamasıyla tüm düşüncelerimi askıya aldım. İtalyanlar kadar kendilerini hareketleri ve mimikleriyle, konuşmalarındaki ahenkli vurgularla dolu dolu ifade edebilen başka milletler var mı bilmiyorum, bu oyunu biz sahnelemiş olsak bence aynı duyguyu veremezdik. Geçmiş yılların burjuvazisine, sorumluluklara, sınıflara ve sevmeye dair, rengarenk; hareket, koşturmaca, heyecan ve sıcaklık dolu bir oyundu. Arada çıkanlar, geçen seneki performansların daha iyi olduğunu söyleyip devamını es geçmeyi tercih edenler oldu; ama ben iyi ki gitmişim dedim. Oyun bitip sıra selam vermeye gelince ikinci ve üçüncü eğilişlerin arasında salonun yarısının kapılara hücum etmesi sahnedekilerin yüzünü biraz burdu gibime geldi, keşke çıkmak için acele edeceklerine iki dakika daha oturup adam gibi alkışlasalardı kendileri için de harcanmış onca emeği.

Bu sabah odamı temizledim, mis gibi kokuyor! Odamda en fazla on iki gün daha geçireceğim sanıyorum, on birinde burayı boşaltıp temmuz başına kadar kalacağım çadır odama geçeceğim. Eşyalarımın çoğunu burada bırakmayı ve turist hayatı yaşamama olanak tanıyacak birkaç olmazsa olmaz parçayı yüklenmeyi planlıyorum. Kraliçe Elizabeth gibi yetmiş bavulla seyahat eden biri için nasıl bir deneyim olacağını göreceğiz. Bugün beş saat boyunca labdaydım, bir türlü sonuç alamıyorum ve atmadığım takla kaldığına pek inanamadığım için iyiden iyiye açmaza gireceğimden endişe ediyorum. Yarın bir de master dersinin önceki ödevinin demosunu yapacağım, ödevde ne yaptığımı bile hatırlamıyorum ve kodlarımın çalışma şekli öylesine derme çatma ki parametreleri girmeye mi uğraşayım, onları nasıl ve neden seçtiğimi anlatıp sonuçları yorumlamaya mı çalışayım bilmiyorum! Başa gelen çekiliyor işte; yarın da geçecek, sonra öbür gün de geçecek, bir bakmışım ayın yedisi olmuş - acaba o gün elimdeki raporda neler yazıyor olacak?

Bu birkaç gün ortalıklarda pek görünmeyeceğim blog, spor bile yapamayabilirim artık gerisini sen düşün. Projelere isyan edeceğim ve o isyanları dahi yazmaya vaktim olmayacak. Adios amigos!

30 Mayıs 2010 Pazar

Io ne ho ventidue!


Her şeyin günbegün daha da anlamlandığı; kokuların, insan manzaralarının, duyguların, günün ve gecenin içimde hayat bulduğu yaşantıma benzerlerinden daha derin, daha belirgin, ışıltılı ve sıcacık bir gün daha eklendi bugün. Benim günüm; yüzümde alışılmadık sıklıkta mutluluk, şaşkınlık, özlem, heyecan mimikleri oluşturan, sevildiğimi kelime kelime duyma vesilem!


Bu sabah kendime küçük bir izin verdim ve yürüyüşe çıkmadım, azıcık daha geç uyandım. Gecelerce geç yatıp erken uyandıktan sonra sabahın yedi buçuğunda kalkıp yürüyüş yapacaksa insan, sokağın da kendisini çağırmasını bekliyor; halbuki gözlerimi açtığımda hava kapalıydı ve kendimi zorlayıp uyanmam, sevdiğim bir şeyi eziyete döndürmeme eşdeğer olacaktı. İkinci ve asıl uyanışımın ardından banyomu yaptım ve annem gelmeden terminalde olabilmek için ojemi (ve tabi muhteşem icat kurutucu spreyi) çantama atıp yola çıktım. Arabadan iner inmez, etrafıma hiç bakınmadan bir masaya oturdum, -böyle günde olmazsa olmaz- ojemi sürüp kuruttum ve ancak ondan sonra kafamı kaldırıp annemi beklemeye koyuldum. Bir süre sonra nereden çıktıysa annem geliverdi, halbuki otobüs ortalarda yoktu! Meğer otobüs daha geride durmuş, annem de telaş ettirmeyeyim nasılsa gelir diye aramamış beni, gezinmiş durmuş oralarda. Neyse denk geldi de karşılaştık!

Alelacele giyinip evden çıkmadan hemen önce İst Cafe'yi arayıp bahçede rezervasyon yaptırmak istedim, ama görüştüğüm garson minicik bahçelerinde köşe kapmaca oynanmakta olduğundan rezervasyon alamayacağını bildirdi. Bunun üzerine doğum günüm olduğunu, annemin Ankara'dan geldiğini ve bir istisna yapmalarını rica ettim, zaten yüzümü görse beni tanıyıp bir şeyler ayarlayacağından emindim. Tam da gönlümden geçen masa bizi bekliyordu nitekim, hemen tabaklarımızı doldurduk, sonra tekrar doldurduk; bir yandan tepeleme domates salatalık, diğer yandan poğaça-simit, çeşit çeşit peynir ve muhteşem ezme eşliğinde annecikle konuştuk durduk - tatlı niyetine de muzlu müsli. Asıl tatlımız kahvelerimizle birlikte ikram edildi, doğum günüm olduğu üzere bize üzerine mumuyla harika bir brownie getirdiler ki sufleden farksızdı! Formuna çok dikkat eden hanımlar olduğumuzdan hepsini yiyemeyişimize alınmamalarını belirterek zarafetlerine sayısız teşekkür yağdırdıktan sonra, içimizde kakaonun ve ondan da tatlı jestin sıcaklığıyla Nero'ya indik.


Nero'ya gitmeden eve uğradık. Kışlık birkaç eşyamı almak üzere getirdiği açılmayan valizle epey uğraştıktan sonra sıkı bir yumrukla kapağı kaldıran annem, valizin içinden babamla ikisinin hediyesi çantamı çıkardı. Evden tam çıkıyorduk ki görevliler bir zarfım ve bir çiçeğim olduğunu söylediler. Annem bana çiçek almayı planlıyormuş ama ne ara alacağını kestirememiş, babam da annemi gönderdiğinden çiçeği hiç düşünmemiş olacak; yani Çağlar'ım bu harika buketi -hem de ta Amerika'dan!- göndermese bu sene çiçeksiz kalırdım. Notunda yazdığı gibi çiçeğin içinden çıkabilmesini çok istedim! Diğer zarfta tam bir yıl önce bu tarihlere damgasını vurmuş, sürpriz Amelie müzikleri; dün gelen kitabım ise sabırsızlık içinde okunma sırasına girdi bile!


Pazar gününün kalabalıklığı bize işler mi bugün, dışarda en sevdiğim masalardan biri tabii ki boştu; dahası canım Egecan'ım da ders çalışmak için Ezgi ve Damla'yla aynı yere gelmişti. Aman yine bir şık, bir yakışıklıydı sormayın gitsin! İnsan her gün de böyle olmaz ki canım. Annemle ikisi konuşurken ben de kızların yanına gittim. Egecan masasına geçtikten sonra annemin ilgisi yan masadaki köpeğe odaklandı bir süre; malum annem köpek gördü mü dayanamaz sever, konuşur, bırakamaz. Çayımızı kahvemizi içip sahilde biraz yürüdük, annemin canı lokum çekti ondan da aldık - görüyorsunuz feci form koruyoruz. Bu sefer zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamadık, rahat rahat, süzüle süzüle konuştuk; öyle ki içimde anlatmak isteyip de fırsatını bulamadığım ya da dün söylemeyi düşünüp bugün unutuverdiğim hiçbir şey kalmadı.

Anneciğimi yolcu ettikten ve gözden kaybolur kaybolmaz özlemeye başladıktan sonra eve dönüp giyindim, yorgunluğumu atmak ve kendimle uzun uzun baş başa kalabilmek, kendimi kutlayabilmek için akşam yürüyüşüne çıktım. Sokaklar insan kaynıyordu, aralarına karışmak ve durmadan yürümek istedim - üzerimde tavan olmasının zamanı değildi henüz. Benim saatim gelmişti, hani güneşin batmaya ve hemen ardından ışıkların yanmaya başladığı o saatler. Yaşadığımı, yıllar önce bugün yaşamaya başladığımı hissetmemin, iyi ki diyebilmenin en güzel yoluydu yürümek. Teknelerde çay içenler, ellerinde dondurmayla karşıdan gelenler içime doldu, yol boyunca yüzümdeki gülümseme bir an olsun solmadı.


Diğer doğum günlerimden farklı olarak bugün ben de kendimi kutladım, bunu nasıl anlatayım bilmem ki!.. Ben olmak ne güzeldi, onca deneyimin ardından bu insanı yaratmak ve tanımak, yaşamla bütünleştirmek ve onunla bir olmak ne harikaydı! Ben vardım, iyi ki gerçekten vardım ve nasıl da hissediyordum kendimi; yanılgılarımla, başardıklarımla, düşündüklerimle nasıl da belirgindim artık - ve kendime nasıl da aittim, ne büyük bir yerim vardı hayatımda! Ben, iyi ki dünyaya gelmiştim, kendime iyi ki bunu söyleyebilmiştim!

Gün boyunca aldığım telefonların üzerine bilgisayarıma gelen mesajlar eklendi. Hepsini tek tek okuyup cevaplarken zaman bugüne, mesafeler buraya taşındı. Geçmiş şimdiye akarken tüm güzellikleri hatırlattı; dünyanın bir ucu yanı başıma ilişiverdi. Arkadaşlarım, tanıdıklarım, özlediklerim, paylaştıklarım gözlerimin önüne, aklıma doluştu; sahip olduklarımın altını çizdim özenle. En güzeli beraber olmak, nice seneleri birlikte devirmek ya, bir kez daha derinden hissettim paylaşmanın ısıtan yoğunluğunu.

Yirmi iki yıllık benliğim mışıl mışıl uyuyup harika yarınlara uyanmak istiyor, herkesle ve her şeyle yaşlanacağı için öyle mutlu ki geleceği bugünün huzurundan dokuduğu iple çekiyor!